17 Nisan, 2026 09:01:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Cwénhild Muirghéal

Sayfa: 1 [2]
16
Diğer Dünya Ülkeleri / "Sevgi Dolu Bir Anne ve Bir Eş"
« : 10 Ekim, 2021 20:56:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
4 Ağustos 1865

[justify]Kalabalığa kalmamak için biraz erken çıkmıştı bakanlıktan. Başıyla ona selam veren insanları selamlamış, ayaküstü bir iki kişiyle kısa kısa sohbetler etmiş ve Diagon Yolu'nda bulunan bir kütüphanede zaman mekan kavramını çoktan unutmuş Alannah'ın yanına gelmişti. Çizmeleriyle ses çıkartıp kitap okuyan yahut bir şeyler için bakınan insanları rahatsız etmemeye özen göstererek ilerledi kitaplardan oluşan koridorlarda. Bir kaç yıl önce bir çatışmada neredeyse yok ettikleri bir kütüphaneye benziyordu. Hoş bütün kütüphaneler birbirinin aynısıydı bir yerde. Bu düşüncesini Alannah'ın yanında dile getirirse yiyeceği zılgıtı düşündü ve adımlarını hızlandırmaya karar kıldı. Bir kaç masada yeğenini göremedikten sonra daha izbe masalara bakmayı akıl etti ve kimsenin olmadığı, masaların bir kısmının kim bilir kaç haftadır üzerilerinde olan tozla kaplandığı bir yere ulaştığında yeğenini görebildi. Kızın saçı başı birbirine girmişti. Önündeki kitap ve parşömen yığınının arasından neredeyse gözükmüyordu kızcağız. Cwenhild'in ona yaklaştığını hissetmesi mümkün olmamıştı. Mavi gözleri el yazması kitaptaki satırlara gömülmüştü. Hiç bir şey yokmuş gibi yanına oturdu kızın. Alannah onu hala fark etmemişti. Kızın sağ kolunun daha sağında kalan çay bardağını kulpundan tuttu ve bir yudum alma isteğiyle ağzına götürdü. Tabi Alannah'ın hiç dokunmadığı çayın kim bilir kaç saattir burada durduğunu hesaba katmadığından buz gibi çayı dudaklarına değdirdiği gibi geri püskürttü dışarı. İşte o zaman, küçük çay damlacıkları kitabın sayfalarının üzerine düştüğünde Alannah'ın kafası da kitaptan kalkıverdi. "Hadi kalk alışveriş yapalım açım." diyip kızı kaldırmaya çalıştı Cwenhild. Yeğeni pek karşı koymadı ve önündeki kitabı katlayıp koltuk altına aldı. Diğer kitapları da asasının bir hareketiyle aldığı yerlere tek tek geri gönderdi. Kütüphaneden sessizce dışarı çıktılar. Lakin üzerilerine çevirilen pis bakışlar pekte sessiz çıkamadıklarını gösteriyordu. Bir kaç sebze, bir tavuk ve biraz da baharat falan aldıktan sonra eve geçtiler. Gerçekten biraz erken dışarı çıkmanın faydalarını görebilmişti. Eve geldiklerinde Alannah kütüphaneden aldığı kitabı odasındaki kitaplığa koyduktan sonra direk mutfağa geçti. Sebzeleri yıkadı, tavuğuda parçalayarak pişirmeye uygun hale getirdi. Cwenhild ise Alannah içeride sigara içilmesine izin vermediği için çizmelerini çıkarttığı gibi kendisini balkona attı ve paketten bir sigara alıp yaktı. Akşam rüzgarında sigara dumanı uçuşurken bir baykuş süzülerek balkona doğru geldi ve balkon demirine kondu. Gagasında tuttuğu mektubu usulca bıraktı. Cwenhild işaret parmağıyla kuşun başını biraz okşadıktan sonra kuş geldiği yere doğru uçtu gitti. Beyaz zarfın üzerinde Alannah'ın annesinin adı yazıyordu. Abigailé Muirghéal. Sigarayı dudaklarına tutturduktan sonra mektubu yerden alıp içeri geçti. Bunu yaptığı gibi de Alannah'tan pis bir bakışla karşılandı. Gözlerini devirerek daha yeni yaktığı sigarayı söndürüp attı.  Birlikte mutfaktaki masaya oturdular ve kızıl saçlı kadın mektubu açtı. Cwenhild mektubu okumaya başladığında, yüzündeki ifadenin değişimini, göz bebeklerinin büyüyüşünü ve yaşadığı bütün kötü anıların kadının çehresini gölgeleyişini fark etti Alannah. Mektuptan başını yavaşça kaldırırken mektubu masanın öbür tarafına, yeğenine doğru fırlattı. "Büyük annen ölmüş." dedi hafif çatallaşmış sesiyle.

