17 Nisan, 2026 09:21:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Das

Sayfa: [1] 2
1
Apples & Oranges / Hallederiz, icabında.
« : 31 Mart, 2023 21:22:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Aman da amaaan! Ne kadar zaman oldu değil mi? Siz gittiğinizden beri dostlarım, benim için fazla zaman geçmedi. Aynen, daha geçen size 2-3 hafta önceki olayı anlatıyordum. Evren ne kadar güzel değil mi? Benim için hafta, sizin için aylar! Ancak beni bırakıp gittiğinizde kalbinizin bir kenarında kalmışımdır kesin. Unutmamışsınızdır prens Lucian’ı. Şöyle bir özetleyecek olursam; iş, iş, iş derim. Eski, boş gezenin boş kalfası Das kalmadı artık. Meşgul olmak çok zor güzellerim. Kalbim istiyor güzel kızlar göreyim. Sürekli it kopuğun işine bakmayayım. Katilleri, pislikleri Azkaban’dan kurtaracağız diye çevremiz yüzü façalı adam doldu. Eli yüzü düzgün adam gelmez oldu büroya. Ölü Chadwick ve Korkunçlu Andy’i de yıkatıyorum haftada bir. Yoksa Bakanlık geliyor kapımıza kokudan. Zaten sürekli bir teftiş var. Dolunayüzlüm de gelmiyor ha teftişe. Yüzü beş karış asık, meymenetsiz Bakanlık Çalışanları geliyor. Seherbazlar kapılarımızda geziyor. Sürekli bir 5 kuşak safkan mısınız diye durdurup soru sormalar falan… Açıyorum kolumu diyorum ben Barthélemy ailesindenim kessen kolumu, kanım mavi-beyaz-kırmızı akar. Cornelia da kendisini devlete mi adadı ne yaptı? Diyorum kızım, al şunları başımdan. Bir iyiliğini görmüyoruz. Dükkanı kapatıp kaçamazsın da şimdi. Chadwick ve Andy ölür ben olmazsam herhalde ehehe. Başka bedavaya çalışacak kişi de bulamam yani. Karın tokluğuna çalışıyolar.

Neyse efendim, olayımıza dönelim. Oturmuşuz üç kişi, dükkanın arka kısmında öğle yemeği yiyorduk. Ben bu mutfağı baştan yaptırdım. Fareleri, küfleri falan hep yok ettik. En yeni fırfırlı mutfak aletlerini getirttim. Büyüyle yapıyorlar yemekleri. İki asa sallamayla temizleniyorlar. Bize kalınca pislikten canavar çıkıyor mutfakta. Arkama yaslanmışım, bacak bacak üstüne atmışım, çayımdan da yudumluyorum. Keyif!

“Bok gibi buranın havası ha.” dedim. “Biraz daha erken yakalansaydı Carmilla da, yazın olsaydı paramız. Sizi benim memlekete götürürdüm lan. Denize girerdik. Sen yüzmeyi biliyor musun?”

Odada üç kişi olmamıza rağmen soru sorduğum kişinin Andy olduğunu anlamak zor değildi. Ölü Chadwick hiç konuşmaz, ölü gibi gezerdi etrafta sadece. Eylem adamıydı. “Yok.” dedi minik çocuk soruma. “Joseph bizi bağlayıp ıslak sopa ile döverdi. Söylediğini yapmadığımızda yüzümüze çuval kapatıp su dökerdi. Sizin gibi İblisin döllerini de kutsal suyla leşe çeviriyoruz.” dedikten sonra önündeki çorbayı yemeye devam etti. Herhalde su ile olan münasebetini özet geçmişti.

“Hmm…” Kafamı salladım dediği çok normal bir şeymiş gibi. “İyiymiş.” Tekrar dışarı baktım. “Ayağını sokarsın sen de ya. Seneye gidelim kesin.” Elimdeki çay fincanını dudaklarıma götürüp şöyle bir hüplettim serçe parmağımı kaldırarak. Tam bir İngiliz beyefendisiyim ha. Tek farkım böyle dandik yağmur sonrası havalarda sokaklarda takılıp paçalarımı çamurlamıyorum.

Hop yine dükkanın kapısı açıldı. Bir çay keyfi yaptırmıyorlar deliricem. Doğruldum yerimde, bacağımı da indirdim. “Chadwick, oğlum temizledin mi girişteki peri tozlarını? Yine Bakanlık'tan geldilerse bu sefer kurtulamayız.” derken bıraktım çay bardağını masanın üstüne. Chadwick olumlu olarak nitelendireceğim bir kaç hırıltı çıkardı. Hemen girişe doğru hızlı adımlarla ilerledim yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirerek. Bakalım hangi tipsiz, çirkin, leş adam gelmiş de Azkabandan kurtulmaya çalışıyor.

“Vay… Merlin’in nasırlı elleri!” Hay lanet girsin ya. Yine saçma sapan tipli iki herif gelmiş dükkana. Tanıyorum tabi de uzaktan. Hep de bunların bana işi düşer. Bir kere de ben geleyim size de, ihtiyacım var diyeyim. Yok anasını satayım sürekli Alex abi birini bıçakladım, Alex abi birini soydum da bilmem ne. Yüzümdeki yalancı gülümseme kayboldu hemen. “Yav yine kim bilir ne becerdiniz de geliyorsunuz. Geç içeri geç geç!” diye sinirli sinirli yeni eklettiğim sihirle genişletilen odalardan birine davet ettim adamı. Bakanlık şu oda için o kadar izin çıkarmamı istedi ki, Ölü Chadwick günlerce Bakanlık'a gidip gelmek zorunda kaldı. Lüks, işlemeli koltuklar, kocaman bir halı, sarı ve bordo renkli dekorasyon ile en son döşenmiş bu odayı, kendi ofisim yapmıştım. Ofisten başka her şeye benziyordu ama. Yatak odası da olabilir, salon da olabilir… Kapının karşısında bir çalışma masası vardı ama işte. Ofis demeye yetmişti bu. Müşterilerimden biri ödemesini parayla yapmak yerine, eşyalarını verince burayı yapabildik. Mis gibi de oldu. Odaya geçerken “Chadwick! Kalk, üç çay getir bize!” diye bağırdım. Geçtim masamın yanına, götümü dayadım köşesine “Hayırdır?” diye sordum misafirlerime. “Bu sefer nasıl bir batağa düştünüz?” [/justify]

2
Apples & Oranges / Kendi işinin patronu olma stajı
« : 24 Ağustos, 2022 05:00:33 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]"Evet! Evet güzelim. Benim direkt ejderha ile sevişen arkadaşım da var. Ben sana onu da getireceğim! Yumurtayı arkadaşlar omlet yapıp yemiş. Haftaya bir tane daha sipariş edeceğim. Söz direkt kapına, dükkanına getireceğim hiç merak etme!"

Ejderha yumurtası satacağımı söylediğim adamın omzuna elimi koymuş yüzümdeki gülümseme ile konuşuyordum. Üzerimde artık sürekli giydiğim mavi süslü takım elbisem, saçlarım arkaya jölelenmiş. Gençler size bir şey söyleyeyim mi? Siz yokken ben biraz parayı kırdım gibi. Ne kadar şerefsiz herif varsa hepsini Azkaban'dan kurtarmaya başladım. Böyle olunca da her türlü yeraltı kişisini tanır oldum. Eh, hediye falan da gönderiyorlar. Ben de onları ya satıyorum, ya da çeşitli iyilikler karşısında hediye ediyorum. Tam bir aracı adam oldum! Cornelia Bakanlıkta arada görüşüyoruz. Blaze nerede hiçbir fikrim yok. Yine uzaklaştı gitti.

