17 Nisan, 2026 08:32:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Nasıl gitti?  (Okunma sayısı 82 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Nasıl gitti?
« : 18 Nisan, 2023 12:11:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Bu konu ada baskını, Eadwig ve Samuel'in sorgusu konularından sonrasını anlatmaktadır.


[spoiler][youtube]https://youtu.be/t1dXdsUricU[/youtube][/spoiler]





Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Ynt: Nasıl gitti?
« Yanıtla #1 : 18 Nisan, 2023 17:17:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
not: İtalikler telepati.


Boleyn Adasına Bakanlık çalışanları ile birlikte dönerken ağlamam dinmişti. Gemi ile ilerlerken boş boş denizi izliyordum. Samuel kaptana ne kadar zamanımızın kaldığını sormak için kabinine çıkıp geminin baş kısmında beni tek bıraktığı bir anda yanıma gelen seherbazlardan bir tanesi “Bay Boleyn.” dedi kalın sesiyle. Karşımızdaki sise dalıp gitmiş olduğum için kafamı çevirip bakmam bir kaç saniye sürdü. Siyahi seherbazın gözleri üstümdeki deriye değil, ruhuma bakıyormuşçasına kocaman açılmıştı. Endişe verici bir tavrı olduğunu düşünmüştüm anında. Zayıf vücuduna geçirdiği pardesuyü tenine yakışan renklerle bezemişti. Onca rüzgara rağmen kafasındaki şapkası hareket etmiyordu bile. “Olay hakkında detay öğrenmek istersiniz diye umuyorum.” dedi. Ağzı hareket etmiyordu bunları derken. Konuştuğuna çok emindim oysaki. Bakışlarım acele ile adamın dudaklarına inip, tekrar gözlerine çıktı. Aklını mı okuyordum yine istemeden? Ancak direkt bana konuşuyor gibiydi. Anlamayan bakışlarım hala ağzı ve gözleri arasında volta atıyordu.

“Akrepleri bilir misiniz?”

Beynimde oluşuyordu sesi. Kalın ve toktu.

“Siz? Nasıl?” dedim. Kendi sesimi zor duymuştum geminin ilerlemesi nedeniyle oluşmuş rüzgardan. Buna karşılık adamın sesini rahatlıkla duyuyordum.

“Akrepleri ateş ile kıstıracak olursanız kendi iğnesiyle, kendisini sokarak intihar ederler.”

Sessiz kalıp hafiften kaşlarımı çatarak yüzüne baktım adamın. Artık iyice dönmüştüm vücudumla ona doğru. Dedikleri, aslında demedikleri, dikkatimi çekmişti.

“Büyüceşura’daki tüm üyeleri ateş ile kıstırdık. Anneniz ise bir akrep olmayı seçti.”

Bir kaç saniye dediğini anlamaya çalıştım ilk. Ardından, “Annemin-” dedim ama cümlemi bitiremedim. Rüzgar aşırı derecede engelliyordu sesimin çıkmasını. Sesimi duyması için bağıracaktım ki; “Bu havada fiziksel bir iletişim oldukça zor. Kendimizi yormamıza gerek yok.” dedi.

Yutkundum. Bu sefer ağzımı kullanmadan, sadece adama söylemek istediğim şeyi aklımdan sanki onunla konuşuyormuş gibi düşündüm. “Annemin, intihar ettiğini mi söylüyorsunuz?”

Adam başını salladı.

Şaşkın şaşkın bakmakla yetindim. Yani, bunca gün kendimi öldürmeyi düşünürken annem ile aynı şeyleri mi düşünüyormuşum? Geminin korkuluklarına tutundum sıkıca. Tekrar denize çevirdim bakışlarımı.

“Ekibimiz tüm lanetleri aşıp şatoya ulaştıklarında kendisinin cansız bedenini bulmuşlar. Bugün akşama doğru cenazesini-”

Adamın cümlelerinin daha fazla kafamda yankılanmasına izin vermeden “Ada'ya getireceksiniz!” diye çıkıştım. Kaşlarım iyice çatılmıştı. “Onun yeri burası. Bu adada, akrabalarımızla, benimle birlikte olacak. Aile mezarlığımızda.”

Adam bir kaç saniye sonra “Nasıl isterseniz.” dedi. Biraz daha durduk sessizce.

“Nasıl olmuş?” dedim en sonunda dayanamayarak.

“Kelimeler görüntülere dönüşürse, acının da boyutu yükselir Bay Boleyn.”

Adama döndüm sinirle. “Annemin ölümüne üzülmeyeceksem, bu siktiğimin duygularını neden taşıyorum ki? Adınızı bile bilmiyorum! Gelmiş bana öğüt veriyorsunuz!” Bağırarak söylesem daha rahatlardım belki. Bunun yerine sadece aklımdan geçirmem yetmişti.

“Zain Candiru.” diye kendini tanıttı. Konuşmamızın başından beri kocaman gözlerle yüzüme bakan adam kafasını çevirdi. Sonunda ada gözükmeye başlamıştı. Sisler arasında, gizemli bir gelin gibi duruyordu. Seherbaz kolunu uzatıp parmağı ile adanın en tepesini gösterdi. Şatonun en üstünü, en yukarıdaki kuleyi... 

Oradan atmıştı kendini.

Dudaklarım titredi. Gözlerim tekrar acımaya başladı. Kafamda canlandı her şey. Neler hissettiğini hayal ettim.

Samuel'in sesi rüzgar yüzünden bana ulaşmamış olacak ki, kuzenim iyice yanıma geldiğinde duyabilmiştim. Zain de duymamış olmalıydı. Samuel yanımıza geldiğinde hareketlendi. Kafası ile kuzenime selam verdikten sonra arkasını dönüp geminin iç kısımlarına doğru yürümeye başladı. Ben ise, gözümü dikmiş kuleye bakıyordum. Oradan yere düşerken geçen sürede neler hissedildiğini, neler düşünüldüğünü tahmin etmeye çalışıyordum.

