17 Nisan, 2026 09:39:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Cwénhild Muirghéal

Sayfa: [1] 2 3 ... 8
1
Birleşik Krallık / Son Bir Defa
« : 01 Eylül, 2022 21:49:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]

Başlamadan önce...

Naber nasılsınız? Görüşmeyeli oldu biraz. Neyse, uzun zamandır Cwénhild'in hikayesini bitirme fikri aklımda dolanıyordu. Beni tanıyanlar karakterlerimin benim için ne kadar önemli olduğunu bilirler. Onların hepsi benim bir parçamdır, onların yaptıklarından çok şey öğrenirim vs vs. Uğur bebeğimin geri döndüğünü görünce bu 'karakterin hikayesini bitirme' fikrini biraz konuştuk falan derken ben baya bir gazlandım. Tahmini 10-15 bölümde Cwénhild, Alannah, Maria ve Franziska'nın hikayelerini bitirmeyi planlıyorum. Siz okumaya, size sesleniyorum üç beş kişi, geçmeden önce hikaye hakkında biraz bilgi vermem gerektiğini düşünüyorum. Uğur ve arkadaşlarının yazdığı evreni çok seviyorum ve bir aralar bu evrenin çok önemli bir karakterini de yazmış olmak hoş bir his. Fakat bu karakterin hikayesini canımın istediği gibi bitirebilmek için bazı şeyler yapmam gerekiyordu. Öncelikle bu başlık altında okuyacağınız bölümler sizin oynadığınız evrende geçmiyor. Cwénhild'in davasına kadar olan olayların çoğu yaşanmışken oradan sonra bu konudaki 'evren' başka bir yola gidiyor. O yüzden evrende gördüğünüz karakterler şu anki site kurgusunda oldukları yerlerde değiller yada komple başka kişiler. Kullanmamın oyuncusu tarafından sorun olabileceğini düşündüğüm karakterlerin isimlerini vs. değiştirdim. Örnek vermem gerekirse Seth Carter birazdan okuyacağınız sebepler yüzünden asla Sihir Bakanı olamadı gibi.

Bunun dışında bu konudaki öyküyü yazarken yüzde yüz Harry Potter evrenine bağlı kalmadığımı/kalmayacağımı belirtmem gerek. Transfobik teyzemizin yazdığı evren güzel olsa da fazlasıyla eksikleri mevcut. Uğurcuğum bunu 'Abi kadın bunu bir çocuk kitabı olarak yazdı bu kadar büyüyeceğini düşünmedi şimdi ona da kızamıyorum' diye açıklıyor ve ben buna katılıyorum. Neyse dediğim gibi evrene bağlı kalmayacağım için Harry Potter kitaplarında ve filmlerinde görmediğiniz büyüleri ve konseptleri görebilirsiniz, şaşırmayın. Şimdi diyeceksiniz madem evreni büküyorsun, Harry Potter olmayan bir şey yazıyorsun bunun burada ne işi var? Efendim sitenizin bir fan-fiction bölümü yok. Olsa oraya yazardım. Yine de böyle iş olmaz diye düşünüyorsanız bunun bir rüya olduğunu düşünebilir, Cwénhild'in Azkaban yahut St. Mungo'da kafayı kırıp hayaller gördüğünü varsayabilir yada bu mevzu canınızı harbiden çok sıkıyorsa en güzelini yapıp hiç okumayabilirsiniz. Özetle arkadaşlar bana ara sıra bir roman yazma isteği gelir. Duygu ve Ceren bunu bilir, burada da aslında bir gün yazmak istediğim romanın denemesinin denemesinin denemesinin denemesini yapıyorum. Limitlerimi ne kadar zorlayabiliyorum istediğim şeyleri kaleme ne kadar dökebiliyorum bunu görme çabası biraz. Zaten bu konuda yazdığım şeyi de bir RP gibi değilde bir roman gibi yazmaya çalıştım. Ne kadar başarılı oldum hiç bir fikrim yok deniyoz işte bişeyler. Bir daha ne zaman yazarım bunu bilmiyorum, otobüste işe giderken çok fena ilham geliyor o motivasyon devam ederse 1-2 ayda bitebilir burası, belki 1 yıl sürer belki hiç devam etmez bilmiyom. Siteden gittiğimden beri sitede herhangi bir konu okumadım, Uğurla sohbetlerimiz dışında da ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum. Bir tane kız varmış çatır çatır görev yapıyormuş galiba, arkandayım yiğidim beni bul! Eğer kurgularınız ile çatışan bir şey olursa tesadüf olmuştur bilmiyorum. Gelirsiniz konuşuruz isterseniz. Neyse uzattıkça uzattık tekrar ediyorum. İngiltere'nin bu karanlık ve puslu vadisinde geçen olaylar sizin oynadığınız evrende geçmiyor. Burada gördüğünüz karakterler sizin bildiğiniz ve RP yazdığınız karakterler olsa da birebir aynı karakterler değil. CANON DEĞİL. Uğur ve arkadaşlarının yazdığı kurgunun dışında bir şey. Hadi görüşürüz, bir kısmınızı çok seviyorum.


Okurken dinlemelik

[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=iMq3lQFFHFw[/youtube]

Bölüm 1 : Ateşi Elleriyle Tutan Adam

Seth Carter, iki katlı evinin üst katındaki yatak odasının penceresini açtı. Kirli hava yavaş yavaş odada bulunan eşyalara teneffüs ederken havadaki tüm o zehirli gazlar ve pis koku adamın zaten bitik olan ciğerlerinin ömrü biraz daha kısalmıştı. Baş ucunda bulunan komodinin çekmecesinden çıkardığı sigara paketinin kıç kısmına parmaklarıyla şöyle bir vurdu ve dışarıya doğru baş veren sigarayı vurma işini yaptığı aynı kemikli parmaklarıyla kavradı, dudağına götürdü ve parmaklarının bir şıkırtısıyla yaktığı alev ile muggleların yurtdışından getirdiği Arap Sarma kağıdına sarılmış tütünü tutuşturdu. Bu kağıdın sakızlı bir tadı vardı, kimi tiryaki bu tattan hoşnutsuz olsada Seth seven güruhun içindeydi. Nikotin sessizce adamın bedenindeki yolculuğuna başlarken Seth açtığı penceresinin korkuluklarına yaslanarak evinin bulunduğu sokağı izlemeye koyuldu. Gelecek Postası’nın çalışanları gazeteleri dağıtma işini bitirmek üzereydi. Bunu takiben dükkan sahipleri birazdan sokaklara akın edecek, dükkanlarını açacak ve bu sabah rutini ağırlıkla bakanlık çalışanlarının olduğu işçi sınıfının uykusuzluk ve hoşnutsuzluk hissiyle bürünmüş bedenlerinin sokakları tepmesi ve iş yerlerine ulaşmasıyla sonlanacaktı. Londra büyücü sosyetesinin tipik bir günü böyle başlardı. Camının dışındaki dünyadakiyle birebir aynı olmasada Seth Carter’ın da bir rutini vardı. Sigarasını rahat rahat içebilmek için güne kızlarından erken başlar, sigarasını içer, içtiğine dair bütün izleri ortadan kaldırdıktan sonra kızlarını uyandırır ve onlarla kahvaltı ederdi. Jennifer mezun olduktan sonra Diagon Yolu’ndaki kütüphanede çalışmıştı bir iki yıl sonra yine o kütüphanede tanıştığı dürüst ve iyi bir adamla evleneceklerdi, düğüne bir aydan daha az bir süre kalmıştı. Hannah ise bambaşka bir mevzuydu. İnanılmaz bir potansiyeli vardı fakat bunu kullanacak motivasyonu eksikti. Günlerini o talihsiz gecenin yaşandığı barda geçiriyor, orada şarkı söylüyor kimi zaman eve çok geç geliyor kimi zaman ise hiç gelmiyordu. Geçen dört yılda baba-kız ilişkilerinde önemli adımlar atılmıştı ve atılmaya devam ediyordu. Geç kalınmış bir hikayeyi sıfırdan yazmaya çalışıyordu iki taraf ve şu ana kadar her şey yolunda gidiyordu, konu annesine gelene kadar tabii.

Sigarasından bir duman daha çekti, bu son dumandı. Öksürmemek için fazlasıyla uğraşmıştı. Çıkardığı dumanı elleriyle dağıttı ve izmariti söndürüp sokağa doğru fırlattı. Yere doğru düşen izmarit daha yere ulaşamadan küle dönüşüp hiçliğe karışmıştı. Camı kapattı, Londra kışı yeterince soğuktu. Parmaklarına ve dudaklarına sinen sigara kokusunu kapatmak için kokular süründü ve dişlerini fırçaladı. Dün geceden hazırladığı beyaz gömleği ve kahverengi takımını giyip mutfağa doğru indi. Yolda kızlarının odalarının önünde durup kapılarını tıklatıp onları uyandırdı. On beş dakika sonra Carter ailesinin bireyleri kahvaltı masasında güne başlamak için hazır olacaktı. Janice, evi çekip çeviren baş hizmetçi, kahvaltıyı hazırlıyordu. Seth’in ciğerlerine iyi gelmesi için her sabah köşedeki aktardan aldığı karışık bitkilerden oluşan çayın kokusu bütün mutfağa sinmişti. Al yanaklı, tombul ve hamarat bir kadındı Janice. Seth kadına teşekkür edip yemek masasına geçti ve kızlarının masaya gelişlerine kadar geçen süreyi masaya bırakılmış gazetelerdeki manşetleri tarayarak geçirdi. Gelecek Postası, Dırdırcı ve Veritas Libertae. Bu gazeteler çoğunlukla birbirlerinden farklı manşetlerle birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılsalarda bazı büyük olaylarda ortak noktaya geliyor fakat yine o ortak noktayı bile birbirlerinden çok farklı bir dilde ve farklı perspektiflerden anlatıyordu. Mutfağa ilk Hannah indi. İner inmez de gözlerindeki dehşet verici ifadeyi yakaladı Seth. Başı beladaydı. “Sigara mı içtin?!” diye cırladı kız. İlk tepki Janice’den geldi. “Beyim sigara mı içtiniz?” diye tekrarladı kızın sorusunu. Üzerine doğrultulan suçlamalara karşılık veremeden üçüncü bir cephede üst kattaki Jennifer tarafından açıldı. “Ne? Sigara mı içmiş?! Baba söz vermiştin!” Çıplak ayaklarıyla basamakları tepe tepe aşağı indi. Başında üç tane avcıyla yalnız başına kalmıştı Seth Carter. Gazeteyi yavaşça indirerek odadaki kadınları süzdü. Nasıl anlamıştı? Kesinlikle sigara kokmuyordu, parmakları falan da temizdi. Oturuşundan falan mı anlamıştı Hannah? Yok artık! “Bu suçlamaları kesinlikle kabul etmiyorum!” Yalan söylediği çok belliydi, gülüşünü saklayamıyordu zira. “Nerede saklıyorsun! Çabuk söyle!” diye çıkıştı Hannah. Ardından saldırıyı sürdürdü Jennifer. “Ciğerlerin ne halde biliyorsun, bırak şu illeti artık yeter!” sesindeki hayal kırıklığını ve öfkeyi odadaki herkes hissetmişti. Başka bir şey söylemedi ve mutfağı terk etti. Bu Seth'in yüzündeki pişkin ifadeyi sildi, koskoca adam utançtan kızarmış bir biçimde oturuyordu mutfakta. “Hanımım ben bugün bütün evi talan eder nerede saklıyormuş bulurum siz hiç merak etmeyin. Fasulyeler olmak üzere oturun başlayın kahvaltınıza hadi.” dedi Janice. Gözlerinden alev fışkırarak oturdu masaya Hannah. Öyle bir bakıştı ki bu Seth’in iştahı kesildi. Kızı karşısında sinirini çıkara çıkara pastırmaları parçalıyor ve çayını içiyordu. Kendi kendine söylendiği duyabiliyor ama neler dediğini anlayamıyordu. Seth yapmacık bir öksürükle dikkatini çekti kızın. 