"Az sağa." Yanımdaki adama bir dakika işareti yapıp tekrar "Sağa lan! Chadwick! Çocuğun boyu kısa oğlum, sağa doğru kaldır şunu!" dedim. Dükkanın önündeydik. Tekrar boyattığım tabelayı ölü Chadwick ve korkunçlu çocuk Andy'e astırıyordum. Andy'i yakın bir zamanda Cornelia getirmişti. Manyak mıdır nedir saçma sapan canavar gibi çocuk. Sürekli sövüp duruyor bize. Benim için sorun yok. Cornelia işe giderken bırakıyor lavuğu, ben de burada iş yaptırıyorum. "Ya Andy, defol git üstüne çıkacak sandalye bul müşteri kaçacak senin yüzünden." diyerek şöyle bir tekme attım kıçına çocuğun. Sonra tekrar yumurta sözü verdiğim adama dönüp "Ağabeyim bak, sana karşı mahçup oldum ben. Elimde yeni bir parça var çok özel, herkese göstermeyeceğim bir şey. -Chadwick, bırak tabelayı özel parçayı getir bakma öyle davar gibi- Dünya kupasında Stéphane Mondragon'un altında patlayan Nimbus." Chadwick içeri gidip bir kutu getirdi içinde gerçekten parçalanmış bir Nimbus süpürge parçaları vardı. İkimiz de tutup açtık adam görsün diye. "Nasıl?" diye sordum o gülüşümü bozmadan. "Stéphane Mondragon, bunun üstüne binmiş abi. Poposu, memeleri her şeyi değmiş bu parçaya. Hoşuna gitti dee mi? Seni köftehooor! İşini biliyorsun ha! Geç içeri çocuklar ilgilensin senle abim. Kral adamsın."

Adamı sırtından ittirerek içeriye, dükkana soktum. Bu sırada Andy gelmiş, kendisine tabure getirmişti. Chadwick ile birlikte tabelayı takmaya devam ettiler. Ben de öyle, sağa sola diye yönlendiriyorum bunları. İşleri bittiğinde şöyle güzel giyinimli bir velet geldi. Bu lavuk bizim evsiz çetesi için fazla iyi giyinimli ve yaşı da büyük. Buna velet denmez. Ergen denir. "Hayırdır birader?" diye sordum içeri girmesin diye. Staj için geldiğini söylediği anda da "Haaa!" dedim. Unutmuşum staj ayağına reklam vermiştim tanınmak için. "Staj tabi ya! Stajyerimiz gelmiş." diye elimi uzattım ergene sıkmak için. "Alexander Turner." diye tanıttım kendimi. "Avukat, girişimci, bilirkişi. Egnast Twinkle'ı tanır mısın? Eski başseherbaz, yeni gizem dairesi başkanı. Ondan öğrendim tüm teknikleri. O adam var ya, bu günlere gelebilmek için çatısız evde kalmış, köpek maması yemiş! Ne emek verenler var bir bilsen. Çok kral adamdır Twinkle. sürekli gelir hal hatır sorar. Der bir isteğin var mı diye."

Ben ergene kolpa atarken dandirik Knockturn sokağının az ötesindeki sokaktan bir çocuk çıka geldi koşarak. Yanıma gelip "Gabriel abii!" diye bağırdı. Bizim Kirby'ydi bu evsiz veletlerden. Kaç kere dedim artık dükkanın yanında Gabriel deme bana diye. Salak işte çocukken düşürmüşler sanırım hafızası kötü. "Abi, Sihirli Yaratıklar Düzenleme'den geliyorlar. Terzi, cincüce yerine çocuklara kulak takıp sattığını ihbar etmiş."

"Hadi lan?" dedim. "Ben satmadım onları oğlum. Alexander Turner ben, avukat. Git söyle Gabriel burada değilmiş de."

Tekrar ergene dönüp omzuna koydum elimi. Dükkanda kalırsam başım derde girebilir. "Gel." dedim buna. "Diagon yolunda yürüyelim, her başarılı iş vücudunu çalıştırmakla başlar. Ben ne yaparım, her gün en az 10.000 adım atarım. Bir de Norveç keçiboynuzu yerim. Ejderha eti. O da çok önemli. Adın neydi senin bu arada?" Ergen beyi de kendimle yürüterek Diagon yoluna doğru yürümeye başladım biraz hızlı adımlarla.[/justify]

3
Sihir Bakanlığı / 25 Ocak 1866 Tarihli Duruşma Sonrası Basın Açıklaması
« : 17 Mart, 2022 13:39:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

[justify]
Oğluuuum! Bu kadını 3 ay Azkaban, 1000 Galleon ile kurtardıysam artık ben millete köprü satmaya başlayabilirim sanırım. Bir çıktım dışarı, millet bağırışıyor. Eller çırpılıyor, şenlik havası. Öğrenmişler kararı belli ki. Fransız güzelim nerede benim? Şu arkadakiler yuhalıyorlar sanırım ama zerre umrumda değil. Kocaman gülümsememle elimi kaldırdım havaya, girişteki insanların sessizleşmesi için. Asamı boğazıma doğrultup sesimi yükseltme büyüsünü yaptıktan sonra konuşmaya başladım.

"Bugün bayram olmalı dostlarım!" dedim.

"Büyüceşura üyelerinin verdiği karar hem adil, hem de doğru bir karardı. Cwenhild Muirghéal hak ettiği kadar ceza aldı, ne eksik ne fazla! Böyle adil bir yargıya sahip olduğumuz için çok şanslıyız değerli büyücedünya sakinleri!  Yaşasın Bakanlık! Yaşasın Barış! Yaşasın özgürlük, hak hukuk adalet!

Ek olarak Apples & Oranges'a beklerim hepinizi. Hakkınızı savunmak, adaleti sağlamak için yanınızdayım.

Knockturn yolu, No 44*"


Sonda da küçük bir wuhu yaparak milleti coşturdum. Asamı boynumdan çektikten sonra yanımdaki mavi giyimli hizip üyelerinin ellerini sıkıp sarıldım tek tek. Ne sükse yaptım ha! Bundan sonra herkes beni çağıracak savunmacı olarak! Kankaliçem gör beni! GÖR NE KADAR BAŞARILI BİR ADAM OLACAĞIMI!


*44 Malatya, ben de Malatyalıyım. Artık bizim dükkan 44'te.

[/justify]

4
Mali-Phali-Ty-Co Pub / Rüyandaki beyaz unicornlu prens
« : 07 Mart, 2022 16:38:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bu konunun öncesi için;
Unicornu buluşum ve Ryan'a borçlanışım okunabilir.



Dıgıdık?