“Başınız sağ olsun.”
« Son Düzenleme: 18 Nisan, 2023 17:19:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Eadwig Alger Boleyn »


Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Ynt: Nasıl gitti?
« Yanıtla #2 : 18 Nisan, 2023 19:01:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Eve geri döndüğümde yere basmıyordum sanki. Bacaklarım yokmuş da süzülüyormuşum gibiydi. Okuldaki ruhlar gibi yürüdüm şatoya. Çevredeki her taş heykeli tek tek dizmişlerdi. Girişteki aynayı sökmüşler, götürmek için hazırlayan Bakanlık çalışanları bu aynanın o heykellere neden olduğunu söyledi. Çocukken etrafında koştuğum tüm heykellerin gerçek insanlar olduğunu öğreniyordum. Kanıbozuklardı hepsi. Hayatları umrumda değildi ancak… Ölülerin arasında büyüdüğümü öğrenmek midemi bulandırmıştı. Evimizdeki o heykellerin hepsi mi öyleydi? Boleyn kısmına gelene kadar Samuel ile dipdibeydik ancak annemin ablası olan Proserpina Teyzem beni gördüğü gibi koşup kollarıyla sardı. Samuel’in yanından uzaklaştırdı beni. Ben dönüp kuzenime baksam da yavaş yavaş aramızdaki mesafe açıldı. Teyzemin yanındaki başka bir akrabamız ise başladı Bakanlık’takilere çemkirmeye. Kadınlar ne kadar seviyorlar hüzünlerini belli etmeyi. Üstelik söylediği şeyler beni küçük düşürüyordu. “Siz nasıl düşüncesizsiniz!” diye bağırıyordu çalışanlara. “Bu çocuk Hogwarts’ta kalmalıydı! Orada iyi olurdu. Hastalanacak! Ne kadar duyarlı bir çocuk bu bilginiz var mı? Hemen hasta olur! Siz Boleyn düşmanısınız! Ne istediniz bu sabiden?”

“İyiyim ben.” dedim sessizce.

“Hanımefendi, soruşturmanın hızlı bir şekilde ilerlemesi için Bay Boleyn’in burada olması gerekiyor.”

“Soruşturmanız batsın! Bu ailenin hakkıdır ada! Yıllardır buradaki insanlara istihdam sağladılar! O kirli ellerinizi çekin! Bay Boleyn! Buna karşı çıkmalısınız!”

“Yeter! Artık öğüt duymak istemiyorum!” diye bağırdım teyzemin kollarından kurtulmaya çalışırken.

Proserpina Teyze, beni tüm bu bağırışmalardan uzaklaşmam için zorla şatoya sokmaya çalışsa da kadının kollarından kurtuldum. Teyzem dilsizdi. Annem bunun neden olduğunu söylememişti. Üstüne konuşmamıştık bile. Şimdi ise teyzemin düşüncelerine girebilirdim. Bunun olmaması için üstün çaba harcamam gerekiyordu. Kendi hüznüm bana yeterken, teyzemin kız kardeşi için çektiği acıyı bilmek istemiyordum. Acı çekiyor muydu ki? Çoğunlukla ifadesiz, bir kukla vari gezerdi çevrede. Yine de… “Proserpina Teyze!” diyerek bir kaç adım uzaklaştım kadından. Durdum. Ne söyleyecektim ki? Teyzem annem ile iletişimdeydi. Ben hiç konuşmamıştım. Daha çok yan yana sessizce durur, annemin verdiği emirleri uygulardık. “Ben…” Gözlerimi kaçırdım. “İçeri girmeyeceğim.” dedim aşırı rahatsız olmuş bir şekilde. Ne diyeceğimi bilememiş, ne yapacağıma da emin olamamıştım. Teyzeme arkamı dönüp çevrede, adada olan biten her şeyi karıştıran kişilerin neler yaptığına bakmak için ilerledim.

Annemin cenazesi gelene kadar Yasal Yaptırım Dairesi çalışanları ile şatodaki birçok odayı gezdik. Daha bilmediğimiz çok oda vardır diye düşünüyordum. Annemin de benim gibi bir Zihinfendar olduğuna emindim artık. Belki geçmişte görmüş bile olsam, anılarım hep değiştirilmişti zihnimden. Babamdan haber alınmadığını bilsem de, hafızamda annem tarafından kapatılmış bölümlerden Charlotte ile aralayabildiklerimizden biri olan anımın da yardımıyla aşağıdaki odasını tarif ettim. Annemi bırakıp gittiği için büyük bir nefret duyuyordum ona. Kendisini yiyip bitirmesi yerine, sakinleştirip bir çıkar yol buldurmalıydı. Bunun yerine bencillik yapmıştı. Hep öyle değil miydi zaten? Hiç yoktu ben büyürken. Olduğunda da fazlasıyla pasifti. Keyif çatmayı, baba olmaktan daha çok seviyordu. Bu yüzden seherbazlar babamın kirli çamaşırlarını ortaya dökerken aşağı inip olanları görmek yerine, dışarıda sigara içmeyi tercih ettim.