“Gizli gizli içersen öksürürsün tabi böyle, hayır yani biz bu kadar dikkat ediyoruz doktorun da diyor o kadar ama laftan niye anlamıyorsun-“

“Bugün anneni ziyaret edeceğim.”


Bu sözler odadaki her şeyin sesini bir anda kısmıştı. Çaydanlıktan fırlayan buharın sesi duyulmuyordu. Sokağın gürültüsü bir anda kesilmişti. Hannah’ın sözleri sanki bir kara delik tarafından yutulmuştu. Janice odadan bir kedi misali çıktı, gittiğini hissettirmedi bile. Hannah sustu. Babasının söyleyeceklerinin sadece bu kadar olmasını istiyordu. Susması karşılığında onu sigara içtiği için affedebilirdi bile. Sadece susması yeterdi. Eğer konuşursa da duymayacaktı, duysa bile duymazdan gelecekti. Seth bir umut kızının bir şeyler demesini beklemişti fakat kızı sessizliğini bozmadı. Usulca yumurtasını yemeye devam etti. Aylardır aynı şeyi deniyordu ve sonuç hiç değişmiyordu. Her seferinde denemesi de reddedilmesi de zorlaşıyordu. Derin ve zor bir nefes verdi bu nefes ona sabah içtiği sigarayı sorgulatacak kadar zor bir nefesti. Defalarca sorduğu ve her seferinde aynı cevabı aldığı için artık cevabını kendi adından daha iyi bildiği o malum soruyu sordu.

“Benimle gelmek ister misin?”

Hiçbir şey söylemedi Hannah. Bıçağıyla pastırmasını ortadan ikiye böldü, çatalını batırdı ve yedi. Çayından bir yudum aldı ve az önceki soru hiç sorulmamış gibi devam etti.
Bu sessizliğe alışmış olmak çok acı bir duyguydu Seth için.

“Hannah…”

“Hayır. Çok istiyorsan selam söylediğimi söyleyebilirsin, bu kadar. O kadının yanında da sigara içersen anlarım.”


“O kadın-“

Adamın cevap vermesine izin vermedi. Sessizce kalktı ve odasına çıktı. Kızının sinirlendiğini hissedebilmek çok zor değildi. Seth yapacağı herhangi bir hareketin, onu durdurmaya çalışmasının yada başka bir şeyin kızı daha fazla sinirlendirmekten başka bir işe yaramayacağını biliyordu. Daha önce denemişti zorlamamak en iyisiydi, kızının tekrar birkaç gün başka yerlerde kalmasını istemiyordu. Başka zaman tekrar denerdi. Hannah öfkeliydi, kırgındı ve onu anlıyordu bir yere kadar. Hak vermiyor değildi, hala zamana ihtiyacı vardı belliki. Fakat Seth’in o kadar zamanı yoktu.

***

Yasal Yaptırım Ofisi’nde aynı monotonlukta, aynı yoğunlukta ve yılın diğer günlerinden hiçbir farkı olmayan sıradan bir gündü. Cadı Avcıları gitmişti belki ama buranın işi bitmiyordu. Akşama kadar biriken dosya yığınını yine o gün içinde bitirmeyi hala başarabiliyordu Seth Carter fakat eskisi kadar hızlı değildi. Yasal Yaptırım Dairesi Bakanı olarak geçirdiği dört yılın ardından yaşlılık yavaş yavaş hissettiriyordu kendisini. Kızlarının resminin olduğu çerçeveden yansıyan yüzünü gördü. Kırışıklıklar artık iyice belli oluyordu. Saçlarında öbek öbek beyaz saçları kolaylıkla seçebiliyordu. Yüzü yorgundu, dört yıl önce yanan yer çoğunlukla iyileşmişti fakat izleri hala oradaydı. Saatler önce doldurduğu bardağındaki suyundan son bir yudum aldı bu aynı zamanda ilk yudumuydu. Mesai bitimine yarım saat kadar kalmıştı. Toparlandı, saçlarını düzeltti ve parfümünü tazeledi. Eskisi kadar değildi belki ama yinede ne zaman o kadını ziyaret etse içinde bir yerlerde o ateşin tekrar alevlendiğini hissediyordu. Eh, bu kadını önüne kattığı her şeyi yakıp yıkan bir yangın olarak tanımlıyordu, içinin tutuşması normaldi. Yirmi beş sene önceki kadar güçlü olmasada kalbi her seferinde ritim değiştiriyor ve gözleri gülüyordu. Asistanını ofisine çağırdı, iletilmesi gereken mektupları ve işlenmesi gereken evrakları teslim ettikten sonra ofisindeki bacayı kullanarak Dublin’deki büyücülerin Diagon Yolu olarak nitelendirebileceğimiz Rover’s End’e ‘uçtu’. Bacadan çıkar çıkmaz asasını çıkardı ve yolculuk yüzünden tozlanmış takım elbisesi ile saçlarını temizledi. Buradan sonra doğruca cisimlenebilirdi fakat bunu yapmak istemiyordu. Buralarda biraz vakit geçirmek ve malikaneye ilkel yollarla ulaşmak buraya her seferinde gelirken hissettiği gerginliği azaltıyor, rahatlamasını sağlıyordu. Bu gerginlik sadece romantik hisleri kaynaklı değildi. Orada bıraktığı şeyi bıraktığı gibi bulamama ve korktuğu bir takım şeylerin gerçeğe dönüşmesi gibi ihtimaller onu geren faktörlerdendi. Cwénhild herhangi biriyle yüz yüze konuşmak dışında iletişim kurmayı pek tercih etmiyordu. Seth, kendisini ‘ben herhangi biri miyim?’ diye nitelendirip özgüvensiz sorgulamalara girmek yerine kadının bu isteğine saygı gösteren ilk insan olmayı tercih ediyordu. Böyle olunca da haftalarca, bazen aylarca haber alamadığı birinin yapabileceği şeyler konusunda ister istemez tedirginlik yaşanıyordu. Kadına güveni tamdı fakat insanoğlu şüphe etmek için dizayn edilmiş bir canlıydı ve Cwénhild’in geçmişi bu ilkel dürtüyü bastırması konusunda adama yardımcı olmuyordu. O yüzden önce küçük bir kahve dükkanına girdi. İrlanda’ya kadar gelip İrlanda Viskisi içmemek düpedüz saçmalıktı. Kahve dükkanında oyalanarak bir saati öldürdü. Bu sırada güneş gökyüzünü terk eylemişti. Bir arabacı bulana kadar sokakta onu tanıyan üç beş kişiyle sohbet etti. Burada tanınacağını pek düşünmemişti o yüzden yanına koruma almamıştı. Belki almalıydı. Zira kimisi ona ‘terörist sevicisi’ diyor, kimisi ise ‘hakkın yendi başkanım’ diyordu dört yıl önceki seçimleri kastederek. Dört yıl önce aday olduğu seçimden malum davadaki şahitliği ve malum şahısla olan ilişkisinin açığa çıkması, hatta bir çocuklarının olduğu gibi durumların basına sızmasıyla adaylıktan çekilmek zorunda bırakılmıştı Seth Carter. Zorlu bir süreçti. Cwénhild mucizevi bir şekilde hakkındaki suçlamaların çoğundan beraat etmişti. Bunun hem görünen hem de görünmeyen sebepleri vardı. Kadının eylemlerinin çoğunu bir tür trans halindeyken, beyni yıkanmış bir şekilde yaptığı ibraz edilmişti. Bu iddiayı destekler nitelikteki ifadeler, von Motke’nin bir hain çıkması ve bütün suçun ona yıkılması gibi etmenler, kadının döneminin Sihir Bakanı’nı öldürdüğü gibi suçlamaların düşmesine sebep olmuştu. Üzerine maruz kaldığı işkenceler ve neredeyse on beş yıldan fazladır ‘başarılı’ bir seherbaz oluşu da cezada indirimlere gidilmesi kararının çıkmasını sağlamıştı. Pek tabii bunlar görünen sebeplerdi. Perdenin arkasında, gizli odalarda ve bilinmeyen kişiler arasında geçen konuşmalarda Cwénhild Muirghéal öldürülemeyecek yada hapis edilemeyecek kadar değerli bir kuvvet olduğu konuşuldu. Bir takım kişiler onun dışarıya çıkışını sağlayarak onu belli ölçüde kontrol etmek ve muhtelif grupların üzerine salma niyetindeydi. Seth Carter bir şekilde bu planları kabullenecek ve istenilenleri yerine getirmeyecek bir aday olduğundan denklemin dışına çıkarılması gerekiyordu. Neyseki denklemin esas bilinmeyeniyle fazla içli dışlı olması bu şahısların işine gelmişti ve Seth Carter’ın planlanmış düşüşü sorunsuz, tereyağından kıl çeker gibi kimsenin haberi olmadan halledilmişti. Cwénhild Muirghéal konusunda yapılması gereken ekstra bir müdahale yoktu. Dışarı çıktıktan sonra en iyi bildiği şeyi zaten yapardı. Lakin Cwénhild bekleneni yapmadı. Çoğunluk onun çıktıktan sonra ‘seferine’ devam edeceğini düşünüyor hatta bu sefere katılmak isteyenler oluyordu. Gazeteler tahliye günü manşetlerle doldu. Diagon Yolu başta olmak üzere çeşitli yerlerde gösteriler yapıldı. Halk bir bıçak gibi ikiye bölünmüştü. Kimisi onun emri altına girip avcılara karşı verdiği savaşta bir mücahit olmak istiyor kimisi ise bir katilin, bir teröristin salınmasından ötürü ülkenin geldiği hali sorguluyordu. MACUSA bile o gün önemli gazetecilerinden bir iki tanesini göndermişti İngiltere’ye. Bir şeyler olacaktı, bu kadın bir şeyler yapacaktı. Cwénhild tahliye günü geldiğinde sadece sevdiklerine sarıldı. Sımsıkı ve göz yaşları içinde sarıldı onlara ve sonra ortadan kayboldu. Seth, kadının St. Mungo’da özel ve kapalı bir odada tedavi edilmesini sağladı. Fiziksel yaralar kolay iyileşmişti ancak kadının zihni paramparça olmuştu. Haftalarca gördüğü kabuslar yüzünden gecenin bir yarısı krizler geçirerek uyanmıştı. Koskoca kadın, ağlayan zırlayan huysuz bir bebeğe dönüşmüştü. Bir zamanlar bu kadının korkusuz bir seherbaz, bir katil ve bir terörist olduğuna inanmak çok güç bir düşünceydi. Fakat zaman her şeyi düzelttiği gibi Cwénhild’i de düzeltti, olabildiğince. Taburcu olduktan sonra İrlanda’ya doğduğu eve geri döndü. Annesinin ölümünden sonra ev ona kalmıştı. O günden bu güne kadarda oradan ayrılmadı. Dünyadan ve dünyanın içinde dönen her şeyden elini eteğini çekmişti. Bütün bunlar; sevdiği kadının özgürlüğü, o kadının sağlığı ve geri kalan her şey Seth’e pahalıya patlamıştı. Yine de kimseyi suçlamadı. Bir karar vermişti ve bu tür sonuçları olabileceğinin ihtimal dahilinde olduğunun bilincindeydi. Yeni seçilen bakan Frank Theodore Thorpe iyi bir adamdı ve göreve gelişinden kısa bir süre sonra Cadı Avcıları’nın aktiviteleri azalarak bitmişti. Bir anda sanki hiç var olmamışlar gibi hepsi ortadan kaybolmuştu.