Demiştim ya hani bineyim atıma da gün batımına süreyim diye... İşte binmişim atıma sürüyorum ama gecenin körüne... Neden? Çünkü bu unicorn denen kanser varlık dükkanın içinden geçti. Aşağı indiğimde saldırıyor, saldırdığı için temizleyemiyorum. Dükkan zaten leş gibi, bodrum da ahır oldu tezek kokuyor derken. Artık kurtulma zamanı geldi kendisinden. Kendisinin dişi olduğunu öğrendikten sonra adını Cindy koydum. Güzel sarışın kadın ismi. Bizim unicorn beyaz tabi de... Üstüne nasıl bindim? Bebeğim harika bir rodeocuyum çünkü! Dermişim. Teheheh. Acıkmış bu. Havuç falan verdim sakinleşti. Bindim üstüne çıkardım dükkandan. Ölü Chadwick baya bağlanmış hayvana. On saat sarıldılar bir bitmedi vedaları... Neyse işte Chadwick'in gözyaşları eşliğinde çıktım dükkandan. Gece gideyim demiştim çevrede kimse yoktur diye ama tabi Knockturn Yolu fokur fokur insan kaynıyor. Unicorn görüp peşine takılacaklar diye korkuyordum ama bizim at bir koşuyor baba! Yani deli hız yapıyoruz yolda. Seherbazlar çekecek diyecekler ehliyet ruhsat lütfen. O kadar hızlı gidiyor hayvan. Nereye gidiyor peki? Bilmiyorum deli gibi koşuyor. Eceline koşuyor sanırım. Boynuna sarılmışım ben de. Düzgün durmaya çalışıyorum büyü gücümü de kullanıp. Hız yapması nedense canlı hissettirdi beni. Şu son bir kaç haftadır yaşadığımı hissediyorum gerçekten. Hem şu an, hem o dava olayı... Önceki aylar kadar durgun değilim, mutsuz değilim. Depresyondan çıktım mı ne? Unicornu da verince düzelecek hayatım gibi geliyor. Kim bilir belki dükkanı düzenlerim, belki de bakanlık olaylarının içine dalarım. Bu lanet olası Merlin Tılsım Kulübü denen tarikat kolumu bırakmayacak gibi. Üstelik sürekli geçmişi düşünmek beni geri çekiyor. Geleceğe bakmalıyım. Evet... LAN! Çarpacağız! Mal hayvan dümdüz duvara gidiyor ha tutmasam. Bunu yönlendirdim istediğim yere gitmesi için çok da hızlı geldik. Cornelia’dan duyduğum kadarı ile Ryan’ın çalıştığı Pub’ın önüne geldiğimizde durdurmak için uğraştım atı. İlginçtir ki durdu. Sanırım koşmadığı için sinirliydi bunca gün. Atla durdum mekanın önünde. Evet, gireceğim kapısından. Benim dükkan haşat oldu, sıra sizde. Asamı çıkarıp kapısının tek hareketle açılmasını sağladım. Bakın ne kibarım, bizim kapıyı kırıp geçmişti bu hayvan.

Kulübün almış olduğu canti kıyafetler, taranmış saçlarım, kocaman gülümsemem ve altımda da unicornla Ryan’ın mekana daldım. Daldım derken, kapıdan geçsin diye hayvan kafasını eğdi. Ben de atın üstüne yatmak zorunda kaldım geçebileyim diye. Hemen sonra ise asamı baterist edasıyla parmaklarımın arasında çevirerek kalktım. Tüm şanı ile duran unicorn ile poz verdim 1-2 saniye. Sonra da “Ryaaan!” diye bağırdım. “SENİ DÜELLOYA DAVET EDİYORUM! Şaka şaka. Bak ne getirdim. Sen bana kıyak yaptın, ben de sana yapacağım! Cindy ile tanış, kız getirdim sana köftehoor!”[/justify]

5
Destek Çalışanları Ofisi / Ne istiyo’n? Bronş mu istiyo’n?
« : 07 Mart, 2022 15:29:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"YANİ İNANILMAZ BİR ŞEYY!"

Buraya Alexander Turner olarak geldiğim için şimdi benzememek için sakallarımı büyüyle uzatmış, kovboy şapkamı kafama çekmiş gelmiştim. Amerikan görüntümün yanında baya başarısız bir fransız aksanı yaparak destek ofisi denen yere girdim.

"OH MON DIEU! SİZİ BECERİKSİZ SOYTARILAR! SİZ NASIL OLUR DA BİZİ, BARTHELEMY AİLESİNİ SAFKANDAN SAYMAZSINIZ? BİZ SİZDEN SAMSAF KANIZ!"

"Beyefendi sakin olun! Derdinizi anlatın!" diyerek yanıma gelen kız kolumu tutmaya çalıştı.

"BIRAK BENİ!" diye tersledim onu. "O KADAR SAFKANIM Kİ ELLETMEM BİLE SENİN GİBİ BİRİNE KENDİMİ. SİZ KİMSİNİZ DE BİZE BU LANET BRONŞU YOLLAYABİLİYORSUNUZ?"

"Efendim Bayan Boleyn dedi ki-"

"BAŞLATMA ŞİMDİ O KANIBOZUKLARA! KENDİ İÇLERİNDE EVLENE EVLENE HEPSİ SORUNLU OLMUŞ! DİĞER SAFKANLAR TARAFINDAN TABİ KABUL EDİLMEZLER ŞU YAPTIKLARINA BAK!"

Kadının göstermesiyle bağıra bağıra gittim bir masanın önüne oturdum. "KALEM VER BANA!" diye emrettim kadına. Kadın tüy kalemi tutuşturdu elime. Ben de bir kalem aldım mürekkebe soktum. Ulan kaç yıldır yazı yazmıyorum ben kim bilir ya. Dur uğraşayım. B nasıl yazılıyordu? Dilekçeyi bıraktıktan sonra elimdeki bronşu kadının yüzüne fırlattım aşırı terbiyesiz bir şekilde. Çünkü safkan leşler böyle yapıyorlardı. "GİDİN FRANSA BAKANLIĞIYLA KONUŞUN DA KİMMİŞ SAFKAN GÖRÜN! TERBİYESİZLER!" dedikten sonra çektim gittim. Sakalları kesip tekrar avukat olmam gerekiyordu.


[spoiler]
[/spoiler]

6
Azkaban Hapishanesi / Falındaki Mavi Gözlü Delikanlı (Vol II)
« : 04 Mart, 2022 04:29:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yine mi Carmilla?


Cwénhild'e alttaki şarkıyı armağan ediyorum ve Das'ın patronus yapıp yapamadığını öğrenmek için zar atıyorum.

[spoiler]
[youtube]https://youtu.be/2kIzxU402ik[/youtube]
[/spoiler]


Expecto Patronum!

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d10 : 4, total 4

Edit: Evet, zar attım 4 geldi. O yüzden tılsımımı 20 yapmaya başvurdum. Sonraki rp'mde patronusu yapmış şekilde yazıcam bnne.

7
Sihir Bakanlığı / 17 Ocak 1866 Tarihli Duruşma Sonrası Basın Açıklaması
« : 03 Mart, 2022 02:55:36 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Duruşma ertelendikten sonra Bakanlığın ana salonuna çıktığımda çevremi saran gazetecilerin mükemmel ilgisine kocaman bir gülümseme ile karşılık verip kafamı salladım. Tabi ki anlatacaktım olayları, tabi ki çekecektim basını tarafımıza. Herkes sessizleşsin diye elimi kaldırdım konuşmak için. “Değerli basın mensupları!” dedim. Yanımdaki hizip görevlisi asamla büyü yaparak sesimi yükseltmemi söyleyince de “Haa...” dedim. “Doğru.”

