17 Nisan, 2026 08:34:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Son İletiler

Sayfa: 1 ... 8 9 [10]
91
Boleyn Adası / Ynt: Nasıl gitti?
« Son İleti Gönderen: Eadwig Alger Boleyn 18 Nisan, 2023 19:01:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Eve geri döndüğümde yere basmıyordum sanki. Bacaklarım yokmuş da süzülüyormuşum gibiydi. Okuldaki ruhlar gibi yürüdüm şatoya. Çevredeki her taş heykeli tek tek dizmişlerdi. Girişteki aynayı sökmüşler, götürmek için hazırlayan Bakanlık çalışanları bu aynanın o heykellere neden olduğunu söyledi. Çocukken etrafında koştuğum tüm heykellerin gerçek insanlar olduğunu öğreniyordum. Kanıbozuklardı hepsi. Hayatları umrumda değildi ancak… Ölülerin arasında büyüdüğümü öğrenmek midemi bulandırmıştı. Evimizdeki o heykellerin hepsi mi öyleydi? Boleyn kısmına gelene kadar Samuel ile dipdibeydik ancak annemin ablası olan Proserpina Teyzem beni gördüğü gibi koşup kollarıyla sardı. Samuel’in yanından uzaklaştırdı beni. Ben dönüp kuzenime baksam da yavaş yavaş aramızdaki mesafe açıldı. Teyzemin yanındaki başka bir akrabamız ise başladı Bakanlık’takilere çemkirmeye. Kadınlar ne kadar seviyorlar hüzünlerini belli etmeyi. Üstelik söylediği şeyler beni küçük düşürüyordu. “Siz nasıl düşüncesizsiniz!” diye bağırıyordu çalışanlara. “Bu çocuk Hogwarts’ta kalmalıydı! Orada iyi olurdu. Hastalanacak! Ne kadar duyarlı bir çocuk bu bilginiz var mı? Hemen hasta olur! Siz Boleyn düşmanısınız! Ne istediniz bu sabiden?”

“İyiyim ben.” dedim sessizce.

“Hanımefendi, soruşturmanın hızlı bir şekilde ilerlemesi için Bay Boleyn’in burada olması gerekiyor.”

“Soruşturmanız batsın! Bu ailenin hakkıdır ada! Yıllardır buradaki insanlara istihdam sağladılar! O kirli ellerinizi çekin! Bay Boleyn! Buna karşı çıkmalısınız!”

“Yeter! Artık öğüt duymak istemiyorum!” diye bağırdım teyzemin kollarından kurtulmaya çalışırken.

Proserpina Teyze, beni tüm bu bağırışmalardan uzaklaşmam için zorla şatoya sokmaya çalışsa da kadının kollarından kurtuldum. Teyzem dilsizdi. Annem bunun neden olduğunu söylememişti. Üstüne konuşmamıştık bile. Şimdi ise teyzemin düşüncelerine girebilirdim. Bunun olmaması için üstün çaba harcamam gerekiyordu. Kendi hüznüm bana yeterken, teyzemin kız kardeşi için çektiği acıyı bilmek istemiyordum. Acı çekiyor muydu ki? Çoğunlukla ifadesiz, bir kukla vari gezerdi çevrede. Yine de… “Proserpina Teyze!” diyerek bir kaç adım uzaklaştım kadından. Durdum. Ne söyleyecektim ki? Teyzem annem ile iletişimdeydi. Ben hiç konuşmamıştım. Daha çok yan yana sessizce durur, annemin verdiği emirleri uygulardık. “Ben…” Gözlerimi kaçırdım. “İçeri girmeyeceğim.” dedim aşırı rahatsız olmuş bir şekilde. Ne diyeceğimi bilememiş, ne yapacağıma da emin olamamıştım. Teyzeme arkamı dönüp çevrede, adada olan biten her şeyi karıştıran kişilerin neler yaptığına bakmak için ilerledim.

Annemin cenazesi gelene kadar Yasal Yaptırım Dairesi çalışanları ile şatodaki birçok odayı gezdik. Daha bilmediğimiz çok oda vardır diye düşünüyordum. Annemin de benim gibi bir Zihinfendar olduğuna emindim artık. Belki geçmişte görmüş bile olsam, anılarım hep değiştirilmişti zihnimden. Babamdan haber alınmadığını bilsem de, hafızamda annem tarafından kapatılmış bölümlerden Charlotte ile aralayabildiklerimizden biri olan anımın da yardımıyla aşağıdaki odasını tarif ettim. Annemi bırakıp gittiği için büyük bir nefret duyuyordum ona. Kendisini yiyip bitirmesi yerine, sakinleştirip bir çıkar yol buldurmalıydı. Bunun yerine bencillik yapmıştı. Hep öyle değil miydi zaten? Hiç yoktu ben büyürken. Olduğunda da fazlasıyla pasifti. Keyif çatmayı, baba olmaktan daha çok seviyordu. Bu yüzden seherbazlar babamın kirli çamaşırlarını ortaya dökerken aşağı inip olanları görmek yerine, dışarıda sigara içmeyi tercih ettim.