İnsanların ilgisinden bunaldığını hissetti Seth. Rover’s End’ten apar topar çıktı. Onu Skerries’e götürecek bir araba bulduğunda ufaktan kar yağmaya başlamıştı. Bir muggle’ın kullandığı, atların çektiği arabaya bindiğinde ufak bir rahatlama hissi geldi. “Nereye gidiyoruz beyim?” diye sordu soğuktan üşümüş arabacı. Genç bir adamdı, zayıftı. Bu işi uzun zamandır yaptığı belli oluyordu.

“Skerries’e köyüne gidiyor musun?”

“Gidiyorum, İngiliz misin beyim?”

“Aksanım o kadar belli mi ya?”


“Hem o hem de bizim buralarda böyle sağlam takım elbise giyen bulunmaz.” dedi sürücü, sonra elini eskimiş ceketinin iç cebine soktu ve iki dal sigara çıkardı. “İçer misin beyim, buyur benden.” Bir sigara yakma fikri bir anlığına cazip gelmişti ama Hannah’a tekrar yakalanma fikri güçlü bir vazgeçiriciydi.

“Hayır, teşekkür ederim.”

Skerries, Dublin’e yakın bir balıkçı köyüydü. Köyü geçip düzlüklere çıktığınızda büyücülerin yaşadığı arazilere geliyordunuz. Muirgheallar, Skerries daha sadece balıkçıların ara sıra uğradığı küçük bir limanken bile buralarda yaşıyorlardı. Yemyeşil düzlükler bembeyaz kar ile kaplanmıştı. Gözün görebildiği her yeri dolduran beyaz kilometrelerce uzanıyordu. Birkaç geyiğin ayak izi çarşafımsı görüntüyü bozuyor olsa da kışın bütün haşmeti inmişti Skerries düzlüklerine. Köy halkı bu aylarda geçimini buz parçaları ve balık satarak geçiriyordu. Köyün merkezinden geçerken gözüne olağan dışı bir şey takılmadı adamın. Küçük bir posta ofisi hala orada duruyordu. Posta ofisinin yanında bir balıkçı dükkanı ve o dükkanın yanında sıra sıra evler vardı. Köy merkezi denilebilecek yerde duran koca ağacın gövdelerine çeşitli tabelalar çivilenmişti. Demirci, nalbant gibi bir köyde bulunan esnafların dükkanlarına yönlendiriyordu bu tabelalar. Fakat sokakların çoğu karla kaplı olduğundan girilmiyordu bu esnafların sokaklarına ama ana yollar özenle kardan arındırılmıştı. Yumuşak, çamurlu topraktan olma patika karla kaplanmaya başlamıştı, belli ki bir süredir kimseler geçmemişti buralardan arabayla. Karda zaten hızlanmıştı. Arabanın tekerlerinin bıraktığı iz birkaç dakika geçmeden yağan kar ile tekrar kapanıyordu. Bir süre sonra buralara arabayla girmek hiç mümkün olmayacaktı. Köyden sıkıntısız bir şekilde çıktılar. Dumanı tüten bacalı bir evin camından ona el sallayan tatlı bir erkek çocuğu dışında kayda değer hiçbir şey yaşanmadı. Köyün çıkışındaki patikada yarım saat daha gittiler. Ormana yaklaştıklarında Seth arabayı durdurdu. Sürücüye parasını ödedi ve adamı uğurladı. Sürücü arabayı geniş bir ağacın altına çekti ve vagona girip uzandı. Seth tarafından izlendiğini fark eden adam eylemlerini açıkladı hemen. “Bu havada gidilmez beyim daha, kar durana kadar dinleneyim burada ben, haydi sağlıcakla.” Seth adama fazladan biraz daha para verdi, bu havada onu buraya kadar getirmek düşünüldüğünden daha zor bir işti. Adamla tekrar vedalaştıktan sonra patikayı takip etti ve adamın onu göremeyeceği bir yerde olduğundan emin olunca ayakkabılarına yaptığı bir tılsım ile karda batmadan yürüyebilmeye başladı. Uzaktan uzaktan bir takım hayvanların seslerini duyabiliyordu. Baykuşlar uyanmıştı ve ağaç dallarına yerleşmişlerdi. Rüzgar ağaç dallarını zoraki bir dansa mecbur ediyor ve tınısını Seth’in kulaklarına ulaştırıyordu. Kesinlikle soğuk ve güçlü bir rüzgardı bu. Doğa her ne kadar uykuya yatmış olsada uyanık olan birkaç mensubunu duymak güzeldi. Ormanın içine girdiğinde ay ışığı yolunu aydınlatıyordu. Dalların arasından sızan ışığa yardımcı olsun diye bir büyü yapmıştı ayrıca. İngiltere’nin göbeğinde böyle ormanlar yoktu. O yüzden biraz da tadını çıkarıyordu bu ufak yürüyüşün. Çok geçmeden derenin akıntısını duydu. Artık gide gele ayakları bu yolu kendisi gider olmuştu. Dereye doğru yollandı. Bu dere Cwénhild’in evinin yanından geçen bir dereydi. Neredeyse bütün orman uyumuşken daha da gürültülü akıyordu. Usulca dereyi takip etti. Akan suyun ne kadar soğuk olduğunu düşününce içi ürperdi. Derenin iyice genişlediği yerin bitişiğinde iki katlı taş ev duruyordu. Beyaz bir çit ile çevrelenmişti. Tabii evi çevreleyen tek şey bu eskimiş tahta çit değildi. Hayvanların ve Muggle’ların erişememesi için envai çeşit büyü yapmışlardı buraya Cwénhild ile birlikte. Biriken kara bakıldığında çitin kapısı epeydir açılmamıştı. Kolayca açabilmek için asasını çıkardı ve kapının etrafındaki karı eritti. Arazi çok çok eskiden bir muggle ailesine ait olduğundan bahçede fazlasıyla muggle kültürüne ait şeyler görmek mümkündü. Hiç kullanılmayan bir kuyu bahçenin tam ortasındaydı. Evin yanından akan dere düşünüldüğünde bu kuyunun amacını sorguladı Seth. Büyücülerin bir kuyuya ihtiyacı yoktu ama evinin yanından dere akan bir muggle ailesinin kuyuya neden ihtiyaç duyduğunu merak etti. Muggle toplumu gerçekten gizemliydi. Kuyunun sağında Cwénhild’in kendi inşa ettiği bir sera bulunuyordu. Seth, seraya baktığında çeşitli bitkilerin yetişmekte olduğunu görebildi. Seranın tam karşısında küçük bir ahır bulunuyordu, kapısı sımsıkı kapalıydı. Cwénhild burayı yazın küçük bir mutfak olarak kullanıyordu. Onun dışında pek olağandışı bir şeyin olmadığı bir bahçeydi bu. Ev ise iki katlı taş bir evdi. Güzel bir verandası vardı. Burada küçük ahşap bir masa ve o masanın yanında da bir tane sandalye bulunuyordu. Seth mutfaktan sızan ışığı görmüştü. Mutfak evin arka tarafında kaldığından ön kapıdan bakıldığında evde kimse yokmuş gibi görünüyordu. Kapıyı çalmadan önce sessizce mutfak camının o tarafa doğru yollandı. Pencerenin perdesi biraz aralıktı. Cwénhild’i arkadan görebiliyordu. Bir şeyler hazırlıyordu mutfakta. Yorgun gözüküyordu. Bu yorgunluk bu güne ait bir yorgunluk değildi. Dört yıldır böyleydi. Zaman ufak ufak ona da yetişmişti. Hareketleri ağırdı. Bedeninin eskisi gibi çalışmadığını çok iyi görebiliyordu Seth. Kızıl saçlarının arasına yavaş yavaş yerleşiyordu beyazlar. Yine de çok güzeldi. Bembeyaz teni hiç olmadığı kadar canlıydı ve bütün bu sakinlik ona bir şekilde yakışmıştı. Bir zamanlar Cwénhild’i böyle görebilmeyi çok dilemişti. Eve geldiğinde ona yemek hazırlayan bir Cwénhild portresi hiçbir zaman göreceğini düşünmediği bir manzaraydı, bunu görmek mutluluk vericiydi. Her ne kadar o resimde kendisi olmasa bile.

Mutfağın arka bahçeye açılan kapısının önüne gelirken Cwénhild adamı görebildi. Seth’te zaten saklanmaya falan çalışmamıştı. Daha o kapıya gelmeden kapıyı açtı Cwénhild. Kapı açılır açılmaz içerideki sıcak hava adamın yüzüne yüzüne vurdu. Sıcak havayla birlikte pişmekte olan patatesin ve bilimum sebzenin de kokusu burnuna ulaştı. “Geç geç, donmuşsun!” diyerek adamı içeri aldı Cwénhild. Ayakkabılarından ve paltosundan düşen kar, kadının mutfağını birazcık kirletmişti ama ikili buna aldırış etmedi. Zaten bir iki saniye sonra bir asa hareketiyle bütün kar eriyip gitmiş, su da buharlaşmıştı. “Geleceğini haber etseydin ya bir iki bir şey daha hazırlardım sana.” dedi kızıl saçlı kadın. Sesindeki samimiyeti ve daha da önemlisi mutluluğu çok net duyabiliyordu Seth.