“Değerli basın mensupları,

Cwénhild Muirghéal’ın duruşması 25 Ocak gününe ertelendi. Bakanlığın çalışmadığı günlerde bizi koruyan, yataklarımızda rahatça uyumamızı sağlayan halk kahramanına sadece Carmilla adını kullanıyor diye terörist sıfatını yakıştırdılar, işlemediği suçlardan yargılanması için uğraştılar. Raiden Minomoto adında, ASYALI Uluslar Arası Sihirsel İşbirliği Dairesi çalışanı tarafından ortaya atılan yalan iddialara karşı; büyü dünyasına inanılmaz yardımları dokunan, eski Seherbaz Muirghéal’i alnım ak bir şekilde savundum. Siz de bilirsiniz ki Bakanlığın Carmilla diye çağırıp onun adına davet verdiği olmuştur. Müvekkilim Bakanlığın düzgün çalışmadığını seherbaz olduğu zamanlar 1. elden tecrübe ettiği için, kibarlıktan davete gelmiş ancak işbirliğinden kaçınmıştır. Bakanlık ise şimdi onu terörist ilan etmeye kararlı gözüküyordur. Bayan Muirghéal’i gördüm. Çok yorulmuştu. Üzgündü yanlış anlaşıldığı için. Yanındaki iki ruh emici, onun gibi vatansever bir cadının yanında olmaması gereken varlıklar. Bayan Muirghéal, Cadı Avcıları tarafından işkenceye uğrarken Bakanlıktan bir yardım alamamış, şimdi de üstüne hakkını savunuyor bizleri koruyor diye Azkaban’a atılmak isteniyor. Adaletin doğru bir şekilde işlenmesi ve Cwénhild Muirghéal’in masumluğunun kanıtlanması için elimden geleni ardıma koymayacağım. Büyüceşura üyeleri de zaten doğruları gördüğünde Bayan Muirghéal buradan özgür bir kadın olarak çıkacak.

Şimdilik bu kadar arkadaşlar. 25 Ocak günü tekrar görüşmek üzere.”


Cornelia'nın arkamdan beni çekmesi ile milletin içinden çıktım. Ne oldu diye soracaktım ki, şu tipimle fotoğraf çektirmek istediğini söyledi. Yıkanıp süslenmişim diye şok olmuştu galiba.

Ne sandın kızım bizi, boş adam mıyız?

Konuşmamın etkileri için zar 1d10 : 6, total 6

8
Apples & Oranges / Gabriel Barthélemy
« : 24 Şubat, 2022 05:47:23 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kayıtta mıyız?

Ben Cornelia Barthélemy’nin erkek kardeşi, Gabriel Barthélemy.

*Acıklı bir müzik sesi ile Das gösterilir.*

[spoiler][/spoiler]

Kader arkadaşım ve kiracım ölü Chadwick ile birlikte yaşamımı sürdürüyorum.

*Müzik sesi ile Ölü Chadwick gösterilir.*

[spoiler][/spoiler]

Cornelia Barthélemy tüm o büyü gücünü benden çaldı! Ben, 1858 senesinde ceza evine girdim.


*ABD, 1858*

Das arkadaşınının yanına gelir. "Küçük Billy, adamım! Elimde bir güç var, aklını kaybedeceksin!" Söylerken kafasını işaret eder eliyle. Çıkarır cebinden bir sakız. Billy'e verir. Billy sakızı alıp çiğnemeye başlar. Cakkıdı cakkıdı sesler ile birlikte Das'a bakar boş boş. "Bu ne abiea ya, genç kız sakızı gibi bu ya. Genç kız mısın abi sen? Karrrrı mısın ya sen? Sokakta yürürsen var ya bu sakızı çiğnedikten sonra parmaayla gösterirler bu bir tarafını gibletiyor diye." Das cümleleri duyduktan sonra "Küçük Billy ne diyorsun lan sen?" der. Sonra daha çok bağırarak "NE DİYORSUN BILLY?" Asasını çıkarır bıçak gibi tutarak. "Ne diyorsun lan ha?" Asasını sokar Billy'nin karnına. Billy inler. "Yaktın beni Gabriel abiiğ!" Das sakızı Billy'nin ağzından alır. "BU SAKIZ PATLAYACAK LAN! BU SAKIZI İKİ YÜZ MİLYON KİŞİ ÇİĞNEYECEK! GÖRECEKSİNİZ!"

*Dadi dadi! Amerikan seherbazları gelir. Das'ı ters kelepçe yaparlar.*

"Göreceksiniz lan!" diye bağırır Das. "Bu sakız patlayacak! Ceza evinden çıktıktan sonra zengin olacağımm! BOĞAZIMI SIKMA LAN!"

*Günümüz*

O sıra bütün sakızları makızları komidinden çalmış. Büyü kullanımı güzel, büyü kullanımı iyi. Güzel. Kız kardeşim. Ama niye çaldın be kızım? Hım? Benim sakızlarımı niye çaldın kızım? Niye yaptın?

*Ölü Chadwick'in iğrenç bir piyano ile hüzünlü bir şarkı çalması, Das'ın da arkada sigara-bira yapmasıyla geçen baya uzun bir bölüm.*


Şuraya bakın!

*Das elindeki gelecek postasına bakar. Gazetede Cornelia Bakanlık Özel Ödülünü alıyordur.*

Bakanlıktan ödül alıyor! Cornelia Bakanlık'ta ödül alıyor, ben 20 Galleon'a sahne alıyorum Hogsmeade'de. Soytarı, Hokkaaabaz gibi 20 Galleon'a sahne alıyorum. Yirmi! Çıngıraklı bir maymun gibiyim. Hokkabaz gibiyim hokkabaz! Şu hayata bak hayata! Şu dükkana bak! Bitmiş! Şuna bak!

*Das dükkanın içindeki mutfağa gider. Cornelia olmadığı için küf tutmuş ocağın önüne gelir.*

Her gün buradan böğrek yiyorum böğrek! Kanser olmama ramak kaldı.

*Aşağı bodrumun kapısına iner.*

Şu bodruma bakın! Ahır kapısı sanki! İçeriden unicorn fırlayacak diye açamıyorum anasını satayım!

*Kapıyı açar. İçeride gerçekten unicorn vardır.*

MERLİN KURTARSIN! Merlin kurtarsın kardeşim.

*Ölü Chadwick ile birlikte dükkanın ön kapısındalardır.*

Dükkana çan aldık. Çalacak kapımız yok. Chadwick çanı çalar mısın?

*Ölü Chadwick çanı çalmaya çalışır kapının üstündeki. Başaramaz. Nefes nefese gelir*


Çanı çalamadım, bari aklını çalayım abi.

*Öpüşmeye başlarlar.*

---


*Ölü Chadwick'in piyano çaldığı, Das'ın söylediği akıllara zarar olduğu kadar uzun bir bölüm daha.*

AHA! Birini vurdular! Kimi vurdular ulan yine?

*Das koşup dükkanın kapısına gider*

Ryder! Kimi vurdular? Kasabı mı? İyi olmuş pisliğe, kerkenezler kovalasın onu.

*Söylenerek kapıyı kapatır*

---

*Ölü Chadwick'in piyano çaldığı, Das'ın söylediği BU SEFER hareketli bir şarkı sekansı*

Piyanoda ölü Chadwick! Ölmüşsün ağlayanın yok.

*Das Chadwick'i iter. Adam çat diye yana devrilir*

Ölmüşsün.

AAAAAA!! Beni karı gibi oynatıyorsun Chadwick! Parmaklara bak adeta bir dolma!

*Ölü Chadwick'in küflü dolaptan çıkardığı turşuyu yeme ve alkolle birlikte rehinci dükkanının bir yanında yattığı zamanlar*

*Chadwick'in piyano çaldığı, Das'ın hayatına sövüp arada gidip gidip Chadwick'in alnını öptüğü bir süre sonunda enerjisi biten ikili oturup bomboş duvara bakıp sigara içerler.*



Boşa yaşıyoruz anasını satayım.


-SON-

9
Yetişkin Postası / Das | Baykuşhane
« : 01 Şubat, 2022 00:04:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »


Şşş, İbo! Bak çok kötü düşen.
Mektup atın buradan işte.