Akrabaların sorunları, sürekli bir itiraz, neyin nerede olduğunu soran Bakanlık çalışanları kafamın dağılmasına yardım ettiyse de annemin cenazesinin adaya ulaştığı haberini aldığımda bayılacak gibi oldum. Çevreme bakınıp Samuel’i görmek istedim ama çevrede yoktu. Bu yüzden insanlar cenazeyi aile mezarlığına getirmek için limana giderken ben de tam tersi şatoya döndüm. Bir iki kişiye sorduktan sonra Samuel’i annemin çalışma odasında buldum. Bulduğu bir şarabı açmış, kadehten yudumlarken annemin masasındaki defterlerden birini inceliyordu. Çalışma odasına girip şöyle bir baktım çevreye. Buraya geldiğimde annem yerine Samuel’i masada görmek çok ağır gelmişti bir anda. Meşguliyet rahatlattığı için vücudumu hareket etmeye zorladım. Başka bir kadeh almak üzere çalışma odasındaki dolaplardan birini açtım. ”Mezarlığa gelmelisin.” dedim bu sırada. Kadehi aceleci bir tavırla kapıp, kendimi rahatlatmak adına masadaki şarabı içine döktüm. 2-3 yudum üst üste alıp yutkunduktan sonra “Annemi getirdiler.” dedim kuzenimin anlaması için. Ben ona, şuan sen yanımda olmadan bu anı atlatamam, diyemiyordum tabi ki ama söz vermişti o odada. Yanımda olacaktı.
92
Boleyn Adası / Ynt: Nasıl gitti?
« Son İleti Gönderen: Eadwig Alger Boleyn 18 Nisan, 2023 17:17:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
not: İtalikler telepati.


Boleyn Adasına Bakanlık çalışanları ile birlikte dönerken ağlamam dinmişti. Gemi ile ilerlerken boş boş denizi izliyordum. Samuel kaptana ne kadar zamanımızın kaldığını sormak için kabinine çıkıp geminin baş kısmında beni tek bıraktığı bir anda yanıma gelen seherbazlardan bir tanesi “Bay Boleyn.” dedi kalın sesiyle. Karşımızdaki sise dalıp gitmiş olduğum için kafamı çevirip bakmam bir kaç saniye sürdü. Siyahi seherbazın gözleri üstümdeki deriye değil, ruhuma bakıyormuşçasına kocaman açılmıştı. Endişe verici bir tavrı olduğunu düşünmüştüm anında. Zayıf vücuduna geçirdiği pardesuyü tenine yakışan renklerle bezemişti. Onca rüzgara rağmen kafasındaki şapkası hareket etmiyordu bile. “Olay hakkında detay öğrenmek istersiniz diye umuyorum.” dedi. Ağzı hareket etmiyordu bunları derken. Konuştuğuna çok emindim oysaki. Bakışlarım acele ile adamın dudaklarına inip, tekrar gözlerine çıktı. Aklını mı okuyordum yine istemeden? Ancak direkt bana konuşuyor gibiydi. Anlamayan bakışlarım hala ağzı ve gözleri arasında volta atıyordu.

“Akrepleri bilir misiniz?”

Beynimde oluşuyordu sesi. Kalın ve toktu.

“Siz? Nasıl?” dedim. Kendi sesimi zor duymuştum geminin ilerlemesi nedeniyle oluşmuş rüzgardan. Buna karşılık adamın sesini rahatlıkla duyuyordum.

“Akrepleri ateş ile kıstıracak olursanız kendi iğnesiyle, kendisini sokarak intihar ederler.”

Sessiz kalıp hafiften kaşlarımı çatarak yüzüne baktım adamın. Artık iyice dönmüştüm vücudumla ona doğru. Dedikleri, aslında demedikleri, dikkatimi çekmişti.

“Büyüceşura’daki tüm üyeleri ateş ile kıstırdık. Anneniz ise bir akrep olmayı seçti.”

Bir kaç saniye dediğini anlamaya çalıştım ilk. Ardından, “Annemin-” dedim ama cümlemi bitiremedim. Rüzgar aşırı derecede engelliyordu sesimin çıkmasını. Sesimi duyması için bağıracaktım ki; “Bu havada fiziksel bir iletişim oldukça zor. Kendimizi yormamıza gerek yok.” dedi.

Yutkundum. Bu sefer ağzımı kullanmadan, sadece adama söylemek istediğim şeyi aklımdan sanki onunla konuşuyormuş gibi düşündüm. “Annemin, intihar ettiğini mi söylüyorsunuz?”

Adam başını salladı.

Şaşkın şaşkın bakmakla yetindim. Yani, bunca gün kendimi öldürmeyi düşünürken annem ile aynı şeyleri mi düşünüyormuşum? Geminin korkuluklarına tutundum sıkıca. Tekrar denize çevirdim bakışlarımı.

“Ekibimiz tüm lanetleri aşıp şatoya ulaştıklarında kendisinin cansız bedenini bulmuşlar. Bugün akşama doğru cenazesini-”

Adamın cümlelerinin daha fazla kafamda yankılanmasına izin vermeden “Ada'ya getireceksiniz!” diye çıkıştım. Kaşlarım iyice çatılmıştı. “Onun yeri burası. Bu adada, akrabalarımızla, benimle birlikte olacak. Aile mezarlığımızda.”