Alannah mektubu okurken göz yaşları yavaş yavaş düşmeye başlamıştı yanaklarına. Kızıl saçlı kadın tek bir kelime etmeden kalktı oturduğu sandalyeden. Balkona tekrar çıktı ve bu sefer kapıyı arkasından kapattı. Yavaş yavaş kararan hava sebebiyle güneş gökteki görevini mehtaba devrediyordu. Mehtaba karşı oturdu ve tekrar bir sigara yaktı. Zehirli duman yavaş yavaş ciğerlerini yaktı. Abigaile onu cenazeye çağırmıştı. Gelmeyeceğini biliyordu, muhtemelen kocasının, Cwenhild'in kardeşi, baskısı sonucu böyle bir çağrıda bulunmuştu. Kim bilir nasıl ağlıyordu Darragh. Biricik annesi ölmüştü! Evlat ayrımı yapan, birini el bebek gül bebek büyütürken öbüründen kurtulmak istediğini ağzından çıkan her sözünde belli eden bir kadının arkasından ağlıyor olmalıydı. Tıpkı içerideki yeğeni gibi bütün tanıdıkları tarafından güzel sözlerle anılan, gidişinin arkasından göz yaşı dökülen bir kadın olarak göçüp gidecekti bu dünyadan annesi. Kızına yaptıkları için, kızının bir canavar olduğuna inanmasına sebep olduğu için bedel ödemeden göçüp gidecekti. Cwenhild'in kanına dokunmuştu bu. Bu kadar kolay kurtulmuş olamazdı. Yirmi yıldan biraz daha fazla olmuştu annesini görmeyeli. Bir gün göreceğini biliyordu, bir gün görecekti ve ağzının payını verecek, ona yaptığı her şeyin hesabını soracaktı. Belki de kadından duymak istediği o sözleri, o özrü ilk kez duyduktan sonra içinde bir şeyler yerine oturacak ve rahatlayacaktı. Lakin şimdi o gün hiç gelmeyecekti. Huzurlu bir şekilde ölmüştü ve huzurlu bir şekilde yatacaktı onun için yaptırılacak süslü mezarlığında. Yaktığı sigara bittiği gibi izmariti küllüğe bastırdı ve ikinci bir sigarayı yaktı. O sigarayı yakarken balkonun kapısı tıklatıldı ve ardından açıldı. Alannah gözyaşlarını sildi ve teyzesinin yanına, demirlere yaslandı. "Birlikte gideceğiz değil mi?" diye sordu çekinerek. Cwenhild gözlerini kaçırdı ve başını hayır anlamında iki yana salladı. "O orospunun mezarına asla gitmem." sigarasından derin bir nefes aldı ve yarısı içilmiş sigarayı balkondan aşağı fırlattı. "Eğer benim yerime mezarına tükürürsen çok sevinirim."

