[justify]Açık renk duvarları olan odada buram buram kokan eksantrik iksirler, beyaz bir fincandan yayılan mis gibi kahve kokusuna karışıyordu. Yeşillere bürünmüş genç kadın, yoğun bir günün getirdiği yorgunluğu üzerinden atmak uğruna gömüldüğü sandalyesinde sonunda Tanrı ona dinlenme imkanı sunduğu için şükrediyordu. Uzun, keyifli bir yudum alma umuduyla yavaşça dudaklarına götürdü fincanını, ancak beraberinde hissettiği sıcaklık bir gölge düşürdü camgöbeği rengi gözlerine. İfadesi acıyla yer değiştirirken fincanı kavradığı ince parmakları masaya meylettiler, porselen hızla tahtaya çarptığındaysa içinden dökülen bir miktar koyu renkli sıvının tenini yakması kaçınılmazdı.
-Hay bin Merlin!
Cebinden çıkardığı ahşap çubuğun ucunu eline değdirdi usulca, kızarmış teni eskisi kadar pürüzsüz ve beyaz haline dönerken asılmış yüzü bütün keyfinin kaçtığını işaret ediyordu. Manalı bir iç çekişle tekrar masayla buluştu ince parmakları, gergince ritim tutmaya başladılar guguklu saatin tik-taklarıymışçasına. Parmakları her geçen saniye daha senkronize hareket ediyor, istemeden kapısını araladığı düşünceler diyarında daha da derinlere kayboluyordu. Eğer yeterince derine inilirse en zehirli yılandan da tehlikeli olabilirdi bu diyar, aynı sinsilikle hazırlardı avının düşeceği tuzağı. Onu buradan çekip çıkaran ve gerçeklikle tekrar buluşturan tanıdık, hatta rutinleşmiş bir seslenişti.
-Marigold, Gizem Dairesi çalışanları görevlerinden döndü.
-Ah, yine mi Luna, geliyorum.
Halen üzerinde olan bir sersemlikle artık soğumuş kahvesinden bir yudum aldı yerinden kalkmadan önce. Odadaki sessizliğin yerini tıklım tıklım dolu olan hastane koridorlarının gürültüsüyle karışan ayakkabı takırtıları almıştı şimdi. Yanından geçenleri içlerini okuyormuşçasına süzen ünlü şifacıların portreleriyle çevrelenmişti, havada süzülen içi mum dolu kristal kabarcıklarla aydınlatılan koridorlar. Kapalı kapılardan çıkan açık yeşili cüppeler giymiş cadı ve büyücüler ise bir koşuşturmaca içinde ellerinde eksik olmayan malzemeler ile yine açık renk parkeli zemin üzerinde bir aşağı bir yukarı ilerliyorlardı. Yaşam mücadelesi denen şeydi onlarınki, ne olursa olsun kendilerini insanların hayatını kurtarmaya adamaktı görevleri.
Şifacı olmayı seçmemişti Goldie, Boleyn Adası’ndaki hiyerarşide bulunduğu pozisyon onu bu alana yönlendirmişti. Çocukluk hayali sihirli yaratıklar üzerinde araştırma yapmaktı, onlara karşı farklı bir çekim hissetmişti daima. Bu hayalini gerçekleştirmek yerine hastane duvarları arasındaki yaşam mücadelesine uyum sağlamaya çalışıyordu onun her şeyi olmuş büyükannesinin hatrına. Zaman ilerledikçe mesleğini sevmeye başlamış olsa da arada sırada ‘neden bunu yapıyorum’ düşüncesi ele geçirirdi zihnini.
On yataklı, geniş bir koğuşa aralandı çift kanatlı kapılar, meşe kaplı duvarlara yaslanmış cam kapaklı dolaplarda çeşitli iksir şişeleri parıldıyordu. Yataklarda ise, bir dikkatsizlik anında yediği ya da içtiği bir şeyin sonuçlarına katlanmakta olan çeşitli hastalar uzanmış, tedavi edilmeyi bekliyordu. Bir çift eldiven kaptı genç şifacı, odadaki çoğu ışık koridorlardaki gibi kabarcık şeklindeki kristal lambalardan geliyordu, etrafına bakındı hastalarını bulabilmek adına, tam o sırada bir kez daha aralandı odanın kapısı ve görmeyi beklediği simalar girdi içeriye.
Sedyeyle getirilen genç adamın zayıf düşmüş bedeni sanki zebani ateşiyle yakılıyormuş gibi alevler içindeydi, çaresizce su istediğini sayıklıyordu cılızlaşmış sesiyle. Odada bulunan mestektaşları onu uygun bir yere yerleştirdi, Marigold ise ona seslenen arkadaşına yöneldi. Gümüşi saçlı cadı her zamanki gibi güçlü tavrını korumaya çalışsa da yüzündeki ifadeden ne kadar zorlandığını okuyabiliyordu genç şifacı.
-Kendini ayakta göstermek yerine şu sedyeye uzan, tatlım.
Gümüşi saçlı arkadaşının elinden tutarak destek oldu sedyeye yerleşebilmesi için, hareket ederken yüzünü buruşturması ağrılarının olduğunu işaret ediyordu, özellikle bacağını kıpırdattığı esnada verdiği tepkiden o bölgede yoğunluklu yaralar aldığını tahmin ediyordu. Asasının küçük bir hareketi ile sedyenin etrafındaki perdeleri kapadı, ardından kızın kir içinde kalmış eteğinin iplerini sökmeye koyuldu. Bembeyaz teni açıkta kaldığında aldığı yaranın ciddiyeti ortaya çıkmıştı, bacağı feci halde şişmiş, iki küçük diş izinin etrafında siyah damarlar gözüküyordu. Eğer biraz daha geç kalmış olsalardı bir bacağını kaybetmek durumunda kalabilirdi genç cadı.
-Üzgünüm ama bu sefer boka batmışsın.
Sözlerinin arkadaşını güldürmesini umuyordu, hemen yanındaki dolaptan bir panzehir çıkardı. Yarayı temizlemeden önce ilk etapta onu rahatlatmak için bir iksir içirecekti. Hemen ardından bir başka büyülü merhem alıp yaranın üzerini ovmaya başladı. Şimdiden şişlik gözle görünür bir biçimde hafiflemişti. Ciddi bir yara olsa da sıradan bir yılan ısırığı olduğu için büyülü yöntemler çabucak sonuç veriyordu.
Yarayı bandajladıktan sonra bir kez daha yöneldi dolaba, ucunda iğne olan kauçuk ince bir hortumun bir ucunu cam iksir şişesine, iğne olan ucunu da nazikçe kızın koluna taktı. Şişedeki iksir bittiğinde tamamen iyileşmiş ve göreve çıkmaya hazır olacaktı.
Eldivenlerini çöp kovasına atarken, “Ee,” dedi. “Görevini anlatmayacak mısın?”[/justify]