17 Nisan, 2026 08:56:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Bartemius Rosier

Sayfa: 1 [2]
16
Amerika Birleşik Devletleri / Sadece sıradan bir gün
« : 03 Eylül, 2022 19:16:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
New York
Zamanında çapkınlık için tutulmuş ufak apartman dairesi.

Saat daha çok çok erken. Ama ben sarhoşum. Hastalıklı derecede beyaz olan elimin parmakları arasında yarısı küle dönmüş bir sigara diğer elimde de neredeyse dibine gelinmiş bir bira şişesi var. Dibinde kalan son yudumuda içtikten sonra ayaklarımın dibinde yatan cam şişe çöplüğüne katılacak o da. Biramın son yudumunu içip iyice ufalan sigaramı şişenin içine atıyorum sonra şişeyi de normalde yaptığım gibi sertçe yere fırlatmak yerine parmaklarımın ucuyla yavaşça yere bırakıyorum. Tek pencereli ufak dairemde başka bir bira şişesinin kalmamış olduğunu fark ediyorum o anda. Yastığa dayalı başımın bir kaç santim uzağında duran sigara paketine uzanıyorum. Sadece iki tane kalmış. Birini dudaklarımın arasına sıkıştırıp yakıyorum. Evde yiyecek bir şeyler olmadığının uzun süredir farkındaydım, midem daha da fazla süredir farkındaydı ama dışarı çıkıp bir şeyler almaya uğraşmamıştım. Şimdi ise hem içkim hemde sigaram aynı anda tükenmişti. Bana küçük çaplı dumanlı cennetimden çıkmamı söylüyordu sanki birileri. Dairemin bozuk zili ekranı karıncalanmış bir televizyon gibi cızırdadı.
Kapıdaki her kimse kapının kilitli olmadığını içeri girebileceğini bağırıyorum. Normalde kapıya gidip ilk önce delikten kimin geldiğine bakardım ama başım öyle kötü dönüyordu ki kafamı yastıktan kaldırdığım an kusacağıma emindim. Odama ayakkabılarıyla birlikte Nico giriyor. Neresine bakarsanız bakın dikkat çekici ama boş bir piçtir o. Ama bu gün üstüne cart sarı bir deri ceket giydiği için bakışlarım önce kıyafetlerine kayıyor. Normalde olsa gözlerinizi turuncu saçından ve kocaman mavi gözlerinden alamazdınız. İçeri sırıtarak attığı ilk adımlar odamın ortasına gelip beni görünce duraksıyor, gülümsemesi sekteye uğruyor. Galiba bok gibi görünüyorum. İki gündür yataktan çıkmadığım düşünülünürse yüksek bir ihtimal. Bakışları önce bana sonra yerlerdeki büyük çoğunluğunu boş içki şişelerinin olduğu çöp yığınına kayıyor. ''Berbat görünüyorsun.'' dedikten sonra yanıma oturup sigara paketindeki o son kutsal aşkımı dudaklarına götürüp yakmam için bana doğru uzatıyor amcık herif. ''En azından palyaço gibi görünmüyorum.'' diyerek çakmaktan gelen tık sesi ile sigarasını yakıyorum. Keyifli keyifli gülerken burun deliklerinden yüzüme duman üflüyor. Belki de onunda kafası güzel. Saat. Saat kaç acaba? Pencereden gelen ışığa bakılırsa öğleden sonra ama vücudum akşam olduğunu söylüyor. Bir süre karşılıklı tüttürdükten sonra sonunda ağzındaki baklayı çıkarıyor herif. Rudy ile birlikte takılacaklarmış ve iki elemanın aklına birden beni çağırmak gelmiş. Ne iyi niyetli amcıklarsınız siz öyle. Rudy'nin Gregor'a borcu olduğunu ve benden borcunu sonra ödeyeceğini Gregor'a iletmemi isteyeceğini bilmesem duygulanacağım. Gregor tehlikeli bir herif. Birkaç yıl önce ufacık taş çatlasa on kişilik bir çetesi vardı bir halta yaradıkları da yoktu. Sonra yanlarına Leo diye sıkı bir eleman katılmıştı. Şu an herifler çeteden çok mafyayı andırıyorlardı. Yine de korktuğum yoktu, Gregor'un beni sevdiğini söyleyemem fakat bana bir şey olmasına izin vermezdi. Adam beş yıl kadar önce ölen ikiz kardeşime itiraf etmese de deli gibi aşıktı. Bana baktığında onu görüyordu büyük ihtimal. Bunları düşünürken iyice dalmış olmalıyım sigaralarımız bitmek üzere, Nico cevap bekler gibi yüzüme bakıyor. İyide bu herif ne diye Rudy'nin işlerini yapıyor? Yine eğlencesine başını belaya mı sokmak niyeti? Neyse Gregor'la beş kelime konuşmak şartıyla beleş yemekle içki. Deneyelim bakalım şansımızı.

Sigaramı söndürüp kalkıyorum, Nico rahatlamış görünüyor. Cidden neydi bu piçin derdi?
Yataktan kalkıp iki adım atıyorum sonra yere çöküp öğürmeye başlıyorum. Nico beni zar zor tuvalete götürüyor, ben kustuktan sonrada dairemde zar zor bir şişe su bulup bana getiriyor. İçmeden önce avucuma döküp yüzümü temizliyorum, bir yudum kadarını içtikten sonra kalanını tuvalete boşaltıyorum. Sular kesik çünkü. Bir iki ay önce faturalarımı ödemeyi bırakmıştım. Hah bu arada mumlar. Mumlar. Elektriğinde yok, seni dairene bırakmadan önce söyle Nico'ya sana mum alsın biraz.
Dairemden çıkmadan önce bir yarım saat daha oyalanmış oluyoruz böylece. Üstümde ne olduğu ancak dairemden çıktıktan sonra aklıma geliyor. Siyah kot pantolon, siyah atlet üstüne de gri renk hırkamsı bir ceket vardı. Biraz üşümek dışında bir problemim olmayacaktı yani. Florida da hava hiç bir zaman dondurucu olmazdı. Bunları hangi ara giymiştim ben? Belkide Nico giydirmişti beni. Hala sarhoştum biraz. Yeni bir arabası vardı. Nico için her şeyi diyebilirdiniz fakat parası olmadığını söyleyemezdiniz. Ha, bu arada Nico gerçekten bir piçti ama bu yüzden o kadar parası vardı. Yanlış hatırlamıyorsam babası şu zengin iş adamlarından biriydi. Hani şu sürekli takım elbise giyenlerden. Annesi ya hala Nico'nun babasının yanındaydı yada ölmüştü. Hiç birimiz onu görmemiştik çünkü. Rudy'nin evine giderken neredeyse hiç konuşmuyoruz. İlk önce son zamanlarda neler yaptığımı falan sormaya çalışıyor. Tek kelimelik cevaplar verip hevesini kırıyorum. Belki de tahmin ettiğimden kötü görünüyorum. Rudy'nin evinde aynaya bakmayı beynimin bir köşesine not ediyorum. Rudy'nin evi benim evime biraz uzak. Ben şehrin ortalarında bir apartmanda oturuyorum Rudy ise denize daha yakın bir yerde iki katlı aile evlerinin olduğu bir yerde yaşıyor. Rudy'nin evine varana kadar Nico iki sigara içiyor. Bana vermiyor, bende vermesini istemiyorum. İstesem bile vermeyecek nasıl olsa evdeki o son sigaramı da ben içmeyeyim diye içti büyük ihtimalle pislik. Araba durduğunda Nico'ya saat kaç diye soruyorum Nico arabadan inerken telefonunu çıkarıp saate bakıyor. Altı. Batan güneşe bakıp kafamı sallıyorum.

Rudy kapıyı çabucak açıp bizi içeri alıyor. Nico'nun yanında beni görünce rahatlar gibi oluyor. Bu ikisinin ne düşündüğünü merak ederken gözlerimle evin içini tarıyorum. Rudy ailesiyle yaşıyor gibi, fotoğraflara göre birde kız kardeşi var, sakallı biraz tombul bir baba ve sarışın mükemmel dişleri olan anneye sahip bir aile. Ve oğulları uyuşturucu bağımlısıydı. Bilmiyorlardı büyük ihtimal. Salonu sadece açık olan televizyonun ışığı aydınlatıyor. Koltuğun hemen dibindeki sehpanın üstünde çerezlerle bir paket cips var. Kül tablası yok. Bu sigara da yok demekti, neyse ki bira vardı. Nico sigara konusunda tam bir keşti. Yarım saat sonra terlemeye başlayacak kırk dakika sonrada balkona çıkıp sigara içecekti. Küçük Rudymiz ailesinin onun sigara içen arkadaşları olduğunu öğrenmesini istemiyordu.
Salona yerleştik, Rudy Nico ve bana da birer şişe bira verdi. Nico kafama diktiğim şişeye baktı ama bir şey söylemedi. Birkaç dakika sonra Nico ve Rudy uyuşturucudan sonra gelen günümüz gençliğinin en büyük günahını işlemeye başlıyorlar. Geyik yapmaya. Bana ne Cassie yeni kürtaj olduysa? Şu uyuşturucudan içeri giren herifide sevmezdim zaten, o kadar ki polise sıkı çalışmalarından ötürü bir kutu donut gönderebilirdim. Arada bir bana dönüp bir şeyler söyleyip gülüyorlar bende dinlemediğimi fark etmesinler diye kafa sallıyordum.

