17 Nisan, 2026 09:58:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Marigold Adeena Godwinson

Sayfa: [1] 2
1
Birleşik Krallık / Ynt: Bir Şanssızlık Tragedyası
« : 16 Eylül, 2022 23:50:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Keder kalbine bir kere yerleşti mi oraya sonsuza dek otururdu.

İnsanların yas ile başa çıkma biçimleri farklıydı, kimi hiçbir zaman gerçeği kabullenemez, kaybından kopamazdı hiçbir zaman, hatıraları devamlı onu bulur ve sonsuz bir kısır döngüye sokardı, içine kapanırdı insan ve karanlığa sürüklenirdi yavaş yavaş; kimiyse yarasını saracak bandajları dışarıda arardı, yaşam tarzını ve hayatında ne varsa köklü bir değişime giderdi iyileşmek için ancak pek azı vedalaşabilirdi kaybettikleriyle. Aslında dilde çok basit bir kavramdı ‘hoşça kal’ demek, uygulamada ise bir o kadar zor...

Marigold vedalardan nefret ediyordu. Boş tabutun başında dikilirken olduğu yere yığılmamak için sahip olduğu bütün enerjiyi dik durmaya harcamıştı ve şimdi bacakları onu daha fazla taşımayacakmış gibi hissediyordu. Mezarlıktaki hiçbir şey ona gerçekten yaşanıyormuş gibi gelmiyordu fakat bir o kadar da dehşet verici biçimde gerçekti; tabut gerçekti, insanlar gerçekti ve yası gerçekti.

Boleyn Adası’nda bir cenaze olduğunda herkes siyahlara bürünür ve mezarlığa gelirdi, tıpkı soyadlarının şanları gibi görkemli bir cenaze düzenlenirdi kayıpları için. Aile olmanın bir parçası olduğunu söylemişti büyükannesi ona, her ne olursa olsun Boleyn kanı taşıdığın sürece ailen sana hiçbir zaman sırt çevirmezdi. Peki, ablasının hak ettiği de bu değil miydi? Cenazesinde bile yapayalnız kalacak kadar büyük bir günah mıydı işlediği?

Hak etmiyordu. Bu şekilde sona ermesini hak etmiyordu.

Meredith onun her şeyi olmuştu ve şimdi de söylenecek pek çok söz varken gitmişti. Ailesinin inancına göre ölümden sonraki yaşamda hiçbir Boleyn yalnızlık çekmezdi. Ablasının başına ne geldiğini bile bilmezken bu inanca tutunmak istiyordu Goldie her şeyiyle. Yalnız olmayacaktı, annesini bulacaktı belki, belki de büyükannesini. Daha fazla acı çekmeyeceğine ve sonunda huzura kavuşacağına inanmak, bedeni -artık her nerdeyse- çürüyüp boş bir kabuk haline gelene kadar deforme olacağı düşüncesini bir kenara atmak istiyordu.

Gözyaşları elindeki kadehe damlarken sessiz sessiz iç çekti, diğer bütün reflekslerini kaybettiğini hissediyordu. Konuklar -bir elin beş parmağını geçecek sayıda değildi gelenler- mezarlığa gelmeye başlamışlardı baş sağlığı dilemek ve Meredith'i son yolculuğuna uğurlamak adına. Havada süzülen şarap tepsilerinden birini kaptı Goldie, biraz yürürsem bacaklarımın titremesi geçer düşüncesi ile.

Gerilerde duran bir kadın vardı, adı Cornelia'ydı, Meredith'in ölmeden önceki son görevinde onunla savaşmış bakanlık çalışanlarındandı. Ablasının hiç tanışmadığı arkadaşının geldiğini görünce bir kez daha gözyaşlarını tutamamıştı yerinde, arkasında bıraktığı yaşamdan izler görmek kalbini parçalıyordu.

-Şarap alır mısın?

Sözcükler dudaklarının arasından titrek bir tınıyla dökülmüştü, başka hiçbir şey söylemeden elindeki tepsiyi kadına uzattı. Kendini tanıtabilirdi, geldiği için teşekkür edebilirdi fakat şarap bütün bu cümlelerin yerine geçiyordu zaten o anda.

-Meredith senin gibi bir arkadaşa sahip olduğu için çok şanslı.

O sırada daha da gerilerde bir sima belirdi mezarlıkta.

Goldie için yabancı olmayan bir simaydı bu, Meredith’in adadan sonraki hikâyesini bilmediği gibi onu tanıyıp tanımadığını da bilmiyordu. Kıvrımlı bir ağacın dibinde duruyordu, fazla öne çıkmadan uzaktan elveda demek istermiş gibi. Genç şifacı onu gördüğü için şaşırmıştı doğrusu, Cornelia'dan izin isteyip adama inceliği için selam verme arzusu ile o tarafa yöneldi bir çift dolu kader ile.

-Teşekkür ederim, gelmeni beklemiyordum.

Tanışıklıkları çok eskiye dayanmıyor, birbirleri hakkında çok az şey biliyorlardı. Adam zaman zaman St Mungo’ya gelir ve orada yolları kesişirdi, genç şifacı onun yaralarını pek çok kez sarmış olmasına karşın üç cümlenin ötesine geçmezdi aralarında geçen diyalog sayısı. Kadehlerden birini adama uzattı.

-Seni St Mungo dışında görmek güzel. Epey olmuştu değil mi?