10
Kurgu Kutusu / [Kurgu] Das
« : 23 Ocak, 2022 21:34:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Efendim merhabalar. Das'cığıma kurgu rica edeceğim.

Şimdi hatırlatırım toplantı sırasında Wolfgang adında uyuz bir herif bana düello şapmıştı. Horoz gibi birbirimize girmemiz Das'a uygun olmadığından reddetmiştim. Bu karakter GM+flörtüm el birliği ile oluşturulduğu için ben kafama göre rp yazmak ve bu adamı dövmek falan istemiyorum. Bu yüzden kendisini daha ayrıntılandırarak şöyle hoş bir nemesis yaparsanız ben bunu rplerimde kullanabilirim. Hatta şurada şurada bulabilirsin derseniz de gider pislik yaparım. Hoj olur. Zar da atarım keko fark etti mi? Fail oldum mu vs vs eğleniriz.

Tnx


Edit: Model de koyarsanız ileride fanart çizerim askldjfklşas

11
Apples & Oranges / Oldukça Yaralı Manşet
« : 30 Kasım, 2021 02:42:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Gazetelerin havalarda uçtuğu Apples & Orange'ın tavanında süzülüyor, elimde yeni aldığım Veritas Libertate sayısını okuyordum. Çok gariptir ki haftalar önce gittiğim kadın son bir haftadır yazı yazmıyordu. Cornelia'nın gazeteleri de, kendimi de uçurmayı bırakmam hakkındaki azarlamalarına zerre itibar göstermeyip bunları "Biri gelirse inerim n'olcak!" gibi ağzımı büke büke verdiğim cevaplarla geçiştiriyordum. Anlayacağınız oldukça normal bir gündü. Kadının yazmadığı zamandan beri bende de garip bir tavır vardı. Bunalımdaydım herhalde. Haftalardır bir şey yapasım gelmiyor. O lanet baloda yaşananlardan sonra, gördüklerimden- kaybettiklerimizden sonra gerçekten biraz zamana ihtiyacım vardı sanırım. Şimdi kendimi biraz iyi hissediyorum. Kimse ile konuşmak, dışarı çıkmak, insan içine karışmak istememiştim bir süredir. Bizim evde, küçük dandirik odamda pislik içinde yaşamak dışında yaptığım birşey olmamıştı. Battaniyeme sarılıp iç çamaşırımla havada uçmak. Uzun uzun düşünmek. Geçmişimi, geleceğimi, yaşananları, yaşanabilecekleri, Mira'yı... Hayat kısa. Harbi kısa... Mira'ya evlenme mi teklif etsem dedim kendi kendime. Aile mi kursam? Benim yaşımdaki kişiler çoktan çocuk sahibi oldular. Benim ise mesleğim bile yok. Kendi kendime kararlar alıp bu kararları gerçekleştirmeye asla güç gösteremediğim 2, bilemedin 3 haftadan sonra Cornelia ve Blaze'in zorlamaları ile bir duş alıp dükkana getirildim. Endişelenmeleri normal. Kızlar odaya bir girdi, ahır gibi! Kendi bokumda boğuluyorum yani. Eh, tabi ki el attılar. Yine de bu durağanlık iyi geldi. Sadece nasıl çıkacağımı bilmiyordum. Çıkmış oldum sayelerinde.

 Veritas Libertate'nin bu sayısında da bir şey bulamadıktan sonra onu da havaya rastgele bırakıp gelecek postasını aldım. Caldecott'u ziyaret etmek gerekiyor sanırım. En son yazdığından sonra parayı kırdı herhalde. Gözükmüyor ortada. O yazısı güzeldi de, direkt ölü adamın yazdığını koyacağını düşünmemiştim ben. Kendisi bununla ilgili yazar sadece demiştim. Öncesinde balodaki olayları, üç kızın o sikko trenin önüne atlamasını, cadı avcılarını kısaca geçmişti. Zaten ben kendimi kapattığımdan beri herkes cadı avcılarından bahsediyordu. Mantıklı buluyor muyum? Buluyorum! Ancak orada masumlar da öldü. Çocuklar... Gazeteyi açarken aklıma çocukların hali gelince duraksadım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım hatıraları uzaklaştırmak için. Gazeteyi açıp ikinci sayfasını okuyacaktım ki, ön sayfasında tanıdık bir yüzü fark ettim. Muntazam yüzü, beni benden alan bakışları, kahverengi saçları ile Caldecott'un suratı gazetenin kapağındaydı. Hemen kapattım sayfaları ve ana sayfayı açtım. "Merlinin kıllı ayak parmakları!" diye bir nidayla havada düzeldim.

"Vay anasını sayın seyirciler! Cornelia dinle!" Yatarak uçtuğum için olduğum yerde dirildim en hızlı şekilde. Bacaklarımı bağdaş kurup okurken yavaş yavaş aşağı inmeye başladım yanımdaki gazetelerle birlikte. "Kanlı Balo, Hogwarts ve Carmilla'nın Gizemi haberiyle merhum gazeteci Magnus Pearson'ın sancağını devralan azimli gazeteci bilmemne bilmemne Caldecott, evinin penceresinin önünde OLDUKÇA YARALI bir şekilde ölü bulundu. Ulan bu sefer daha saçma yazmışlar. Pearson için VAHŞİCE demişlerdi dalga geçmiştim. OLDUKÇA YARALI ne demek ya? Oldukça yaralı bir şekilde ölü bulunmak..." Elimdeki gazeteyi yere fırlatıp ayaklarımın üstüne indim en sonunda. Cornelia'nın bulunduğu tezgahın önüne gelip "Kankaliçem, ben bu kadına o toplantıda bize verilen gazeteyi satmıştım. Köşe yazısı yazdı hakkında. Şimdi de ölü bulunmuş. Baloda kaybettiklerimizi de düşünürsek... Defolup gitmek lazım buradan. Başımıza ne geleceği belli değil." Cornelia'nın gözlerine baktım. Hiç de oluru yok gibiydi bu plana. "Kankaliçem..." dedim üzüntülü bir tavırla. "Yalvarırım düşünelim kaçmayı. Sizi kaybedersem ne yaparım bilmiyorum." dedikten sonra tuttum elini. Dudaklarıma götürüp öptüm. "Sen." dedim. "Bana ikinci bir hayat verdin. Başına bir şey gelirse ne yaparım ben? Kaçalım buradan."
[/justify]

12
Veritas Libertate Ofisi / Falındaki Mavi Gözlü Delikanlı
« : 31 Ekim, 2021 00:22:33 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yine mi Carmilla?

Geçen gereksiz bir şekilde çekildiğim hizip toplantısında verilen gazeteyi ayaklarımı uzatmış okuyordum. Kendime kuytu bir köşe bulmuştum Diagon Yolu'nda. Gölge aradım diyemeyeceğim. İngiltere her zaman kapalı havası ile iç bayıcı oluyor. Ağustos'ta tek farkı sıcak ve nemli olması. Yine bulutlu yine bulutlu. Kafamda gözlerimin üstüne doğru düşen bir kovboy şapkası vardı. İki dükkanın arasında oturacak basamak bulduğum gibi bir yerden aşırdığım kurabiyeyi üstüme döke döke yiyor, bir yandan da o çok konuşulan gazeteyi okuyordum. Biraz da merakımdan bugün çıkan iki üç gazeteyi de toplamıştım. Genel olarak bir bakıp gündemden uzakta kalmamak amaçlı. Benim gibi "hiç kimsenin" ne umrunda olacak derseniz... Evet, haklısınız. Kimim ki yani? Sadece bazen saçma sapan yerlerde kendimi bulabiliyorum. Bilgim olsun değil mi?