Ayna. Ayağa kalkınca Nico bana bakıyor tuvalete gideceğimi söylüyorum. Büyük ihtimal yine bira yüzünden kusacağımı sanıyor. Asıl niyetimse aynaya bakmak. Kendimi ilk gördüğüm an nefesimle birlikte bir küfürüde dışarı veriyorum. Ne olmuştu bana böyle. Gözümün altındaki morlukların birinin boyayla yaptığı şaka olup olmadığını anlamak için siliyorum. Yok, anlaşılan orjinaldiler. Yüzümdeki kemiklerde iyice çıkmışlardı, anlaşılan kilo vermiştim ki bu benim için kötü bir şeydi çünkü zaten hastalıklı bir derecede zayıftım. Saçlarımda hiç acımadan iki gündür yataktan çıkmadığımı belli ediyorlardı. Birbirinden bağımsız şekilde sağa sola fırlamış saç tutamlarımı ellerimle biraz yatıştırmaya çalıştım. Sonuç biraz öncekinden de beterdi, bir banyo yapıp doğru düzgün bir tarakla açmadığım sürece bu saçlar bu halde kalacaklardı. Saçlarımda uzamışlardı. Kulaklarımın altında kıvrılıyordu uçları. Acaba iki gün değil iki haftadır mı yataktaydım. Görüntüme bakılırsa daha fazla bile olabilirdi.
Salona geri dönüp cipsleri ve çerezleri ağzıma tıkıştırmaya başlıyorum. Nico ve Rudy ilk başta ne halt etmeye çalıştığıma bakıyorlar sonra bir anlam veremedikleri için konuşmaya devam ediyorlar. Rudy'nin bana Gregor konusunu açması için bir saat, Nico'nun üç kere sigara içmeye çıkması ve benim iki paket cips yemem gerekiyor. “.... Çok değil sadece bir iki hafta erteletsen parayı denkleştireceğim.” Diyerek uzun cümlesini bitiriyor Rudy.
Tamam anlamında kafa sallıyorum. Rudy bunu yeterli bir cevap olarak görmemiş olacak ki sorar gibi bana bakıyor. Nico elini omuzuma koyuyor. “Konuşacak merak etme sen.” Dedikten sonra yeniden sigara içmeye çıkıyor. Bu kez bende onu takip ediyorum ve itiraz etmesine izin vermeden paketten bir sigara alıyorum. İsteksiz bir şekilde sigaramı yakıyor. “Senin olayın ne?” diye soruyorum belimi balkon demirine yaslayıp.
“Andre.” sigarasından bir nefes çekiyor “kendi yararına olmayacak kadar zekisin biliyorsun dimi?” Kaşlarımı çatıyorum. “Seninde bir işin olmasa beni sırf Rudy için Gregor'a göndermezsin. Neden bilmiyorum ama herifin bana yakın olmasından hoşlanmıyorsun. Rudy’yi de öyle aman aman önemsediğini söyleyemem, aksine sen oturup bir yandan patlamış mısır yiyerek Gregor'ın Rudy'i harcamasını izleyecek bir tipsin.” Bana uzun uzun keyifle gülüyor. “Benim olayım ha?” Yüzündeki gülümseme kaybolurken bir süre önüne bakıyor.

“50. caddeyi duydun dimi?”
Ağzım açık kalıyorum öylece. 50. caddeyi herkes bilirdi. Bütün oğlancı kulüpleri oradaydı. Reşit olmayan oğlanları da sattıklarını duymuştum. Ama son zamanlarda hoşuma gitmeyen bir söylenti çıkmıştı. Nico'nun oradaki tiplere çocuk bulduğu. Lanet olsun. Yeni araba, yeni ceket. Son zamanlarda Gregor'un 50. caddeden epey rahatsız olduğunu da duymuştum. “Nico…” diye başlıyorum ama sözümü kesiyor. “Sadece oraya el atmamasını söyle olur mu?” Sigarasını balkondan aşağı atıp içeri giriyor. Bense bir süre soğukta öylece dikiliyorum.
Kararsızım. Gregor'a yapmasını yada yapmamasını söyleyeceğim hiç bir şeyin ucu bana dokunmayacak, yine de gerginim. Cidden Nico'nun olayı neydi? Sırf para kazanmak için böyle bir işe girmezdi. Belki de o da oğlancıydı. İnanabilirdim. İlk tanıştığımızda bana da biraz sarkmaya çalıştığını hissetmiştim. Normal bir bara gitsem bile her zaman bana asılan bir herif çıkar. Boyum bir seksene yakın olmasına rağmen ince bir yapım vardı, yüzümün hatlarıda çok yumuşaktı, belkide boyum dışında feminen göründüğüm içindi. Kendimi boyum kısa hayal edemiyordum. Ağır ağır içeri girip Nico nun yüzüne bakmadan koltuğa çöküyorum. Pis bencil. Niconun polis tarafından yakalanmasındansa Gregor dan bir güzel dayak yiyip işin içinden sıyrılmasını tercih ederdim. Ama Gregor u engellersem büyük ihtimal polis ağına takılacaktı yada daha da kötüsü mafyaya yada oralardaki büyük adamlar her kimse Nico onlara kazık atmaya çalışırdı. Onlarda bunu çakıp Nico yu Gregor'un yapacağından çok daha beter ederlerdi. İşte bunu hiç istemiyordum. Elimi yana atıp hala yüzüne bakmadan Niconun elini tutup sıkıyorum. Kafasının bana döndüğünü duymaktan çok hissediyorum ama hala gözlerinin içine bakamıyorum. Lanet olsun. Normal insanlar bana günahları kadar güvenmezlerken sen neden bana hayatını bırakıyorsun? “Ailen yarın sabah gelecek değil mi?” Rudy nin onaylayan bir ses çıkardığını duyuyorum. “O zaman Andre bu akşam burada kalsın, yarın sabah ailen gelmeden onu uyandırıp bi taksi çağır o evine gider.” Bunun üstüne kafamı çevirip ona bakıyorum. “Seni şimdi o pislik yuvasına gönderemem. Tanrı aşkına elektriğin bile yok.” Elini küçük bir çocuğu ikna eder gibi omuzuma koyuyor. “Şimdi ben gidip o çöpleri biraz toparlarım yarında bir temizlikçi tutarız. Faturaların nerede biliyor musun onları ödemeliyiz.” Bir süre düşünüyorum. “Posta kutumdadırlar herhalde.” Nico ceplerimi karıştırırken tepki vermiyorum en sonunda anahtarlığımı buluyor ve halkadaki en küçük anahtarı alıp gerisini bana geri veriyor. Galiba posta kutumun anahtarını aldı ve galiba benim yerime faturalarımı ödeyecek. İyi çocuk ya bu Nico. Bir süre Rudy’le hangi odada kalacağımı konuşuyorlar. En sonunda benim Rudy'nin odasında uyuyacağım anlaşılıyor, Rudy de koltukta uyuyacak çünkü anne babasının yatağına yatmayacak kadar terbiyeli bir çocuk.

