Kasvetli kapılarını aralayan ancak pek de açmaya niyetli durmayan Oradea kasabasına, at arabası düzenli düzensiz tıkırtıları eşliğinde ilerliyordu. Arabanın içerisinde; kullandığı geniş kenarlıklı şapka neredeyse tüm yüzünü kapatan, sanki çok keyifli bir partide şahane bir müziğe denk gelmiş gibi bir rahatlıkla ellerini kucağında birleştirmiş, başını hafifçe öne doğru eğmiş bir kadın oturuyordu. Kadının duruşu bozuk yol onu hiç etkilemiyormuşçasına dingin bir hava yayıyordu. Oysa ki tekere denk gelen her taşla ve çukurla kendisi de pekala sarsılıyordu arabayla eş zamanlı olarak. Dışarıdan izleseydi birisi şu anda cadıyı, neredeyse kapalı olan göz kapakları ve gevşemiş vücudu nedeniyle mayışıp uyuyakaldığı sonucuna tereddütsüz varabilirdi. Bu kişi, devamında, bu kadının oldukça saf ve kırılgan olduğunu ve buradan derhal ayrılması gerektiğini düşünürdü. Doğrusu, hiç de haksız sayılmazdı; bu kasaba ve kasabanın yeni yolcusu birbirlerinden büsbütün farklı bir hava yayıyorlardı.
Ancak neyse ki hayalı izleyicinin haklı olduğu tek nokta bu olurdu. Cadı, öne eğdiği şapkası ve yarı kapalı gözleri sayesinde çevresinde çıkabilecek en ufak bir sese bile maksimum dikkat kesilmiş bir halde yolculuğuna devam ediyor; gözleri hariç tüm duyularını kullanabileceği en yüksek seviyede kullanarak her şeyi zihnine kaydetmeye çalışıyordu. Rahat bir şekilde kucağında sabit duran elleri etek kıvrımları arasına ustaca gizlenmiş asasını kavramıştı. Araba artık daha az sarsılmaya, görünüşe göre daha düzenli bir yola girmeye başladığında ağır ağır kaldırdı kafasını. Şapkasının altından cemiyeti için geldiği bu yeni durağa baktı: Oradea Kasabası.
Kasaba, o dönemde herhangi bir kasaba nasıl görünebilirse öyle görünüyordu. İnsanlar ya alelacele bir yerlere koşturuyor ya da birkaç kişi kol kola girmiş ağır ağır yürüyerek dedikodu yapıyordu. Hava oldukça kapalı ve soğuk, kurşuni gökyüzü her an yağmur salıverecek gibi puslu duruyordu. Kasabada kaldığı sürece konaklayacağı yere yaklaştıkları gibi bir tahminde bulunarak etek kıvrımları arasında gizlediği asasını eldiveninden içeri, alt koluna doğru itiverdi Bella. Araba bir süre daha düzenli yolda ilerledikten sonra pek de heybetli görünmeyen bir bina önünde durdu.
"Hanfendi, bura demiştiniz," diye arkaya doğru seslendi şoför.
Hafif bir baş hareketiyle onay verdikten sonra ufak çantasını aldı, kapının kendisi için açılmasını beklemeden çevik bir hareketle arabadan indi.
"Teşekkür ederim, sanırım 5 gün yeterli olur. Öğleden sonra 2'de bekliyorum sizi. Değişiklik durumunda telgraf gönderirim," dedikten sonra tekrar bir baş selamlamasıyla kalacağı yere doğru ilerlemeye başladı. Adamın arkasından bakarkenki yüz ifadesini ise görememişti. Belki görse, arabayla birlikte geri dönmeye karar verirdi.
Odasına yerleşmekle vakit kaybetmedi, günden ne kadar faydalanabilirse o kadar iyi olacağı kanaatindeydi. Zaten bundan ötürü gece vakti yola çıkmış, alacakaranlıkta seyahat etmişti. Şimdi, günün ilk ışıklarıyla birlikte de çalışmaya başlayabilirdi. Araştırma için gideceği madenin konumunu biliyordu. Sonuçta cemiyetinin uzunca bir dönem gelir elde ettiği bir bölgeydi burası ve bir patronun iş yerini bilmemesi gibi bir şey söz konusu olamazdı. Asıl sorun konum değildi, yoo, yeri nasıl bulacağı konusu hiç rahatsız etmemişti cadıyı. Sanki hizbi biraz fazla sahiplenmiş gibiydi bu meseleyi. Onu gönderdikleri üzere bir araştırma görevinden daha tehlikeli olabileceğini düşünüyordu bu işin. Bundan dolayı, kasabadan bir muggle'dan kendisine yol göstermek için eşlik etmesini isteme ihtimalini tamamen sildi. Kaldığı yerin altında yer alan kafevari yere gidip biraz bölge havadisi almaya, gideceği yerin en azından ufak bir rotasını öğrenmeye karar verdi. Ardından da -eğer öyle bir şey mümkünse tabii- bir at kiralayıp yola koyulacaktı.