Adamın törene gelmeyeceğini biliyordu, o yalnızca bir dostu yalnız bırakmamak için buradaydı. “Kadeh sende kalabilir,” dedi, buruk bir tebessümle. “İçeri davet etsem de gelemeyeceksin nasıl olsa.”[/justify]

2
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: St.Mungo'ya Düşen Stajyer Tanesi
« : 07 Eylül, 2022 01:35:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bundan üç yıl önce, staja gelmiş genç kızla aynı yaştayken, Goldie St Mungo’da ilk ciddi vakası ile karşılaştığında aklından geçen tek bir düşünce vardı: açık yara görmekten nefret ediyordu. O görüntüler daha dün gibi aklındaydı; bir Mantikor saldırısıydı, kurbanın kolunu ve bacaklarını yeniden dikmeleri, üstüne bir kemiklerini baştan oluşturmaları gerekmişti, adamın nasıl o derece yaralanıp ölmediğiyse gerçek bir gizem konusuydu.

Genç şifacı, ne bu alanda ne de iksir konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahipti, yalnızca kolay ezber yapabilen yapısı sayesinde SBD ve FYBS’lerden St Mungo’ya girmesine yetecek notlar almıştı. Ve bunun da ucu ucuna olduğunu düşününce gerçekten onu nasıl böyle bir operasyona öylece soktuklarına anlam veremiyordu. Sırf onun hatası yüzünden adamın kalbi üç kere durmuştu. Marigold o gün kovulacağına ve bir daha hastaneden içeri adımını atamayacağına emin olsa da buradaydı işte, içten içe buna neden olanın soy adının getirdiği bir prestij olduğunu bile de bu gerçeği göz ardı ediyordu.

Adının Diana olduğunu öğrendiği kızın -evet, Henry’ye olan öfkesi yüzünden belgeleri okumayı ihmal etmişti- yaşadığı şoku anlayabiliyor, onunla bu konuda empati kurabiliyordu. Aynı yoldan kendisi de geçmişti nihayetinde. Fakat konu hakkında, kızın içini rahatlatmak için ne söylerse söylesin gerçekleri değiştiremezdi, kendisinin de yaptığı gibi bir şeyleri kabullenerek üstesinden gelmeliydi. Dolayısıyla Goldie’nin gözünde henüz okuldan mezun bile olmamış genç bir kızın iğrenç bir kalça ameliyatını birinci sırada izlemesinde hiçbir sakınca yoktu. St Mungo’da işler böyle yürüyordu, bir de Boleyn Adası’nda da öyle.

“Bazıları oldukça faydalı binek hayvanlar olabileceklerini düşünüyor,” dedi kapıyı aralarken kızın sorusu üzerine. “Ama ne kadar iyi bir fikir olduğunu görüyorsun ya?”

İçeride beyaz çarşaflar serili sedyenin üzerinde bilinçsizce yüz üstü yana bir adam vardı, koluna plastik bir hortum takılmış, bedeninin üzerine ince beyaz bir çarşaf örtülüydü. Önden ilerledi hastanın yanına doğru, çok fazla kas dokusu yapıcı iksire ihtiyacı olacaktı. Örtüyü yavaşça sıyırdı ve adamın artık bir kalça denilemeyecek kadar dağılmış kalçasını gözler önüne serdi bir soğukkanlılıkla, cinsel organında da belirgin bir hasar oluşu dikkatinden kaçmamıştı. “Zavallı,” düşünmeden edemedi Goldie. “Bir daha gece hayatı olmayacak.”

Gerekli malzemeleri çıkarması için stajyerine dönmüştü ki onun kusmakla meşgul olduğunu fark etti. Eğer şu an yanlarında başka bir şifacı olsaydı ona Diana’nın kendisinin ilk dönemlerine ne kadar benzediğini söylerdi, Goldie bunu sesli bir şekilde sonuna kadar inkâr edecek olsa da içinden ne kadar haklı olduklarını biliyordu. Bu beyaz zemin onun midesinden çıkardıklarıyla az kirlenmemişti zamanında, pek çoklarına göre kandan çok onun yemek artıklarının izleri vardı zeminde.

Anlayışlı bir ifadeyle dinledi kızın ardı arkası kesilmeyen özürlerini. “Sen bir de benim ilk günümü görecektin,” dedi sıcak bir tonda. “Merlin şahidim olsun ki hastanın kalbinin üç kez durmasına neden olmuştum.” Adımlarını bu sefer sedyenin yanındaki dolaplara yöneltti ve durduğunda enerjik bir biçimde el çırptı. “Pekâlâ, hazırsan ilk ve uygulamalı stajına başlıyoruz! İhtiyacımız olan iksirler Dittany esansı, güçlendirilmiş Wiggenweld iksiri -normal olandan tek farkı kabında şimşek işareti olması, üzerinde yara temizlemek içindir yazan iksirlerin tamamı ve son olarak Murtlap özü. Bunları bulabilir misin?”

Kız bir hevesle onun direktiflerini yerine getirmek için harekete geçerken Goldie bir eldiven kapıp asası ile yaranın enfeksiyonunu ön hazırlık olması adına temizlemeye başlamıştı. Şifa büyüleri, Muggleların yöntemlerine kıyasla pek çok imkansız hastalığı ardında iz bırakmadan tedavi edecek derecede gelişmişti. Ancak sınırları vardı, lanetlerin veya karanlık sanatların getirdiği kalıcı etkileri silemez, ölümü tersine çeviremezdi. Büyücülerin normal standartlara göre kısa yaşamalarının temel nedeninde bu gerçeği göz ardı edip sırf daha cazip göründüğü için her türden karanlık sanata başvurmaları vardı Marigold’a göre. Önünde yatan adam da bunun canlı bir kanıtıydı.