Nico beni omuzlarımdan tutup yukarı kata çıkarıyor. Rudy ise hala aşağıda televizyon izliyor. Nico belli ki Rudy'nin odasına daha öncede gelmiş. Yatağa oturuyorum Nico da nazikçe ayakkabılarımı çıkarıyor. Hala bu herifin benimle neden bu kadar ilgilendiğini anlayabilmiş değilim. Nico herkesle dalga geçer, kendine bir yararı yoksa kimseye iyilik yapmazdı. Tam anlamıyla alçak bir herifti bu al ver ilişkilerinde ama nedense faydadan çok zarar getiren bu benle gayet nazikçe ve sabırla ilgileniyordu. Açıkça ben başka biri olsam benle ilgilenmeye kasmazdım. Bacaklarımı yukarı çekip uzanıyorum, Nico da üstümü örtüp oturuyor. “Gregor'la konuşacaksın değil mi?”
“Rudy'le yattın mı?” diye aniden soruyorum bir an bocalıyor sonra sakince evet anlamında kafa sallıyor. “Bu yatakta mı?” İkinci bir evet. Biraz kıpırdanıp yayların sesini dinliyorum, evet,sormasam bile burada yapıklarını anlardım. Nedense yüzünde bir suçluluk ifadesi beliriyor. “Sabah eve dönünce beni ara olur mu?”
“Bu elemana güvenmiyorsun, değer vermiyorsun, onunla yatıyorsun ama bir şekilde beni bu eleman için Gregor a gönderiyorsun…” Bir süre susuyorum Nico da cevap vermiyor hareket eden eli duraksıyor yalnızca. Göz göze gelmeye çalışıyorum ama gözleri benim saçlarıma kitlenmiş. En sonunda pes edip iç çekiyorum. “Kendine bir şey olmasına izin verme yeter.”
“Vermem.” deyip bana gülümsedikten sonra kalkıp gidiyor.
Yatak örtüleri yumuşatıcı hatta neredeyse temizlik kokuyor, Rudy'nin benim için yeni çarşaflar takacak zamanı olmamıştı belki de tesadüftü, yine de Rudy gibi kokmayan çarşaflarda uyumak güzeldi. Yastıkta evimdekinden daha yumuşaktı ve karnımda uzun süreden sonra ilk defa dolu olduğu için kısa sürede uykuya daldım.

17
Amerika Birleşik Devletleri / Ynt: Yolcu
« : 01 Eylül, 2022 21:09:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İki saat sonra iki çocuk, içinde bir polis amiri, bir çocuk psikoloğu, Fredrick ve iki CIA ajanının olduğu odada oturuyorlardı. Oturdukları masanın karşısına bayan olan ajan oturmuştu. Kadının ela gözleri arkalarında ayakta duran Fred’le çocuklar arasında gidip geliyordu. Esmer adamın tipinden de tavrından hoşlanmamıştı kadın, büyük ihtimalle dosyalarını okuduğu için. En sonunda yanlarında duran afrikan amerikalı, uzun boylu çocuk psikoloğuna döndü. Konuşmadan önce boğazını temizledi. “Konuşacak durumda olduklarından emin misin?” Çocukların ifadesiz yüzlerine baktıkça hala şokta olduklarından başka bir şey düşünemiyordu. İkizlerden biri kafasını sorar gibi yana eğince kadın ürperdi, isimlerini dosyalardan biliyordu ama hangisinin hangisi olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Psikolog da en az onun kadar tedirgin görünüyordu, gözleri eminsiz bir şekilde çocuklar üstünde dolaştı. “Şok belirtisi yok, konuşabilirler.” Ajanın gözleri bir şey söylemek, yada sormak ister gibi Fredrick’e döndü ama onun yerine çocuklarla konuştu. “Ben Amanda Mainz, siz Marleen ve Bartemius olmalısınız. Şimdi korktuğunuzu biliyorum ama arkadaş olabilir miyiz?” Kadın yapmacık bir şekilde gülümseyerek onlara elini uzattı. Marleen gözlerini devirmemek için kendini tutarken Bartemius hemen kadının elini sıktı. “Ben Bartemius, arkadaşlarım bana Barty der.” Yanında oturan asabi kardeşini işaret etti. “Buda Marleen ama Shell diyebilirsiniz.” Amanda bir şey demek için ağzını açmıştı ki Marleen sözünü kesti. “Marleen iyidir. Arkadaşımız değil bu kadın.” Kadın gözlerini kırpıştırdı ama yapmacık gülümsemesini bozmadı, Bartemius kardeşinin koluna vurunca kardeşi omuz silkti. “Peki, ama olayın hatırladığınız kadarını bana anlatmanızı istiyorum, eğer anlatabilecekseniz?” İki kardeş birbirlerine baktılar. Marleen bir kez gözlerini açıp kapatınca Bartemius anlatmaya başladı. “Sabah egzersizlerimizi yapmıştık-” Marleen kardeşini masanın altında tekmeledi ama diğer çocuğun ifadesiz yüzü bozulmadı, yaptığı hatayı biliyordu. Amanda hemen atıldı. “Ne egzersizi?” Marleen hiç duraksamadan “Basketbol.” deyince kardeşi hemen devam ettirdi. “Sonra kahvaltıya oturduk. Babam gazete okuyordu, kapı çaldı-” “Annem kapıyı açmaya gitti.” Bartemius sözünü kesen kardeşine baktı ama bir şey demedi. “Silah sesi duyulunca babam bize bodruma inmemizi söyledi.” “Babanız silahını burada mı çıkarttı?” Kadın önündeki dosyadan bir kağıt çıkarmıştı. Babaları Jaquleen Rosier'in dosyasıydı, Rus Hükümeti ile çalışan adamın silah taşımayı izni vardı. “Evet.” ikizler aynı anda cevap verdi. Amanda elindeki kağıdı bırakıp çocukların yüzlerine baktı. “Peki anneniz? O silah çıkarttı mı?” Anneleri Andorsia Rosier'in silah taşımaya izni yoktu. “Hayır.” yine ikisi de aynı anda konuşmuştu. Kadın kafa salladı devam edin dercesine. “Sonra bodruma indik.” “Üç silah sesi mi duymuştuk?” Marleen hayır anlamında başını salladı. “Dört.”

Amanda garipsemiş bir şekilde çocuklara bakıyordu, CIA’den gelme ortağı, psikolog ve polis amiri de aynı biçimdeydi. Hatta polis amiri biraz ürkmüş gibiydi. “Teşekkürler çocuklar. Ailenize bunu kim yaptıysa bulacağız.” Gözleri çocukların arkasında dikilen Fredrick’e kaydı. “Kim olursa olsun.” Çocuklar ve adam odadan çıkarken Amanda kaşlarını çatmıştı. Ortağı gelip yanında durdu. Arkalarında ki polis amiri psikoloğa dert yanıyordu. “Yani normal mi şimdi bu be? Anne babaları öldürülmüş tek bir yüz ifadesi bile yapmadılar. Yeni nesil korkunç cidden.”
Ortağı amire kötü bir bakış atıp Amanda’nın koluna dokundu. “O adamla gitmelerine izin verdiğimize inanamıyorum.” Ortağı kirli sakalını kaşıyarak Fredrick’in peşinden binadan çıkan iki ifadesiz çocuğa baktı. “Yapabileceğimiz bir şey yok Amanda, vaftiz babaları adam, velayetleri de ona bırakmışlar.” Kadın bunu kabullenemediğini söyleyen bir şekilde yüzünü buruşturdu. “Çocukları mahvetmişler…” diye mırıldandı, her an bir yere tekme atabilecek gibi görünüyordu. “De Morte’lerin ‘Örgüt’le çalıştığını gösteren hiç bir kanıt yok. O çocukları vermeyecektir.” Amanda ona kötü kötü baktı. “Fredrick De Morte’den bahsediyoruz burada! O çocukları iyi bir şey için kullanacağını düşünemiyorum!” Ortağı omuzlarını tutup onu durdurdu. “Merak etme, o ölü adamlardan ‘Örgüt’e dair bir bağlantı bulacağız ve bu işi bitireceğiz. Tamam mı?” Amanda sinirli bir şekilde saçlarını düzeltti. “Tamam. Ama Fredrick De Morte’ye karşı da bir şeyler bulacağız. O çocukların devlet korumasında büyümesi gerekiyor. Yoksa birer canavara dönüşecekler.” Ortağı kafa salladı. Ama bir şey bulamadılar. İki hafta sonra ikisi de evlerinde ölü bulundu.