Akrabaların sorunları, sürekli bir itiraz, neyin nerede olduğunu soran Bakanlık çalışanları kafamın dağılmasına yardım ettiyse de annemin cenazesinin adaya ulaştığı haberini aldığımda bayılacak gibi oldum. Çevreme bakınıp Samuel’i görmek istedim ama çevrede yoktu. Bu yüzden insanlar cenazeyi aile mezarlığına getirmek için limana giderken ben de tam tersi şatoya döndüm. Bir iki kişiye sorduktan sonra Samuel’i annemin çalışma odasında buldum. Bulduğu bir şarabı açmış, kadehten yudumlarken annemin masasındaki defterlerden birini inceliyordu. Çalışma odasına girip şöyle bir baktım çevreye. Buraya geldiğimde annem yerine Samuel’i masada görmek çok ağır gelmişti bir anda. Meşguliyet rahatlattığı için vücudumu hareket etmeye zorladım. Başka bir kadeh almak üzere çalışma odasındaki dolaplardan birini açtım. ”Mezarlığa gelmelisin.” dedim bu sırada. Kadehi aceleci bir tavırla kapıp, kendimi rahatlatmak adına masadaki şarabı içine döktüm. 2-3 yudum üst üste alıp yutkunduktan sonra “Annemi getirdiler.” dedim kuzenimin anlaması için. Ben ona, şuan sen yanımda olmadan bu anı atlatamam, diyemiyordum tabi ki ama söz vermişti o odada. Yanımda olacaktı.


Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Ynt: Nasıl gitti?
« Yanıtla #3 : 18 Nisan, 2023 20:03:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ne çok seveni varmış…

Taziyeleri kabul ederken Samuel’in yanında duygusallaşmamaya, yıkılmamaya çalıştım sadece. Herkesin elini tek tek sıkıp, annemin ismi yazan mezar taşına baktım. Tüm ailesiyle birlikteydi. Mezarlığın en ortasında duruyordu adı. Burada kendimi yere atıp, o mezar taşına sarılıp hüngür hüngür ağlamak istesem de, çevremdeki herkese affedilmez lanetler savurmak istesem de tuttum kendimi. Annem beni böyle güçlü görmek isterdi diye düşündüm. Mezarına koyduğum çiçekler o kadar anlam ifade etmiyordu ki… Bu zamandan sonra bu çiçekleri ne yapsın? Ona daha önce neden çiçek almamışım hiç? Ben de mi bencildim bunca sene? Onun istediği bir evlat olmak için kendime o kadar dönmüştüm ki, annemin bu hayattan asıl ne istediğini bilmiyordum. Beni korumak için sakladığına emindim ama. Artık ne olduysa, neler yaşandıysa bu isteğine ulaşmak için, bana hiç belli etmemişti. Asla bilmememin sebebi annemin bana olan sevgisi olmalıydı. Etkilenmemem için. Gelip karşımda dikildiklerinde bana bir suç bulamamaları için. Şuanlık bakanlığa izin versem de bu burada kalmayacaktı. Annemi böyle bir seçeneğe mahrum bırakanlar sonlarına ulaşacaklardı. Bu durumdan sonra terfi mi alacaktı yani baskındakiler? Ah ne sevimli! Girmeye çalışmışlar da, ölüsünü bulmuşlar. Bakanlık sütten çıkmış ak kaşık. Yozlaşma varmış büyüceşurada. Bunların hepsinin yalan olduğuna eminim. Annemin yanında olduğu, Sihir Bakanı olması için elini taşın altına koyduğu adamın bir anda ona karşı darbe yapması masum mu gözüküyordu herkese? Biz miydik suçlu olan? Şimdi gazetelerde boy boy kara para aklama haberleri gezecekti. Nicholas Urswick'in gazeteye verdiği röportajı okumuştum evde bulduğum Gelecek Postası'nda. Kendisi de, bıyıkları da midemi bulandırıyordu. Seth Carter'ın baskın sonrası konuşmasının da yazdığı sayfayı yırtıp cebime koymuştum. Düzgün kafa ile üstüne düşünmem gerekiyordu.

Siyah kıyafetler ile tekrar şatoya geçince gerçeklik dışı bir toplaşma gerçekleşmişti. Sanki annemi kaybetmemişiz gibi olaydan alakasız şeyler konuşuluyor, Hogwarts’taki not durumum vesaire soruluyordu. İşler güçler, cadı avcıları, para durumu… Gerçekliğim kırılmıştı sanki. Bir yandan hayat devam ediyor, bir yandan hayat durmuş… Samuel tüm bunlardan uzak tutabiliyordu kendini. Bir şey olduğunda ağzına geleni söyleyebiliyordu. Bu yüzden akrabalar adanın yönetimi ile ilgili bana karşı bir tavırda bulunduğu gibi karşılarına çıkıp ağızlarının payını verebilmişti. Şuan gerçekten bunun zamanı değildi. Aile kavgasını asla kaldıramazdım. Hogwarts’a dönmeden önce bir toplantı ayarladık. Ben okulu bitirip, 18’ime basana kadar buranın başına biri geçmeliydi. Ocak doğumlu olduğumu düşünürsek 5 aylık bir süre vardı. Hogwarts’ta okuyor olmam bu sürenin Haziran’a kadar uzamasına neden oluyordu. Yatılı okulda adanın işleriyle uğraşamazdım doğal olarak. Bir de direkt benim aile reisliğimi reddeden akrabalar vardı ki… Onlar en kötüsüydü. İyiden iyiye umutsuzluğa kapılmamı sağlamışlardı. Tüm pastalar yenilip, dedikodular edilince teker teker dostlar ayrıldı. Geriye devriye gezen bakanlık çalışanları ve akrabalar kaldı. Şatoda tek kalmamızı istemeyenler ne kadar ısrar etse de Samuel ile fikir birliğine varıp reddettik.

En sonunda yemek salonunda, cincücelerin hazırladığı yemeklerin başında buldum kendimi. Önümdeki yemeğe asla dokunmamakla birlikte, evcinlerine bitirdiğim şarap bardağını tekrar doldurtuyordum. Aç karnına içtiğimden midem ağrımaya başlamıştı. Acaba teyze doğru mu söylüyordu? Üzüldüğüm için kolayca hasta mı oluyordum? “Kabus gibi.” dedim karşımda oturan Samuel’e. “Kafayı yemişiz. Tüm insanlar. Normalmiş gibi konuşuyorlar. Benim hayatım bitmiş burada. En sevdiğimi kaybetmişim. Evindeki büyülü eşyayı bakanlığın almamasını sağlamamı istiyorlar. SYB notlarımı soruyorlar. Pastanın tadını beğenmediklerini söylüyorlar. Nefreti hak edenler kanıbozuklar değil Samu. Herkes hak ediyor. Bütün insanlar midemi bulandırıyor. Kendim de dahil.”