Yara iksir kabul edecek bir kıvama geldiğinde genç kız henüz iksirleri getirmemişti, Goldie bakışlarını ona çevirdiğinde halen dolapları aramakta olduğunu gördü telaşlı bir ifade ile. Şişeleri karıştırmış olma ihtimaline karşılık kirli eldivenlerini çöpe fırlattı ve yardımcı olmak adına kızın yanına yöneldi. Murtlap özü ve yara temizleme iksirlerinin tamamını bulduğunu görüyordu, standart Wiggenweld iksirini de bulmuştu ancak eksikler vardı, taşımasını kolaylaştırmak için birkaçına uzandı ve eline aldı.

İlk aşama iksirlerini tezgaha yerleştirdikten sonra dolaba geri döndüler. “Dittany esansının burada olması lazım, güçlendirilmiş Wiggenweld’in de burada...” Bütün raflarını adı gibi bildiği dolabın içine baktığında iksirlerin bulunması gereken yerde toz tavşancıklarının birikmiş olması korkunç bir skandaldı tabii. Koskoca St Mungo’da iksir tükenmiş olamazdı ya? Yine aptal Oscar şişeleri dizmeyi unutmuş olmalıydı. Kızın eline şişelerden birini tutuşturdu aceleyle. “Yapman gereken tek şey açıkta gördüğün bütün yaraları bununla ovmak hemen geliyorum.”

Koşar adımlarla odadan uzaklaşmıştı genç şifacı. “Oscar!” Koridorda bir yandan zırdeli gibi meslektaşının ismini sayıklıyor bir yandan da aradığı iksirlerin bulunma ihtimalinin olduğu dolapları açıyordu hızlı hızlı. “Oscar!”

Koridorun ucunda yeşil üniformalı bir sima belirdi nihayet, kafasında yine yeşil bir bone ve yüzünde oldukça kalın camları olan bir gözlüğü vardı. “N’oldu Mari?”

“Dittany esansları nerede Oscar, yine iksirleri dizmeyi unuttum deme sakın bana!”

“Haberin yok mu Mari?” dedi adam kayıtsızca. “Yenileri eklenene kadar dolaplarda ne varsa elimizdeki de o.”

Goldie şoka uğramış gibi hissediyordu. Bahsi geçen yer sıradan bir iksir mağazası değildi sonuçta, koskoca büyücülük hastanesiydi, her gün buraya yüzlerce hasta girip çıkarken stokları nasıl tükenmiş olabilirdi?

Adam koltuğunun altına sıkıştırdığı parşömen rulolarından birini genç kadına uzattı. “İşte, geçen günlerde Baş Şifacının iksirler ile ilgili yaptığı duyuru. Tutumlu olma stratejisi izliyoruz hastanecek.”

Goldie, ruloyu açıp göz gezdirmeye başladı. “Bu hiç mantıklı değil.”

“Yapacak bir şey yok,” dedi adam.

Vedaşlaşma gereği duymadan Diana’yı bıraktığı koğuşa geri döndü Goldie, geleneksel yöntemlere kalmış gibi görünüyordu. “Yeni stajyerinle bol şans!” diye seslendi adam arkasından. İçeri girdiğinde gerçekten göz yaşartıcı bir manzarayla karşılaştığını düşündü, kız halen ona verdiği görevi itinayla yerine getirmeyi sürdürüyordu, yüzünün ne kadar yeşerdiğine bakılırsa bir hayli de zorlanıyordu bunu yaparken, kendisi olsaydı çaktırmadan çoktan başka bir kata sıvışmıştı.

“Sen mükemmel bir stajyersin,” diye itiraf etti elinde olmadan. Kızın ne kadar ilerleme kat ettiği aşikârdı, buradan sonrasınaysa kendisi devam etse daha iyi olacaktı. “Mola verebilirsin, ihtiyacın var gibi. Yemek katı yukarıda, git ve kendine bir bardak kahve al, sonra aşağı in ve benim için morga uğra, eğer bir yerde fazladan iksir kaldıysa orası kesinlikle morgdur. Şanslıysan içeride kimse yoktur. İksirlerin geri kalanını bulamazsak ne yazık bu hastamız hayatının geri kalanına kalçasız devam etmek durumunda kalacak.”
[/justify]

3
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Mağaranın Bıraktığı İzler
« : 03 Eylül, 2022 10:09:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify] Ay kadar parlak gümüşi saçları olan kadın takındığı güçlü maskesini yavaş yavaş düşürürken Goldie arkadaşını böyle görmeye dayanamayacağının farkındaydı. Daha önce pek çok defa birbirlerine sırlarını açmışlar ve birlikte gözleri şişene kadar ağlamışlardı. Fakat bu sefer elinden ona kendinin bile inanmadığı sözcükleri sarf etmek dışında yapacak bir şey gelmiyordu. Bundan nefret ediyordu, en yakın arkadaşına yalan söylemekten nefret ediyordu.

Genç kadına usulca sarılırken, “Max iyileşecek diyorum sana,” dedi yumuşak bir tınısıyla. “Ona ne kadar değer verdiğini biliyorum ve söz veriyorum tedavisini bizzat ben takip edeceğim.”

