1
Apples & Oranges / Hallederiz, icabında.
« : 31 Mart, 2023 21:22:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Aman da amaaan! Ne kadar zaman oldu değil mi? Siz gittiğinizden beri dostlarım, benim için fazla zaman geçmedi. Aynen, daha geçen size 2-3 hafta önceki olayı anlatıyordum. Evren ne kadar güzel değil mi? Benim için hafta, sizin için aylar! Ancak beni bırakıp gittiğinizde kalbinizin bir kenarında kalmışımdır kesin. Unutmamışsınızdır prens Lucian’ı. Şöyle bir özetleyecek olursam; iş, iş, iş derim. Eski, boş gezenin boş kalfası Das kalmadı artık. Meşgul olmak çok zor güzellerim. Kalbim istiyor güzel kızlar göreyim. Sürekli it kopuğun işine bakmayayım. Katilleri, pislikleri Azkaban’dan kurtaracağız diye çevremiz yüzü façalı adam doldu. Eli yüzü düzgün adam gelmez oldu büroya. Ölü Chadwick ve Korkunçlu Andy’i de yıkatıyorum haftada bir. Yoksa Bakanlık geliyor kapımıza kokudan. Zaten sürekli bir teftiş var. Dolunayüzlüm de gelmiyor ha teftişe. Yüzü beş karış asık, meymenetsiz Bakanlık Çalışanları geliyor. Seherbazlar kapılarımızda geziyor. Sürekli bir 5 kuşak safkan mısınız diye durdurup soru sormalar falan… Açıyorum kolumu diyorum ben Barthélemy ailesindenim kessen kolumu, kanım mavi-beyaz-kırmızı akar. Cornelia da kendisini devlete mi adadı ne yaptı? Diyorum kızım, al şunları başımdan. Bir iyiliğini görmüyoruz. Dükkanı kapatıp kaçamazsın da şimdi. Chadwick ve Andy ölür ben olmazsam herhalde ehehe. Başka bedavaya çalışacak kişi de bulamam yani. Karın tokluğuna çalışıyolar.
Neyse efendim, olayımıza dönelim. Oturmuşuz üç kişi, dükkanın arka kısmında öğle yemeği yiyorduk. Ben bu mutfağı baştan yaptırdım. Fareleri, küfleri falan hep yok ettik. En yeni fırfırlı mutfak aletlerini getirttim. Büyüyle yapıyorlar yemekleri. İki asa sallamayla temizleniyorlar. Bize kalınca pislikten canavar çıkıyor mutfakta. Arkama yaslanmışım, bacak bacak üstüne atmışım, çayımdan da yudumluyorum. Keyif!
“Bok gibi buranın havası ha.” dedim. “Biraz daha erken yakalansaydı Carmilla da, yazın olsaydı paramız. Sizi benim memlekete götürürdüm lan. Denize girerdik. Sen yüzmeyi biliyor musun?”
Odada üç kişi olmamıza rağmen soru sorduğum kişinin Andy olduğunu anlamak zor değildi. Ölü Chadwick hiç konuşmaz, ölü gibi gezerdi etrafta sadece. Eylem adamıydı. “Yok.” dedi minik çocuk soruma. “Joseph bizi bağlayıp ıslak sopa ile döverdi. Söylediğini yapmadığımızda yüzümüze çuval kapatıp su dökerdi. Sizin gibi İblisin döllerini de kutsal suyla leşe çeviriyoruz.” dedikten sonra önündeki çorbayı yemeye devam etti. Herhalde su ile olan münasebetini özet geçmişti.
“Hmm…” Kafamı salladım dediği çok normal bir şeymiş gibi. “İyiymiş.” Tekrar dışarı baktım. “Ayağını sokarsın sen de ya. Seneye gidelim kesin.” Elimdeki çay fincanını dudaklarıma götürüp şöyle bir hüplettim serçe parmağımı kaldırarak. Tam bir İngiliz beyefendisiyim ha. Tek farkım böyle dandik yağmur sonrası havalarda sokaklarda takılıp paçalarımı çamurlamıyorum.
Hop yine dükkanın kapısı açıldı. Bir çay keyfi yaptırmıyorlar deliricem. Doğruldum yerimde, bacağımı da indirdim. “Chadwick, oğlum temizledin mi girişteki peri tozlarını? Yine Bakanlık'tan geldilerse bu sefer kurtulamayız.” derken bıraktım çay bardağını masanın üstüne. Chadwick olumlu olarak nitelendireceğim bir kaç hırıltı çıkardı. Hemen girişe doğru hızlı adımlarla ilerledim yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirerek. Bakalım hangi tipsiz, çirkin, leş adam gelmiş de Azkabandan kurtulmaya çalışıyor.