18
Amerika Birleşik Devletleri / Yolcu
« : 01 Eylül, 2022 00:25:25 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Canada/ Alaska, Terk Edilmiş Bölge Dyea


Dyea çevredeki şehirler gelişip büyüdükçe,yollar ona bağlanmayı bıraktıkça hayalet şehre dönüşmeye başlamıştı. Şimdi sadece oldukça sığ olan gölün çevresinde yaşayan az bir nüfus vardı. Yada öyle sanılıyordu. Dağın eteklerine doğru, kışla bütün yapraklarını dökmüş ağaçlar tarafından gizlenmiş iki katlı bir kulübe vardı. Kamufle olması istenilmiş gibi tamamen tahta ve ahşaptan yapılmış, bazı yerleri yeşile boyanmıştı. Yine de evin sahiplerinin saklandıkları her kimse evin kamuflajı işlerine yaramamıştı. Evin kapısının önünde ölü bir kadın yatıyordu. Kanla ıslanıp ağırlaşmış olanlar dışında kıvırcık saçları hala canlıymış gibi soğuk rüzgarda savruluyordu. Bir kez boynundan, iki kez göğsünden vurulmuştu. Üstündeki koyu renk, kalın kıyafetler onu koruyamamıştı, gri kazağının ön tarafı boynundan akan kanlar yüzünden koyu bordo olmuştu. Evin yakınında ki çalılıklardan birine kadının elinden kayıp giden düşük kalibreli silah duruyordu. Kadının ilerisinde evin koridorunda iki ölü adam yatıyordu. Yüzlerinde kar maskeleri, bedenlerini saran kurşun geçirmez yelekler vardı. Giysilerinin koyu kumaşı yüzünden nerelerinden vuruldukları belli olmuyordu. Üstlerinde bir orduyu donatmaya yetecek kadar silah ve bıçak taşıyorlardı. Koridorun sağ tarafında, mutfak olarak kullanılan minik odanın içindeki yemek masasının üstünde dört tane tabak, bir kaç çeşit kahvaltılık, ekmek, bir gazete ve ölü bir adam vardı. Bu seferkinin üstünde ne maske nede koruyucu gömlek vardı, iki kez karnından, bir kez göğsünden vurulmuştu ama bunlar onu durdurmamış olacak şakağında da bir kurşun deliği vardı. Uzun boyu yüzünden kafası masanın diğer tarafından sarkmıştı. Büyümüş yeşil gözleri boş bir şekilde odaya bakıyordu. Silahı masanın bacaklarından birinin hemen dibinde, yerdeydi. Kapının hemen yanına saplanmış bir bıçak ufak pencereden giren az miktarda güneş ışığında parlıyordu.

Evin banyosunda yerdeki kalaslardan birini kaldırarak girilen bodrumda iki küçük beden hala nefes alıyordu. Bodrum eski eşyalarla ve özellikle silahlarla doluydu. Duvarlara bir çok kutu istiflenmişti. En fazla dokuz yaşında olabilecek iki küçük çocuk birbirlerinin mükemmel birer kopyasıydılar. İkisi de büyük yeşil gözlere, siyah kabarık saçlara ve kağıt beyazı bir tene sahiptiler. Biri büyük bir kutunun arkasına, diğeri dolabın arkasına saklanmıştı. İkisinin elinde de birer bıçak vardı. Dolabın gölgesindeki yukarıdaki kahvaltı masasından alınma kör sayılabilecek bir bıçak tutuyordu, diğerinin elinde duvara saplanmış olana benzer özel yapım, keskin bir bıçak vardı. İkisinin de gözleri bodrumun girişine dikiliydi. Sessizlik uzarken dolabın arkasındaki ikiz elindeki kör bıçağın ucunu ısırıyordu sabırsızlıkla. En sonunda kendini tutamadan “Gitmeliyiz.” dedi kısık sesle. Diğeri bir saniye duraksayıp konuşup konuşmaması gerektiğini düşündü. Konuşursa kardeşinin uzatacağını biliyordu ama yine de cevap verdi. “Gidemeyiz, açık alanda daha savunmasızız. Denenleri yaptık, çoktan numarayı aradık Bartemius. Birazdan gelirler.” Bartemius sinirli bir ses çıkarttı, yavru köpeklerin hırlamasına benziyordu. “Çoktan burada olmalılardı!” diye kısık sesle bağırdı. Üst kattan adım sesleri geldi. İkiside dondular. Bodrumun kapısını koruyan kalasın kaldırılıp duvara dayanmasının sesi geldi. Birbirlerine baktılar ama bakışları hemen açılan bodrum kapısına döndü. Bartemius yerinden hafifçe kalkarak kaçmaya hazırlandı, bıçağı savaşmak için yeterince iyi değildi. Bunun yerine kaçıp saklanacak, sonra arkadan sürpriz bir saldırıyla kardeşine yardım edecekti. Diğer ikiz, Marleen, bıçağın üstündeki tutuşunu sıkılaştırdı, kardeşinin dizlerinin kalkmak için kırıldığını gördüğü anda aklından ne geçtiğini anlamıştı. Bodrumun merdivenlerinden iki takım elbiseli adam indi, önden gelenin boyu diğerine oranla bayağı kısaydı. “Bartemius? Marleen?” Marleen sesteki İtalyan aksanını duyar duymaz ‘dur daha emin değiliz’ demek için dönmüştü ki kardeşinin çoktan ayakta olmasından yararlanıp adama doğru koştuğunu gördü. En azından bıçağını saklamayı akıl etmişti. Adam eğilip kendine doğru koşan çocuğun ona sarılmasına izin verdi, bir elini sırtına koyarken gözlerini kısıp gölgelere baktı. “Marleen? Benim Fredrick, artık çıkabilirsin.” Çocuk ayağa kalktı, ama önce kardeşi gibi bıçağını sakladı. Fredrick’in arkasındaki adam polis üniforması giyiyordu. Kardeşine oranla neredeyse ayaklarını sürür gibi adama yaklaştı, Fredrick Bartemius'u biraz uzağına çekti ve Marleen’in kafasına bir elini koyup onlara baktı. “İyi misiniz?” İki çocukta ifadesiz ona baktı, adamın gözlerinden bir şey geçti onlara baktığında, ama ikisi de fark etmedi. “İyiyim.” “İyiyiz.”

Fredrick onların cevaplarını kafasıyla onayladıktan sonra omuzunun üstünden arkasında bekleyen polise bir bakış atıp onlara geri döndü ve daha kısık sesle konuştu. “Polisten önce gelemedim. İyi olduğunuzdan emin olup olayı anlatmanızı istiyorlar.” İki çocukta bir an kaşlarını çatacak gibi oldu ama ikiside hemen ifadesizleşti. Bir şey söylemediler. Fredrick ayağa kalkıp takımının ceketini düzeltti. Plana göre polisten önce gelmeliydi, plana göre polisler bu evi hiç bulmamalıydı. Ama adamlar onu gafil avlamıştı, olay yaşandığında çok uzaktaydı. Bu ona adamların onun uzağa gidişini beklediğini düşündürmüştü. İzlenme ihtimaline dikkat etmeliydi. En önde polis memuru, en arkada Fredrick olmak üzeri bodrumdan dışarı çıktılar. Evin içi polislerle, tulum ve takım giymiş insanlarla dolmuştu. Marleen yanından geçerken mutfağa bir bakış attı. Masadaki adamın cesedi gitmişti, onun yerine yerde büyük, siyah bir torba vardı. Bartemius kardeşinin elini tutup sıktı, yürümeye devam ettiler. Yerde yatan adamların ve kadının üstünden geçerken iki çocukta bakışlarını karşıya kilitledi. Dışarıya, rüzgarın kan kokusunu dağıttığı ormana çıktılar. Bir çok sivil görünüşlü ve normal polis arabası evin önüne park etmişti, orman zeminindeki savrulmuş yapraklar son hızla geldiklerinin işaretiydi. Bartemius çevresine bakarken çalıların arasında ki tabancayı gördü. Yanlışla çarpmış gibi kardeşinin koluna vurdu. Marleen kafasını çevirmeden sadece gözleriyle o tarafa baktı. Henüz onlardan başka kimse görmemiş gibiydi, gençliklerinden gelen kısa boyları işlerine yaramıştı. Fredrick’le birlikte bodruma inen polis memuru ilerleyip arabalardan birinin arka kapısını açtı. Marleen yutkunup aniden “Kusacağım.” Dedi ve evin yanındaki çalılara doğru ilerledi. Bartemius biraz yana kayıp polis memurunun kardeşini görmesini engelledi. Bu sırada kardeşi kusar gibi yere doğru eğildi. Destek almak için yere götürmüş gibi yaptığı elini silahın üstüne koydu ve bir kaç kez öksürdükten sonra elindeki silahı cebine sokarak doğruldu. Bu kez “İyi misin?” diye soran polis memuru oldu. Marleen kafasını evet anlamında sallayıp kardeşinin arkasından arabaya bindi. Frank polis memuruna kendi arabasıyla takip edeceğini söyleyip şoförünün beklediği arabaya doğru yürüdü.