Altın saçlı olanın da gözleri dolmuştu, bunu belli etmek istemediği için kafasını öteki tarafa çevirdi. Aklına ablası gelmişti, ona tekrar kavuşacağından, birlikte tekrar mum ışında saçlarını örerken dedikodu yapacaklarından emindi. Onu öyle çok özlemişti ki! Bakanlığın onu ölü ilan etmesine ve çoktan cenazesini yapmış olmalarına rağmen kabullenmek istemiyordu gerçeği. Ölü bedeni hala bulunamamıştı bir kere. Kendini kandırmaya devam edebilirdi dilediği gibi.

Tezgaha yöneldi gözlerini yaşlar gitsin diye hızlı hızlı kırpıştırarak. İkisine de bir bardak kahve koyacaktı, kahve iyi gelmeyecekti de ne gelecekti?

Doldurduğu kupaların birini arkadaşına uzattı ve sedyenin ucundaki boşluğa oturdu. “Bilirsin beni,” dedi buruk bir gülümseme eşliğinde. “Ne derdim olacak en iyi arkadaşımı iyileştirmekten başka?”
[/justify]

4
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: St.Mungo'ya Düşen Stajyer Tanesi
« : 03 Eylül, 2022 09:09:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Göğsüne çaprazlanmış bir asa ve kemik işlenmiş yeşil üniformalar içindeki şifacıların sütlü İngiliz çayı molası için toplandıkları dinlenme odasında kimisi kendi halinde Gelecek Postası’nı okurken, kimisi yanındakiyle hararetli bir sohbete daldığından bir uğultu hâkimdi ortama. Ancak içlerinden biri ince biri kalın iki ses diğerlerine baskın geliyordu o anda.

“İyi ki o ameliyatta değildin Goldie,” diyordu uzun boylu kumral bir adam. “Sıradan bir ejder saldırısı değildi gerçekten.”

Altın sarısı perçemleri yüzünün iki yanını örten minyon yapılı kadın yudumlamakta olduğu kahveyi hızla masaya bıraktı. “Ne demek istiyorsun?”

“Korkunçtu Gold, dayanamazdın. Ejder adamın iç organlarını tamamen dışarı çıkarmıştı. Ekibin yarısı onu gördükleri anda kustu. Benim bile-”

Kadın kıkırdadı. “Birkaç organ zerresi ve kandan korkacağım yani?”

“Koca adamlar kustu diyorum, gerçekten korkunçtu. Üstelik sizin daha hassas olduğuz da bir gerçek.” Cümlesinin sonuna doğru yanlış kişiye yanlış sözcükleri tercih ettiğinin bilincine varmıştı genç adam fakat bazı şeyleri geri almak için çok geçti. Ayrıca meslektaşının konu bu oldu mu ne kadar tartışmacı olduğunun da farkındaydı. Neden bu fırsatı değerlendirmiyordu ki? “Bilirsin, konu pis işler oldu mu biz öne çıkıyoruz.”

Genç kadının camgöbeği rengi gözlerinde karşısındakini çiğ çiğ yemeye hazır bir ifade belirmişti. “Sırf tarih boyunca savaşlara katılan erkekler oldu diye kadınların dayanıksız olduğunu mu iddia ediyorsun?”

“Evet.”

“Sırf siz sikik egonuzu tatmin edin diye kadınlar-”

Adam daha önce buna benzer diyaloglara defalarca girmişti Goldie’yle, devamında ne geleceğini bildiğinden “Herkesin kendine ait rolleri var Gold, bunu reddedemezsin” dedi muzip bir gülümsemeyle. “Bazı gerçekler vardır-”

İşte şimdi Goldie onu öldürecekti. Şah damarına basılmıştı bir kere. “Sana gerçek olanın ne olduğunu söyleyeyim mi Henry!? Eğer kıçınızı toplayan kadınlar olmasaydı hiçbiriniz bu kadar yaşayamazdı! Üstelik-”

Henry iki elini teslim olurmuşçasına kaldırarak kalktı yerinden. Adam bir kadın düşmanı değildi, Goldie’nin iddia ettiği hiçbir görüşe sahip de değildi, aksine kadınlara yapılan haksızlıkların tamamen farkındaydı. Ancak genç meslektaşı ile bu konu hakkında uğraşmak kadar zevk aldığı bir şey daha yoktu.

“İnanılmazsın!” diye bağırdı Marigold arkasından. “Senden nefret ediyorum biliyorsun değil mi!?”

O sırada odanın ahşap kapısı yavaşça aralandı ve içeriye genç bir sima adım attı. İçerideki curcunadan bihaber masum bakışlarla ona doğru ilerledi. İlk başka kendisine uzatılan parşömenlerin amacını algılayamamıştı Goldie, halen az önceki tartışmanın etkisinde olduğundan kızın staj için geldiğini söylemesini kaçırmıştı. Boş bakışlarla yüzüne bakarken az ötede oturan yaşlıca bir kadın “Staj için gelmiş,” diye seslendi başını okumakta olduğu gelecek postasından kaldırmadan.

“Ah!” dedi, toparlanmak için başını iki yana salladı. “Belgeler şöyle dursun, geç bile kaldık, gidip kadınların neler yapabileceklerini gösterelim!”