İndiğinde, düşündüklerini gerçekleştirmenin biraz zor olacağını fark etti. Her şeyden önce neredeyse hiç kimse yoktu.
"Savaş yüzünden," diye hayıflandı oldukça yaşlı görünen ve orada bulunan tek erkek. Hoş, kadın da yoktu.
"Savaş çıkacağımış. Eli kolu tutan tüm erkegleri çaardılar." Kafasında bulunan kasketi çıkarıp yorgun bir edayla kafasını kaşıdı. Gözlerini şöyle bir kaldırıp Bella'yı süzdü. Oturup oturmayacağına karar vermeye çalışıyordu belli ki. Sonra merakı ağır basmış olacak ki;
"Otur kızım," dedi eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret ederek. İkiletmedi adamı cadı, kibarca gösterilen yere yerleşti.
"Herkes düşünceli, korkuyoz. Ya buraya gelirse düşman? Kim savunacak buraa? Erkegler gitti, silahlar gitti, şimdi para da istiyolar. Yardımmış orduya. He ya. Yardım. Ya bura n'olacak? Herkez kaçma peşinde ama kaçtığın yere de gelmeyecekleri ne malum? Ben de gideydim... Ah alalardı... En azından, en azından bilirdim..." Yorgun, biraz korku biraz da isyan dolu bir sesle söylemişti bunları. Öyle ki belirsizlik, savaşın kendisinden daha çok çekindiriyordu adamı. Haksız da sayılmazdı, düşman gizliyken nasıl saldıracağını ya da savunacağını bilmezdi insan.
Birkaç saniyelik duraksamanın ardından Bella'nın bir yorumda bulunmadığını görünce konuşmaya devam etti.
"Senin yolun buraa niye düştü? Belli ki uzak diyardansın. Çog yol geldin belli ki. Niye buraya gelmek için uğraşır ki biri. Yoksa düşmandan mısın sen?" Konuştuğu esnada kendi kendine en olası yanıtı düşünmüş ve bu sonuca varmıştı görünene göre.
"Değilim, çok uzaktan da değilim; Birleşik Krallık'tan geliyorum. İçiniz rahat olsun. Araştırmacıyım ben, hastalıkları iyileştiren bir bitki arıyorum. Bu bölgede varmış diye duydum. Bir miktar alıp geri döneceğim." Güven vereceğini umduğunu, sakin bir tonda söylemişti sözlerini. Belki bir kadının, tek başına, böyle bir nedenle seyahat etmesi bu taşralı ihtiyar için garip olabilirdi ancak Bella'nın da istediği buydu zaten: köylünün dediklerini garip bulması.
"Duydum ki bu köyün yaklaşık 5-6 kilometre uzağında, batısında yetişirmiş bunlar. Böyle geniş yapraklı, yerden yarım metre uzunlukta, parlak yeşil renkli, kışın ortaya çıkan bitkiler. Siz görmüş geçirmiş birisiniz, o yüzden bilmemenizin imkanı yoktur diye size sormak istedim." Bilerek geliş amacını söyler söylemez kendi sorusuyla oyalamak istemişti kasabalıyı. Bu, en azından Bella'nın işine yarayacak bir düşünceye iterdi adamı. Neden buraya geldiğini sorgulamasındansa hele de...
"Haa, bilirim," diye yanıt verdi yaşlı. Ancak ses tonu bu sırada net, bakışları keskindi. Bella'yı daha bir farklı inceliyordu şimdi.
"Daha önceleri de soran olduydu. Ürkütücü yabancılar senin gibi. Gitmeez biz oralara; yolu çetindir, zordur. Hiç de bi şey yoktur." Son sözünü de söyledikten sonra kesin bir tavırla ayağa kalktı, son sözünü söylemişti buraya dair ve görünüşe göre bu kadından haz etmediğine kanaat getirmişti.