“Bakanlık beni kandırdı üstelik. Onlar yüzünden annemin intihar ettiğini söylemediler. Söyleseler izin vermeyeceğimi biliyorlardı. Hem buna neden oldular, hem de şimdi ellerini kollarını sallayarak adamızda geziyorlar.”


Çevrimdışı Samuel Raymond Boleyn

  • Gryffindor Bina Başkanı
  • 12. Seviye
  • İleti: 77
  • 399 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Samuel Raymond Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Es
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Gryffindor
  • Biçim Değiştirme Gücü: 20
  • Lanet Gücü: 25
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Telepati, 3. Seviye
Ynt: Nasıl gitti?
« Yanıtla #4 : 19 Nisan, 2023 15:47:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Sonra da eve gideceğiz birlikte." demiştim Eadwig'e, onu sakinleştirmek için söylediğim bu cümle yola çıktığımızda fark ettirmişti üzerimdeki etkisini. Ev: yıllardır adımımı dahi atmadığım bu şato, benim için ne zamandan beri ev olmaktan çıkmıştı? Yalnızlığımla ve sınırsız özgürlüğümle geçen birkaç yaz ayı kadar.

Gemiden inip de yukarılara doğru tırmanmaya başladığımızda normalde geçtiğimiz aynalı kapıdan geçmemiştik. Surların arasından açılmış yeni bir kapının ağzında ise meraklı gözler bizi bekliyordu. Hala ada halkının içeri girmesini engelleyen bir güç hakimdi burada, ama bu güç artık saf korkudan ve belki bir noktada saygıdan kaynaklıydı. Yıllar önce hatırladığım o soğuk kasvetli hava yerine şu anda garip bir hareketlilik vardı adada. Eadwig'le beraber şatonun girişine kadar sessizce yürümüştük, bu sırada ayaklarım beni ters yöne çevirmek istiyor gibi yavaşlatıyordu. Gördüğüm kalabalığa doğru ilerlerken kendimi uzun süredir bu kadar dışlanmış hissetmediğimi fark etmiştim. Girdiğim ortamlarda herkesi tanıyor olmak, herkesle anlaşıyor olmak artık benim için gündelik bir şeydi. Fakat yavaş yavaş yanımıza ilerleyen Boleynlerin yanında bu durumun tam tersine döneceğini adım gibi biliyordum. Kuzenime verdiğim sözden ötürü yanından ayrılmadan devam ettim etrafı incelemeye. Heykeller... Taşa dönmüş bedenler. Anılarım gözümün önüne gelmeye başlamıştı bu yeni bilgiyle beraber. Evin etrafına serpiştirilmiş bu cansız insan bedenleri sanat eserleriymiş gibi sergileniyordu bize. Kaç tanesinin elini tutmuş, gözlerine bakmış, önünden geçip gitmiş ve ne olduklarını fark etmemiştim. Ormanda üstüne düştüğüm heykel gelmişti aklıma. O gün, her açıdan fazla travmatik bir gündü benim adıma. Hala bacaklarımda arı sokmasından kalma izler vardı. Üzerine düştüğüm o kadın heykeli düşüncesini, sonrasında yaşadığım acıyla birleştirmek midemin bulanmasına sebep olmuştu. Gün boyu bir şey yememiştik neyse ki midemde dışarı çıkacak tek bir parça bile yoktu.

Eadwig'i akrabaları benden uzaklaştırırken sadece durup şatoyu izlemeye başlamıştım. En sonunda kuzenimin bir hayli arkasında kalmış ve içeriye girmeden önce cübbemin iç cebinde taşıdığım tütünlerden birini yakmak zorunda kalmıştım. Ciyaklayan kadın sesleri arttıkça rahatsızlık katsayım da fazlalaşmış, beni o ortamdan uzaklaştırmayı başarmıştı. Zaten istedikleri de buydu, veya umursamadıkları diyeyim. Onlar beni umursamıyorken benim de onlara katlanmama gerek yoktu. Şatonun arkasına doğru yürümeye başladım, ezbere bildiğim yolları geçerken hiç bu kadar rahat olmamıştım. Hiç biri beni yakalar mı diye korkuya düşmemiş, arkamı kontrol etmeden yürümemiştim. Evin mutfağına açılan terasa ulaştığımda, iki bakanlık çalışanının da içeriden yeni çıktıklarına şahit olmuştum. Tütünden son bir nefes alıp boğazımı sıkıştıran dumanı öksürükle dışarıya attıktan sonra elimdeki son parçayı yere fırlattım ve içeri girdim.

Cin cüceler huysuzlukla kendi aralarında konuşuyorlardı, beni görünce "Efendi Samuel..." diye tıslayarak susturdular birbirlerini. Umursamadım, aynı bu ev halkı gibi suratsızdı onlar da. Tanıdık bir yüz görme umuduyla etrafa bakınırken dışarıdan biri bana doğru seslenmişti. "Kime bakmıştınız?" Fhatma'nın sesi olduğuna emin olarak döndüm o tarafa. (out:fotosunu en aşağı bırakıyorum. npc listesine sonradan ekleyeceğim.) Evet, beklediğim gibi esmer bir kız endişeli gözlerle bana bakıyordu. Fakat farklıydı, beni de tanıyor gibi durmuyordu. Benim tanıdığım Fhatma'dan... Gözlerimle kızı süzmeye başladım. Üzerinde vücudunu saran bir elbise vardı. Belinin inceliğini ortaya çıkartan, göğüslerinin hacmini gözler önüne seren çok ince bir kumaşı vardı elbisesinin. Normalde topuz yaptığı saçlarını açık bırakmış, lülelerinin açık göğsünün üzerine düşmesine izin vermişti. Evet, farklıydı. "S-Samu?" diyen o tanıdık sesi duyduğumda öksürerek gözlerimi göğüslerinden gözlerine çevirdim ve ne diyeceğimi bilemeyerek kızın suratına bakakaldım.