Gözle görülür bir fevrilik ile kızı kolundan tuttuğu gibi peşinden odanın dışına sürüklemeye başladı. Havada süzülen kabarcıklarla aydınlatılan koridorlardan geçerken bir yandan genç kıza hastanenin işleyişinden kendi yorumu ile bahsediyordu. “Burası ‘Tehlikeli’ Dai Llewellyn: Ciddi Isırıklar katı. İsmi aklında tutmak zorunda değilsin sadece bir asalak sırf değişiklik olsun diye sihirli yaratık yaralanmalarına baktığımız kata bu adı vermiş, inan nedenini ben de bilmiyorum.” Bir sağ sapağa saptılar. “Manzaradan anlayacağın üzere burası hastanenin en pis ikinci bölgesi, kan, irin ne varsa izlerini görebilirsin. Sırf burnunu uzakta tutamadığı için kendini üçüncü seviyenin üstündeki yaratıklara yem eden asalaklarla ilgileniyoruz. Bir keresinde Nundu’nun nefesi ile kendinden geçmiş bir adam gelmişti. Merlin! Bu yaratık Britanya’da bile bulunmuyor nasıl karşılaşmış olabilirsin ki?”

Çift kapılı bir koğuşun önüne geldiklerinde aniden durdu ve yanındaki genç kıza döndü. “Ben Marigold bu arada,” Kızın bir şey söylemesine fırsat vermek adına kapıyı açmadan önce birkaç saniye durdu. “Bugün seninle bir Sapboynuz ehlileştirmeye çalışırken kalçasının yarısından olan hastamızı tedavi edeceğiz.”
[/justify]

5
İlanlar / Ynt: Topiarii Sanctionem Üyelik Başvuruları
« : 02 Eylül, 2022 23:47:49 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Karakterin Adı ve Soyadı: Marigold
Adeena Godwinson

Karakterin Yaşı: 20

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri:Her şey hakkında bir fikri olan, geveze, meraklı, muzip bir kişiliği vardır. Özünde çokbilmiş lafebesinin önde gidenidir ve bir hayli asi bir yapıya sahiptir.

Karakterin Çok Kısaca Geçmişi: Bir başka travmatik Boleyn. Goldie her şeyin başında Boleyn ailesinin bir üyesidir; belli bir ağırlık, politik düşünce tarzı kanında akan, genetiğine işlenen bir şeydir. Ancak üç kolun en sessizinde dünyaya geldiği için bütün dramalardan uzakta ve el üstünde tutularak büyütülmüş, dünyaya karşı umut besleyebilmiştir damarlarında akan asil kana rağmen. Ablası Meredith’in aksine ailenin dışlanan üyesi olmamıştır hiçbir zaman; ondan ders almış, o isyankar düşüncelerini tehlikeli kişilerin yanında yüksek sesle dile getirmeden, el bebek gül bebek büyümeyi başarmıştır. Meredith’in annesi onu doğururken ölmüş, Marigold’unkiyse o henüz 6 yaşındayken yaşama veda etmiştir, her ne kadar ablası ile aynı anneden gelmemiş olsalar da ne onlar, ne de ebeveynleri yadırgamıştır bu durumu, onları birbirinden ayırmadan sevmişlerdir. Babaları, Goldie 10, Meredith 16 yaşındayken nedeni bilinmeyen bir biçimde vefat eder. Genç cadı hiçbir zaman aile yoksunluğu çekmemiştir çünkü yaşamını geçirdiği ve ailenin büyü mirasını öğrendiği katedrallerde daima onu kollayan birileri olmuştur. Hogwarts’tan mezun olalı birkaç yıl olmuş, ablası Meredith ile aynı kaderi paylaşmamak ve ailenin evlendirilme oklarından uzaklaşmak adına -örgüt ile tanışana kadar- kendini St Mungo’da çalışmaya adamıştır.

Lautus Tezi tipi ve konusu: “Bale.” Bale gösterisinin sergilenebilmesi için üç temel başlık vardır.

Birincisi koreografidir. Öncelikle uygun bir müzik ve ona göre hangi adımların yapılacağına karar verilmesi yani balenin tasarlanması gerekir. Bu işi yapan kişiye koreograf denilir. İyi bir koreograf bale yapmayı bilir ve koreografi konusunda eğitim almıştır. Koreograf, hem müziğin her anında hangi hareketin, ne şekilde ve sahnenin neresinde yapılacağına karar verir hem de eserin tümünün nasıl anlatılacağını söyler. Yani eseri yaratır, sahneye koyar; müzik, dekor ve kostümle bir bütün olmasını sağlar.

İkincisi kompozisyondur, bu işi yapan kişiye ise kompozitör denir. Bir dansın bale eseri olarak kabul edilmesi için müzik gerekir. Balet ve balerinlerin hareketleri müziğin ritmine göre biçimlenir ve bir hikaye anlatırlar beraber.

Sonuncusu yani üçüncü ise tasarımdır. Tasarımcı estetik bir göze sahiptir, zaten estetik kelimesinin sözlük anlamı olan bu dansa sahnelenmeden önce son büyülü dokunuşları yapar ve bir kişilik verir.

Sizi örgütle tanıştıran Caupo: Raymond Harvey Davis

Karakterinizin Mensubu Olduğu Hizip: Özgür Orenda Kardeşliği[/justify]

6
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Mağaranın Bıraktığı İzler
« : 02 Eylül, 2022 23:22:33 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Goldie yapısı gereği herkesle anlaşabilir, sohbet edebilirdi, en alakasız yerden saatler sürecek sohbet konuları çıkartabilirdi. Bu yüzden insanlar onu severdi çoğu zaman, sevmeyenlerse çenesinin susmak bilmediğini gerekçe olarak sunardı. Genç şifacı ise onlara yalnızca bir, üç, kelime ile yanıt verirdi: “Ben mi gevezeymişim?” Ve bir daha iletişimleri olmazdı, Goldie ona geveze diyenlere o andan itibaren tek bir kelime etmezdi. Gerçekten ihtiyacı olsa bile.