19
Amerika Birleşik Devletleri / Ynt: Katiller,hainler! Onları savaşa çağırırmıydınız?
« : 20 Ağustos, 2022 13:48:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Arnold Rich'e ait sihirli at arabası, Iris Ljung’un cesedini taşımak üzere havalandığında yerel seherbazlara eşlik etmek amacıyla çiftlik evinde kalan Bartemius, pek de hoşnut olmadığı hisler ve uykusuzluk arasında gidip gelen zihnini rahatlatmak amacıyla avludan dışarı çıkmış ve dağılan bulutlar arasından sızmaya başlayan güneş ışığı altında, yüzünün çıplak tenine temas eden soğuk rüzgâra karşı yürümeye başlamıştı. Çiftliğin sonunun olduğu açıklıkta kapanan yol, ucu bucağı gözükmeyen kar örtüsü altında sükût içerisinde uzanıyor ve birkaç kuş, gecenin bitişini anlatan bir şarkı tüttürüyordu. Kuru dalları ile etrafa yayılan ağaçlar ve onların birkaç metre ötesinde duran evlerin bacaklarına baktığında, her şey sıradan görünüyordu. Tam da bu sebeple Bartemius'un içine bir sıkıntı düştü. İç cebindeki mataradan bir yudum aldı ve ürperen bedeni, hafifçe titredi. Bunun Jägermeister olduğunu düşünmemek için pek bir sebep olmasa da gerçeğinin çok özlü iksir olduğu gerçeğini bilen Bartemius, hiç de şüpheli olmayacak şekilde, arkasından gelen seherbaza da teklif etti. İçki ile arasının pek iyi olmadığını söyleyen büyücü, gece Bay Rich'e eşlik eden gençti. “Karakol ne tarafta kalıyor?” Bartemius'un baktığı yönü işaret eden seherbaz, belli belirsiz bir şeyler fısıldadıysa da içine yayılan korkunun, Baş Seherbaz’ın varlığını merkez aldığından emin bir şekilde endişeye kapılmıştı. “O yol boyunca büyücü evlerinin şöminelerini incelemeni istiyorum. Bu aramızda kalacak.” “Tamam efendim.” “Bir şey daha var.” Avluya dönüp süpürgesini almaya gittiğinde kendisine nereye gittiğini soran arkadaşlarına, Baş Seherbaz’ın bir şişe Jägermeister istediğini belirtmiş ve daha sonra uçarak, karakola doğru ilerlemişti.
Genç seherbaz geri döndüğünde, hiçbir şömine de sorun olmadığını söyledikten sonra Bartemius'un kendisinden istediği dosyaları da ona uzattı. Soğuk havadan mı yoksa içine düştüğü endişeden mi kaynaklandığını bilmediği şekilde elleri titriyor, sesi çatallı ve boğuk olmasının yanında korkuyla bezenmiş biçimde dökülüyordu karların üzerine. “Benden bu kadar çekinmene gerek yok.”

Bartemius Rosier gelmeden önce yetkileri elinde tutan seherbaz, dün gece şöminelerde bir sorun olduğu için kendilerine ulaşılamamış olabileceğini ve bir hırsızlık sebebiyle başka bir çiftlik evinde olduğunu söylemişti; fakat ne şömineler de bir sıkıntı vardı ne de bir başka eve yaptığı ziyaret ile ilgili bir belge. Markus Blom adlı bu seherbazın, dün gece söylediği, hırsızlığın yaşandığı eve gitme kararı alacaktı Bartemius ve bu ziyaretinde, her ne kadar Blom’un hikâyesini doğrulasalar da bir hırsızlığın olmadığını öğrenecekti. Radikal sağa kendini adamış bir grup insanın harekât merkezi olarak yerleştikleri bu evdeki kişiler, Markus Blom’un da dâhil olduğu bir örgüt ile bağlantılıydı ve bu, ufak bir araştırma sonucunda ortaya çıkıverecekti. Markus Blom’un şiddet eğilimleri sebebiyle girdiği soruşturmada aklanmaması ve seherbazlık lisansının elinden alınmasına karşın kaçak olarak işine devam etmesi de bunlara eklendiğinde, yalanların sonu gelecekti. Elbette, tüm bunların olmasına daha zaman vardı; fakat Bartemius Rosier, Blom’u elinden kaçırma fırsatını göze alamadığından onu Reykjavík’e, davada çalışması için davet edecek ve Sigurdsson’a, ona göz kulak olmasını tembihleyecekti. Birkaç gün sürecek soruşturmada, İstihbarat Bürosu’nun da yardımı ile Markus Blom yakalanacaksa da Ljung’un, özellikle bir çiftlik evine geldiği uzun bir süre, soru işareti olarak kalacaktı.


Rol oyunu sonlanmıştır...

20
Amerika Birleşik Devletleri / Ynt: Katiller,hainler! Onları savaşa çağırırmıydınız?
« : 19 Ağustos, 2022 22:28:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Çiftlik evinin etrafını kaplayan kar tabakası oldukça kalındı. Neredeyse bel hizasına kadar yükselen bu beyazlığı ikiye ayıran on beş metrelik bir patika, pek de özenle kürenmişe benzemiyordu. Bir büyücünün asasını sallayarak bir saniye içerisinde oluşturduğu bu yol, iki insanın dahi yan yana yürümesine izin vermeyecek ölçüdeydi. Çıplak toprağın üzerindeki ince buz tabakasıysa ay ışığını yansıtarak insanın gözlerini kamaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda yürümeyi de zorlaştırıyordu. Patikanın sonunda, yine aynı özensizlikle ortaya çıkarılmış genişçe bir alana iniş yapan araba, havada süzülerek gelmiş ve içerisinden dört kişi inmişti. Bunlardan biri, şoför olmak dışında pek de bir niteliği bulunmayan bir koftiydi. Hayatını oldukça başıboş biçimde geçirdikten sonra yirmili yaşlarının başında, babasının ısrarı ile bir iş aramaya başlayan bu adam, Fransadan Amerikaya kadar uzanan serüvenini Arnold Rich'in özel şoförü olarak tamamlamıştı. Diğer üçü, bu büyücüyle kıyaslandığında ismini duyma ihtimalinizin çok daha fazla olduğu kişilerdi. Bölge Seherbazı, onun emri altında çalışan ve cinayet bürosunun başındaki kişi ve Amerika'nın en zenginlerinden biri. Arabanın etrafını saran sekiz kişilik seherbaz ekibi ile aralarında geçen birkaç dakikalık konuşmada, kendilerini tanıtmak zahmetine girmiş olmalarını oldukça rahatsız edici bulsa da hiçbir şey söylememiş olan Rich, asasını montunun iç cebinden çıkardıktan sonra alelade bir şekilde sallamış ve dudaklarından çıkan belli belirsiz kelimelerin havada kül misali uçuşmasını izlemişti. Patikayı saran kar birikintisi, pek saygın birinin geçişine müsaade etmek amacıyla iki yana doğru çekilirken Baş seherbaz, kendilerine eşlik eden seherbazlardan biri ile konuşmaya başlamıştı.