"Yalan söyledim," dedi Bella. Kalkan adamla birlikte hızla kalkıp kolunu yakalamıştı. Sözleri üzerine tekrardan bakışlarını kadına çevirdi ihtiyar. Yüzü pişmanlık ve üzüntüyle dolu, ha ağladı ha ağlayacak biri vardı artık karşısında.
"Yalan söyledim, özür dilerim." Mırıldanarak başını öne eğdi.
"Buraya Debrezin'in yakınlarından geliyorum. Kız kardeşim... Kardeşim kayıp... Son mektubunda bir adamdan, onunla buraya geldiğinden, kasabanın yakınlarında gözlerden uzak bir yere gideceklerinden bahsetmiş. Tek isteğim onu bulmak. Ailemden geriye kalan tek kişi o. Herkesi savaşta kaybettim. O yüzden, rica ediyorum, yalvarıyorum size bana yardım edin."Son kelimelerinden sonra içli bir hıçkırık, sessiz bir burun çekme ekledi mini piyesine. Elinde tuttuğu mendilini yüzüne kapatıp birkaç kez sarsılarak gösterisini pekiştirdi. Sonra beklenti dolu ve yaşlı gözlerini yaşlı adama dikti. İhtiyar bu senaryoya oldukça inanmış görünüyordu, bu onun bildiği dünyaya daha çok benziyordu tabii ve bir önceki keskin kararından sonra bu sözler hazırlıksız yakalamıştı kendisini. Bildiği bir şeylere ihtiyacı vardı, işe yaramaya ihtiyacı vardı. Bu kadıncağız aklınca kandırmaya çalışmıştı onu ama işte, dökülmüştü şimdi karşısında bunca yıllık tecrübenin. Anlayışlı bir tavırla kafa salladı.
"Anlat o halde tam olarak neredeymiş bu yer? Tarif edeyim. Atın var mı gidecek? 5-10 kilometre yürünmez, yürüsen de dönülmez," diyerek kalktığı masaya geri döndü. Bella tam kıvama getirmişti adamı, şimdi dinleme zamanıydı ihtiyacı olan bilgileri.
Atının üzerinde çevresine bakabilecek kadar yavaş ancak koşan bir adamın yetişemeyeceği kadar hızlı ve bu hızı mümkün olduğunca sabit tutarak ilerliyordu şimdiyse. Köyden makul bir ölçüde uzaklaşır uzaklaşmaz asasını direkt eline almış ve belirli aralıklarla
Homenum Revelio yaparak ilerlemişti. Büyücü veya değil, karşısına birinin çıkıp çıkmayacağına hazırlıklı olmalıydı. Yeterince yaklaştığını düşünmeye başladıktan sonra
Appare Vestigium da eklendi bu ritüeline. Böyle devam ederken, atı durmaksızın ilerler ve bu sürede bir büyüsü diğerini kovalarken, yaptığı son büyüyle birlikte birtakım şeyler yakalandı cadının asasına. İlerde, devam ettiği tarafta kara büyü izlerine benzer şeyler meydana çıkmıştı sanki. Gelmiş miydi? Sakince atından indi. Huzursuzlaşmasına ya da tehlikeye atılmasına gerek yoktu yaratığın. Son kez besledi, başını okşayıp yelesini sevdi ve bıraktı yularını.
"
Repello Muggletum," diye yeni bir söz ekledi bir öncekilere yavaşça ilerlemeye devam ederken. Evet, şimdi maden girişine benzeyebilecek, en azından buradaki yeşil orman arasında fazla taş görünen bir yere varmış gibiydi. Son bir kez daha fısıldadı
Appare Vestigium'u ancak çıkan kara büyü izleri daha önce gördüğü şeyler hiç mi hiç benzemiyordu. Ayrıca izler var olmakla birlikte, pek de kuvvetli değildi. "
Revelio," dedi asasını maden girişi olduğunu düşündüğü yere uzatırken. Buraya gelirken tahmin ettiği kadar tehlikeli miydi yoksa değil miydi bu görev, işte şimdi görecekti.
Kara büyü izlerine rastladığım söylendiği için zar gerekmeyeceğini düşündüm ancak sonda yaptığım Reveliobüyüsü için zar atmam gerekebilir diye düşündüm. O yüzden, buyurunuz efenim.Yetenek 1d10 : 7, total 7
Destek 1d10 : 2, total 2
Talih 1d10 : 3, total 3