"Eeee...Ehm. Evet?" dedim. O da beni mi tanımamıştı? Gerçi 3 yılda çok değişmiştim gerçekten de. "Doğru ya, En son görüştüğümüzde pantolonlarımın paçaları kısa geliyordu." dedim ortamı yumuşatmak için ve gülmeye çalıştım yarım ağız.

Pek gülünecek bir gün olmadığından o da tepki vermemişti bu dediğime. "Seni buralarda görmeyeli uzun zaman oldu. Geleceğini düşünmemiştim." dedi kelimelerini dikkatli seçtiğini belli eden bir ses tonuyla. Geleceğimi ben de düşünmemiştim. Bu kararım nereye kadar uygulanabilir bilmiyordum ama zorunda kalmadıkça dönmek istemiyordum adaya. En son Eadwig'le deniz kenarında ettiğimiz kavgadan sonra çekip gitmiştim; şatoya dahi dönmemiş, hava aydınlandığı gibi bir gemiye atlayıp Londra'ya dönmüştüm. O kavganın üstünden çok sular akmıştı ama bu konum benim için kötü anılarla doluluğunu yitirmemişti.

"Gelmem en doğrusuydu."
diyebildim. Eadwig'e yanında olacağıma söz vermiştim. Şu anda onu bıraksam, bir daha asla bir araya gelemezdik. "Artık çocuk değiliz Fhatma. Sen de görüyorsun. Bazı şeyleri arkada bırakmanın vakti geldi."

Yan yana bir banka oturduk. Az önce çıkanların onu ve ailesini sorgulamaya geldiklerini söyledi, konuyu değiştirmek için bunu anlattığını bilerek dinlemeye devam ettim kızı. Sorgular, bakanlık çalışanları, heykeller... Artık daralma eşiğine gelmiştim. Başka bir şey duymak istiyordu kulaklarım. Anlattıklarına sadece kafamı sallayıp cevap vermediğimde, kısa bir sessizlik oluşmuştu. "Hatırlıyor musun, koridorda saklanır toplantı odasındaki konuşmalarını dinlerdik." dediğinde gülümsedim.

"O zamanlar hiçbir şey anlamıyorduk bile. Baksana herifler neler planlıyormuş." dedim dalga geçerek. "Şanslısın ama, sen de taşlaşmış olabilirdin çoktan! İyi bak, çağırmamış amcam seni mahzenine." Dediğim gibi pişman olduğum bu cümleler ağzımdan o kadar kolaylıkla dökülmüştü ki, olayın gerçekliğiyle yüzleşmem için dile getirmem gerektiğini o an fark etmiştim. Fhatma'nın da suratı buz kesmiş, kollarını birbirine dolamıştı tedirgin bir şekilde. "Pardon. Özür dilerim. Cidden..." dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Hayvanlığı dile getirmek de ayrı hayvanlık gerçekten, neyse." Ayağa kalktım. "Ben biraz içeriye geçeyim. Soğuk oldu zaten. Konuşuruz sonra." dedim rahatsızlıkla ve kızdan kaçarcasına kendimi mutfağa attım.

Tezgahın üzerindeki bin bir çeşit atıştırmalıklarla birlikte cin cücelerin elindeki şarap kadehlerinden birini görünce bunları kime hazırladıklarını sordum merakla. "Efendi Samuel, Bayan Boleyn'in cenazesinin buraya getirileceğini duymuşlar... Şatoda ağırlanacak misafirleriniz istemişler..." Kimi niye misafir ediyoruz lan? Biz daha yeni geldik şatoya, kim karar verdi bunlara?

"Gözü doymaz herifler böyle bir günde ağızlarına sokacakları üç lokmanın derdine mi düşmüşler?" dedim sinirle. Pislikler. Hala lüks yaşamlarının peşinde koşup duruyorlardı, daha kapıdan girmeden Eadwig'e yaranma derdine düşmüşlerdir eminim ki. "Biri bize gelip sakın bir şey eksik demesin. Bunlarla uğraşamayız. Fhatma'yla konuşursunuz bir şey gerektiğinde." dedim dışarıyı işaret ederek. "Kimseye de odaları açmayın. Böyle bir günde motellik yapacak değiliz." dedim sinirle. Kim ne derse desin, Eadwig'le buraya gelmiş miydim? Evet. Onun iyiliği için mi buradaydım? Evet. Boleynlerin varisi miydim? Evet anasını satayım. Bu evde misafir olan ben değilim.

Kadehlerden birini kaptıktan sonra yukarıya tırmanmaya başladım. Kalabalık sesleri duydukça uzaklaşmaya çalışsam da bir noktada yakalanacağımı biliyordum. "Samuel? Ay yüzümüze de bakmıyor bu çocuk artık!" diye seslenildiğinde dönmek zorunda kalmıştım sonunda. "Babanlar nerede oğlum?" demişti kadın selam sabahsız şekilde. Cevap vermeden suratına bakmaya devam ettim. Bilmiyormuş gibi davranması yok mu şöyle?

"Sizce biliyor olsam, ilk size mi söylüyor olurdum?"
dedim sert bir şekilde.