Çiftlik evinin duvarları içerisine adım attığınızda karşılarına çıkan büyük bir avluydu. Yirmi metre kare kadar olan bu açıklıktan sonra birkaç kapı beliriyor; onların eşlik ettiği duvarların arasına sıkışmış, özensiz bir geçit ortaya çıkıyordu. “Oradan ahıra geçiliyor.” Olay mahallinden yetkili yerel seherbaz, mühim bir şey olmadığını vurgulayarak kurduğu özensiz cümleden birkaç saniye içerisinde rahatsızlık duymaya başlamıştı; zira diğerlerinin dedikodusunu yaptığı gibi, Bartemius Rosier, beyaz teninin ve siyah saçlarının altına gizlenmiş bir karanlığı taşıyormuşçasına oracıkta bekliyor ve ince, kemikli parmaklarını saran eldivenlerini dikkatle çıkarıyordu. “Göran, yapman gerekeni biliyorsun.” Olay yeri inceleme konusunda, İzlanda’nın en iyisi olduğu göz ardı edilemeyecek baş seherbaza hitap eden Bartemius, kendisiyle konuşan seherbazın varlığını görmezden geliyordu. Ona kalırsa bu işlerin pek de ilerleyeceğini düşünmediğinden, böylesi daha iyiydi. Öyle olmalıydı. “Bay Rich, sizi olayın doğrudan içerisine dâhil edemeyeceğimizin farkındasınızdır. O sebeple size, Bay…” Görevli seherbazlardan bir tanesine bakıyorsa da ismini bilmediğinden cümlesini yarıda bırakmıştı. “Robert, efendim.” “Bay Robert eşlik edecek.” Arnold Rich ve şoförünün yanına ilişen seherbaz da aradan çıktığına göre, olay hakkında gerçekten bir şeyler yapmaya başlayabilirdi. Eldivenlerini yavaşça cebine yerleştirirken az önce kendisiyle konuşan seherbaza döndü ve sessizliğinin altındaki sebebi ararcasına ve sanki zihninin derinliklerine ulaşmak istercesine kararlı bakışlarla doğrudan gözlerini hedef aldı. “Dinliyorum.”
Stein Albert adlı yaşlı bir büyücüye ait bir çiftlik eviydi burası. Onun haricinde evde on kişi yaşıyordu. Bunlardan biri karısı, diğeri oğlu ve onun hamile eşiydi. İki de torunu vardı. Geri kalanlar çalışanlarıydı. Torunlarından bir tanesi henüz dört yaşında olduğundan bir mürebbiye de onlara eşlik ediyordu. Büyük torunu, Durmstrang’da okumaya başlamıştı; fakat Noel için gelmişti. Karı koca olan aşçı ve hizmetçileri, uzun zamandır onlarla çalışmaktaydı. Geriye kalan çalışan, daha yirmili yaşlarının başında, bıyıklı bir adamcağızdı. Durmstrang’dan pek iyi notlarla mezun olamayınca iş bulmakta güçlük çekmiş, sonra bir tanıdığının bir tanıdığına ve onun da bir tanıdığına söylemesi üzerine, çiftlikte çalışmaya başlamıştı. Beş yıl kadar oluyordu ve herkes ondan oldukça memnundu.
Özellikle atların bakımı olmak üzere hayvanlardan sorumlu bu genç, odasında otururken avludan gelen seslere bakmaya kalkmış, cesedi bulmuş ve oracıkta bir şok geçirip bağırmaya başlamıştı. Hâlâ gözleri yaşlıydı, tüm vücudu titriyordu. Kimseyi görmediğine ve yerde yatan kadıncağızı da tanımadığına yeminler ediyordu. “Büyü konusundaki becerilerini düşününce, onun zanlı olmadığını söylemek gerekir. Çocukcağız en basit büyüleri bile yapmakta zorlanıyormuş. Nasıl mezun olabilmiş, anlamıyorum!” Seherbazın dudaklarından çıkan sözcükler hem çocuğa acıdığını hem de onun bu denli yeteneksiz olmasını eleştirdiğini hiçbir şekilde gizlemiyordu. Hatta, politik tarafını belli etmekten uzak oldukları dahi söylenemezdi. Büyücülerin yalnızca büyücüler ile evlenmesi gerektiğini, safkanlığın kutsallığını ve diğer ırklardan daha üstün olduklarını düşündüğü açıktı. Büyük ihtimal ile bu çocuğun da kanı pek de saf olmayan bir aileden geldiği fikrine kapılmış, büyü konusundaki sınırlı kapasitesini de buna bağlamıştı.
“Size nasıl haber verdiler?” Buradan birkaç kilometre uzakta, geniş bir bölgeden sorumlu bir karakolları olduğundan bahseden seherbaz, nöbetçi olduğunu gururla belirtmekten de geri kalmamıştı. Çiftliğin sahibi, cesedi bulmalarından hemen sonra karakola telefon etmiş ama büyük ihtimalle hava şartları dolayısıyla birkaç tel koptuğundan ulaşamamıştı. Daha sonra, bir baykuş ile karakola ulaşmıştı. Hayvanın bu havada onlara ulaşması biraz zaman almıştı. Baykuş geldiğinde, bir hırsızlık olayı ile ilgili başka bir evi ziyaretinden döndüğünü belirten seherbaz, bu olayların bağlantılı olmasından şüphelendiğini söylemişti; ama bu konuda hiçbir rasyonel bir açıklaması olmadığından Bartemius Rosier, pek de bağlantı kuramamıştı. Uzun zamandır hiçbir olay çıkmamasına karşın bir gecede iki olay olmasından şüphe ettiğini belirten seherbaz ısrar ettiyse de bunlarla şu an için ilgilenmeyeceğini belirtmişti. Akabinde, birkaç yere haber yollayıp kendisi ile bu adreste buluşmasını söylemiş ve bir seherbazı karakolda bırakıp kendisi de buraya gelmişti. Cesedin kimliğini tespit edememiş; ama vücudundaki dövmeleri ve eşkâlini belirtmiş ve cesedi nereye taşıyabileceğini diğer seherbazlara sormuştu. Baş seherbaz Göran, tam da bu noktada devreye girmişti. Daha önce Ljung ile çalışma fırsatı yakalaması sebebiyle tüm detaylara hâkimdi. Hiçbir şeye dokunmamalarını belirterek Bartemius'u ziyaret etmiş ve daha sonra yola düşmüştü. Yerde yatan kişi, asaları yerine ulaştırmaya çalışan bir kadındı.
Yerde yatan kadının beyaz elbisesinin belden aşağısı kan ile boyanmış, boynu ve parmakları kırılmıştı. Ölüm saatini bir adlî tabip gelmeden söylemek zor olacaksa da Göran ve Bartemius, cesedin bulunmasından birkaç dakika önce olduğu konusunda hemfikirdi. Oldukça yetenekli birisinin nasıl olup da bu şekilde öldürülmüş olabileceği konusunda pek fikirleri olmasa da karşılarındaki kişinin büyü konusunda oldukça yetenekli olduğunu kabul etmek zor değildi. Asıl soru, bu kadının burada ne yaptığıydı? Ölüm yerinin burası olduğu, etrafa saçılan kandan anlaşılıyordu. Vücudunu saran yaraların çoğu derin değildi; fakat sol bacağının arkasında ve sırtında geniş kesikler bulunuyordu. Bileklerinde bağlandığına dair bir iz yoktu. En azından görünürde. Boynunun, kan kaybından ölmek üzereyken kırıldığını farz etmekte hiçbir sakınca görmeyen Bartemius, kadının asasının nerede olduğunu merak ediyordu. Yüz üstü yere kapaklanmış ceset kaldırıldığında, karnına saplanmış bir şekilde bulunacağını biliyor olsaydı, onu bulmayı bu kadar ister miydi emin değildi. Midesini ve bağırsaklarını delen asa, iki yerinden kırılmıştı.
Bu haberin basına ne kadar süre içerisinde sızacağından ve bakanlığın nasıl bir yol izleyeceğinden emin olmadığı için bu olayı bir an önce çözmekten yanaydı. New York'da çalıştığı dönemde, pek çok seherbazı tanımıyorsa da üstü olan kadını bilmemesi olanaksızdı. Çalışmalarından ve zekâsından oldukça etkilendiği bu kadının, bu şekilde öldürülmüş olmasının pek de hafife alınmayacak bir şey olduğunu kavraması pek de zamanını almamıştı bu sebeple. Bunu yapan kişi, isteseydi, tüm bu aileyi ortadan kaldırabilirdi; lakin o, bir birkaç tıkırtı duyarak dışarı çıkmaya karar veren bir büyücüden kaçmıştı. Bunun pek de mantıklı olmadığı ortadaydı. Tüm bunları sonuca kavuşturmanın, kadının niçin Houston'da bir çiftlik evinde olduğunu bulmaktan geçtiğine inanıyordu Bartemius. Tüm bunların sonucu, belki de politik bir krizi önlemeye yetecekti yahut yeni bir tanesini ortaya çıkaracaktı. Bilmiyordu; ama çözmesi gerektiğinin farkındaydı.

21
Amerika Birleşik Devletleri / Katiller,hainler! Onları savaşa çağırırmıydınız?
« : 17 Ağustos, 2022 21:25:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Emin misin?” “Oldukça.” New York'dan oldukça uzakta, Houston'ın kıyı şeridine doğru uzanan bir yerlerde, bir çiftlik evinde bulunan ceset ile ilgili ihbar sonrasında yerel seherbazların raporunu okuduktan sonra hiçbir şeye dokunulmamasını söyleyen baş seherbaz, doğruca Bölge Seherbazı Bartemius Rosier'in yanına geldiğinde aralarında geçen konuşma bu şekilde sonlanmıştı.
Hava şartları ve baş seherbaz süpürge kullanma konusundaki becerileri düşünüldüğünde oraya uçarak gitmenin mantıklı olmayacağı bir gerçekti. Cisimlenmek için oldukça uzak olmasının yanında gidecekleri yere yakın bir baca da bulunmuyordu. Böyle durumlarda en iyi ulaşım yönteminin anahtar olduğunda ikisi de hemfikir olsa da ellerinde halihazırda olmadığından yenisinin hazırlanması da uzun bir zaman alacaktı. Muggle araçlarını kullanmanın da pek bir fayda sağlamayacağı düşünüldüğünde geriye neredeyse hiçbir şey kalmıyordu. Neredeyse.
Bartemius, on beş dakika gibi bir süre içerisinde hazırlandıktan sonra üzerine oldukça kalın, dizine kadar inen bir mont geçirmiş ve evinin salonunda kendisini bir bardak viski ile içini ısıtarak bekleyen baş seherbazı da alarak sokağa çıkmıştı. Dışarıda esen şiddetli rüzgâr, sokaktaki evlerin camlarını uğuldayarak sıyırıyor ve onların titrek tıngırtıları ile pespaye bir melodi tutturuyordu. Yerde kalın bir tabaka oluşturan kar, her ne kadar artık gökyüzünden süzülmeye devam etmiyorsa da en fazla bir saat sonra tekrar yağışını sürdüreceğe benziyordu. Kapıdaki deliğe yerleştirdiği metalin birkaç saniye içerisinde soğuması dahi dışarıdaki pürüzsüz keskinliğini anlatmaya yetiyordu havanın. Evinin girişini kilitledikten sonra asasını iç cebinden çıkaran Bartemius, birkaç kelime fısıldayarak büyü ile de güvence altına aldı orayı.