Adam bir kaç saniye sonra “Nasıl isterseniz.” dedi. Biraz daha durduk sessizce.

“Nasıl olmuş?” dedim en sonunda dayanamayarak.

“Kelimeler görüntülere dönüşürse, acının da boyutu yükselir Bay Boleyn.”

Adama döndüm sinirle. “Annemin ölümüne üzülmeyeceksem, bu siktiğimin duygularını neden taşıyorum ki? Adınızı bile bilmiyorum! Gelmiş bana öğüt veriyorsunuz!” Bağırarak söylesem daha rahatlardım belki. Bunun yerine sadece aklımdan geçirmem yetmişti.

“Zain Candiru.” diye kendini tanıttı. Konuşmamızın başından beri kocaman gözlerle yüzüme bakan adam kafasını çevirdi. Sonunda ada gözükmeye başlamıştı. Sisler arasında, gizemli bir gelin gibi duruyordu. Seherbaz kolunu uzatıp parmağı ile adanın en tepesini gösterdi. Şatonun en üstünü, en yukarıdaki kuleyi... 

Oradan atmıştı kendini.

Dudaklarım titredi. Gözlerim tekrar acımaya başladı. Kafamda canlandı her şey. Neler hissettiğini hayal ettim.

Samuel'in sesi rüzgar yüzünden bana ulaşmamış olacak ki, kuzenim iyice yanıma geldiğinde duyabilmiştim. Zain de duymamış olmalıydı. Samuel yanımıza geldiğinde hareketlendi. Kafası ile kuzenime selam verdikten sonra arkasını dönüp geminin iç kısımlarına doğru yürümeye başladı. Ben ise, gözümü dikmiş kuleye bakıyordum. Oradan yere düşerken geçen sürede neler hissedildiğini, neler düşünüldüğünü tahmin etmeye çalışıyordum.

“Başınız sağ olsun.”
93
Diğer Dünya Ülkeleri / Yeni dostluklar
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 18 Nisan, 2023 16:18:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Adras d'Ibelin

Yunanistan

Çifliğin beyazlara büründüğü, soğuk bir kış günüydü. Arazide ki çiftlik evine giden yollara biriken karı küremek, bu soğukta hayvanlarla pek uğraşmayan çalışanlara kalmıştı.  Emektar çalışanların hepsi zararsız, yerli muggle köylülerden seçilmişti özel olarak. Cadıların bir bir toplatılıp yakıldığı günlerde, dikkat çekmemek için kurulmuş bir düzendi bu. Aileden bir kişinin bile bu kanlı eylemlere kurban gitmemesinden, oldukça işe yarayan bir düşünce olduğu çok açıktı. Ne kadar söylenti olsa da büyüden bir haber köylüler kalkan olmuşlardı bu dedikodulara ve sonraki yıllarda muggle iş adamlarıyla güzel bağlantılar kurmalarını kolaylaştırmıştı. d'Ibelin ailesinin soyundan gelen, diğer cadı ve büyücüler de devam ettirmişti bu düzeni. Ta ki bu son yıllara kadar. Ailenin sahibi olduğu bu çiftlik gelişen teknolojinin ve siyasi olayların kurbanı olmaya başlamıştı. Gelirin büyük çoğunluğunu getiren muggle aileler, savaşlar yüzünden fakirleyince et, süt, yumurta gibi gıdalardan vazgeçmeye başlamışlardı bile.

Çiftliğin işletmesinde söz sahibi olan Adras, işe yeni aldığı genel müdürü ile yaptığı istişareler sonucunda, siyasetin yönlendirdiği ekonomiye el atmaya karar verdiler. Bu daha çok genç genel müdür Matthew'in fikriydi ve Adras'ı bu fikre ikna edebilmişti. Oldukça parlak düşünceleri olan bu gence, kendi yeğeninden daha fazla güvendiği gerçeği yavaş yavaş gün yüzüne çıkacak gibiydi. Bu doğrultu da Matthew, yeni iş adamlarıyla ortaklıklar kuruyor gerek legal, gerekse illagal yollarla Adras'ı memnun edebiliyordu. Bu iş adamlarıyla kurulacak bağlantılardan ve işlerin gidişatından tam olarak Matthew sorumluyken, Adras'a sadece bu iş adamlarıyla yüz yüze konuşup, anlaşmak kalıyordu. İlerleyen yaşı zaten bu ölçüde izin veriyordu çalışmasına. Genlerden gelen, yaşlanınca kendisini daha çok gösteren astım hastalığı da ciddileşmekteydi. İksirler aracılığıyla kontol altında tuttuğu bu hastalık, gençliğinden beri onu esir ettiğinden, çevresindekiler çok sık olmayan öksürük krizlerine alışmışlardı.