Şaşkınlık nidası attıktan sonra sözlerine heyecanla başladı kadın. "Gerçi benimki de soru! Değil mi? HAHAHAHHAHA. Senin o kıytırık babandan ne beklenirdi ki? Bırakmış oğlanı ortada bize, o yer yordam bilmez görgüsüz karısıyla kaçmış gene. Senin o Boleyn olmayasıca baban ne yaptıysa zaten bize yaptı, arkasını sonunda toparlamamıza gerek kalmadı demiştik. Apollo düzgün bir meslek sahibi yaptı, iş kurmasına yardım etti, artık dert olmaz diyorduk ki... Yine ne cacık olduğunu gösterdi o baban olasıca!" Hayatı boyunca bunları anlatmayı beklemiş gibi durmadan saydıran bu aptal kadını dinledim sonuna kadar. Her cümlesinin sonunda şarabımı yudumladım bir kez daha. En son yuduma kadar beklenmedik bir hızla ulaşınca kadehi elimde sıkmaya başladım sözlerini dinlemeye devam ederken. "Hayır senin yıllardır bu aileye yaptığın ayıp yetmedi de ne yüzle geldin buralara kadar? Bize laf çeviriyorsun hem de! O kadın senin için neler yaptı bunları mı konuşalım kara günümüzde? Seni yıllarca beslemedi mi, sütünü paylaşmadı mı, yapmadı mı? Şimdi gelmiş burada şarabını yudumluyorsun pişmiş kelle gibi!" Yanındakilere döndü, fenalık geçirecek gibi tavırlar içindeydi. "Hep bunun annesi yüzünden ama. Siz bilmiyorsunuz." Şimdi daha sessiz olmaya başlamıştı. "Ralph onu hamile bırakmasaydı, ailemize zorla dahil olmasaydı-Yani varis diye bize bıraktıkları-"

Elimdeki kadehi duvara fırlattım sinirle. Cam kırıklarının gürültüsü duvarlardan seke seke bütün şatoda yankılanırken koridora büyük bir sessizlik hakim olmuştu. Victorine'in gebermesini diledim, bilmiyorlar. Şimdi burada, oğluyla ona yas tutmak için duruyorum. Anlamıyorlar. Anlamayacaklar. Babamı düşündüm, dikkat çekme demişti. Hayır, ben yıllardır saklamaya çalışılan bir hata gibiydim. Misafir gelir içeri yollanırım, yeri gelir varlığım yok sayılırım. Bu kültürü devam ettirmeyecektim. Madem herkes çekip gitmişti, madem sorumluluğu bize bırakmışlardı... Eadwig'le burayı yeniden kuracaktık, biz bir olduğumuzda her şey farklı olabilirdi. Buna gerçekten inanıyordum.

Sakince gülümsedim kadına. Dolu gözlerimi kırpmamaya çalışarak kadına diktim. "Sizin de dediğiniz gibi. Ben. Buradayım. Ve Boleynlerin başında kuzenimle benim dışımızda kimse olmadığına göre..." Etrafıma baktım. "Apollo diyordunuz. Nerede?" dedim gülerek. "Aaa pardon, kaçmış. E bırakmış sizi? Çok güveniyordunuz hani, en iyisiydi hani? Ha ama ben şunu söyleyeyim buradaki herkese. Dinleyin dinleyin. Anlatırsınız diğerlerine de. Bundan sonra çok daha fazla karşılaşıyor olacağız. " İyice dikleştim şimdi, emindim kendimden. "Kiminle konuştuğunuzun farkına varın. Ben babam değilim. Bir daha da ettiğiniz laflara dikkat edin. Alacağınız karşılığı, tahmin dahi edemezsiniz." Derin bir nefes aldım. "Şimdi Eadwig'in annesinin hatırına," Çünkü benim için başka bir hatırı yoktu. "...o pis dilinizi tutarak saygınızı gösterin. Sonra da defolup gidersiniz."




***
[spoiler=fhatma]
[/spoiler]

Çevrimdışı Samuel Raymond Boleyn

  • Gryffindor Bina Başkanı
  • 12. Seviye
  • İleti: 77
  • 399 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Samuel Raymond Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Es
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Gryffindor
  • Biçim Değiştirme Gücü: 20
  • Lanet Gücü: 25
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Telepati, 3. Seviye
Ynt: Nasıl gitti?
« Yanıtla #5 : 20 Nisan, 2023 01:52:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Patlattığım kadehin ardından kıyafetlerime sıçramış şarap lekeleri bu kasvetli ortamı daha da kana buluyordu. Akrabalarımıza ilk defa karşı çıkıp dilimin ucuna geleni söyleyebilmek... Gerçek miydi bütün bu olanlar? İçimde dolan sinir geçmemişti, ama bir yandan da o kadar iyi hissediyordum ki kendimi. Yüzüme banyoda su tuttuktan sonra aynada kendime dikmiştim bu sefer gözlerimi. O kadına ve diğerlerine defolmalarını söylerken beni nasıl gördüklerini düşünerek sırıtmıştım. Yüzlerindeki küçümser bakışların yerini endişeye bıraktığını görmek... Bundan daha fazla tatmin edici az şey var. Artık kendimi tutmama gerek olmadığını o kadar net görmüştüm ki. Önümde hiç, ama hiçbir şey yoktu. Ben şu an tamamen kendi kararımla buradaydım. İki hafta sonra çocuk bile sayılmayacaktım, reşit oluyordum. Ne kaldı ki şunun şurasında? Artık benim ne yapıp yapamayacağıma karar veren annem babam, amcam yengem veya bir başkası yoktu önümde. Aynen öyle.