“Önemli değil, ne hazırlıyorsun? Baya güzel kokuyor, öğrenmişsin yemek yapmayı.”

“Annemin bir tarifiymiş Abigaile’den aldım.”
dedi, kadın bu sözleri söyledikten sonra sanki daha önce orada olmayan ama söylendikten sonra belirmiş gibi bir anda gözüne çarpan defteri gördü. Gayet eski püskü bu defterin sayfalarında aynı bir öğrencinin iksir defterine iksir tariflerini yazdığı gibi yemek tarifleri yazılmıştı. “Şu üstümdekileri bırakayım da yardım edeyim sana.” Paltosunu çıkardı ve koridordaki askılığa astı. Islak palto su akıtmasın diye bir iki dakika asasını paltoya tuttu ve paltonun kuruduğundan emin olduğunda mutfağa döndü. Kıvrak bir hareketle bir bıçak kaptı ve patatesleri soymaya başladı. Bütün bu soymayı, yemek yapmayı pek ala büyüyle yapabilirlerdi, ikisi de bunu layıkıyla yapabilecek büyücülerdi, lakin bazen hayat basit şeyleri yaparak keyif aldığınız anları barındırıyordu. Bu da o anlardan birisiydi. Patatesleri elleriyle soymak, yıkamak ve doğramak ama en önemlisi bunu birlikte yapmak keyifliydi. Basit şeylerde mutluluğu bulabildiğini görebiliyordu Cwénhild’in. O yüzden ona ayak uydurmak ve bu patatesleri eliyle kirlene kirlene soymak tarifi olmayan bir zevk veriyordu. Patatesleri soyduktan sonra mutfak kapısının yanında duran güğümü aldı ve tencerenin içine yerleştirdiği patatesleri güğümden döktüğü suyla yıkadı. Patatesleri süzdükten sonra Cwénhild’e uzattı ve kadının onları güzelce doğrayıp kaynamakta olan tencereye atışını izledi. Bu sırada karışmaktan kendini alamayıp bir iki tutam fesleğende kendi ekledi. Uzun zamandan sonra ilk kez birlikte yemek pişiriyorlardı. O yüzden iyice tadını çıkarıyordu Seth.

“Mahzende şarap var mı?”

“Var ama içmeyeceğiz.”

“Neden?”

“Neden sigara içmiyorsan o yüzden. Su var, su iç”


‘Ben sigara içiyorum ama.’ diye geçirdi içinden, tabi bunu sözlü bir şekilde beyan etmek ölüm fermanını imzalamaktan farksızdı, o yüzden kadınla hiç tartışmadı ve masayı kurarken bardaklara sadece su doldurmakla yetindi. Cwénhild tencerenin kapağını kapattı ve mutfak masasına oturdu. Onu takiben Seth’te karşısına oturdu.

“Hava da soğukmuş buralarda baya.”

“Eh, dağ havası, orman falan da var. İyi oluyor ama insanı diri tutuyor. İş nasıl?”

“Aynı, çok bir değişiklik yok büyü yapan bir iki ev cini vardı geçen gün onlarla uğraştık.”

“O yasayı hala kaldıramadınız mı ya?”

“Düzenlemeler yapılıyor ama bir şey olacağını sanmam.”

“Kızlar nasıl?”

“İyiler iyiler… Hannah gelecekti ama…”


Kadın gülümsedi, sırf onu üzmemek için yalan söylediğini anlayabiliyordu. Yine de bozmak istemedi Seth’i ve sesini çıkarmadan cümlesini bitirmesini bekledi.

“…ben tek gelmek istedim.” Seth, kızı için kötü polisi oynamaya çalışıyordu. Asil bir davranıştı ve Cwénhild bunu takdir ediyordu. Bu asaleti, inandığı şeylerin arkasında durması adam hakkında en çok sevdiği şeylerdi. Sessizce başını salladı. Kızının burada olmasını çok isterdi. Fakat Hannah çizgisini dört yıl önce çekmişti ve Cwénhild’in o çizginin neresinde olduğunu da gayet belli etmişti. Bu durumla barışıktı kadın ama bu durumun içini parçaladığı gerçeğini değiştiremiyordu. Tencerenin kapağı ufak ufak hareket etti. Bu yemeğin piştiği anlamına geliyordu ve zamanlaması muazzamdı. İki tarafında pek bulaşmak istemediği bir konudan onları kurtarmıştı. Cwénhild kalktı ve tencerenin kapağını açtı parmağını tencerenin üzerinde saat yönünde çevirdi, çevirmesiyle birlikte yahni kendi kendine karışmaya başladı. Biraz karıştırdıktan sonra yemeği servis etti ve sonunda tekrar masaya oturdu.

“Baya güzel olmuş, eline sağlık.”

Pek konuşmadan yemeklerini yediler. Janice’in yaptığı yemeklerin yanına yaklaşamasa da fena olmamıştı. Bu kadının dört sene önce sadece bira içip haşlanmış patates yediği düşünülünce gelinen nokta gerçekten takdire şayandı. Yemeği bitirip üzerine suyunu içtikten sonra refleks olarak sigara içmek istedi bünyesi. Paltosuna doğru hareketlenecekti ki Cwénhild’in ateş saçan bakışlarını görebildi. Onun yanında sigara içmeye kalkışmak pek akıllıca bir fikir değildi. Fakat yinede paltosuna doğru yürüdü. Sigaranın olduğu cebin hemen karşısındaki iç cepte duran zarfı aldı ve yerine geri oturdu. Cwénhild’in bakışlarının ne anlama geldiğini bildiğinden ortamı yumuşatacak bir şeyler söyleme isteği duydu. “Hemen sigara içeceğimi düşünüyorsun ayıp oluyor artık.”

“O ne?” diye sordu kadın. Krem rengi bir zarftı bu, kenarlarında güzel işlemeler vardı. Seth Carter’a ait mühür ile mühürlenmişti ve görebildiği kadarıyla yeni bir mühürdü bu. “Aç bak, sana.” diyerek uzattı zarfı kadına. Cwénhild zarfı aldı ve açtı. İçinden yine aynı renkte güzel bir kağıt çıktı. Tılsımlıydı. Harfler önce çiçek şeklinde açıyor daha sonra yeşil bir renkte yazılmış yazıya dönüşüyordu. Tatlıda bir kokusu vardı. Bu bir davetiyeydi. Şöyle yazıyordu;

“Bu mutlu günümüzde aramıza katılarak mutluluğumuzu paylaşmaya davetlisiniz!

Jennifer R. Carter ve Thomas Edward Kennigstone

24 Şubat 1869

17.00

Yer : Mag & Mell”

Seth kadının yüzündeki şaşkınlığı çok iyi görebiliyordu. Davet edilmeyi beklemediği gün gibi ortadaydı. Davette edilmemişti zaten. Jennifer’in Cwénhild ile bir sorunu yoktu. Cwénhild yıllar önce onun hayatını kurtarmıştı, Seth tarafından evlat edilmeden onunla ilgilenmişti kısa bir süreliğine. Ona kalsa kesinlikle düğüne davet ederdi. Fakat Cwénhild Muirghéal artık düğüne rahatlıkla davet edebileceğini bir akraba, bir tanıdık değildi. Bu problem bir şekilde atlatılsa bile esas neden Hannah’tı. Düğüne davet edilmemesinin bir numaralı sebebi Hannah’ın bunu istememesiydi. Bunu hiçbir zaman sözlü olarak konuşmadılar Seth ile. Konuşmalarına gerek yoktu, Seth bunu biliyordu. Yinede davet edecekti. Kızının annesiyle konuşmuyor ve görüşmüyor oluşundan hoşnutsuzdu. Yaşanmış ve yaşanmamış bir çok şey artık geçmişte kalmıştı. Karşısında oturan bu kadın ikinci bir şansı hak ediyordu. Bu düğün belki o şansın ona verileceği gün olacaktı. Eh Hannah’ta itiraz ederse, ki edecekti, o zaman hiçbir zaman istemediğini söylemediği argümanını öne sürüp işten sıyrılacaktı, ucuz bir numara mıydı? Kesinlikle.

“Seth, ben… gelmemem çok daha iyi olacaktır.” dedi kadın, davetiyeyi zarfın içine koyup adama geri uzattı. Seth zarfı aldı ve masaya, ikisinin ortasına koydu.

“Saçmalama, senin için güzel bir değişiklik olur.”

“İyide ben bir değişiklik istemiyorumki.”

“E ne şimdi Jennifer’in düğününe gelmeyecek misin? Kızın annesi sayılırsın.”

“Tebriklerimi ilet, güzel bir sepet hazırlar gönderirim ama gelmemin iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum.”

“Cwén, yapma böyle.”

“Seth, bu düğün o ikisi hakkında olmalı değil mi? Ben oraya gelirsem olacakları biliyorsun. Fısıltılar, yargılayan gözler. Üstelik dört yıldır görüştüğüm üç dört kişi var, bir anda ortaya çıkmam demek o düğünün ve Jennifer’ın görünmez olması demek.”

“Sırf insanlar senin hakkında konuşacak diye çıkmayacak mısın hiç dışarı? Saklanacak mısın burada?

“Seth ben bir şeyden saklanmıyorum. Burada mutluyum, huzurluyum.”

“Peki Hannah? Onu özlemiyor musun?”


Cwénhild’in yüzü düştü. Sanki yanakları soldu ve ışıltısı karardı. Önce üzüntü, sonra biraz sinir çehresine misafir oldu. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama kelimeleri yuttu ve sustu. Seth elini uzattı ve Cwénhild’in elini tuttu.

“Cwén, bir gün o da evlenecek o zamanda mı burada oturacaksın? Annen ile yaşadığın şeyi kızınla yaşamana gerek yok.”

“O kadar basit değil. O kadar basit olmadığını biliyorsun.”

“Öyle. Basitleştirmek ve çözmek sizin elinizde. Düğüne gel, bana güven.”

“Bu lafı en son söylediğinde Azkaban’a kapatıldım Seth.”
Güldü. Seth’te aynı şekilde güldü.

"Ama sonra çıktın, çıkardım seni değil mi ve dediğim gibi her şey güzel olmadı mı?"

“Bilmiyorum. Bakarız, daha çok var hem.” Seth hak verir bir şekilde kafa salladı. Yıllar bu kadının çoğu huyunu törpülemişti ama inatçılığı hala sapasağlam oradaydı. Onun hakkında sevdiği şeylerden birisi buydu ama ara sıra işini zorlaştırdığı zamanlarda bu inatçılığı pek sevmiyordu.