Luna ile arkadaşlıkları da bir öğleden sonra yemekhaneye kahve molasına çıktığı sırada karşılaşmalarıyla başlamıştı. Goldie, genç kadının bir sihirli yaratık hakkında kendi kendine konuşmasına kulak misafiri olmuş ve sırf yalnız olduğu için konuya doğrudan bodoslama dalmıştı. Çok geçmeden birbirleri ile anlaşabileceklerini fark etmişlerdi. Luna her Max’i getirdiğinde kendisini ziyaret etmesi bir ritüel haline gelmişti bu sayede. Bir bardak kahve ve Luna o gün başından geçenleri anlatırdı.

Fakat bu kez başlarına gelen tam olarak her neyse bambaşka bir seviyedeydi. Max pek çok defa bilinci yerinde değilken buraya getirilmiş olsa da odadaki diğer şifacıların tavırları hiç de hayra alamet değildi. “Max…” dedi Goldie, kısık bir sesle, arkadaşının sorusu üzerine. “İyi olacağına eminim. Daha önce atlattı değil mi? Bu sefer de atlatacaktır.”

Kapalı perdenin aralı kenarında şifacıların Max’in sedyesine büyülü bir fanus yapışı çarptı gözüne, Luna görmesin diye, genç adamın sedyesini odadan çıkarırlarken usulca oranın önüne geçti. Yoğun bakım bölgesine götüreceklerini tahmin ediyordu. “Asıl sen nasıl hissediyorsun? Merlin’in kirli donu üzerine yemin ederim ki bugün gördüğüm en kötü yılan ısırığı sendeydi. Nasıl hala kendini değil de Max’i düşündüğünü anlamıyorum.”
[/justify]

7
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Mağaranın Bıraktığı İzler
« : 23 Ağustos, 2022 13:23:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Açık renk duvarları olan odada buram buram kokan eksantrik iksirler, beyaz bir fincandan yayılan mis gibi kahve kokusuna karışıyordu. Yeşillere bürünmüş genç kadın, yoğun bir günün getirdiği yorgunluğu üzerinden atmak uğruna gömüldüğü sandalyesinde sonunda Tanrı ona dinlenme imkanı sunduğu için şükrediyordu. Uzun, keyifli bir yudum alma umuduyla yavaşça dudaklarına götürdü fincanını, ancak beraberinde hissettiği sıcaklık bir gölge düşürdü camgöbeği rengi gözlerine. İfadesi acıyla yer değiştirirken fincanı kavradığı ince parmakları masaya meylettiler, porselen hızla tahtaya çarptığındaysa içinden dökülen bir miktar koyu renkli sıvının tenini yakması kaçınılmazdı.

-Hay bin Merlin!

Cebinden çıkardığı ahşap çubuğun ucunu eline değdirdi usulca, kızarmış teni eskisi kadar pürüzsüz ve beyaz haline dönerken asılmış yüzü bütün keyfinin kaçtığını işaret ediyordu. Manalı bir iç çekişle tekrar masayla buluştu ince parmakları, gergince ritim tutmaya başladılar guguklu saatin tik-taklarıymışçasına. Parmakları her geçen saniye daha senkronize hareket ediyor, istemeden kapısını araladığı düşünceler diyarında daha da derinlere kayboluyordu. Eğer yeterince derine inilirse en zehirli yılandan da tehlikeli olabilirdi bu diyar, aynı sinsilikle hazırlardı avının düşeceği tuzağı. Onu buradan çekip çıkaran ve gerçeklikle tekrar buluşturan tanıdık, hatta rutinleşmiş bir seslenişti.

-Marigold, Gizem Dairesi çalışanları görevlerinden döndü.

-Ah, yine mi Luna, geliyorum.

Halen üzerinde olan bir sersemlikle artık soğumuş kahvesinden bir yudum aldı yerinden kalkmadan önce. Odadaki sessizliğin yerini tıklım tıklım dolu olan hastane koridorlarının gürültüsüyle karışan ayakkabı takırtıları almıştı şimdi. Yanından geçenleri içlerini okuyormuşçasına süzen ünlü şifacıların portreleriyle çevrelenmişti, havada süzülen içi mum dolu kristal kabarcıklarla aydınlatılan koridorlar. Kapalı kapılardan çıkan açık yeşili cüppeler giymiş cadı ve büyücüler ise bir koşuşturmaca içinde ellerinde eksik olmayan malzemeler ile yine açık renk parkeli zemin üzerinde bir aşağı bir yukarı ilerliyorlardı. Yaşam mücadelesi denen şeydi onlarınki, ne olursa olsun kendilerini insanların hayatını kurtarmaya adamaktı görevleri.