6 Ağustos 1865

İrlanda havasını özlemişti. Londra bacalarının kirlettiği kömür kokulu şeye kıyasla cennet gibi geliyordu burası. Yemyeşil düzlüklerin, yaprakların ve toprağın kokusu insanın içini rahatlatıyor, adeta gençleştiriyordu. Cisimlendiği yer, aile mezarlığının yüz metre kadar ilerisinden başlayan ormanlık alanın hemen sınırıydı. Buraya en son babasını gömdükleri zaman gelmişti. Ağaçların arasından mezarlığa gelmiş insanları kesiyordu. Alannah, annesi ve babasıyla birlikte en önde duruyordu. Hepsinin gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Cenazedeki çoğu insanı tanımıyordu, tanıdığı bir kaç kişi de neredeyse tanıyamayacağı kadar yaşlanmış ve değişmişti. İnsanların tek tek çiçek bırakışını, bir şeyler söyleyişini izledi. İzlerken kaç tane sigara yaktığını hatırlamıyordu. Yavaş yavaş dağılan insan kalabalığıyla birlikte gitmeyi düşündü. Her şeyi arkada bırakıp mezarlığa adım bile atmadan Londra'ya geri dönmeyi. Muhtemelen mantıklı olan şey bu olurdu. Geçmişin ölmesine izin vermek, zorunda kalırsa direk öldürmek. Bu şekilde geçmişin onda açtığı yaraları da kapatabilirdi. Lakin Cwenhild bunu yapamayacak kadar vahşi biriydi. Hayatı boyunca mantıklı olanı yapmış olsaydı çok farklı yerlerde olabilirdi. O her zaman duyguları ve öfkesiyle çizdi yolunu. Herkes gittikten sonra Alannah ve ailesi biraz daha kaldı mezarlıkta. Abisi kadının toprağından bir avuç aldı ve yanında getirdiği kavanoza koydu. Birbirlerine sarılarak, acılarını paylaşarak mezarlıktan çıktılar ve bir süre sonra gözden kayboldular. Kimse kalmayınca derin bir nefes aldı kızıl saçlı kadın ve annesinin kabrine cisimlendi. Mezar taşının üzerindeki yazıyı okudu gözleri. "Meabh Muirghéal, sevgi dolu anne ve eş." Bir süre bakıştı mezar taşıyla. Esen rüzgar, çiçeklerin kokusunu burnuna taşıyor, paltosunu ve saçlarını dans ettiriyordu. "Umarım, rahat ölmemişsindir, umarım can çekişmişsindir. Benim çocukluğumu, gençliğimi çaldın. O kadar rahat gitmiş olamazsın." sözlerini bitirdikten sonra bir an duraksadı. Söyleyecek onlarca şeyi vardı, edeceği küfürler okuyacağı lanetler sabaha kadar sürebilirdi. Fakat ne anlamı vardı ki? Bir mezar taşı onu duyamazdı. Bir tabuta konmuş, çürüyen bir ceset bu sözleri duyamazdı. Duysa bile kızının dediklerinin bir anlamı olmazdı. Buraya gelmek bir hataydı. Hem zaten ne için geldiğini bile bilmiyordu. Bir anlık boşluk ve öfke onu buraya kadar getirmişti. Belki de kadının mezarına bağırıp çağırınca bir şeylerin düzeleceğine, içinin biraz soğuyacağına inanmıştı. Cebindeki paketten bir sigara çıkardı. Çıkardığı dalı yakmadı, onun yerine kadının mezar taşının dibine bıraktı. Gözlerini kapattı ve hiç bir şey düşünmemeye çalıştı. Ne zor geçen çocukluğunu, ne ölümle defalarca burun buruna getiren mesleğini ne de kendisini. Zira bütün bunların kaynağı işte tam önündeydi, ayaklarının altında, bir tabutun içindeydi. Bir tabutun içinde...

~Son~

17
Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi / Ruhun Bölünüşü
« : 05 Ekim, 2021 23:34:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Cwénhild Muirghéal & Seth Carter
Sihir Bakanlığı - 1849