“Benim hatırım için gel.” dedi Seth. Cwénhild’in kaşları kalktı. Hoşnutsuzdu. “Söz vermiyorum.” demekle yetindi. Hatırlar ve birileri için bir şeyler yapmak artık Cwénhild’in bulaşmayı istemediği yerlerdi. Seth here ne kadar bu tür durumlarda istisna olsa da yıllardır ‘hatırı için’ bir şey istememişti. Seth düşünüldüğüne böyle bir şeyi hiç istemeyeceğini düşündüğünden rahattı. O rahatlık hissi az önce kaybolmuştu. Sessizlikleri sürdü. Cwénhild eline davetiyeyi aldı ve bir iki defa okudu. Mutfaktaki saatin tıkırtıları odada duyulabilen yegane şeydi. Bazen sessizlik en gürültülü kelimelerden daha fazla şey anlatırdı ya, işte bu öyle bir andı. Sadece birbirlerine baktılar. Konuşmalarına gerek yoktu birbirlerini anlamaları için. Seth, Cwénhild konuşmadan, bir şey söylemeden o düğüne geleceğini anlamıştı. Daha Cwénhild’in bile düğüne geleceğinden haberi olmamasına rağmen onu bu kadar iyi tanıyordu. Sessizliği bozmadan kalktı, paltosunu giydi ve kızıl saçlı kadının elini öptü.

“Ben gidiyorum, anca giderim yol uzun malum. Kendine çok dikkat et, bir şeye ihtiyacın olursa bana nasıl ulaşabileceğini biliyorsun.” dedi. Cwénhild onu ön kapıya kadar geçirdi.

“Tekrar ediyorum, söz vermiyorum.”

“Biliyorum.”


Seth Carter, geldiği gibi sessiz bir şekilde karla kaplı bahçeyi geçti, dereyi aşağıya doğru takip etti. Bu soğuk havada yapılacak bir yürüyüş kuşkusuz bünyesine iyi gelecekti. Cwénhild’in onu göremeyeceği bir yerde olduğundan emin olunca paltosunun cebinde bekleyen eski dostunu çıkardı. Sigarayı parmaklarına götürdü ve yaktı. Ay ışığı altında, buz gibi havada içini ısıtan sigaranın keyfi az önce kazandığı zafer ile birlikte çok daha güzeldi.

[/justify]

2
Mali-Phali-Ty-Co Pub / Ynt: Drinks and Wines
« : 10 Nisan, 2022 11:14:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]"Marcus huh? Cwénhild bende." diye tekrarladı adamın adını. Sebepsiz bir şaşkınlıktan pek fazlası değildi. Altında anlam olmayan normal bir konuşmanın akışında verilebilecek sıradan tepkilerden yalnızca bir tanesini vermişti kadın. Kahve servis edildikten ve kadın bir yudum aldıktan sonra adamın sorusu geldi. "Seherbazım ben." diye yanıtladı. Bu sırada cebindeki paketten bir dal sigara çıkardı ve dudaklarının arasına yerleştirdi. Sağ elinin parmaklarını şıklatarak yaktığı ateş ile sigaranın tütününü yaktı ve duman yavaş yavaş masaya yayılmaya başladı. Sigaradan derin bir nefes alarak tutuşan tütünün iyice harmanlanmasını sağladı. Böylece daha güzel bir aroma elde edebilecekti. Sigara dudaklarındayken yarım ağızla konuşmaya devam etti. "On beş seneden fazla oldu. Zor iş, hele sizinki daha da sıkıntılı. Alışıyorsun ama çok şeyapma." dedi ve elinde tuttuğu paketi adama doğru uzattı.

Zor zamanları çok iyi hatırlıyordu. İlk kez bir can almak zorunda kaldığı o gece hala aklındaydı. Fakat alışmıştı. Kendi sözlerinin doğru olduğunu biliyordu çünkü o yollardan geçmişti. Ölen her zorbanın onda bıraktığı etki daha hafif olmuştu. Yan yana savaştığı yoldaşlarının gözlerindeki ışığın sönüşünü izlemek kolaylaşmıştı. Buna alıştığı için kendinden nefret ediyordu ama alışmasa hayatına devam edemeyeceği gerçeğinin farkındaydı. Bu farkındalık onu bamabaşka bir nefret nöbetine sokuyor, verdiği kararlar yüzünden kendini soktuğu çıkmazı hatırlıyordu. Aylar sonra bu çıkmazdan işkence ve kan ile çıktığı günlere daha vardı. Bunların bilincinde olmayan kadın, adama baktı. "Yardım lazım olursa uğra bizim ofise beni bulamazsan Hoffman var."[/justify]

3
Mali-Phali-Ty-Co Pub / Ynt: Drinks and Wines
« : 05 Nisan, 2022 09:44:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Hatırlıyorum. Bir zamanları, hayatın daha sade ve basit olduğu zamanları hatırlıyorum. Çok uzak bir geçmiş değil. Geçen yıl, karın yağmaya ve yeni yıl ağaçlarının kaldırıldığı zamanları hatırlıyorum.

Kemiklerine kadar işlemiş yorgunluğu hissediyordu. Çizmelerinin içindeki ayaklarını kaldırmaya mecali kalmamıştı. Tüm o evrak işleri sonra Godric's Hollow tarafındaki o bitmek bilmeyen kovalamaca kadının enerjisini iyice tüketmişti. Alannah'ta yeni yıl için İrlanda'ya dönmüştü ve bir türlü gelmek bilmemişti. O yüzden eve gidip kendi kendine kalmaktan kaçınıyordu Cwénhild. O yüzden eve gitmedi. Sokaklarda boş boş dolandıktan sonra Mag & Mell olmayan bir pub gördü gözleri. Normalde Mag & Mell'e giderdi ama Mirabelle iki gün önce gittiğinde yoktu. Tekrar gidip aynı hayal kırıklığını yaşamak istemiyordu. Soğuktan üşümüş parmaklarını ceketinin cebine soktu ve içeri girdi.

Mekan güzeldi. Bir İrlanda Kahvesi alıp köşeye çekildi. İçki problemlerini tekrar başlatmamak için az alkollü bir şeyleri tercih etmişti. Annesinin babasına İrlanda Kahvesi hazırladığı zamanlar çok uzakta kalmıştı. Kadının ses tonunu bile unutmuştu çoktan. Bu düşünceleri kafasını sağa sola sallayarak def etti. Bu düşünceler onu esir almaya yemin etmiş birer asker gibi tekrar tekrar zihnine saldırıyordu. Düşünmekten kaçındığı şeyler düşündürmek için bir savaş halindeydi adeta. Sonra uzun saçlı o adam geldi. Kadının dikkati dağıldı ve annesi aklından çıktı. Bu yüz tanıdıktı. Bakanlıkta gördüğü birisiydi. Hatta yakın zamanda Vuruculara geçmemiş miydi? Adamın yanına oturma isteğini başıyla onayladı ve masasına buyur etti. Adını hatırlamaya çalışıyordu ama bir türlü çıkaramıyordu. İçkilerle ilgili soruyu beş sene önce olsa çok kolaylıkla cevaplayabilirdi. Şimdi ise Baiju'nun ne olduğunu bile bilmiyordu. Alannah görse gurur duyardı.

"Baiju mu? Hiç duymadım. Sen şu Vuruculara geçen elemansın değil mi adın neydi?"[/justify]

5
Azkaban Hapishanesi / Üç
« : 30 Mart, 2022 22:10:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

[justify]Uykunun geride bıraktığı mahmur gözler titreşen ışıkların aydınlatmaya çabaladığı taştan mabedin detaylarını yavaş yavaş kadının zihnine iletiyordu. Duvarlardaki taşların çatlakları paslanmış demirler ve farelerin tüylü kuyrukları hepsi idrak ediliyordu. Uyumuş yahut tekrar ruh emiciler tarafından ziyaret edilmişti. Her ikisinin sonu ve başı aynı oluyordu zaten. Rahat bir uykuya yatamıyordu. Rahatsız şilte, soğuk ve farelerin cırıltısı kadının bilinçli bir uyku haline geçişini mümkün kılmıyordu. Sadece ve sadece bedeni yorgunluktan bitap düştüğü zaman gözleri kapanmayı kabul ediyor ve bilinci pes ettiğinde uykuyu andıran ama kesinlikle uyku kadar rahatlatıcı ve güzel olmayan bir baygınlık haline geçiyordu. Rüya görmüyordu, uyuduğunu hissetmiyordu. Bayılıyor, bilinci kapanıyor ve bilmediği bir süre zarfı boyunca hayattan kopuyordu. Uyandığında kaç saat geçtiğini bilmiyor neler yaşandığını bilmiyor bu yüzdende aslında hiç uyumamış gibi hissediyordu. Gözlerini ne zaman kapattığını ve ne zaman açtığını bilmemek insanın benliğini ve ruhunu zorlayan bir tecrübeydi. Dinlenmesi gerekirken kendini daha yorgun buluyordu her seferinde. Belkide hiç uyumuyordu. Sadece uyuduğunu zannediyor, derin düşüncelerinin içindeki okyanusta boğulduğu boşlukları uyumuş gibi sayıyordu. Bilinmezlik ve belirsizlik hayatının dümenini eline almıştı. Bir gün gelecek ve o bu hücrelerin kapısı açılacaktı. Pis kokuyu, pis şilteyi ve farelerin seslerini geride bırakacaktı. Lakin bunun ne zaman olacağını bilmiyordu. Üç ayın üç günü mü bitmişti, üç saati mi bitmişti yoksa üç ayın üçüncü ayının son üçüncü gününde miydi bilmiyordu. Delirecek gibi hissetti. Başını ellerinin arasına aldı. Daha önce bu kadar şey hissetmiş miydi? Ölüme yaklaştıkça, burada çürüdükçe daha da canlı hissediyordu. Zira yaşamanın, özgürce nefes almanın kıymeti anlaşılıyordu. Daha önce burun kıvırdığı şeyler onun için yavaş yavaş lüks haline geliyordu. Ölüm, onu canlı hissettiriyordu ve canlı hissetmenin bedeli şüphesiz ki çok ağırdı.