Yazı ilk Carmilla'nın kim olduğunu açıklayarak başlıyordu. Gözlerimi devirip kurabiyemden ısırık aldım. Vampir'ler, kurtadamlar, mugglelar... Büyücüler hepsine ayrımcılık yapabiliyor sağolsunlar. Ben kendi geçmişimi bilmiyorum. Bazılarının kafayı taktığı kadar da takmıyorum. Neyse ne yani. Yazıda muggleların Carmilla'dan haz etmedikleri yazıyordu. Kafamı onaylayan bir şekilde salladım. İşemeli sıçmalı ritüel yapıyormuş kadın. Bu cadılardan o yüzden çekiniyorum işte. Korkunçlu oluyorlar. Eskiden ritüelleri görmüştüm ismi lazım değil yüzünden. Ucundan dokunmuş olsam da hiç hoş değillerdi. 1700'lerde Carmilla terör estiriyormuş buralarda. Sonra da yetkililer hiçbir şey yapmamış. Eee, at koşturabiliyorsa neden yok olmuş ki? Yok olmamış da diyor. Derin bir nefes alıp kafamı kaldırdım gazeteden. Kaşlarımı çatıp geçen insanları izlemeye başladım. Tabi bu sırada onlara odaklanmıyordum. Öldü sanılıp her seferinde geri dönen birini daha tanıyorum. Carmilla ile benzerlikleri rahatsızlık verici. Fark olarak, Barthélemy'nin kan içtiğini hiç görmedim. Kan ritüelleri hakkında okuyordu ama. Onu biliyorum. Biraz bilgileri hazmettikten sonra tekrar döndüm köşe yazısına. Yazının sonları uyanın şeklinde ilerliyordu. Tamamı ise benim düşüncelerimi fazlasıyla doğru çıkarır niteliğindeydi. Sessizce "Onun bunun çocuğu..." dedim. O kadın-adam. Gerçekten de bu yazı mugglelara en ufak bir sorun arz etmiyor! Bu adamı bu yazısından dolayı öldürse öldürse Carmilla'nın arkasındakiler öldürür. Millet uyanmasın ayağına. O kadın-adam bu vampirin müridi miydi acaba? Garip bir tipti cidden. Derin bir nefes aldıktan sonra ben bu olayın neresindeyim diye sordum kendi kendime. Carmilla'nın ritüelleri zerre umrumda değil. Kadın mutlak hakimiyet istemiş mi ki? İngiliz Büyü Dünyası hakkında bilgim çok sınırlı. Oturup okuduğumda adı lazım değili hatırlıyorum, kusasım geliyor.

Diğer gazetelere geçip şöyle bir göz gezdirdim yazanlara. Gelecek postası saçma sapan bir magazin haberini ilk sayfaya koyduğu için, içi de boş çıktı. Başka bir gazete de tamamen safsatadan ibaretti. Umudumu kaybetmişken Veritas Libertate adındaki gazetenin ilk sayfasında aradığımı buldum. Haberin devamı 2. sayfada olduğu için hızla açtığımda gazetenin genel yayın yönetmeni olan Sadie Rosemary Caldecott'un yazmış olduğu giriş yazısını okumaya başladım. Daha demin okuduğum yazı  hakkında bir yazı yazmış olan kadın içeriğini bilmediği için sitem ediyordu. Neden bu gizlilik diye ilerleyen haber gerçekten de Magnus Pearson'un olayına bilip bilmeden dokunduğunu görebildim. Yani, Pearson da Carmilla olayının üstü kapatıldığı ile ilgili yazmıştı. Şimdi de onun ölümünün nedeninin üstü kapatılıyordu. Yazının sonu daha heyecanlı bir konuydu. Balo. Hanımefendinin baloya gideceğini duyunca biraz üzülmedim değil. Yine de balodan önce onu görmek istedim. Ofislerinin yerini okumak için en arka sayfasına baktıktan sonra Veritas Libertate'yi de Gelecek Postası ile iç içe koyup katladım ve ceketimin içine koydum.

Yürüme mesafesindeydi bulunduğum yere. İçeri girip bir kaç formaliteden sonra genel yayın yönetmenine gösterecek çok önemli bir şeyim olduğunu söylediğim için biraz zorlayarak odasına yönlendirildim. Kibar bir adamız vesselam. Kapıyı çaldıktan sonra içeri girmem söylenince girdim. Güzel, yaş olarak benden büyük bir hanımefendi bekliyordu karşımda. Yaş sadece bir sayıdır gençler. Ben bu kadına yavşarım. Kafamdaki şapkayı tutup hafiften önünü indirdikten sonra "Leydim." diye selam verdim amerikan aksanımla. "Size aradığınızı getirecek olan, yıllardır beklediğiniz yakışıklı genç sonunda geldi. Ben, Alexander Turner. Oturabilir miyim?" dedikten sonra sırıttım.[/justify]

13
Amerika Birleşik Devletleri / Deneysel Beyin Artıkları
« : 19 Ekim, 2021 03:30:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
24 Şubat
1856

[justify]
Bir varmış bir yokmuş... Çok çok uzun yıllar önce, çok çok uzaklardaki krallıktan ayrılan bir prens varmış. Prens kendini ve amacını kaybetmiş. Yıllarca peşine düşmüş mutluluğun. Küçük bir çocukmuş dağa tırmanırken, yolda büyümüş. Dağa bir türlü sevdirememiş kendini. Kendisini bildi bileli bu heybetli dağı tırmanıyormuş. Öyle bir dağ ki bu fazlası ile korkunç. Orada bulunmaktan nefret ediyormuş prens ama başka gidecek yeri de yokmuş. Koyu mavi bir havası varmış dağın. Sinirli, huysuz, umursamaz... Zirvesinde altın olduğunu biliyormuş. O zirvedeki altınları her zaman hayranlıkla izliyormuş. Prens her zaman eksik olacakmış dağa göre, asla ulaşamayacakmış zirvedeki altına. Prensin zirveye çıkmasını istemiyormuş. Aslında zirvesine alsa bu küçük prensi... Tırmanmasına izin verse, ondan nefret etmese... Belki ikisi için de en iyisi olacakmış. Dağ fazla inatçı, kendini beğenmiş bir yeryüzü parçasıymış. Kayalık gövdesinin bazı yerleri karlı olsa da, zirvelere doğru ağaçlar ile kaplıymış. Hareket ettirmesi çok zor, fikrini değiştirmesi neredeyse imkansızmış. Bazen ise prens dağın üst kısımlarına çok yaklaşıyormuş. Dağın en zayıf olduğu zamanları en yalnız hissettiği zamanlarıymış. Çocuğa ve kendisine acıyor, ağaçlarının arasında akıl almayacak şeyler yapıyormuş. Sonra bu yaptığı için daha da sinirleniyor, daha da şiddetli rüzgarlar estiriyormuş.

"Lucian!"

Çok gürültülü bir kasırga ile bağırmış prense tiksinir gibi. Korkuyormuş prens saklandığı mağaradan çıkmaktan ama dağ saklandığını bilse daha kötü esermiş. Daha ezermiş prensi. Prensin cesurca yüzleşmesi gerekiyormuş. Mağaradan çekinerek çıkmış. Hiç korkar mı? O, Prens Lucian. Çok çok uzaklarda adını bilmediği bir ülkenin prensiymiş. "Dağ! Buradayım, bugün izin ver bana. Benim için önemli bir gün, doğum günüm bugün!." diye seslenmiş dağa. Sesi yankılanmış boş kayalardan. Dağın taşlarından sekip geri dönmüş. Gelen sert rüzgar ile yere serilmiş prens. Dağın umrunda değilmiş bugün. Zaten bu tür şeylerden tiksinirmiş. Kaç yıldır olduğu yerdeymiş kim bilir? Dağ olarak oluştuğu günü bilmiyormuş bile. Esintilerle uzaklara savrulmuş prens. Dağın eteklerine doğru götürmüş rüzgar.