Kapıyı geri açtığımda elinde kıyafetlerle beni bekleyen Fhatma ile karşılaşmış, getirdiği siyah gömleği ve ceketi üstümdeki okul üniforması ile değiştirmiştim. Ardından Eadwig beni bulana kadar kendimi bir odaya, Victorine'in çalışma odasına, kapattım. İstediğimi yapabiliyor olma duygusu öyle hoşuma gitmişti ki, odasını karıştırırken zevkten dört köşe olmuştum. Her ne kadar devirdiğim şarap kadehlerinin sayısı boyumu aşarak okuduklarımı sonradan unutturacak olsa da, bulabildiğim bütün defterleri inceleme hevesiyle dolup taşmıştım.

Kuzenimle mezarlığa geçene kadar sarhoş olmuş sayılırdım. Aç olduğum için normalden çok daha çabuk etkilemişti kırmızı içki. Belki de Victorine'in şarabının kalitesindendi alkol etkisinin artması. Mezarının başında beklerken ne yapmam gerektiğini bilemiyordum, gelip geçenleri ve taşın üstünde yazanları izledim sadece. Onunla var olan anılarımı, bana attığı nefret dolu bakışları düşündüm. Ondan ne kadar korktuğumu anımsadım. Eadwig için ne kadar üzüldüğümü, bir yandan da Victorine ile anlaşmayı nasıl başardığını çok merak ettiğimi hatırladım. Sorun bende miydi yoksa iyi olan gerçekten Eadwig miydi diye kaç kere fark etmeden o küçücük aklımda kurup durduğumu... Hepsi geride kalmıştı bunların. Bir yandan kuzenimin kendinden geçmiş halini gördüğüm için çok üzülüyor, bir yandan da bir daha ortaya çıkmamaları için dualar ediyordum. Bu Eadwig için bir dönüm noktasıydı, farkındaydım. Onun için özgürlüğün kapıları açılmıştı. Artık beni çok iyi anlayabilirdi. İstediğini yapabileceğini fark ettiğinde hala bu adada bu kurallara bağlı kalmayı istiyor olacak mıydı?

Cenaze sonrasında şatodaki balo salonunda, Eadwig'in yanındaki tekli koltuklardan birinde olabildiğinde sessiz bir şekilde oturmaya kendimi zorluyordum. Tam da düşündüğüm gibi, hemen adanın durumu muhasebesine girişilmişti. "Son zamanlarda babanız ile görüştüğümüz bazı konular vardı Eadwig. Adadaki kiliselerde çalışmalar yürüttüğümüzü biliyor olmalısınız, fakat son zamanlarda düzenlemek istediğimiz birkaç özel kutsal rutin için dostlarımız olan birkaç rahibeyi misafir etmek istiyorduk. Kendilerinin Boleynlere de iyi dostlar olabileceğini düşündüğümüzden sizleri tanıştırmak için babanızın onayını almıştık. Biliyorum tabii şu anda bunları düşünmek vazifeniz değil muhakkak... Fakat bu birliktelik sizin gibi genç bir adam için de-" Gülerek sözünü kesmiştim adamın. "Madem zamanı olmadığını biliyorsunuz, ne diye açıyorsunuz konuyu Bay Godwinson? Sizce bu çocuk şu anda EVLİLİK düşünebilecek biri gibi mi gözüküyor gözünüze?" Sohbetten uzaklaşıp gittiği her halinden belli kuzenimi işaret etmiştim sinirle."Eğer bir sorununuz varsa, bir süre kendi başınızın çaresine bakın bir zahmet. Sadece size değil, bundan sonra sırayla gelecek herkesin de duyması adına söylüyorum. Tanrı aşkına biraz akılla hareket eden yok mu şu koca ailede?"  Zaten genelde sessiz olan Godwinsonlar, kendilerini açıklamaya çalışsalar da kısa sürede suspus kesilmişlerdi. Fakat diğer bir yandan söze atlayan, giyinip kuşanmış ve sert bakışlarıyla bir süredir etrafa korku saçan  Lancasterlardan Aston'du. "Samuel, Samuel..." diyordu. "Neden sözü kuzenine bırakmıyorsun ha? Burada hepimizin geleceği için bunların konuşulması mühimdir. Siz, yaşınızdan ötürü bunun ehemmiyetini göremiyor olabilirsiniz fakat asırlardır süregelen işleyişimizin devam etmesi için Boleyn varisinin başa geçmesi şart! Bu kişinin Eadwig olacağı yıllardır aşikardı, hiç kimse şaşırmasın!" Ayağımı sallamaya başladım adam konuşurken. "Elbette ki bu el değişikliği yakın zamanda beklenmiyordu ancak olanla ölene çare yok. İşimize bakmamız gerekir!"

"Bakın efendim, kim sizin işinize bakmanıza engeller ören? Bakınız. İşinize bakınız. Fakat ben size bu süregelen işleyişteki en büyük sıkıntıyı dile getireyim isterseniz: siz, ki koskoca adamlarsınız, iki gün sorunlarınızı kendi başınıza çözemiyor musunuz Bay Lancaster? Beni yanlış anlamayın, benim veya Eadwig'in yaşı bu gereksinimi anlamaya yetmeyebilir. Fakat sizi, annesini kaybettiğini öğreneli daha 24 saati geçmemiş bir çocuktan tam olarak hangi sebep beklentiye sokuyor açıklar mısınız?"

Başkası atılmıştı söze tabi, durur mu hiç. "Evet, Raplh'ın oğlu Samuel haklı! Kimdir bizi bu iki çocuğa layık gören? Söyleyin, Boleynlerden kim kaldı? Bizi bırakıp giden anneyle babanın çocuğuna nedir bizi hürmete sürükleyen?" Kadın bana kalırsa haklıydı, fakat bunun ne yeri ne de zamanıydı.