Üç katlı çiftlik evinin, üst katta, cumbalı ve her yeri rahatça görebilen bir manzaraya sahip çalışma odasındaydı Adras ve sağ kolu Matthew. Yeni ve oldukça güçlü bir ortaklık hakkında malumat veriyordu genç müdür Adras'a. Yaşlı adam da ilgiyle dinliyor ve zihninde değerlendiriyordu ona anlatınları. "Ramin Drejlaskov, yirmili yaşlarının sonunda bir silah tüccarı. Safkan bir büyücü..." Genç adam araştırıp, not aldığı bütün bilgileri okuyordu ayakta dikilirken. Adras, iş yapacağı kişilerin geçmişiyle ve aile bağlarıyla ilgilenen biriydi, herkesle çalışmayı istemezdi. Bu doğrultuda genç Matthew'e oldukça iş düşse de, üstüne düşeni layıkıyla yapar emrinde çalıştığı yaşlı adamı memnun ederdi çalışlanlığıyla. "Beş-altı sene önce, başından geçen trajik bir olay var efendim. Bu olay sonrası güç sarhoşu olmuş ve içindeki vahşi kişiliğin ön plana çıkmasına neden oldu. Artık insanları gram umursamaz, kendi dışında herkesten nefret eden biri olmuş, kaostan beslenen ve beslenmek için kaosu körükleyen, yeri geldi mi kaos çıkaran biri haline gelmiş. Bu olay tam olarak.." gayet düz bir sesle konuşmasına devam edecekken bu kadar detaya ihtiyaç duymayan Adras elini kaldırarak, "Fazlasına gerek yok evlat." diyerek Matthew'i durdurdu. "Sen gerekli bağlantıları kur ve beni bu genç delikanlı ile görüştür bakalım." dedikten sonra da müdürün hızla odadan çıkmasını izledi. Eğer isterse burada, çiftlik evinde ağırlayabilirdi Ramin denilen silah tüccarını. Ondan gelecek habere göre İngiltere'de ki bir otelin restorantı da uygundu. İngiltere de birkaç fincan çaya hayır demezdi. Hem de Gringotts'a gidip halledilmeyi bekleyen birkaç finansal işlem vardı. Belki yeğeni Balian ile de küçük bir görüşme ayarlayabilir ve Lilith'in torunu ile evlenmesi meselesini tekrardan konuşurlardı. Torunu neredeyse 25 yaşına girmek üzereydi. Zihninde beliren düşünceleri, yemek saatinin geldiğini haber veren, çiftlikteki tek cadı çalışan olan, hizmetçisi haber verecekti. İksir yapımında usta olan bu genç kadının bu çiftlikte bulunma amacı Adras'a yardım etmekti. Ağır adımlarla, yemek masasının bulunduğu ikinci kattaki geniş odaya gitti. Torunu ve karısı Elizabeth, Adras gelmeden yemeğe başlamamışlardı. Yaşlı adam da sofrada ki yerini alınca yemek saati başladı. Bugün oldukça yorucu bir gün olmuştu Adras için ve yeni bir ortaklık daha gelecek gibiydi.
94
Seherbaz Büro / Ynt: Bakirenin ölümü
« Son İleti Gönderen: Nora Gray 18 Nisan, 2023 15:04:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Bir sorun mu var d'Ibelin?" Sorusundaki aptal tını kendini bile şaşırtmıştı genç kadının. Sorusunu geri alabilmeyi diledi. Ama söz ağızdan bir kere çıkardı ve çıktığı zaman sadece zaman silebilirdi yaptıklarını. "Var Persephone. Az önce kardeşimi kaybettiğimi öğrendim. Ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu." Sesindeki üzgün tını artık var olduğundan emin dahi olmadığı kalbini titretmişti. "Hislerini anlıyorum Balian." Gerçek anlıyordu bir kısmını fakat, hafızası silmişti onun zihninden ölüm acısını. O da yaşamıştı benzerlerini. Babası, kuzeni, iş arkadaşları... Hepsi göçmüştü bu dünyadan. Duygularını anlamak zor değildi genç adamın. Tek sorun vardı, sadece onun hissettiklerini hissedemiyordu. Zihni yine ihanet etmişti. Silmişti tüm anıları, duyguları. "Herkes ölür Balian." dedi sesindeki hüznü saklamaya çalışarak. "O yüzden ölüme üzülmek doğru değildir. Ama yaşayanlara olan sevincini göstermekten çekinme. Çünkü sadece yaşarken sevilen insanlar ölmekten en az çekinenlerdir." Söylediklerine kendisinin de inanmadığını biliyordu. Gereksizce Balian'a sarıldı. Daha iyi hissedip hissetmeyeceğini bilmiyordu. Ama Fransızlar böyle yapmaz mıydı üzüldüklerinde? Arkadaşlarına sarılırlar, biraz buzuki çalarlar ve uzo içermezler miydi? Boğazını temizledi. Yüzüne masum bir gülümseme yerleştirdi. "Her gün; kız kardeşimi üzen, dedemin bana karşı olan ilgisini çalan rakip düşmanım olabilirsin Balian. Ama bugün dostumsun. Bugün sadece takım elbise giymiş, gözüne kum attığım, küçük bir Fransız çocuğusun.Şimdi sana üzülme demeyeceğim, eve git. Bir uzo aç. Bir kaç tabak kır. Buradaki işlerini ben hallederim. Bir şeye de ihtiyacın olursa ben buradayım." dedi içten bir sevecenlikle. Ne kadar hissiz duygusuz olsa bile, o da bilirdi acının ne demek olduğunu. Hep hissiz değildi ya! Dosyayı gözünün önünden kaldırmak amacıyla fotoğrafları ve belgeleri toparladı. Ayağa kalktı. Elinden tutup genç adamı da ayağa kaldırdı. Mavi gözleri bulutlanmıştı. Ofisin kapısına kadar eşlik etti.
O anda Persephone'nin aklında tek bir şarkı vardı.