Kırmızı saçlarına aklar düşmüş kadın hücrenin penceresinden dışarıyı izliyordu. Dışarıyı izliyor, ancak dışarıyı göremiyordu. Karanlık denizin içinde yüzen balıkların yaşam mücadelesinden bihaberdi. Kayalıkların üstüne konmuş martıların şarkılarını duyamıyordu. Bulutların sessiz dansını izleyemiyordu. Sadece bakıyor ve soğuk denizin ufak bir parçasını görebiliyordu. Resmin tamamı ona kapatılmıştı. Sınırlı manzaradan sıkılmıştı. Kadın şiltenin üzerinde kafası ellerinin arasında dalıp gitmiş ve yitip giden Cwénhild'e döndü. Bakışların onun üzerine çevrildiğini hissedince irkildi Cwénhild. O gözlere kendi gözlerini kilitledi. Yaşlı bir kadın ve yaşlılığı yaşayan bir kadın sadece gözleriyle bir savaş vermekteydiler. Birbirlerini süzüyor, tartıyor ancak konuşmaktan kaçınıyorlardı. İlk sözü kim söylerse savaşı başka bir boyuta o taşıyacak ve çatışmalarını daha da şiddetlendirecekti. Şiddetle, şiddetli hazlarla doğan iki kadının bu vahşetten kaçınması komikti. Sessizliği bozan Cwénhild olmadı, saçlarına aklar düşmüş kızıl saçlı kadında bozmadı. Rüzgar, yahut dalgaların kayalıklara karşı yaptığı sonsuz intiharda değildi. Kızıl cübbesi ve kukuletasıyla içeriye süzülen Carmilla bozdu sessizliği. Uzun zamandır sessizliğini koruyan ve ikiliyi kendi kaderlerine terk etmiş gibi görünen Carmilla'nın bıçak kadar keskin ve iki aşığı birbirinden ayıracak kadar soğuk deniz gibi sesi duyuldu iki kadının kulağında.

"Duygularının yarattığı bu hücre, seni tatmin ediyor mu, Cwénhild Muirghéal?" Ses tonu alaycıydı, sinir bozucuydu. Carmilla'nın istediğini bu olduğunu biliyordu, sinir bozmak, buraya tıkılmış oldukları için hissettiği memnuniyetsizliğin onda yaşattığı keyifsizliğin intikamıydı. Cwénhild ise henüz bu kadınla savaşacak kadar gücünü toplamamıştı. "Bu hücre, özgürlüğümüzün anahtarı. Burada biraz duracağız daha sonra gitmek istediğimiz her yere gideceğiz." diye cevapladı. Cevap vermekten çok kadını geçiştirmek ve zaman kazanmaya çalışıyordu. Zaman kazanıp kadının amacını ve motivasyonlarını süzmeliydi.

"Bütün özgürlüğümüzü bir avuç aristokratın ve bürokrasinin eline bıraktıktan sonra bunları söyleme sebebin bizi eğlendirmek mi yoksa gerçekten bu kadar aptal mısın?" Carmilla öfkeliydi. Öfkesi bir volkan olmuştu ve gariban köylülerin üzerine püskürmek üzereydi. Bu öfkeyi tanıyordu, bu öfke onu o yapan şeydi. Seth'in deyimiyle onun yangınıydı bu öfke. Karşılık vermeye fırsat veremeden kadın tekrar konuştu. "Dökülen kanımız ve vazgeçtiklerimiz bizim özgürlüğümüzün temel taşıydı. Mutlak özgürlük. Biz buna sahiptik. Bir şarkı sadece zihnimizi harmoni ve müziğin doğru olması gibi kavramlardan soyutlayabildiğimizde mükemmelliğe ulaşır. Zira o zaman istediğimiz her şeyi yaparız ve bu özgürlüktür. Senin bizim için seçtiğin şey ise özgürlük değil, özgürlüğün kararmış bir parçası sadece. Özgürlük bunu yapabilir miyim diye kendimizi sorguladığımız an suyla yazılan bir yazı gibi kaybolur." Sözlerin ardından hücrede duyulan tek şey dalgaların ve rüzgarın sesiydi. Rüzgarın sesi narince fısıldarken dalgalar kadim bir hikayeyi haşin sözlerle anlatmaya çalışıyor gibiydi. "Çocuğumdan, etimden ve sevgiden uzak bir özgürlük. Bunlara ulaşamadığımız gerçeği senin özgürlük tanımını çürütüyor. Mutlak özgür olsaydık bir hastayı ziyarete gitmek için suretimizi değiştirmek zorunda kalmazdık. Küçük bir çocukla görüşmek için bir kadının zihnini boşaltmamıza sebep olmazdı. Her çıtırtı ve bilinmezliğe düşmanca yaklaşmak zorunda olmazdık. Senin özgürlüğün bir satranç tahtası bizde o satranç tahtasında hayatta kalmak için zorunlu hamleler yapan bir taş. Zorunluluğun olduğu yerde özgürlükte olmaz."

"Beşer, doğası gereği hiç bir zaman mutlak özgürlüğe erişemez." Hücrenin öbür köşesinden katılmıştı iki kadının arasındaki münakaşaya. "Senin..." dedi Carmilla'yı göstererek. "Senin bahsettiğin, özgürlükle birlikte gelen kaos. Herkesin, istediği her şeyi, istediği gibi yapması sadece kaosu getirir. Kaos, özgürlük gibi görülebilir. Fakat bir insan başka birinin özgürlüklerini, özgürlük kisvesi altında kısıtladığında yahut tamamen ortadan kaldırdığında yani tanrıyı oynamaya çalıştığında özgür olmaz. Tiran olur." Sonra Cwénhild'e döndü, yaşlı gözleri kadının yorgun gözleriyle buluştu. "Sen ise özgürlüğün huzur ve sükunet ile geldiğini ima ediyorsun. Korkmadan, korkacak bir şeyi olmadan yaşamayı özgürlük sanıyorsun. Mutsuzluğun bittiği yere ulaşınca özgür olacağın rüyasına kapılmışsın. İkinizde haklı olduğunuz yerlerin haklılığında haksızlığınızı göremiyorsunuz." Sonra durdu oturduğu tabureden kalktı ve Cwénhild'e doğru yürüdü. Kadının pislikle bezenmiş saçlarını okşadı ve şefkat dolu bir tonlamayla acı dolu sözleri söyledi. "Sen asla özgür olamayacaksın. Gittiğin her yerde gözler senin üzerinde olacak. Carmilla ismini kendine koyduğun gün özgürlüğünden vazgeçtin sen. Arkanda bıraktığın miras senin her zaman peşinde olacak, bundan asla kaçamayacaksın. İnsanlardan kaçsan bile, kendinden asla kaçamayacaksın. Sen kendi kendinin hücresisin."

Bu kadın şefkat gösterdiğinde bile dikenlerini gizlemiyordu. Gerçekleri söylemek uğruna bile olsa insan bu kadar yıkıcı olmamalıydı. "Ben bunu istememiştim. İstediğim şey özgürlük falan değildi." sesi vazoyu kırmış bir çocuğun suçluluğuyla seyreltilmişti. "Ben korumak istedim. Irkımı, çocuğumu ve sevdiğim herkesi korumak için korku duyulacak bir suretin arkasına sığındım. Korkunun ta kendisi olarak düşmanlarımızın üzerine çökmek istedim. Bir düşman her zaman sırasını ve zamanını bekleyecektir ancak korkmuş bir yürek asla harekete geçecek gücü bulamayacak, düşünceler asla icraata dökülemeyecektir. Yasak Ormanda seherbazlar tarafından kuşatıldığımızda bizi kurtaran bu oldu. Onların yüreğine ektiğimiz korku tohumlarının baş veren tomurcuklarıydı onların asalarını tutan. Bizi yok edebileceklerine inanmıyorlardı. O yüzden yok olmamak için çaba gösterdiler." Kızıl saçlarına aklar düşmüş kadın kafasını salladı. Carmilla ise öfkeyle köpürdü. Birazdan koparacağı fırtınayı önceden hissetmişti. Kadının mimikleri bunu haber ediyordu çünkü. "Sadece bunu mu istedin? Yalan söylemeyi bırak artık! Karşında aptal aşığın yada masumiyetini yitirmek üzere olan kızın yok. Sen intikam istedin. Canını yakan herkesten, buna göz yuman herkesten intikam istedin. Bunu yaparken de bütün dünyanın adını duymasını arzuladın. Sadece adın duyulsun diye masum bir kadını paramparça ettin! Avcılardan intikamını onları bir bir katlederek aldın. Sana yaptıklarını kanları ve canlarıyla ödediler. Yetmedi. İçindeki yangını söndüremedin, boşluğu dolduramadın. Boşluk seni yutmasın diye onu besledin. Kiliseler, avcılar, çocuklar ve kuruttuğun soylar içindeki kana susamışlığı dolduramadı. Öfkeliydin çünkü. Dünyaya karşı öfkeliydin, seni sevdiğini söyleyen adama karşı öfkeliydin, annene karşı öfkeliydin, o yobazlara karşı öfkeliydin. Fakat bu öfke kendine duyduğun nefret ve öfkeyle kıyaslandığında okyanusa düşen bir yağmur damlası gibiydi. Kıyaslanamazdı."

Cwénhild şiltesinden fırladı. Bu sözler otokontrolünün ellerinden kayıp gitmesine sebep olmuştu. Kafesi açılmış bir hayvan gibiydi. Burnundan soluyordu. Göğsü hızlıca kalkıp iniyor, bu soğuk hücrede olmasına rağmen avuç içleri terliyordu. Carmilla ile karşı karşıyaydı. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor birbirlerini tartıyorlardı. Görebildiği bir tuzağın içine kendi adımlarıyla girmişti. Bunun farkına vardığında kendini biraz daha ahmak gibi hissetti. Kadını boğazından tutup arkasındaki duvara yapıştırmak istedi. Güzel kokan yıkanmış saçlarını kendi kanıyla boyamak etini yarmak ve bedenini ölümün soğuk ellerine teslim etmek istedi. Pek tabii bunu yapamazdı. Her şey kafasının içindeydi çünkü. Bu yüzden de karşısındaki kadın tam olarak ne hissettiğini, ne düşündüğünü biliyordu. Çünkü aynı şeyleri aynı anda oda düşünüyordu. "Sen kimseyi korumak istemedin. Sen sadece unutulmamak istedin. Bu dünyada bir iz bırakmak, önemli hissetmek istedin. İsimsiz bir mezar taşından fazlası olmak istediğin içinde beni yarattın. Kendi yapamayacağın şeyleri yapabilmek için beni yarattın. Aldığımız onca can, arkamızda bıraktığımız cesetler yığını... bunları ben yapmadım, sendin hepsi. Bunu biliyorsun. Bu gerçekle yüzleşmekten korktuğun için beni yarattın. Atın dizginleri elindeydi, atın üstündeydin ama kırbacı vuracak cesaretin yoktu. O yüzden Carmilla adını aldın. Bu adı aldın ve ölümsüz oldun. Yüzyıllar sonra bile adının anıldığından emin oldun. Ama nefret ile ama fanatikliklede olsa ismin anılacak, tebrik ederim amacına ulaştın." Kızıl saçlı kadının yüzü yavaşça değişti. Cübbe düştü, saçları bozuldu üzerinde kan ve pislikle bezenmiş bir paçavra vardı. Sessizliği bozan kadın sessizlikten daha sessiz bir biçimde aralarından ayrılmıştı. Yaşlı kadına döndü. Tanıdık bir yüzü vardı. Annesine benziyordu ama annesi değildi. Kendisine benziyordu ama kendisi değildi. Bu kadını tanımıyordu, o yüzden kendisi yaratmış olamazdı. "Yanılıyorsun." dedi kadın, sesi kendinden emindi. "Ben senin ilk yarattığınım. Göğüslerin baş vermeden önce ben yanındaydım. Kadınlığın ilk kanıyla korktuğunda ben senin yanındaydım. İlk kez can aldığında, ilk kez bir can yarattığında ve öldüğünde ben hep oradaydım. Sen var olduğun sürece de burada olacağım. Yanı başında."