Ne zaman toplanılması gerektiği ve Hogwarts bitene kadar sorumluluğu kimin kaldırabileceği konuşulmaya başlanmıştı. Eadwig'e baktığımda tüm bu olanları kaldıramadığını anlayabiliyordum. Bu laf dalaşını çıkaran bendim, konuyu kapatmasını da bilmeliydim. "Bu, Bayan Lancaster, çok farklı bir günün konusu. Ayrıca muhattabı da takdir edersiniz ki, biz değiliz. Evinize gidip istediğiniz kurala karşı çıkabilirsiniz fakat biz bugün buraya sadece yasımızı tutmaya geldik. Bundan sonrasında günün anlam ve önemi dahilinde ekleyecek sözü olmayana yanımızda olduğunuz için teşekkürlerimizi sunarak yolcu ediyoruz. İyi akşamlar herkese." Ardından bir şarap daha almak için kenardaki içki masalarına doğru ilerlemeye başladım. Belki de çok kabaydım, belki de fazla cesur. Belki de gerçekten beni ilgilendirmeyen konularda yorum yapıyordum ama umurumda değildi. Başıma bir şey gelmeyecekmiş gibi, son günümmüş gibi konuşuyordum önüme gelenle. Biri beni pişman edene kadar da durabilecek gibi hissetmiyordum.

(out: buradan sonra italik kısımlar telepatik!)

Herkes gittikten sonra sonunda küçük çöreklerden atıştırmayı bırakmış ve ev cinlerine güzel bir akşam yemeği hazırlatmıştık. Her zamanki yemek masasında, bu sefer ben babamın yerine oturmuş karşılıklı yemek yerken konuşuyorduk. Durumun kabus gibi olduğunu söylediğinde onaylayarak başımı sallamıştım. "Her seferinde uyanacak mıyım acaba diye bekliyorum ama devam ediyor hikaye." dedim şaşkınlığımı dile getirirken. Hayatının bittiğini söylediğinde içimden ona hem kızmış, hem de böyle bir düşüncede olduğu için acımıştım. İnsanlardan da, kendinden de nefret ettiğini dile getirdiğinde ben devraldım sözü. "Beni şimdi daha iyi anlıyorsun. Bazı insanlar, sanki onlardan nefret edelim diye böyle davranıyorlar Eady." dedim. Fakat bu insanlara neden kendini dahil ettiğini anlayamamıştım. "Sen, onların bu acizliğini görüyorsan farklı olmak için bir adım atabilirsin." dedim. Kanıbozuklar hakkında ettiği lafa yorum bırakmaya gerek duymuyordum, bu kendi fikriydi ve şu anda hak savunuculuğuna bürünmek için fazla yorgundum. "Ki bu adımı bugün beraber attık. Daha iyi bir düzen için yaptın bunu. Hatayı kabullenmekten daha cesurca bir hareket olamaz kuzen. Seninle... gurur duyuyorum." Hem de çok gurur duyuyordum. Ne yaşarsa yaşasın, çizgisini bozmamıştı. Ne benim gibi delirmişti, ne insanlarla saygı sınırını aşmıştı, ne de duygularına hakim olamayıp bardaklar kırmıştı şato duvarlarında. Üzüntüsünü yaşıyordu adam gibi. Bakanlığın onu kandırdığını düşünüyordu, sözlerini dinlerken düşüncelerim birbiri üzerinde sekiyor bir konudan diğerine atlıyordum. Keşke ne düşündüğümü ona konuşmadan anlatabilseydim. Bazı şeyleri dile getirmek beni zorluyordu. Ona bugün gördüğüm manzarayı ve insanların boktanlığını anlatırdım. "Kendilerini o kadar beğenmişler ki, suratlarına tükürmek istedim." derdim. "O kadar nefret ediyorum ki, sanırım sen olmasan bile, ben sırf bu insanları utandırıp kendime muhtaç etmek için aile işlerine girerdim." demek isterdim. Bunu söylerken beni anlamasını, neden böyle düşündüğümü görebilmesini isterdim. Ama utanıyordum işte. "O kadar bu aileyi umursamıyorum diyişim, lanet edişim, dalga geçişim ve reddedişlerimden sonra gelip de onlara hükmetmek istiyorum desem sen benle dalga mı geçiyorsun dersin çünkü. Anlamayabilirsin. Gözümü bürüyen bu hırstan iğreniyorum."

Bunların yerine annesinin intiharı konusunu dillendirdim. Bu konuda bir yorum yapmak zorundaydım. "Eadwig, bilmiyorum sen ne düşünüyorsun ama... Bana baskın olduğunu söylediklerinde, annene Bakanlık'tan birilerinin zarar verdiğini düşünmüştüm. Hatta o yüzden bu anlaşmayı kurmana şaşırmıştım bile. Fakat intihar ettiğini öğrendiğimizde, açıkçası bana Bakanlık'ın bir suçu varmış gibi gelmiyor. Sonuçta haberleri gördük, diğer Büyüceşura üyelerine de baskın düzenlenmiş. Hiçbirinin başına böyle bir şey gelmemiş." "Suçlu olduklarını biliyorlardı işte. Neden kabul etmek bu kadar zor?" "Hem şu..." "Bugün bunu bir kere söze dökmek yetti. İlla açıklamam mı gerekiyor? Aşağıdaki mahzeni bile bile saklayarak nasıl uyuyacaktın geceleri Eadwig? Bunu gerçekten yapabilir miydin?" "Yani sadece Büyüceşurayla kalmıyor ki suçları. Biliyorsun... Kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Bugün gelenler de değil! Haklarında bir kanıt bulunmadığı için soruşturmaya dahil edilmemiş olabilirler, ama hepsi haberdardı bu yaşananlardan! Her birinin senin annenin ölümünde parmağı var o zaman! Üstelik gelmiş bir de senin, bizim yetkinliğimizi sorguluyorlar! Kim olduklarını sanıyorlar, aptal çıkarcılar hepsi. Sen olmasaydın, hepsini tek tek boğazlamaya ant içerdim ben kuzen."
« Son Düzenleme: 20 Nisan, 2023 01:53:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Samuel Raymond Boleyn »