Je te l'ai dit et je te le redis
ne descends pas à la plage
et la mer fait une tempête
et il te prend et tu meurs


SON
95
Boston Wampus Kulüp Salonu / Yeni Bir Ortaklık
« Son İleti Gönderen: Erika Elsbeth Rothmann 18 Nisan, 2023 14:31:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube width=360]https://www.youtube.com/watch?v=iQiUgrHqB9w[/youtube]
[spoiler]Bu racon tamamen bu müzik ve yorumlardan esinlenilip kaleme alınmıştır. :d[/spoiler]



[justify]İçeri adımını atan iki beyefendi Atlantik'in üzerinden gelen soğuk rüzgarları arkalarında bıraktıklarında meskit ve sedir mobilyanın kokuları, bar tezgahının ardından yayılan ince bourbon haresiyle kavuşmuş; geniş şöminede çatır çatır çatırdayan meşe odunlarını tüttüren sıcak is ile sarmalanarak sıcak, huzurlu bir şekilde karşılanmıştı. Girdiklerinde, bomboş olan salonda yalnızca iki sima vardı: Şömine kenarında, önündeki masada bir kadeh viski ve arkası gözüken bir fotoğraf çerçevesi eşliğinde gitarını sakince çalan, girdiklerinde güler bir yüzle kafa selamı veren bir çalgıcıydı birisi. Gelenleri dikkatlice süzmüş olsa da, sonatını aralamaya tenezzül etmemişti. Diğeri ise, yeleği de gömleği de kusursuz bir şekilde ütülenmiş olan burma bıyıklı barmen idi. Çalgıcının aksine, misafirler geldiklerinde elindeki kadehi ve cila bezini kenara bırakmış ve hızlıca yanlarına gelmişti misafirlerin.

"Hoş geldiniz, baylar. 'O' da sizleri bekliyordu. Montlarınızı alayım," diyerek ikilinin arkasına geçip üzerlerindeki pardösüleri çıkartmalarına yardımcı olmaya koyulmuştu bizzat. "Ayrıca, asalarınızı da güvenlik gerekçeleriyle teslim almam gerekecek." Kumral saçlı, kumral pos bıyıklı ve hafif yapılı olanın dudaklarında, pos bıyıklarının gizleyemediği belirginlikte bir rahatsızlık oluşmuş olsa da itiraz etmedi. "Merak etmeyin, eşyalarınıza oldukça iyi sahip çıkılacaktır," diye ekledi mekanın sorumlusu gibi gözüken adam ortamı yumuşatmak adına.

"Revelio," diye kendi asasını gelenlerin üzerinde sarı ışık huzmeleri eşliğinde gezdirdikten sonra başıyla sessizce onayladı. "Prosedürler," diyerek omuz silkti. "Özel yemek salonumuza kadar size eşlik edeceğim," diye ikiliden kendisini takip etmelerini isteyerek ilerlemeye başladı. Toplantı özel yemek salonunda olacaktıysa ana salon n'için boştu ki? Bu soru iki misafirin zihinlerinden belki geçmişti, belki de geçmemiş; kim bilir? Kapının önüne geldiklerindeyse kendilerini karşılamış, koyu saçlarına birkaç tel ak düşmüş adam, eliyle kapıyı işaret ederek geri çekildi.

Misafirler içeri girdiklerinde kapı artlarından kapandı ve bir dönüş sonrası sofranın başında oturan iyi giyimli, siyah saçlı kadını gördüler. Yüzündeki ince gülümseme, gözlerindeki kurnaz bakışların soğuğuna ulaşamıyordu. Yalnız da değildi. Arka sağında ve solunda ellerini önlerinde kavuşturmuş ve yüzleri maskeli iki figür vardı. Yalnızca birinin kadın, diğerinin erkek olduğu anlaşılıyordu. Önlerinde kavuşmuş ellerinde ise birer asa tutmaktaydılar. Mertlik nerede kalmıştı? Belli ki bu odanın dışında bir yerlerde... "Lütfen, buyurun," diyerek kapı tarafındaki sandalyeleri işaret etti zarif bir el hareketiyle. Sofrada çorba, güveçte sebze, rosto et, puding gibi bir ziyafet oluşturan pek çok yiyecek bulunuyordu. Arkasındaki ikiliye yöneltti bakışlarını. "Misafirlerimizin soframızda iyi buyur edildiklerinden emin olun," demesiyle birlikte maskeli iki figür, ellerini açıp asalarını kaldırayazdılar ki, misafirler gözlerinde hesaplayan ifadeler ile sofranın ucundaki sandalyelere oturdular. İçlerinde bulundukları durumun muhakemesi, pek güç olmasa gerekti.