"Kimsin sen?"

"Bir anne istedin. Annen seni reddettiğinde bile ona olan özlemin dinmedi. O ölmeden onu çoktan gömmüştün fakat bir parçan her zaman anne özlemiyle yanıp tutuştu. Korktuğun ve yalnız hissettiğin her an bu yüzden anneni düşündün."

"Ancak sen o değilsin."

"Değilim. Onu o kadar çok özlüyorsun ki beni yarattın. Annen olmayan ama annenin senin isteklerin doğrultusunda yarattığın bir yansıması." Cwénhild sessizce kadını izledi. Tabureden kalkışını ve pencereye doğru yürüyüşünü izledi. Bunun onu son kez görüşü olduğunu biliyordu. Pencereden içeriye parlak bir güneş ışığı süzüldü usulca.

"Bir gün annen ile buluşacaksın. O gün geldiğinde yaşlı ve bilge bir kadın mı olacaksın yoksa kendi yangınında yanmış bir ateş mi olacaksın? Bunu sadece sen biliyorsun."

Işığın aydınlattığı hücrede tek başına bir kadın taştan duvarların ortasında duruyordu. Kendiyle yüzleşmekten yorgun düşmüştü. Yanaklarına düşmüş göz yaşları soğuk rüzgarla karşılaştığında kurumuştu. Bir gerçek yavaş yavaş onun tarafından farkındalık kazanmaya başlamıştı. Artık tamamen, bütünüyle ve geri dönülemez bir şekilde yalnızdı.
[/justify]

6
Azkaban Hapishanesi / Okulun Son Cumasının Hüznü
« : 28 Mart, 2022 19:23:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Gözlerim yavaş yavaş açılıyor köhne hücremin soğuk ve ıslak duvarlarına karşı. Bulanık görüntünün düzelmesi zaman alıyor. Duvarlardaki çatlaklar ve o çatlakların arasına sızmış su damlalarını görebiliyorum. Yaşanmışlıkları da içine almış o çatlaklar. Onlarca ruhun çığlıklarını sanki duyabiliyorum. Kederleri ve hayatta yaptıkları tüm yanlışlara karşı hissettikleri pişmanlıkları hissedebiliyorum. Oradalar, intihar etmeden hemen önce söyledikleri sözler oradalar. Bir ruh emicinin kollarında kaybettikleri hayatı görürken oradalar. Benim haykırışlarım sıkışmaya çalışıyor o çatlaklara. Su damlalarının arasından süzülüp girmeye çalışıyorlar. Hissedebiliyorum. Bütün benliğime yavaş yavaş hakim olan, bir küf gibi yükselen o pişmanlığı hissediyorum. Geçmişe duyduğum özlem eskisinden kat be kat daha yüksek. Hayatımın hiç bir zamanında bu kadar mutsuz ve bu kadar yalnız olduğumu hatırlamıyorum. Önceden... önceden bir kızım vardı. Dokunamasamda, gidip kollarıma alamasamda orada bir kızım vardı. Uzaktan gördüğüm ve söylediği şarkılarla sarhoş olduğum güzel bir kızım vardı. Seth vardı. En büyük pişmanlığım mesela bu adam. Bana her şeyi sundu. Bütün bir dünyaya sığacak sevgisini sadece bana sakladı. Sadece bana. Reddettim. Geriye gidebilsem ve bir şeyleri değiştirebilsem değiştireceğim ilk şey bu. Lakin... bu hayatta onun en çok sevdiği şey ben değilim. Doğruyu yapmak, işini yapmak bu adam buna bağımlı. Küçük birer çocuktuk. O zaman bile öne çıkardı. Arkadaşlarını korurdu, savunduğu şeyleri korurdu. Belkide bu yüzden kendimi ona teslim edemedim. Zira kendimi ona teslim edersem ona en çok ihtiyaç duyduğumda yanımda olup olamayacağından emin değildim. İnandığı şeylerle çatışan biriyim ben. Onun yoluyla benim yolum çok zıt. Seth Carter da duyguları için yolundan çıkacak bir adam değil. Bende ondan bunu isteyecek biri değilim. Kendi hayatımı kendim yaşadım, kendi kararlarımı verdim. Yaptığım bütün hatalarda sadece kendimle yüzleştim. Kendi kendimi sorguya çektim ve geceler boyu kendimi ben suçladım. Yine kendimi susturabilmek için içtim. Deliler gibi içtim. Aklımı kaybedene, bedenimi harap edene kadar. Bir yere ulaşamadım. Yaptığım hiç bir şey geldiğim yeri değiştirmedi. Sanırım bir tarafım bunu biliyordu. Bir tarafım günün birinde bu zindanlarda çürüyeceğimden emindi.  "Emindim." dedi kızıl saçlarına beyazlar düşmüş kadın. Odanın bir kısmına kurulmuş o yargılayıcı bakışlarıyla bana bakıyordu. Yatağa benzeyen bu şeyde döndüm kıçımı ona. Duymamak ve görmemek istiyordum onu şimdi. Biraz uyumak iyi gelebilir. Dinlenmeliyim.

Bir kaç saat sonra yada bir kaç gün, ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Zaman ve mekan denen olguyu kaybedeli çok oldu çünkü. Açılan demir kapıların sesine uyandım. Çünkü o sesler hiç bir zaman sadece metalin sürtünmesinden ibaret olmuyor. Çığlıklar, küfürler ve yakarışları beraberinde getiriyor. Hücreler tek tek açılıp kapanıyor. Yemeğin kötü olduğundan eminim. Midem bu kötü tada alışana kadar defalarca kustum. Ki ben ne manzaralarla karşı karşıya geldim. Neler gördüm ve tabiki neler yaptım. Ayak sesleri git gide yaklaşıyor. Kötü kokuyu duyar gibiyim. Gardiyanın belinde sallanan anahtarın şıngırtısı adam hücremin önüne geldiğinde anahtarları eline almasıyla bitiyor. Anahtarı deliğe sokuyor ve çeviriyor. Bir tarafım hızlıca adamın üstüne atılmak istiyor, onu çok kolay etkisiz hale getirebilirim. "Sonra?" diyor odanın ucunda oturan kadın. Haklı. Sessizce adamın garip püreyi ve kurtlu ekmeği hücreme bırakışını izliyorum. Fareler bile yemeğe yanaşmıyorlar. Bunu yemek zorunda oluşum kalbimi kırıyor. Buradan çıkacağım çünkü. Çıkabilmek için güçlü kalmalıyım, bunun içinde bu boktan şeyi yemeliyim.[/justify]

7
Karakter Talepleri / Ynt: Diğer Talepler
« : 15 Mart, 2022 19:59:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Selamlar efenim ^^

Siteye eklense güzel olur dediğim iksirler ile geldim bir iksirci olarak.

İlki: Ageing Potion (Yaşlandırma iksiri)

Etkileri içilen iksir miktarına bağlı olarak kişiyi yaşlandırması olarak biliniyor. Kılık değiştirme gereken konularda yardımcı olabilir diye düşünüyorum.

Link; Ageing Potion

İkinci: Veritaserum -biliyorum-

Veritaserum var olan en güçlü hakikat iksiridir. Wiki’ye göre kişinin iradesine olan etkileri yüzünden etik bulunmadığı için yalnızca bakanlık kontrolünde kullanılmaktadır. Ama ben diyorum ki neden bu iksiri sınırlı sayıda Kara Borsa’da dolandırıp kaosa kaos katmayalım.

Link; Veritaserum

Üçüncü: Black Fire/ Fire Protection Potion (Kara Alev İksiri)

İçen kişinin alevlerin içinde rahatlıkla hareket edebilmesini sağlayan iksir. Malumunuz, Cadı Avcıları bizleri yakmaya bayılıyor bizim de onlardan kendimizi korumamız lazım.

Link; Fire Protection Potion

Dördüncü: Calming Draught (Sakinleştirici iksir)

Bir șok veya duygusal travma yaşayan kişiyi sakinleştirmek için kullanılan bir iksir, hazır travma sistemi gelmişken görev ortasında travması tetiklenen olursa görevi mahvetmesin diye ağzına biberonla verilebilir.

Link; Calming Draught

Beșinci: Invisibility Potion (Görünmezlik iksiri)

İçen kişiyi geçici olarak görünmez yapar, görünmezlik pelerinine alternatif olarak kullanılabilir.

Link; Invisibility Potionhttps://harrypotter.fandom.com/wiki/Polyjuice_Potion

Altıncı: Muffling Draught (Susturucu iksir)

Yalnızca dumanını solumak sesin boğuklaşmasını sağlamak ve hedefin konuşma yetisini kaybetmesi için yeterlidir. Alternatif olarak Jawbind Potion da kullanılabilir.

Link; Muffling Draught

Jawbind Potion; Tık

Yedinci: Polyjuice Potion (Çoközlü iksir)

-Zonko RP’sine bir F-

Kısaca başkasından alınan bir kalıtım materyali ile o kişiye dönüşmeyi sağlayan iksir. Yapımı oldukça karmaşık ve zahmetlidir, eğer yanlış hazırlanırsa felaketlere neden olabilir. Kullanılabilecek pek çok alan var ama bunlardan favorim -az önce aklıma geldi- kara borsada Cadı Avcıları’na satıp onların aramıza sızmasını sağlamak falan (sanki hiç bunu yapmamışlar gibi ndmdm)

Link; Polyjuice Potion

Bu listeyi daha uzatabilirim ama şimdilik bu kadar yeter sanırım ^^


Veritaserum hariç hepsinin gelmesinin iksirci karakterlere can vereceğini düşündüğüm için destekliyorum.

8
Karakter Talepleri / Ynt: Diğer Talepler
« : 13 Mart, 2022 20:31:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Son olaylar ışığında karakterin adını Cwénhild Muirghéal'e ve rütbesini şimdilik seherbaza döndürmeyi istiyorum, rengi tutabiliyorsam çok sevinirim tutamazsam canınız sağolsun.

9
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Satın Alım Talepleri
« : 13 Mart, 2022 20:10:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
42 GP ile Hizip Şeylerinin Tamamını satın alıyorum.

Özel yetenek hakkı olarak 3. Seviye Süzülme alıyor,

Uzmanlık ve Daire Başkanı haklarımı daha sonra kullanmak için saklıyorum.

Eksik Gp'nin başvurusu yapıldı.