“Vay… Merlin’in nasırlı elleri!” Hay lanet girsin ya. Yine saçma sapan tipli iki herif gelmiş dükkana. Tanıyorum tabi de uzaktan. Hep de bunların bana işi düşer. Bir kere de ben geleyim size de, ihtiyacım var diyeyim. Yok anasını satayım sürekli Alex abi birini bıçakladım, Alex abi birini soydum da bilmem ne. Yüzümdeki yalancı gülümseme kayboldu hemen. “Yav yine kim bilir ne becerdiniz de geliyorsunuz. Geç içeri geç geç!” diye sinirli sinirli yeni eklettiğim sihirle genişletilen odalardan birine davet ettim adamı. Bakanlık şu oda için o kadar izin çıkarmamı istedi ki, Ölü Chadwick günlerce Bakanlık'a gidip gelmek zorunda kaldı. Lüks, işlemeli koltuklar, kocaman bir halı, sarı ve bordo renkli dekorasyon ile en son döşenmiş bu odayı, kendi ofisim yapmıştım. Ofisten başka her şeye benziyordu ama. Yatak odası da olabilir, salon da olabilir… Kapının karşısında bir çalışma masası vardı ama işte. Ofis demeye yetmişti bu. Müşterilerimden biri ödemesini parayla yapmak yerine, eşyalarını verince burayı yapabildik. Mis gibi de oldu. Odaya geçerken “Chadwick! Kalk, üç çay getir bize!” diye bağırdım. Geçtim masamın yanına, götümü dayadım köşesine “Hayırdır?” diye sordum misafirlerime. “Bu sefer nasıl bir batağa düştünüz?” [/justify]
Neyse efendim, olayımıza dönelim. Oturmuşuz üç kişi, dükkanın arka kısmında öğle yemeği yiyorduk. Ben bu mutfağı baştan yaptırdım. Fareleri, küfleri falan hep yok ettik. En yeni fırfırlı mutfak aletlerini getirttim. Büyüyle yapıyorlar yemekleri. İki asa sallamayla temizleniyorlar. Bize kalınca pislikten canavar çıkıyor mutfakta. Arkama yaslanmışım, bacak bacak üstüne atmışım, çayımdan da yudumluyorum. Keyif!
“Bok gibi buranın havası ha.” dedim. “Biraz daha erken yakalansaydı Carmilla da, yazın olsaydı paramız. Sizi benim memlekete götürürdüm lan. Denize girerdik. Sen yüzmeyi biliyor musun?”
Odada üç kişi olmamıza rağmen soru sorduğum kişinin Andy olduğunu anlamak zor değildi. Ölü Chadwick hiç konuşmaz, ölü gibi gezerdi etrafta sadece. Eylem adamıydı. “Yok.” dedi minik çocuk soruma. “Joseph bizi bağlayıp ıslak sopa ile döverdi. Söylediğini yapmadığımızda yüzümüze çuval kapatıp su dökerdi. Sizin gibi İblisin döllerini de kutsal suyla leşe çeviriyoruz.” dedikten sonra önündeki çorbayı yemeye devam etti. Herhalde su ile olan münasebetini özet geçmişti.
“Hmm…” Kafamı salladım dediği çok normal bir şeymiş gibi. “İyiymiş.” Tekrar dışarı baktım. “Ayağını sokarsın sen de ya. Seneye gidelim kesin.” Elimdeki çay fincanını dudaklarıma götürüp şöyle bir hüplettim serçe parmağımı kaldırarak. Tam bir İngiliz beyefendisiyim ha. Tek farkım böyle dandik yağmur sonrası havalarda sokaklarda takılıp paçalarımı çamurlamıyorum.
Hop yine dükkanın kapısı açıldı. Bir çay keyfi yaptırmıyorlar deliricem. Doğruldum yerimde, bacağımı da indirdim. “Chadwick, oğlum temizledin mi girişteki peri tozlarını? Yine Bakanlık'tan geldilerse bu sefer kurtulamayız.” derken bıraktım çay bardağını masanın üstüne. Chadwick olumlu olarak nitelendireceğim bir kaç hırıltı çıkardı. Hemen girişe doğru hızlı adımlarla ilerledim yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirerek. Bakalım hangi tipsiz, çirkin, leş adam gelmiş de Azkabandan kurtulmaya çalışıyor.
“Vay… Merlin’in nasırlı elleri!” Hay lanet girsin ya. Yine saçma sapan tipli iki herif gelmiş dükkana. Tanıyorum tabi de uzaktan. Hep de bunların bana işi düşer. Bir kere de ben geleyim size de, ihtiyacım var diyeyim. Yok anasını satayım sürekli Alex abi birini bıçakladım, Alex abi birini soydum da bilmem ne. Yüzümdeki yalancı gülümseme kayboldu hemen. “Yav yine kim bilir ne becerdiniz de geliyorsunuz. Geç içeri geç geç!” diye sinirli sinirli yeni eklettiğim sihirle genişletilen odalardan birine davet ettim adamı. Bakanlık şu oda için o kadar izin çıkarmamı istedi ki, Ölü Chadwick günlerce Bakanlık'a gidip gelmek zorunda kaldı. Lüks, işlemeli koltuklar, kocaman bir halı, sarı ve bordo renkli dekorasyon ile en son döşenmiş bu odayı, kendi ofisim yapmıştım. Ofisten başka her şeye benziyordu ama. Yatak odası da olabilir, salon da olabilir… Kapının karşısında bir çalışma masası vardı ama işte. Ofis demeye yetmişti bu. Müşterilerimden biri ödemesini parayla yapmak yerine, eşyalarını verince burayı yapabildik. Mis gibi de oldu. Odaya geçerken “Chadwick! Kalk, üç çay getir bize!” diye bağırdım. Geçtim masamın yanına, götümü dayadım köşesine “Hayırdır?” diye sordum misafirlerime. “Bu sefer nasıl bir batağa düştünüz?” [/justify]


[/spoiler]
[/spoiler]