"Ah, ne kadar da beyefendi insanlarsınız. Şahsen işlerime bu kadar taş koyan insanların böylesine 'efendi' olmasını beklemezdim." Kinayeli sözlerinin ardından dudakları memnuniyetle yukarı kıvrılmış kadın, minik bir yudum aldı kadehinden. "Alelade koşullarda sizin gibilere olan tavrım, misafirperverlikten bir hayli uzak olurdu. Meksika'da MAMF'ın maşa olarak kullandığı 3. Napoleon ile yaptıklarınızı düşünürsek özellikle... Lakin sizler, alelade kişiler değilsiniz. kimlere kafa tuttuğunuzu biliyordunuz, neye kalkıştığınızı da. Potansiyeliniz var... Buyurun, önce yemeğimizi yiyelim. Sonrasında iş konuşuruz. Bu olayın MACUSA'nın gündemine oturmasını istemeyeceğinizi düşünürsek... Artık benim için çalışıyorsunuz ne de olsa." Avını sarmalamış bir yılanınki misali iştahlı bir parıltı sarmalamıştı gözlerini. Bu akşam, bir hayli verimli geçecek idi...[/justify]
96
Seherbaz Büro / Ynt: Bakirenin ölümü
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 18 Nisan, 2023 13:52:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?"


Balian bu dizeleri ilk defa Hae Soo öldüğünde bu kadar yakından hissetmişti. Daha sonra babasını kaybetmesiyle tekrar tekrar hatırlamadan edememişti. Ölüm, ondan sevdiğini alırken beraberinde pişmanlık, korku, güçsüzlük, acizlik gibi duygularıda getiriyordu her defasında. Ama bu duygularla savaşmayıda öğretiyordu. Zaman bu kadar hızlı akarken, kaybetmenin verdiği acı o kadar yavaş geçiyordu ki... Babasının bir defasında söylediği "Ölüm doğanın kanunu lakin, ayrılmak insanı asıl yoran." sözünün ne kadar doğru olduğunu anlamıştı. Peki insan hiç beraber olmadığı birinin ölümüne üzülebilir miydi ? Bunu da zaman Balian'a gösterecekti.

Karşısında dikilen çocukluk arkadaşı Persephone'nin kendisini açıklaması için zaman tanısada sonuç alamamıştı. Söylediği 'bücür' kelimesine takılmıştı. Ne zaman konuyu değiştirmek istese bu yola başvururdu. "Aslına bakarsan Balian..." konuşması fazla tereddüt içeriyordu Persie'nin. Bu sefer farklıydı sanki, zihninde neler geçtiğini görebilmeyi çok istemişti o anda Balian. Tabi seherbazın merakı çok uzun sürmeyecekti.

Seherbaz kollarını bağlamışken, önüne açılan dosyayı incelemeye başladı. Gözü ilk olarak kızın ismine kaydı, 'Helen Angelapulos' yazıyordu. Soy ismini ilk defa öğrenmişti bu deli kızın. Ama bir yerde daha okumuştu sanki bu ismi. Hatırlamaya çalışsa da işe yaramamıştı. Ama asıl dikkat etmesi gereken bilgi kızın ağzından döküldü, "Baba adı: Dios Feodor d'Ibelin." Balian başta idrak edememişti. Babasının adının orada ne işi vardı ki ? Dosyayı eline alıp, tekrar tekrar okudu ismi. Daha sonra aklında canlanan bir anı, kızın babasını bulmak için buraya geldiğini söylemişti. O an aşırı sinirli olduğundan, umursamamıştı bile. Ama şuan kızın aradığını söylediği isim karşısında duruyordu. 'Dios Feodor d'Ibelin', kızın babasının adı. Hissettiği duygu ne şaşkınlıktı ne de üzüntüydü o anda, sadece dehşete düşmüştü. Bir hata olmuş olabilirdi tabi ama neden kendi babasının adı yazıyordu bu kağıtta, başka herhangi bir isim yerine. Bunu sorguladı Balian bir süre. Bu zamana kadar, yaklaşık 27 sene, bilmediği bir kız kardeşi mi vardı? Ve o kızın cansız bedenin fotoğrafları öylece duruyordu masa da. Gözleri babasının isminden, fotograflara kaydığında çoğu şeyi kabullenmişti bile. Bir kız kardeşi vardı ama şimdi yok. Cani bir biçimde öldürülmüştü Helen. "Kaybın için üzgünüm Balian. Yapabileceğim bir şey varsa... Her zaman burdayım." Yanıbaşında konuşan Persephone kendine gelmesini sağlamıştı. En azında bulunduğu konumu hatırlatmıştı ona. Bu sefer başka bir anı çarptı Balian'ı, kaç ay önce kasayı açıp parayı alan da bu kızdı. Daha önce ismini, Gringotts'ta ki belgelerde görmüştü. Duygularında ki dehşet yerini şaşkınlığa bırakmıştı o sıralarda. Kainat onları karşılastırmıştı bir şekilde. Ama Balian o kadar kördü ki kız kardeşini korumaktan aciz, ondan bi haber kalmıştı. Haberi olsaydı, eğer tanısaydı şuan bu dosyada bahsi geçen kişi o olmayabilirdi. Balian yine birisini kaybetmişti, kendi kanından bir kız kardeşi. Peki neden ölmüştü ki ? Cevap, almak istediği ama alamadan öldüğü soy isminde yatıyordu zaten. "Bir sorun mu var d'Ibelin?" soruyu duyunca dosyaya olan ilgisini konuşan kıza verdi. "Var Persephone. Az önce kardeşimi kaybettiğimi öğrendim. Ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu." korumak bir tarafa dursun tanımıyordu bile. Neden öldüğünü bilmek daha da acıtıyordu insanı. Adras, nasıl olduysa öğrenmişti bu kızcağızı ve iz bile bırakmadan öldürtmüştü birisine. Yaşlansa bile huylarından vazgeçmiyordu, vazgeçmeyecekti de. Durdurulmazsa, biricik kızına da zarar verecekti ve bunu düşünmek bile delirtmeye yetmişti Balian'ı. Bir yolunu bulup durdurması grekiyordu bu saçma geleneği.
97
NPC Karakterler / Ynt: NPC Karakter Listesi ve Başvuruları
« Son İleti Gönderen: Eadwig Alger Boleyn 18 Nisan, 2023 12:39:51 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
NPC İsmi: Zain Candiru