10
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 13 Mart, 2022 20:06:40 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Online Süre 5'ten 8'e = 3
Seviye 10'dan 13'e = 3

Franziska;

Seviye 4'ten 7'ye = 3
Franziska 1. 24 saat = 1

Toplamda = 10 GP

11
Büyüceşura / Ynt: 25 Ocak 1866 Tarihli Carmilla/Cwénhild Muirghéal Duruşması
« : 10 Mart, 2022 21:34:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]İsmi söylendiğinde ayağa kalktı. Bütün kemikleri ve kasları onun bu eylemini protesto edercesine ağrımaya başladı. Ayakları şimdiden zorlanmaya başlamıştı kadını taşımakta. Onun kalkışıyla birlikte tepesinde dikilen ruh emiciler irkildi ve dikkatlerini kadının üzerine iyice yoğunlaştırdı. Yüce Boleyn'in sözleri bittiğinde salonda oturan onlarca kişinin arasından aradığı bir çift gözü maskenin ardına saklanmış bir biçimde buldu. Seth Carter sana güveniyorum. Ciğerlerinin el verdiğince derin bir nefes aldı ve kendisini savunmaya başladı.

"Sayın Hakime Hanım, değerli büyüceşura üyeleri ve ırkdaşlarım. Kimileriniz beni Cwénhild Muirghéal, kimileri ise Carmilla S. adıyla tanıyor. Kimileriniz beni bir kahraman olarak görürken, kimileriniz beni bir katil hatta bir terörist olarak görüyor. Hakkımda bu mahkeme salonunda atılmış bir çok iddia ve bu iddiaları iddiadan öteye götüremeyen sözüm ona kanıtlar mevcut. Öncelikle merhum Sadie Rosemary Caldecott üzerine konuşmak isterim." Kadının bedenini nasıl parçaladığını hatırlıyordu. "Sadie Rosemary Caldecott cinayeti elem bir trajedidir. Maktülün hala bulunamamış olması büyücü toplumu olarak hepimizin genç Caldecott'a yaptığı bir ayıptır. Merhum gazeteci cesur bir hanımefendiydi. İnsanlara gerçekleri yansıtmayı kendisine amaç bellemişti, bu amacının onu getirdiği yer, maalesef çok üzücü. Kendisinin cinayetiyle bir ilgim yoktur. Benim Carmilla olarak bilinmeye başlamam, kendisinin bu haberi yayınlaması ve öldürülmesi aynı zamanlara denk gelen ve şüphe uyandıran olaylardır ancak bundan fazlası değillerdir. Kendisinin ölümüyle bir alakam yoktur. " Tekrar nefes aldı. "Fakat, Madam Beringer'in ifadesinde belirttiği gibi kendi irademin dışında bir takım eylemler yapmaya zorlandım. Farkında olmadan Sihir Bakanı'nın canını aldım. Eğer von Motke tarafından bir şekilde kullanılmış ve Sadie Rosemary Caldecott cinayetini işlemiş isem bu benim hafızamda yer etmemektedir. Maalesef bakanın öldüğü güne kadar böyle bir koşullandırmaya maruz bırakıldığımı bilmemekteydim. Bunun farkına vardıktan mütevellit gelip teslim oldum. Bu yüzden sayın büyüceşura üyeleri, yaptı denilen şeyleri bilincim kapalı bir şekilde von Motke'nin iradesi doğrultusunda yapmış olabilirim. Aynı şekilde Ares Caldecott ile karşılaşma durumunda da geçerlidir, iradem ve isteğim doğrultusunda bunu yapmış olabilirim fakat hafızamda yer etmemektedir." Bu bir yalandı, fakat bir yere kadar kendiside bundan şüphelenmiyor değildi. Belki gerçektende söylediği yalan doğruydu fakat o bu doğrunun farkında değildi. "Lakin. Cadı Avcılarının üzerine bilinçli olarak gittiğim ve kendilerini infaz ettiğim doğrudur. Yasalara göre büyü gören muggle bireylerinin infazı vaciptir. Kendilerine Cadı Avcıları diyen bu yobazların zaten bir şekilde dünyamızdan haberdar oldukları varsayıldığında sizin dediğiniz gibi büyücedünyanın gizliliğini tehlikeye atmanın aksine gizli kalmasını sağlıyordum. Kendileri bana yaptıkları işkence süresinde, Sihir Bakanlığı'nın ne olduğunu işlevlerini ve benzeri soruları sordular. Cevap vermedim. Parmağımı koparttıklarında cevap vermedim. Aynı şey yarın başıma gelse yine cevap vermem. Zira ben bir cadıyım. Irkımızın güvenliği benim için en önemli şey. Seherbazlar ile karşılaştığımda onlara zarar vermedim. Bana saldıran seherbazın üzerime gönderdiği cesetleri etkisiz hale getirdikten sonra olay yerini terk ettim. O olay yerinde olmasam bir grup Hogwarts öğrencisinin cadı avcılarının elinde can vermiş olacağını belirtmek isterim. Cadı avcıları toplumumuz için büyük bir tehlikedir. Bir cadı olarak, bir anne olarak toplumumuzun ve çocuklarımızın geleceği için bunun farkına varmalıyız." dedi. Sonra derin bir nefes verdi ve gözlerini Seth'in gözlerine dikti.[/justify]

12
Birleşik Krallık / Ölü Adamın Anıları
« : 07 Mart, 2022 20:21:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
von Motke'nin ölümününden bir saat sonrası...

Zorlu bir geceydi, ölümün tekrar ve tekrar kıyısından dönmüşlerdi. Üstüne üstlük bir adam bedeninin üzerinde zorla hakimiyet kurmuştu ve birini öldürtmüştü. Sihir bakanını... Bunun üzerine kalacak olması pek sıkıntılıydı. Tek sorun buda değildi, suçlarını itiraf etmesine fırsat verilemeden von Motke'de öldürülmüştü. Bu geceden sonra ortalık fena karışacaktı bunu bilmek için bir kahin olmaya ihtiyacı yoktu.

Evinin taş duvarlarının arasına girdiğinde düşünselini çıkardı. Geçmişe gitmek, geleceğin anahtarı olabilirdi belkide. Üç tane şişe, üç farklı anı ve üç farklı gizem. Çözülmesi gereken sorulara ışık olabilecek üç farklı yol. Şişelerden birini aldı ve düşünseline döktü. Göz yaşları kara dumanlara dönüşürken kadında başını suya soktu ve olanları izlemeye başladı.

13
Azkaban Hapishanesi / Ynt: On Yedinci Koğuş
« : 06 Mart, 2022 22:36:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ahh... Meredith, tatlı Meredith... saf Meredith...

Kadının soğuk elleri kendininkiler ile buluşunca garip hissetti. Zamanında ilk birasını içirdiği kızın elleri ölümün soğuk nefesiyle tanışmıştı. Gözleri kesinlikle eskisi gibi değildi. Büyümüştü Meredith. Fakat aynı zamanda çocuk kalabilmeyi başarmıştı  O çocuğu öldürmesi gerekiyordu.

Kızıl saçları temiz olan cadı incelik edip yanına uğramıştı. Cwenhild ise bir incelik yapabilecek durumda değildi. "Sen iyi birisin. Umarım Yüce Boleyn ırkımız için en doğru kararı verir. Hem bu şekilde kendisine sonsuz teşekkürü olan bir dost kazanmış olur. Fakat gitmelisin buradan güzel kızım. Ziyarete geldiklerinde burada olmanı istemem."

14
Azkaban Hapishanesi / Ynt: On Yedinci Koğuş
« : 06 Mart, 2022 21:28:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Üzgünüm ama büyükannen yanılıyormuş." dedi. Tanrıya inanmayı bıraktığında küçük bir kızdı. Her şeye kadir bir yaratıcının gözettiği bir dünyada yaşamıyorlardı çünkü. Her gün binlerce insan ölüyordu. Bütün hayvanlar alemi birbirini yiyordu. Hastalıklar ve doğal afetler her yerdeydi. Kutsal olduğu söylenen kitaplarda varlığından bahsedilen düzen ve harmoni kesinlikle ama kesinlikle kocaman bir yalandan ibaretti. Demir parmaklıkları sıktı. "Böyle bir yerin varlığı zaruriyet sevgili dostum. Yoksa benim gibi canavarları nereye kapatacaklar?" diye sordu. Canavarlar her yerdeydi ve o canavarları yok etmek gerekiyordu. Lakin insanlar öldürmekten daha acımasız bir yol bulmuşlardı. Sonsuza kadar devam eden bir işkence.

Parmaklıklardan uzaklaşıp sırtını Meredith'e döndü. Soğuktan titremesine rağmen belli etmemeye çalışıyordu. "Söyle bakalım burada ne işin var?"

15
Azkaban Hapishanesi / Ynt: On Yedinci Koğuş
« : 06 Mart, 2022 10:38:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kendisi gibi kızıl saçları olan kadının hücresine gelişini duyduğunda oturduğu yerden dikildi. Olabildiğince dik ve gururlu durmaya çalışıyordu. Meredith, gelmesini belkide en az beklediği insandı. Burası için kalbi fazla yumuşaktı. Birlikte çalıştıkları yıllarda bile mahkumları getirmekten kaçınırdı. Hapishanenin içine girdiyse gerçekten büyümüştü bu kız artık. Mesleğe başladığı ilk günleri hatırladı kızın. Oda ailesinden az çekmemişti. O yüzden olsa gerek kıza pek yardımı dokunmuştu. Tabii yıllar sonra Cwénhild'in düşüşünden sonra ilk karşılaşmaları bir ormanda olmuştu. Meredith o gece orada ölebilirdi, onu cayır cayır yakabilirdi. Yapmadı. Sonra tekrar karşılaştılar, bu sefer Godric's Hollow denen yerde o malum gecede. O gece ölebilirdi, Motke yahut Carmilla onu lanetleyebilirdi. Ölmedi. Bir karafatma gibiydi bu kız felaketlerin arasında dolaşıp çizik almadan kurtuluyordu.

Parmaklıkların dibine yaklaştı ve onu burada tutan demirleri sımsıkı kavradı. En az elleri kadar soğuktu bu demir gardiyanlar. Koparılmış parmağı sızım sızım sızlıyordu ve yer yer morarmıştı. Kızın gözlerinin içine baktı. Korkuyu ve acıma duygusunu görebiliyordu. Bunu öğretememişti ona. Acımamalıydı, korkmamalıydı, acımasız olmalıydı. Korkarsa, ölürdü! Acırsa, ölürdü! O gece o çocuğu Hogwarts'ta öldürmüş olsaydı acımayıp, bugün burada bir eksik problemle boğuşuyor olacaktı.

"Burada tanrı yok Meredith." dedi. Sesi gururluydu, güçlüydü. Buraya tıkılmış biri olmasına rağmen dimdik duruyordu karşısında kızın. "Burada olmamalısın. Burası sana göre bir yer değil."

Sayfa: [1] 2 3 ... 8