Asa yapımcıların en zengin büyücülerinden ve biri Mugglelara yönelik olmakla beraber üç şirketin yöneticisi olan Arnald Rich,sanat eserleri konusundaki hassas ve oldukça güçlü tutkusunu hiçbir zaman saklamamıştı. Kendisini bir koleksiyon yapmaya iten bu ilgileri, onu doğru yerlerdeki insanlarla da tanıştırmış ve servetinin giderek büyümesine katkı sağlamıştı. Bartemius ise Arnald'ı ise çok daha eskiden, Ilvermorny de okuduğu yıllardan tanıyordu. Eğitim aldıkları dönemde tablolar üzerine konuşarak başlattıkları bu ilişki, pek de arkadaşlık sayılmazdı. Daha ziyade, birbirleri ile müzayedelerde denk geliyorlar ya da davet edildikleri sergi açılışlarında, bir tablo önünde sohbet ediyorlardı. Bu muhabbetlerin içeriği, birbirlerinin hayatına pek dokunmasa da ikisi de birbirinin hangi konumlarda olduğundan haberdardı ve bir yıl kadar önce, Bartemius Bölge Seherbazı olduğunda, Rich malikanesinde verdiği bir davete onu da çağırmıştı. Doğru yerlerdeki insanların önemi… Hiçbir şeyi karşılıksız yapmak gibi bir niyetinin olmadığını açıkça söylemek zor olmasa da Arnald Rich, oldukça cömert duruyordu çevresine karşı. Yapılan her iyilik, hayatının ileriki dönemleri için bir yatırımdı ne de olsa. Özellikle devlete bir yatırım yapacaksa…
Bartemius, Bay Rich'in üç şirketini birden yönettiği ofisin kapısını birkaç kez tıklattığında, saat gece yarısını biraz geçiyordu. Bu saatte içeride Arnald'ı bulmak imkânsız olacaksa da ona ulaşmanın en kısa yolu buydu. Malikanesi, şehre uzak sayılabilecek bir yerdeydi, özellikle de havayı düşündüklerinde. Ofiste her zaman güvenliği sağlayacak birkaç kişinin olduğundan emin olduğundan Rosier'in aklına gelen bu çözüm, gerçekten de işlerine yarayacaktı.
İçerideki görevlilerden biri kapıyı usulca açtığında, içeriden yayılan loş ışığın altında birikmiş sigara dumanıyla çevrili sorgulayıcı bakışlara karşılık cebindeki kimliğini çıkartarak gösterdi Bartemius Rosier. Karşısındaki kişinin Seherbaz olduğunu anlamakta hiç de zorlanmayan büyücü, parmak uçlarında duran asayı iç cebine özenle yerleştirirken niçin ziyaret ettikleri ile ilgili sorular sordu ve bu saatte burada yetkili kimseyi bulamayacaklarını belirtti. Bunu biliyordu Rosier ve resmi bir iş için değil, yalnızca Bay Rich'e ulaşmaları gerektiği için uğradıklarını belirtmekten çekinmedi. Onu bu saatte rahatsız etmenin doğru olmayacağını söyleyeceğini tahmin ettiğinden, kendisinin de ilgi duyacağını belirtmişti. Hayır, aslını isterse memnun olacaktı ve geçen her bir dakika, her saniye işleri geciktiriyor ve Bay Rich'i sinirlendirme potansiyeli taşıyordu.
Binanın kapısını kapattıktan sonra merdivenlerden üst kata çıkan görevli bir şömine ile malikaneyle görüştü ve Bartemius Rosier kendisi ile acil bir şekilde görüşmek istediğini belirtti. Evet, ofisteki bacayı kullanıp kullanamayacaklarını soruyorlardı. Bay Rich, isteklerini kabul etmiş ve merakla beklediğini iletmişti. Umuyordu ki uykusunu bölen bu konuşma, buna gerçekten değerdi. Bay Rich'in ofisindeki baca, şirketleri ve malikanesi dışında hiçbir yere bağlanmayan, özel bir hatta sahipti. Yeşil alevler arasında yapılan seyahatleri pek sevmese de acil durumlar için bunları yaptıran Arnold, bu gece ileri görüşlülüğü için kendisini tebrik edecekti mutlaka.

Malikane’ye ulaştıktan sonra onları karşılayan iki güvenlikten birisi, salona kadar Baş Seherbaz ve Bartemius Rosier'e eşlik etmiş ve sonra, tekrar bacanın başına dönmüştü. Zengin olmanın bir getirisi olarak her tarafı korumalarla çevrilmiş bu adamın özel bir yaşamının olup olmadığını sorgulamadan edemedi Baş Seherbaz ve eğer bu fikirlerini Rosier'e açmış olsaydı, kesinlikle olmadığından bahsedebilirdi. Arnold Rich, yirmili yaşlarının başındaki pek çok kişiyi yatak odasında ağırlamaktan mutluluk duyuyordu. Kapalı kapılar ardındaki eğlencelerinden kendisi ve bu davetliler haberdar olsa da korumaların ve diğer çalışanların içeri giren çıkandan haberi daima oluyordu. Birkaç yıl önce, Ingiltere ziyareti esnasındaki bir davetlisinin fotoğrafları ve ismi basına yansıdığında birkaç görevlinin kapı dışarı edildiği ile ilgili haberler de oldukça uzun bir süre, sosyetik çevresinde fısıldansa da kimsenin yüzüne bir şeyler söylemediği, söyleyemediği bir gerçekti.

“Beyler, hoş geldiniz!” Sahte bir gülümseme ile kendisini karşılayan Arnold Rich'e pek benzer bir şekilde karşılık verdikten sonra elini uzattı Rosier. Onları kabul ettiği için teşekkür etmiş, yanındaki arkadaşı Baş Seherbaz 'ı tanıtmıştı. Buraya, bir cinayet ile ilgili gelmişlerdi. “Umarım benden şüphelenmiyorsunuz!” Alaycı bir ton ile sorduğu soruya karşılık dahi beklemeden üç bardağa viski doldurdu ve konuklarına ikram ettikten sonra gösterişli koltuğuna yerleşti. Şöminenin yeni yakılmış alevi, etrafı ısıtıyordu. “Sizden bir iyilik istemeye geldik, Bay Rich.” Büyücünün çehresine, bu defa gerçek bir tebessüm yayılmıştı. Yapmayı en sevdiği alışveriş, kendi ayakları üzerinde buraya kadar gelmişti ne de olsa. “Dinliyorum.” Sağ bacağını, solun üzerine yerleştirdi ve viskisinden bir yudum alarak bakışlarını konuklarına çevirdi.
“Adam Cornelius'un yani Chashwi Wolfe'un sevkiyat taşıyıcısının rastgele bir ölüm değil de...Asalar için öldürülmüş olmasından şüpheleniyoruz.” Arnold Rich çehresine ansızın yayılmaya başlayan hüzün ve endişe, yüzünün her kıvrımına gölge düşürüverdi bir anda.Iki ezeli rakip olan Chashwi Wolfe'un sevkiyatçısına ait ceset, Houston'da bir çiftlik evinde hemde Arnold Rich'in evinde bulunmuştu. Bu, bir ticaret değildi. Bu, gerçek anlamıyla bir cinayetti.

22
Yetişkin Postası / Bartemius Rosier - Baykuşhane
« : 16 Ağustos, 2022 23:25:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »


Kişisel ve bakanlık hakkında ulaşmak için mektuplarınızı bu adrese yollayabilirsiniz...Eğer adresimde yoksam en yakın hot cadının adresini deneyin...Oradayım!