[justify]Siyah paltolu adam, Londra çatılarının yağmurdan ıslanıp iyice kayganlaşmış kiremitlerinin üzerinde koşturuyordu. Ara sıra bacaların yada binaların anormal çıkıntılarının arkasına saklanıyor, Cwenhild ve partnerinin attığı büyülerden kaçıyordu. Kaçamadığı zamanlarda ise büyüleri başarılı bir şekilde sektiriyor yada direk kalkanında kırıyordu. Koştukları binanın dibine geldiler ve orada durmak zorunda kaldılar. Adamın kaçacak bir yeri kalmamıştı ve çevrede cisimlenmesini engelleyen büyüler, tılsımlar yapan seherbazlar bulunuyordu. Ya o çatıdan atlayacak, yada dövüşüp kurtulmaya çalışacaktı. Asasını salladığında çıkan ve iki seherbazın üzerine doğru gelen beyaz ışık adamın ikinci tercihi yaptığını ilan etmişti. Cwenhild basit bir adımlamayla büyünün önünden çekildi. Genç, atik ve çok dikkatliydi. Lakin neredeyse onun iki buçuk katı yaşındaki partneri o kadar kıvrak değildi, Cwenhild yüzünden göremediği büyü, kız çekilince direk adama çarpmış ve adamı gerisin geriye fırlatmıştı. Çatıdan düşmemişti ama ayağa da kalkamıyordu. Partnerinin yanına gitmeyi düşündü ama üzerine doğru gelen ışık hüzmesi bunu engelledi. Bir bacanın ardına sığındı ve fırsat buldukça düşmanı gafil avlamaya, desteğin yolda olduğunu söyleyip adamı teslim oldurmaya çalıştı ancak bir sonuç elde etmekten pek uzaktı. Yeni bir yaklaşım düşünüyordu ki adam bir anda cisimlenip neredeyse burnunun dibinde bitiverdi. Cwenhild üstüne gelen Sersemletme büyüsünü güç bela karşılayabildi açtığı kalkanla. Fakat momentumu arkasına alan rakip ardı ardına büyüler atıyor, kızıl saçlı kadını köşeye sıkıştırıyordu. Attığı her büyüden sonra aralarındaki mesafeyi kapatıyor, kadına toparlanmak için daha da az zaman bırakıyordu. En sonunda mesafeyi tamamen kapattı ve Cwenhild'in kalkanı kırıldı. Üzerine gelen büyüyle birlikte arkasındaki kirişe sırtını güzelce çarptı kadın. Bunu gören adam ikinci bir büyüyle işi kökten bitirmeye çalıştı ama Cwenhild yana doğru yuvarlanarak sıyrıldı. Fakat sıyrıldığı yerde düşmanı onu bekliyordu. Kadını saçlarından tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Asasıyla savunma yapmaya çalıştı kızıl saçlı kadın ama adam boşta olan eliyle kızın bileğini sıkıca kavradı. Bu şekildeyken kıza tüm gücüyle geçirdi kafayı! Burnunun biraz üzerine gelen darbe, kızın bir anlığına görüş kaybı yaşamasına ve burnundan ılık kanın dökülmesine sebep oldu. Neyseki biraz debelenerek adamın elinden kurtuldu ve mesafeyi açmak için bir hamle yaptı. Bir iki adım uzaklaşabildikten sonra  ayak bileğine yediği bir çelme ile yüz üstü yere düştü. Şansına adamın dudaklarından dökülen büyülü sözcükleri duyabildi ve hemen sırt üstü dönüp Protego ile kendini koruyabildi. Biraz da akıllılık edip kalkanı aktif tuttu ve adamın attığı bir kaç büyü kalkanda kırıldı. Adam bir küfür patlattıktan sonra o kadar çatlama ve patlamadan kırılan çatı kiremitlerinden bir tanesini aldı ve kızın üstüne çullandı. Kiremit ile kızın kafasına vurmaya çalıştı ancak kaygan kiremit adamın elinden kaydı ve kızın alnının sol tarafına düşüp kırıldı. Düşen kiremit canını yaktı, ve küçük kırıklar yüzünü çizdi ama adamın elinden kaymasaydı alacağı hasar çok çok daha büyük olacaktı, şans yüzüne gülmüştü. Lakin düşmanı gülmüyordu ve işi kökten bitirmeye karar verdi. Bütün gücüyle kızın bedeninin üzerine çöreklendi ve iki eliyle kızın boğazını sıkmaya başladı. Kız debelenip adama vurmaya çalıştığı sırada yüzüne sağlam bir yumruk geçirdi. Neredeyse bilinci kapanıyordu, gözleri hem oksijensizlikten hemde aldığı fiziksel hasardan dolayı iyice kararmıştı. Bir umut asasına sarıldı. Artık tamamen panik hamleler yapıyor asasını sallıyor, asasından çıkan ışık hüzmeleri sağa sola gidiyordu. Bir tanesi, bir ışık hüzmesi ise adama isabet etti. Adamın boynunu jilet gibi kesti geçti. Kesikten fırlayan kan yanaklarına, gerdanına ve kıyafetlerine bulaştı kızıl cadının. Ne olduğunu anlayamayan adam panikle hareketlendi. Asasıyla bir şeyler yapmaya çalıştı ama Cwenhild hızlı bir Expelliarmus ile adamın asasını çatının ücra bir köşesine fırlatmayı başardı. Adam elleriyle yarayı kapatmaya, ölmemeye çalışıyordu. Az önce yaşadığı korku ve adrenalinin etkisi yavaş yavaş geçiyordu ve o an bir canlıyı ölümün kapısının önüne getirdiğini fark etti Cwenhild. Çabucak ayaklandı, bir şeyler yapabilirse adamı kurtarabilirdi. Fakat bir başkası ondan önce davrandı. Partneri ayaklanmış, ayaklandığı gibi de adamın üzerine koşup göğüs kafesine sağlam bir kapıcı tekmesi geçirmişti. Yere düşen adamı kaldırmadılar. Partneri sessiz bir el hareketiyle bunu engelledi. Kan kaybından zayıf düşen suçlu düştüğü yerde canını verdi.