Şifacı olmayı seçmemişti Goldie, Boleyn Adası’ndaki hiyerarşide bulunduğu pozisyon onu bu alana yönlendirmişti.  Çocukluk hayali sihirli yaratıklar üzerinde araştırma yapmaktı, onlara karşı farklı bir çekim hissetmişti daima. Bu hayalini gerçekleştirmek yerine hastane duvarları arasındaki yaşam mücadelesine uyum sağlamaya çalışıyordu onun her şeyi olmuş büyükannesinin hatrına. Zaman ilerledikçe mesleğini sevmeye başlamış olsa da arada sırada ‘neden bunu yapıyorum’ düşüncesi ele geçirirdi zihnini.

On yataklı, geniş bir koğuşa aralandı çift kanatlı kapılar, meşe kaplı duvarlara yaslanmış cam kapaklı dolaplarda çeşitli iksir şişeleri parıldıyordu. Yataklarda ise, bir dikkatsizlik anında yediği ya da içtiği bir şeyin sonuçlarına katlanmakta olan çeşitli hastalar uzanmış, tedavi edilmeyi bekliyordu. Bir çift eldiven kaptı genç şifacı, odadaki çoğu ışık koridorlardaki gibi kabarcık şeklindeki kristal lambalardan geliyordu, etrafına bakındı hastalarını bulabilmek adına, tam o sırada bir kez daha aralandı odanın kapısı ve görmeyi beklediği simalar girdi içeriye.

Sedyeyle getirilen genç adamın zayıf düşmüş bedeni sanki zebani ateşiyle yakılıyormuş gibi alevler içindeydi, çaresizce su istediğini sayıklıyordu cılızlaşmış sesiyle. Odada bulunan mestektaşları onu uygun bir yere yerleştirdi, Marigold ise ona seslenen arkadaşına yöneldi. Gümüşi saçlı cadı her zamanki gibi güçlü tavrını korumaya çalışsa da yüzündeki ifadeden ne kadar zorlandığını okuyabiliyordu genç şifacı.

-Kendini ayakta göstermek yerine şu sedyeye uzan, tatlım.

Gümüşi saçlı arkadaşının elinden tutarak destek oldu sedyeye yerleşebilmesi için, hareket ederken yüzünü buruşturması ağrılarının olduğunu işaret ediyordu, özellikle bacağını kıpırdattığı esnada verdiği tepkiden o bölgede yoğunluklu yaralar aldığını tahmin ediyordu. Asasının küçük bir hareketi ile sedyenin etrafındaki perdeleri kapadı, ardından kızın kir içinde kalmış eteğinin iplerini sökmeye koyuldu. Bembeyaz teni açıkta kaldığında aldığı yaranın ciddiyeti ortaya çıkmıştı, bacağı feci halde şişmiş, iki küçük diş izinin etrafında siyah damarlar gözüküyordu. Eğer biraz daha geç kalmış olsalardı bir bacağını kaybetmek durumunda kalabilirdi genç cadı.

-Üzgünüm ama bu sefer boka batmışsın.

Sözlerinin arkadaşını güldürmesini umuyordu, hemen yanındaki dolaptan bir panzehir çıkardı. Yarayı temizlemeden önce ilk etapta onu rahatlatmak için bir iksir içirecekti. Hemen ardından bir başka büyülü merhem alıp yaranın üzerini ovmaya başladı. Şimdiden şişlik gözle görünür bir biçimde hafiflemişti. Ciddi bir yara olsa da sıradan bir yılan ısırığı olduğu için büyülü yöntemler çabucak sonuç veriyordu.

Yarayı bandajladıktan sonra bir kez daha yöneldi dolaba, ucunda iğne olan kauçuk ince bir hortumun bir ucunu cam iksir şişesine, iğne olan ucunu da nazikçe kızın koluna taktı. Şişedeki iksir bittiğinde tamamen iyileşmiş ve göreve çıkmaya hazır olacaktı.

Eldivenlerini çöp kovasına atarken, “Ee,” dedi. “Görevini anlatmayacak mısın?”[/justify]

8
Birleşik Krallık / Günbatımından Enginliğe Uzanan Bakış
« : 06 Temmuz, 2022 15:30:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=mcdO9UP0hp8[/youtube]

▁▁▁▁▁▁▁▁▁▁▁ დ ▁▁▁▁▁▁▁▁▁▁▁

[justify]Gözlerinin ortasından burunlarının ucuna uzanan beyaz akıtmalı iki kısrak bir ahenk tutturmuş nal seslerinin eşliğinde ilerliyordu Britanya’nın çorak düzlüklerinde. Peşlerinden çektikleri, pek şatafatlı olmayan arabanın leylak rengi boyası yer yer soyulmuş, tahtaların kenarlarından dal vermiş ince kıymıkların varlığını gizleyemeyecek kadar seyrekti. İnce tekerlerin çiğnediği engebeli yol bir beşik gibi sallıyordu aracı, genç bir kadın vardı içinde ama hoşnutsuz bir hali yoktu durumdan.

Arabacı sıcaktan bunalmıştı; güneşin artık şeftaliye çalan ışınlarının gözüne girmesinden bezmiş, ufukta gözüken muhteşem gün batımına aldırmaksızın kavradığı dizginlere asılıyordu umarsızca. Atlar da sürekli çekiştirilip durmaktan memnuniyetsizdi, bıkkın adımlarla biraz daha arttırmışlardı hızlarını. Tan vaktiydi yola çıktıklarında, puslu bir camgöbeği rengindeydi gök, kendisinden onu Londra’ya götürmesini talep eden genç hanımın gözleriyle aynı renkte.