23
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 16 Ağustos, 2022 21:36:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bartemius Rosier - David Tennant

24
Yetişkin Karakter Başvuruları / Bartemius Rosier
« : 16 Ağustos, 2022 17:23:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı:Bartemius Rosier

Karakterin Yaşı:30

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri:Neredeyse her gece beraber olduğu Elizabeth'im dediğine göre Bartemius'un insanlara gösterdiği iki farklı kişiliği var. Yakın olduğu ve ailesi olarak gördüğü insanlara karşı son derece sıcak kanlı ve şımarık davranırken tanımadığı ya da sevmediği kişilere adete bir buz küpü olarak kendini gösterir. Fazla kolay iletişime geçen biri olmadığından okul hayatı boyunca gerçekten arkadaşı diyeceği iki kişi olmuştur; Eric ve Alissa Turner. İncindiği zamanlarda kendisini odasına kapatır, eğer oradan çıkmasını gerektiren bir durum olursa psikolojik duvarlarını örer ve en yakınları dahil kimsenin geçmesine izin vermez. İnsanlardan yardım istemenin zayıflık belirtisi olduğunu düşünmesine rağmen birilerine yardımcı olmaktan çekinmez. Genellikle önem vermediği insanların kendisi hakkındaki olumlu ya da olumsuz düşüncelerini önemsemez, ne yaparsa yapsın insanların konuşacak bir şey bulacağını bildiğinden kendini boş yere aksini kanıtlamak için yormak yerine ara sıra sırf eğlenmek için insanlara istediğini verir. Fakat değer verdiği birileri kendisi hakkında kötü bir yorum yaptığında uzun bir müddet kendisini toparlayamaz. İnsanları hayatına kolay almadığı için, hayatındaki az sayıda kişiyi çıkarması da zor olur. Üzgün olduğu zamanlarda hayatındaki kız bu duruma üzülmesi işleri daha da kötüleştirir ve kısır döngüye girerler. Genellikle memnuniyetsiz bir yüz ifadesine sahip olsa da sevdiği insanlarla birlikte olduğu zaman oldukça eğlenceli biri olabilmektedir. İnsanları ya da onlarla gereğinden fazla iletişim kurmayı sevmez, katı bir disiplin anlayışına sahiptir ve kendi ailesindeki bireyler dışında gülümsediği kişilere nadiren gülümser, gülümsediğinde ise genellikle daha çok aşağılama yüklü bir sırıtış halinde gözükür. Kimseyi hafife almasa da genellikle diğer insanlara tepeden bakıyormuş gibi gözükmeyi sever. Duygularını saklamak konusunda genellikle sıkıntı çekmez ve kontrolü kaybetmekten nefret eder. Genellikle son derece kızgın ve sert gözükse de hayvanlar ve bazen de çocuklara karşı yumuşak bir tarafı vardır. Bir şeyi yapmadan önce o olayın doğurabileceği bütün senaryoları tek tek düşünmeye meyillidir. Akıl almayacak derecede hırslıdır ve bu nedenle döneminin en çok ders alıp bu derslerden, Bitkibilim istisna olmak üzere, en yüksek notlar ile geçen tek öğrencisidir. Şımarık bir yapısı olmasına karşılık bunu tek gösterdiği kişiler kısıtlıdır. Rosier gibi bir ailede, Lilith gibi bir anne ile büyüdüğünden çok fazla şeyden korktuğu söylenemese de tüylerini ürperten birkaç şey vardır. Kıvrak bir zekası vardır ve son derece kurnazdır.


Karakterin Kısaca Geçmişi:1836 yılının bir kış günü Amerika,New York'da gözlerini açtı hayata Bartemius. Mutlu bir ailenin iki çocuğunun en büyüğüydü. Annesi sıradan bir Muggledı, babası ise bir büyücüydü. Genç adamın babası Ilvermorny denilen cadılık ve büyücülük okulunda sihir tarihi profesörüydü. Kendisinden sadece dört sene sonra ise küçük bir kız kardeşi dünyaya gelmişti. Küçük, sarışın kıza Rose ismini koymuşlardı. Ailesi gibi onunda seveceği ve koruyacağı biri olmuştu küçük kız kardeşi. Kanının melez oluşu hem Muggle hayatına hakim olmasını hemde büyücülük hayatına yetenekli olmasını sağlıyordu. Babasının öğrettikleri ile büyücülük dünyasına ilk adımı attı. Daha çok küçük yaşta babasının sayesinde büyüye merak saldı. Babasının kitaplarını gizli gizli okumaya başladı ve daha sonra bu fark edilince babası ona daha işine yarayacak kitaplar verdi. Kendini daha küçükken geliştirmeye başlayan Bartemius ufak ve zararsız büyüleri de bu yaşta öğrenmeye başladı. Eğitimine büyük bir ilgi gösteren Bartemius aile içinde de küçük kardeşine ilgi gösteriyordu. Onun her şeyden korumaya çalışıyor ve onu seviyordu.

Sonunda Bartemius'un beklediği şey olmuş on bir yaş doğum gününden sekiz ay sonra Ilvermorny'den kabul mektubu gelmişti. Babası ve annesinin gurur dolu bakışları ve kardeşinin sevgi dolu bakışları ile Ilvermorny'e gitmişti. Babasının okuduğu sihir tarihi kitaplarından etkilenmiş ve kendine göre haklı haksız yanlılarını çıkarmış ve tamamen adaleti savunur olmuştur.İlk sene bazı öğrencilerin torpilli laflarına maruz kalmıştır babası yüzünden fakat o buna aldırmamıştı. Babasına diğer öğrenciler gibi mesafeli davranıp onunda adaletli olduğuna inanmıştır. Sadece kendisini eğitmek için babasından yardım istemiş iyi bir büyücü olmaya çalışmıştır. Bartemius dördüncü sınıfa geldiğinde Ilvermorny'e kardeşinin de katılmasıyla biraz ilgisi ona doğru kaydı. İlk sene kardeşine ilgisini arttıran ve ona yardım eden Bartemius kendi derslerinin normalde aldığı notların altına düşünce kardeşine olan ilgisini bir anda çekti. Onun için en büyük şey iyi bir büyücü olmaktı. Yinede abi kardeş ilişkisi devam etse de her geçen senede aralarına yavaştan mesafeler girmeye başladı. Beşinci seneye geldiğinde ise heves ettiği özel yetenekleri araştırmaya başladı. Genetik olmayan büyüyle öğrenilen bilen yetenekleri araştırdı ve kendi karakterine uygun bir yetenek olan Zihinfendar yeteneğini buldu. Çok uğraşlar sonucu kendini bu yetenek için geliştirmeye başladı. Yedinci sınıfa geldiğinde bakanlıkta staj yapmaya başladı ve okulunu bitirdiğinde bu yoldan ilerlemeye aklına koydu. Bunun için feda etmesi gereken bir şeylerinin olduğunu biliyordu. Orada olan olaylar yüzünden ailesinden uzak kalmayı seçti ve onlarla olan bağı adeta kopardı.

Hogwarts'tan mezun olduğunda iyi bir büyücü olmuştu üstelik zihinfendar yeteneğini de geliştirmişti. İlk sene ne yapacağına karar veremedi fakat ailesinden bu ilk sene tamamen koptu. Amerika'nın başka bir şehrine Chicago'ya yerleşti ve orada yaşamaya başladı. Kardeşi ile de arasındaki mesafe daha da uzamış oldu. İlk zamanlar küçük küçük mektuplaşmalar ikinci sene kesilir oldu. Bartemius artık kariyerine önem vermeye başladı. Kariyerine küçük bir adım olarak bakanlığa bağlı seherbaz oldu. Bu onun kariyerindeki ilk ve en önemli adımdı. Uzun bir süre bakanlıkta seherbazlık yaptı.

Her şey sorunsuz giderken sevdiği kadınla mutlu bir hayat paylaşmak istiyordu ama bunun için cesaret bulamıyordu. 27.Ekim 60 tarihine gelindiğinden hayatının kara günü başlamış oldu. Sevdiği kadının cadı avcılarının en meşhur ikilisi kız kardeşler çifti tarafından tuzağa düşürmüştü. Genç adam sevdiği kadının cesetini bulduğunda adeta çılgına dönmüş daha sonra ona yapılan işkence ve büyüler ile hafızasını kaybetti.

İstediğiniz Meslek: Seherbaz

Karakterinizin (varsa) Mensubu Olduğu Hizip: Yok

Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:5
Lanet Gücü:13
Tılsım Gücü:10
İksir Gücü:5

[spoiler]Sonsuzluk uzun bir kavran değil midir. Belki bir kaç dakika gibi gelen sonsuzluklar, sanki sonsuz gibi sürecek fakat bir anda bitenler. Yaşamla ölüm arasında kalanlar ve sonsuzluğun duygusunu yaşamak için çırpınanlar. Pek ya ölümde bir sonsuzluk değil midir, insanları beklediği en büyük sonsuzluk. Peki ya cennet ile cehennem de kalanların arafta kilerin sonsuzluğu.  Ne cehenneme düşerler yanmak için günahları nedeni ile neden cennete düşerler iyiliğin akan nehrinde yıkanmak için. Arada bir yerde araf ta sıkışmış kalanlardır onlar.

Genç adam elleri arasında ki mektuba baktı. Üzerinde seherbazlık bürosuna özel mühür vardı. Hemen yanı başında ki küçük masanın üzerinde duran kahverengi benekli bir bakanlık baykuşu getirmişti bu mektubu ona. Kısa süre önce terfi dilekçesi kabul edilmiş ve sevdiği mesleğini daha kaliteli bir şekilde yapmaya başlamıştı ve şimdi de bir mektup almıştı. Mektubu açtığında olay yeri inceleme ile ilgili bir mektup olduğunu gördü.[/spoiler]

Sayfa: 1 [2]