Bu heybetli dağ çevresine kimseyi yaklaştırmaz, arkadaş edinmez, herkese karşı karlı yanını gösterse de, bizim prense açarmış içini. Onla paylaşırmış kuru, yaşanabilir topraklarını. Bu yüzden de prensten nefret edermiş. Ona karşı kırılganmış çünkü. Prensi her zaman cezalandırırmış şımarmasın diye. Bazen fazla kaçırıp prensi çığ altında bıraktığı olurmuş. Bazen de fazla yalnız olduğunu fark edermiş. Prens dağın içinde büyümüş, gelişmiş ve artık genç bir adam olmuş. İşte bu yüzden, bazı geceler dağ prensi zorla en değerli hazinelerinin olduğu ormanlara sokarmış.

Ormanda gözünü açınca prens karşısında bir cin ile karşılaşmış bu sefer. Bir dudağı gökte, bir dudağı yerde olan bu cin ona sadece bir isteğini gerçekleştirebileceğini söylemiş. Prens o kadar zamandır bu dağda savaş veriyormuş ki, asla ailesini bulmak gelmemiş aklına. Tek istediği şey, dağın zirvesine çıkmakmış. Zirvesine çıktığında tüm acılarının biteceğini düşünüyormuş. Hep hayran olduğu o altınların bilgeliği, safirin delici parıltıları... Cin gülümsemiş. Prensin istediğini yapmasının çok zor olduğunu, ancak bu gece gelen düşmanlara karşı savaşırsa bir şansının olduğunu söylemiş. Prens de bu yüzden ormanın içinde tüm düşmanlara karşı dimdik savaşmış. Yara almış. Bolca yara almış. Hem vücuduna hem de kalbine...

[/justify]

14
Madam Puddifoot'un Çay Evi / Sizinle bir çay içelim isterseniz.
« : 10 Ekim, 2021 17:01:51 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]

Ellerimi önümde birleştirmiş, ayaklarımı oturduğum sandalyenin karşısındaki masaya uzatmıştım. Yüzümde gülümseme ile domates gibi yüzle bana bir şeyler anlatan adama, bir de elinde süpürge tutan kulağına sihirli bantla parça eklediğim çocuğa bakıyordum. Adam tükürük saça saça diyordu ki "Bana sattığın bu cincüce düzgün büyü yapamıyor!" Şaşırmış bir şekilde döndüm çocuğa. "A-aa.. Nasıl olur? Ben satarken yapabiliyordu. Bozuldu falan mı acaba? Bir bakayım." Ayaklarımı masadan indirip ayağa kalktım. Çocuğu tutup içinde bulunduğumuz sihirli ıvır zıvır dükkanının diğer tarafına götürüp yanına eğildim. Sanki bir şeye bakıyormuş gibi çocuğun elini sağa sola çevirirken "Oğlum, neden bu kadar uzun sürdü?" dedim fısıltıyla. Çocuk da dişlerinin arasından "Alçak herif utanmasa o kolyeyle yatacak." dediğinde düşünceli bir şekilde diğer elini de tuttum. Yüksek sesle "Ayyy, bunun büyü gücü azalmış doldurmak gerekiyor sanırımmm." falan diyip tekrar fısıltı ile "Sana üç gün daha kazandıracağım, o kolyeyi getir." diyerek çocuğun yüzüne baktım. Çocuk kafasını sallayınca elimi belimdeki asaya atıp çevredeki bir kaç şeyi havalandırdım. "Ah! İşte çalışıyor! Biraz zaman tanı ona dayı, evine alışınca ne mucizeler yaratır sen bile şaşırırsın." diyerek çocuğundan yanından adama doğru ilerledim. Adam tam bana bir şeyler söylüyordu ki, adamın arkasındaki camdan dışarıdaki pembe bir kıyafete gözüm takıldı. Adamı es geçip yanından pencereye doğru seyirttim. Bir şeyler söyleyerek beni takip etti. Yanımda ötüyordu ancak ben çoktan düşüncelerime dalmıştım. Elimi yumruk yaptım ve kenarı ile kiri temizleyip kendime minik bir alan yarattım. Pembe kıyafetli kişinin bir kadın olduğunu, baya da güzel bir kadın olduğunu gördüğüm anda kafamda bin bir tane plan oluşuverdi. Yanımdaki adamın "Ne zaman?" diye bağırıştığını duyduğum gibi elimi yüzüne koyup geri ittirdim. "Üç gün sonra dayı. Gelip bakacağım, şimdilik iyi cüce. Çekil kenara!" Adamın yanından hızla geçip kapının önüne astığım ceketimi kaptığım gibi dışarı çıktım. Ceketi acele ile giyerken düşme tehlikesi yaşasam da Hogsmeade sokaklarında bir melek gibi gezen pembe kıyafetli hanımı aradım gözlerimle. Bulduğumda da güdümlü füze misali hedefime kilitlendim. Bir yandan da çevreme bakınıyordum. Esnaf ile sohbet eden 2-3 tane siyah giyimli adam tam işime yarayacak tiptendi. Adımlarımı hızlandırıp kimseye çarpmamak için sanki dans ediyormuş gibi adımladım sokağı. Pembe kıyafetli kadının arkasından estetik bir hareket ile önüne geçip 180 derece döndükten sonra reverans verdim. "Merhaba hanımefendi!" Doğrulup kadının yüzüne şöyle bir baktım gülümseyerek. Uzaktan tabi güzelliğe yeterince şahit olamamışım. Saçlar kıvır kıvır, kemikli bir yüz, bembeyaz bir ten... Ah cancağızım... Sen cennetten mi düştün şu günahkar kulun önüne böyle?

Hemen kadının koluna girdikten sonra sessiz olması için "Shhh..." diyerek sesimi azalttım. Sadece onun duyacağı bir ses tonu ile anlatmaya başladım. "Hanımefendi, adım Turner, Alexander Turner. Sihir Bakanının yardımcılarındanım ve kendisinin emri ile çok gizli görevdeyim. Malesef ne olduğunu söyleyemem, söylersem sizi öldürmek zorunda kalırım çünkü. Giz-li." Kafamla daha demin gördüğüm siyah giyimli adamları gösterdikten sonra "Şuradaki adamlar. Ah-" kız dönüp bakınca adımlarımı hızlandırıp önüne dönmesini sağladım. "Bakmayın, dikkatlerini çekmeyelim." diyerek geçiştirdim. "Peşimdeler. Heh' Gizli görevde olmak baya zor iş anlarsınız ya." Önüme baktığımda yanımdaki kadının kıyafeti ile aynı renk pencerelere sahip olan Çay Evi'ni gördüğüm gibi gözlerim açıldı. Buraya millet manitalarını getirir romantik anlar yaşarlardı. Eh, ben de yanımdaki bu nur parçası ile romantik anlar yaşamak istiyordum. Bu yüzden... "Çay evine girmeliyim." dedim. Kızın sorguyalayan yüz ifadesi ile karşılaştım ona döndüğümde. Harbi, neden girmeliydim? "Nedeni..." Durdum şöyle bir."Gizli. Evet, gizli görevim olduğu için." Tabi ki de amacım sadece kızla çay içmek, zaman geçirmekti. "Benimle randevuya çıkarsınız değil mi?" dedikten sonra tüm sevimliliğim ile gülümsedim. "Hükümetin geleceği söz konusu!"