NPC'nin Hogwarts Binası/Mensubu Olduğu Hizip: Ravenclaw / Attar Hür Kahinler Cemiyeti

NPC'nin Fiziksel Özellikleri: Kendisini yazarken hep Apex Legends'taki Seer ve "There is no such a thing as coincidence." diyen adamı hayal ettim.

[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=3XmXqVMwRMs&ab_channel=WilliamKnight[/youtube][/spoiler]
[spoiler][youtube]https://youtube.com/shorts/-LCrqsyox8A?feature=share[/youtube][/spoiler]
[spoiler][/spoiler]

NPC'nin Kişilik Özellikleri: Seherbazdır. Mahşer gecesi konusundaki operasyona katıldığı için büyük ihtimalle Bakanlık Üstün Hizmet Nişan'ı sahibidir. Telepati özel yeteneğine sahiptir. Çok iyi fal bakar. Hisli bir beyefendidir. Attar Hür Kahinler Cemiyetinde üst mevkilerdedir.

NPC'nin Diğer Oyuncuların Kullanımına Açıklığı: Kullansanız sorun olmaz herhalde.
98
Boleyn Adası / Nasıl gitti?
« Son İleti Gönderen: Eadwig Alger Boleyn 18 Nisan, 2023 12:11:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Bu konu ada baskını, Eadwig ve Samuel'in sorgusu konularından sonrasını anlatmaktadır.


[spoiler][youtube]https://youtu.be/t1dXdsUricU[/youtube][/spoiler]



99
Seherbaz Büro / Ynt: Bakirenin ölümü
« Son İleti Gönderen: Nora Gray 18 Nisan, 2023 11:56:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Seherbaz: Persephone

"Benim bu kadının ölümünü araştıramayacak kadar beceriksiz bir seherbaz olduğumu mu ima ediyorsun seni bücür?" diye sordu genç adam. Persephone bu sorusuna göz devirdi. Neden her şey kendi ile ilgili olmak zorundaydı? Balian küçükken de çekilesi değildi, dedi içinden sözlerini geri alırcasına. O küçük kolları her zaman dev gibi kol düğmeleri taşırdı. Dedesi severdi Balian'ı küçükken, nazik davranışlarıyla herkesi etkilerdi. Dedesinin kendisi dışında birine bu kadar ilgi göstermesini sevmezdi, kıskanırdı küçük Persie. Küçükken nefret etmesinin tek sebebi bu da değildi elbet. Bir kaç yaşlı teyze durup durup "Balian çok yakışıklı değil mi? Sana onu alayım mı?" diyip utandırırlardı küçük kızı. Persie her burun kıvırdığında ise daha yakışıklı ve kibar birini bulamayağını söylerlerdi. Çocukken yaşadığı bu utanç travmasını hala unutamamış olan kızcağız hala her Balian ile karşılaştığında onu görmezlikten gelirdi. 
"Bana bir daha bücür dersen boğazını tekmelerim." dedi gayet sakin bir sesle ama dil çıkararak. Balian omuz silkti. Sıfatını haketmiyor değildi... Fransızlar, dedi kendi kendine. Gerçekten çılgınlardı. Kendisi de bir taraftan Fransızdı ama İspanyol kanı ağır basardı hep. Gibraltar'dı onun evi. En az çapkın babası kadar İspanyol kanı vardı onda. Görüntüsü benzemezdi belki ama ruhu benzerdi. Ruh değil miydi zaten önemli olan? Ruh değil miydi zaten bir insanı bir yere bağlayan?