Hasat zamanı yaklaşmış tarlaların arasından geçen aracın penceresinden esen rüzgârla usul usul dalgalanıyordu genç kadının açık kumral saçları. Manzarayı izleyen bakışlarında ise keder vardı, yüzüne masum bir hava veren kaşları hüzünle çatılmış, uzun kirpiklerinin çevrelediği mavi gözlerine bir gölge düşmüştü. Oysa böylesine güzel ve zarif bir hanımefendinin mutsuz olmaması gerekirdi, yakışmıyordu bir kere onun duru ve saf simasına.

Arabacı o kadar çok yolcu taşımıştı ki karşısındakinin gösterişsiz matem elbisesine ve mücevhersiz gerdanına rağmen toplumun üst tabakasından bir kadın olduğunu hemen ayırt edebilmişti. Eskiden gelen bir alışkanlıktı onunki; insanda ilk ellere sonra da gözlerinin içine bakardı derinlerinde anlatılanları okuyabilmek için, elleri ne kadar nasır tutmuşsa o kadar yaşanmışlıkla dolu olurdu hikâyeleri.

Genç kadının pamuksu cildi, bir gülün taç yaprakları kadar pürüzsüz ve daha önce hiç ağır iş yapmamış olacak ki, sanki üzerinde ay ışığından bir hare varmış gibi hafifçe ışıldıyordu. Soylu denilen kişiler hiçbir zaman kirletmezdi ellerini, altın ile çözerlerdi her işlerini, bu yüzden gençliklerini ve güzelliklerini korurlardı uzunca bir süre. Daima belli ederlerdi karşısındakine ondan üstün olduklarını, bazen duruşları bazen de bakışlarıyla. Her şeye sahip olduklarını düşünürlerdi toprak sahibiler diye, çoğu insanın sahip olmadığı imrenilesi bir hayatı yaşıyorlardı neticesinde tepelere kondurdukları şatolarında. Ancak arabacı, hiçbirinin gerçekten yaşadığını düşünmezdi. Yaşamak elini kirletebilmek demekti onun gözünde. Asilzadelerin yaptığı bir şey değildi bu.

Marigold Adeena Godwinson gerçekten de soylu bir kadındı. Toplumun en üst tabakasını oluşturan ailelerden birinden yani Boleyn’lerden geliyordu. Aristokrasinin inceliklerini çok küçük bir yaşta öğrenmeye başlamıştı; Latince, Fransızca ya da piyano çalmayı öğrenmek onun için sorun değil ancak yaşı ilerledikçe bir gerçeğin farkına varmıştı: Kadın olduğu sürece unvanı ne olursa olsun bu kast sisteminin içinde bir karınca kadar bile değeri yoktu. Hiçbir zaman kadınlar toplum içinde değer görmemişti, pek çoğu kendi saygınlıklarını tırnaklarıyla kazıyarak kazanmıştı. Victorine Boleyn’e bu yüzden saygı duyuyordu, ablasını aileden aforoz etmiş olabilirdi fakat bulunduğu konumu hakkıyla kazanmıştı.

Victorine gibiler dışındakilere yalnızca iyi bir eş olduğu zaman değerli gözüyle bakılırdı, iyi bir eş olmak ise erkek varis dünyaya getirmek demekti. Korseni düzgün giy, sessizce dinle, kocana hizmet et ve kadınlık görevini yerine getir. İşte kadınların toplumdaki yeri buydu. Âşık olmak ise sapkınlıktı, istedikleri kadını elde edebilmek adına erkeklerin uydurduğu bir şeydi bu kural. Ablası bu kuralı çiğnemişti, hemen ardından onu evlendirmişlerdi. Toplumun istediği ideal kadın olması için bir şans tanımışlardı ona, Meredith ise elinin tersi ile itmişti bu şansı. İstememişti kullanmayı. Sonra kaçtı ve bedelini olabilecek en ağır biçimde ödedi.

–Toplumun canı cehenneme.

Yüksek sesle söylediğinin farkında değildi genç kadın, yola çıktıklarından beri ilk defa sesini duyuyordu arabacı. Ruhunun nasıl yanıp tutuştuğunu hissedebiliyordu sesinin tınısından. Kederden öte bir duyguydu bu. Herkes bir kere yanılırdı hayatında, adam da ilk defa bir asilzadenin kendisinden çok da farklı olmayacağını düşündü. Hikâyesi ya da aklından geçirdikleri neydi bilmiyordu ama kurduğu cümleye kelimesi kelimesine katılıyordu. Toplumun canı cehennemeydi![/justify]

9
Yetişkin Postası / Ynt: Xavier Olineaux Posta Kutusu
« : 20 Nisan, 2022 21:08:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

10
Yetişkin Postası / Ynt: Cornelia Barthélemy Posta Kutusu
« : 20 Nisan, 2022 18:45:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

11
Yetişkin Postası / Ynt: Marcus Lloyd | Posta Kutusu
« : 20 Nisan, 2022 12:30:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

12
Yetişkin Postası / Ynt: Arthur Ferdinand Moore | Baykuşhane
« : 20 Nisan, 2022 11:18:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

13
Yetişkin Postası / Ynt: Mirabella Yamashita'nın Posta Kutusu
« : 20 Nisan, 2022 11:18:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

14
Yetişkin Postası / Ynt: Seth Carter | Baykuşhane
« : 20 Nisan, 2022 11:18:17 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

15
Yetişkin Postası / Ynt: Nicholas Ezra Urswick |Baykuşhane
« : 20 Nisan, 2022 11:18:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Sayfa: [1] 2