[/justify]

15
Birleşik Krallık / Tarihten Silinen Gün
« : 06 Ekim, 2021 04:14:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Gelecek postası nerede bilmediğim için buraya açtım konuyu.

Cornelia boşuma felsefe ile cevap verince iyice keyiflenip diğer bacağımı da masanın üstüne koydum. Kız her zamanki haşin hareketleri ile dükkanın arka tarafına doğru gitti. Ben de, şarapçı dayı ile yalnız kaldım. Saçma bir sessizlik olunca "Eee..."  dedim buna. "Nabion?" En amerikan şivemle kulaklara eziyet oluyordum. Adam anlamadığım bir şeyler geveleyip üstüne salyalarını akıtınca yüzümü buruşturdum. "Hıı, iyi ya." gibi gereksiz bir şeyler söyledikten sonra Cornelia içeriden bağırdı yirmi sekiz olduğumdan emin miyim diye. Ayaklarımı indirip düzeldim sandalyemde. Masaya eğilip haberi okuyarak "Yiiiirmi Sekizz..." diye geveledim sayıyı. "YİRMİSEKİZYAZIYOR!" hızlı hızlı söyleyince Cornelia da dediğimi anlamadığını bağırdı içeriden karşılık olarak. "Eminim emin duyuyon mu?!"  Yine anlamadığını söyleyince şarapçı dayıya dönüp "Kadınlar..."  diyerek kafamı salladım iyi yana. "Artık diyorum ki, beni bir insan olarak görsünler. Bunların hepsi azmış dayı. Sanki bir oyuncakmışım gibi bakıyorlar. Söylediklerimi hiç duymuyorlar, duysalar umursamıyorlar. Bir et parçasıyım sanki!" Yine bir tükürük şelalesi ile karşılık alınca yüzümde bozulmuş bir ifade ile "Ya... Neyse." dedim. Cornelia ise görüşüme girmiş garip bir şey olduğunu söylüyordu. Söylediğine göre o günün gazetesini hiçbir yerde bulup istifleyememiş. Tek kaşımı kaldırıp baktım ona düşünceli bir şekilde. "Bayan Peters'sa tabi... Olay ciddi bir duruma geliyor." diye onayladım onu. Bayan Peters'ın kim olduğu konusunda zerre fikrim yok. Bu sırada şarapçı dayıcım tükürüklerini kontrol altına almış cümle kurmaya başlamıştı. Gazeteyi toplattıklarını söyledi gizemli bir havayla. Cornelia'ya dönüp gülümsedim. "Ciddiye alma kankaliçem." diyecektim ki Cornelia sazan gibi atladı şarapçının sözüne. Adam da coştukça coşuyor, daha demin kelime söyleyemeyen o değilmiş gibi cümleler kuruyordu. "Köftehor..." diyerek kafamı iki yana salladım. "Tabi gördün güzel kızı şakırsın bülbül gibi." Tekrar ortamda sessizlik olunca Cornelia'ya "Sallıyor oğlum, inanma." dedim. Şarapçı da inanmazsanız inanmayına yatmaya başladı. Bizim kız da içinde bir his olduğunu, takip etmemiz gerektiğini söylüyordu. Kafamı sallıyordum tabi tabi der gibi. Hisler misler... Benim işim değil. Mantık adamıyım ben, rastgele işler yaptığım olur ama hiçbir şeyi hissediyorum kafasında yapmam. Düşünceli bir ıslık çalarken kapıdan içeri giren Blaze her zaman yaptığı gibi yanıma gelip laf sokmuştu. Islığımı çat diye kesip sarhoş adama pis pis baktım. Senin yüzünden yiyorum lafları, hala Cornelia'nın gözüne gireceksin diye kıçından kehanet uyduruyorsun ya, ben sana bir şey demiyorum.

Zerre kalkıp iş yapasım gelmese de şöyle bir baktım çevreme. Blaze gidelim de görelim kimse bir şey yok edemez ben buradayken gibi bir şeyler söylemiş, olayı kişisel boyuta çekmişti. Önce Blaze'e baktım sıkkın bir şekilde. Sonra Cornelia'ya baktım. Şarapçı amcaya döndüm... Sonra dedim ki, gidelim anasını satayım! Bir anda yüksek sesle "YA BLAZE BEN SENİN AĞZINI ÖPEYİM EMİ!" diye bağırarak ayağa fırladım. Sonra da kızı öpmek için hamle yapıp Blaze tarafından itildim. "Ne güzel konuştun öyle yiğidim! Hadi gidelim! Dayı, sen de dükkana göz kulak ol."  diyerek önce Blaze'in koluna, sonra da Cornelia'nın koluna girdim ve hanımları yanımda asilzade gibi yürüterek sokağa çıktım. "Bir planım var hanımlar."  dedim yürürken. "Öyle bir plandır bu kiiii, seherbazları kıskandırır! Öyle bir plandır kii, sultanlar kuramaz. Biliyorsunuz ki ben Amerika'da 3 sene nasıl mükemmel plan yapılır kursuna gidip, sertifika almışımdır. Öğretmenlerimin bana, Marius sen bir dahisin, dediğini bilir miydiniz? Ah ah, bilmezdiniz tabi. Siz iki hayırsız o sıralar kendi işlerinizle meşguldünüz. Zavallı Trevor nerede dediniz mi? Demediniz. Soruyorum size neden demediniz? Çünkü bana güveniyorsunuz. Yüksek plan yapan zekama! O kadar yüksek plan yapar ki bu zekam, size kaybolan tarihi bile bulur. 28 Temmuz. Kim çaldı bu tarihi? Gelecek Postası çaldı. Gelecek postası. Gelecek postası ben doğmadan on dokuz sene önce kaç tarihli baskı yapıyordu? 1822. Topla 18 ve 22'yi. KIRK YAPARRR VE AMATERASU BÜYÜCÜLER SENDİKASININ 40. YILDÖNÜMÜ." Tüm yolu boş yapıp kızları meşgul ederek geçirdikten sonra "Plana gelirseeek!"  dedim. Gelecek Postası Basın binasının etrafında olaşıp arka kapısına doğru ilerlerken "Ben kapıdakileri oyalıyorum. Siz içeri giriyorsunuz." dedim hızlıca. Kızlar planın devamını soracaklarken de hemen kollarından kurtulup binanın önünde bekleyen güvenliğe koşmaya başladım. Koşarken de "AAA! SİHİR BAKANI ANGUS KELIINGTON DEĞİL Mİ BU?" diyerek bağırıyordum. Güvenliğin yanına geldiğimce "Ne? Değil misin?! MERLİN BELAMI VERSİN Kİ ÇOK BENZİYORSUN! Gel bakayım şöyle güneşe bi!" Yanındaki ikinci güvenliğe de "Gelsene abi, çok benzemiyor mu?" diyerek onu da çağırdım. Sihir Bakanına zerre benzemeyen güvenliği binanın arka kapısını görmeyecek bir şekilde çeviriyor "Bak bak en çok bu açıdan benziyor! Daha yakışıklısın sen ondan ha! Sihir Bakanıyım diye Bakanlık'a girsen kimse fark etmez! Çok özlü iksir falan mı içtin yahuuu?" diyordum. [/justify]

Sayfa: [1] 2