Kafasını alakasız düşüncelerinden kurtarmak için iki yana salladı. Eğer tanımıyorsa kimdi bu kadın? Belki de yeterince iyi tanımıyordu ailesini genç adam? "Aslına bakarsan Balian..." boğazını temizledi. Üstüne vazife olmayan bir şeyi yapıyormuş gibi hissediyordu. Kötü haberi verme görevi ona düşmüştü. Oluşan acıma hissini yuttu. Duygusal biri sayılmazdı çok. Fakat Balian sevmediği bir arkadaşı olsa bile arkadaşıydı. Onu umursamazlıktan gelen adamın masasına oturdu. Dosyayı eline aldı. Kadının bilgilerinin olduğu sayfayı açtı. Adam dikkatle onu izliyordu. "Baba adı: Dios Feodor d'Ibelin."
Son heceyi duymadan dosyayı çekerek aldı Balian. Yüz ifadesini okumak zordu. Şaşkın yada üzülmüş değildi. Fakat griye çalan gözlerinin altındaki dehşet duygusunun terörü görülebiliyordu. Yıllardır arkadaşlardı fakat Persephone'nin daha önce Balian üzerinde görmediği bir ifadeydi bu. Gerçekten sevdiği biri miydi? Söylediklerinden pişman olmuştu. "Kaybın için üzgünüm Balian." Hislerini anlamaya çalışıyordu Persephone. Bir kısmını anlıyordu hatta. Sorun şuydu ki, hissedemiyordu. "Yapabileceğim bir şey varsa... Her zaman burdayım." Genç adamın yüzündeki dehşet ifadesi bir anda yerini şaşkınlığa bıraktı. Olağanüstü bir şey dememişti ki Persie, şaşkınlığına bir anlam veremedi. "Bir sorun mu var d'Ibelin?"
100
Seherbaz Büro / Ynt: Bakirenin ölümü
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 17 Nisan, 2023 23:49:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Balian samimiyetle ettiği teklifi umursamayan kadına sinir olmuşken, elindeki dosyayı saklamasına da anlam verememişti. 'Beni yeteneksiz olarak mı görüyor bu bücür?' diye düşündü. Tam ona serzenişte bulunacakken, Persephone'nin konu değiştirmek amaçlı gibi görünen sorusuyla karşılaştı. "Starvosların şirketiyle d'Ibelinler ile ilk antlaşmasının olduğu geceyi hatırlıyor musun?" Tabi ki hatırlamıyordu. Gereksiz bir geceydi. Çat pat aklında beliren tek görüntü ortama göre son derece zıt görünen küçük kız çocuğuydu. O kızın Persephone olduğunu, bu inatçı tavırlarını daha o dönemden belli ettiğini biliyordu. Daha 7 yaşındayken bile insan sarrafıydı Balian, tabi bu onun kendi hakkında ki kibirli düşüncelerinden sadece biriydi. Balian bazen aşırı derecede kibirli biri olabiliyordu. Aile genleri kusursuz işlemişti karakterine ve dış görünüşüne. Tabi aksi ve doğrucu doğasını, Hogwarts'ta eğitim görme sürecinde geliştirmişti. Ve diğer aile üyeleri gibi, safkan soy ve gelenek takıntısı olmadığı için gayet memnundu. Bir kız kardeşi yada erkek kardeşi olsa fena olmazdı onun için. "O geceye dair, kot pantolon giymiş, hırçın bir kız çocuğu hatırlıyorum sadece." diyerek cevap verdi. Tabi düşüncelere dalmış Persephone pek duymamış gibiydi bu söylediğini. Sanki aklını kurcalayan başka bir şeyler var gibi duruyordu. Balian iyice meraklanmıştı ve o dosyada yazanları okumak zorundaydı.

"Senin... Helen adında bir akraban var mı?" sorusu geldi uzunca bir sessizliğin ardından Perseophone'den. Balian'ı şaşırtmıştı bu soru. Kendi babaannesinin adını, onu hiç görmemiş bir cadıdan duymayı beklemiyordu. Çünkü babasına doğum yaparken ölmüştü genç yaşta, Balian bile görmemişti onu. Seherbaz, kadının elindeki dosyayı iyice merak ettiğinden, kararlı adımlarla cadıya doğru yürümeye başladı. Kendi ailesi hakkında bir dosya mıydı elinde ki ? Yoksa tamamen hedef şaşırtmak için miydi bu ilginç soru. Almak için yeltendi ama Persephone kıvrak bir hareketle geri çekilmişti. Dosyaya ulaşmasına izin vermeyecekti anlaşılan. Ama o anda dosyanın arasından, ani hareket yüzünden, süzülerek yere düşen bir çift fotoğrafı fark etti Balian. İlginç şekilde ayaklarının dibine, ters vaziyette düşmüştü iki fotoğrafta. Almak için yere eğilirken, "Var evet. Ama babamı doğururken, yaklaşık yüz yıl önce öldü." dedi. Kadının sorduğu soruya meydan okuyan bir bilgiyle karşılık vermişti. Persephone'den cevap beklerken, boş durmayıp elindeki fotoğrafları kendisine doğru çevirdi. Ölen bir kadın bedenine ait olduklarını anlamak zor değildi. Boynunda ki ip izinden nasıl öldüğü hakkında çıkarım yapmaya çalışıyordu, birden fotoğraftaki kızın tanıdık geldiğini düşündü. Nerede görmüştü bu kişiyi daha önce? Sonunda aklında beliren bir sahne hatırlamasına yardım edecekti, restoranda sebepsiz yere çemkiren genç, sarışın bir kadın. Daha geçenlerde gördüğü, o deli kadın ölmüş yada öldürülmüştü demek ki. Ama neden Balian'dan bu dosyayı saklama gereği duymuştu ki Persephone? "Benim bu kadının ölümünü araştıramayacak kadar beceriksiz bir seherbaz olduğumu mu ima ediyorsun seni bücür?" diye sordu fotoğrafa bakarken. Hala masumane fikirler dönüyordu kafasında.
Sayfa: 1 ... 8 9 [10]