~

Revirde yaralarına bakıldı burnunun üzerine iki dikiş attılar, kiremitin açtığı kesikleri ise temizlediler ve ağrı için bir şey verip kızı gönderdiler. Boynundaki ve yüzündeki morluklar süt kadar beyaz teninde kabak gibi belli oluyordu. Departmandaki dağınık masasına geldiğinde hızlıca raporunu doldurdu. Adamı kazayla yaralamıştı, ama adamın ölümü pek kazara olmamıştı. Birazcık vakti olduğunu düşünüyordu. Partneri gelip adamı tekmelemese canlı bir şekilde getirebilirdi onu. Derin bir nefes aldı. Adamın kazara öldüğünü, nefsi müdafaa sonucunda canının derdindeyken yanlışlıkla adamın boğazının kesildiğini ve suçlunun kan kaybından oracıkta can verdiğini yazdı. Daha sonra raporları teslim etmek üzere giden bir seherbazı gördü ve raporunu çocuğun elindeki kağıtların üzerine bıraktı. Bunu yapar yapmaz da koşar adımlarla departmanın çatısına çıktı. İçerideki hava onu iyiden iyiye boğmaya başlamıştı zira. Keyif kaçıran bir his, suçluluk. Bir adam öldürmüştü. İlk kez bir can almıştı. Bunu yapmak istemediğini biliyordu lakin bu yaptığı gerçeğini değiştirmiyordu. Kendi canının derdindeydi, eğer yapmasa siyah ceset torbasına onu koyacaklardı. Yine de bu olayın ağırlığını azaltmıyordu. Yağmurdan korunaklı bir yere çöktü ve cebindeki sigaralardan en ezilmemişini çıkarıp yaktı. Gözlerini kapattı, iyi bir fikir değildi.

18
Quidditch Sahası / Çiçek Kadar Narin, Su Kadar Haşin
« : 04 Ekim, 2021 00:38:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Cwénhild Muirghéal & Seth Carter
1842 Gryffindor - Ravenclaw Quidditch Final Müsabakası Sonrası
[justify]

Bahar sıcağı üstünde oturduğu sopanın her saniye daha da rahatsızlık verici hale gelmesine sebep oluyordu. Önünden geçen bludgerın peşine düştü ve yakalar yakalamaz sopasıyla yaramaz topa vurup Ravenclaw arayıcısına doğru gitmesini sağladı. Ravenclaw arayıcısı üzerine gelen bludgerı fark etti ve kıvrak bir manevrayla toptan sıyrıldı, lakin Gryffindorlu arayıcı kurtulmayı bırakın önündeki topu bile görmekten acizdi. Bludger çocuğun göğüs kafesine sert bir biçimde çarptı ve çocuğu süpürgesinden düşürdü. Bu Gryffindor'un kupayı kaybetmesine neden oldu. Zira arayıcıları bir türlü kendine gelemedi ve takım bir türlü toparlanamayıp açtıkları farkına kapanmasına izin verdi. Snitch'in yakalanmasıyla da Ravenclaw kupayı kazandı.

Cwenhild kupa töreni süresince oldukça huysuzdu. Verilen madalyayı boynuna takmadı bile. Soyunma odasına doğru giderken fırlatıp attı sahanın bir yerine. Sopası da aynı kaderi soyunma odasına girerken paylaştı. Kafasından dumanlar çıkıyordu kızıl saçlı kızın. Çok yakınlardı, biraz daha dayanabilseler kupa onların olacaktı. Fakat o aptal arayıcı gözünün önündeki topu bile görememişti. Gryffindor soyunma odasında ilginç bir hava vardı. Sanki az önce kupayı kaybeden takım onlar değildi. Herkes gülüyor birbirini tebrik ediyordu. "Ne yapıyorsunuz siz? Az önce kupa elimizden kaçıp gitti siz neredeyse zil takıp oynayacaksınız! Aptal Euguene önündeki topu nasıl göremedin ha?!" her kelimeden sonra daha da hiddetleniyor ve sesi yükseliyordu. İçinde patlamakta olan volkanları dindiremiyor, kaybetmiş olmayı katiyen hazmedemiyordu. Üstüne üstlük takım arkadaşlarının bu duruma karşı bu kadar tepkisiz olmaları da iyice damarına basmıştı. Parmaklarının arasındaki süpürgeyi her geçen saniye daha sıkı sıkıyordu. [/justify]

19
Sorular ve İstekler / Stat Geliştirme Sırasında Üst Limite Takılma
« : 03 Ekim, 2021 14:43:45 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Zar zor kazandığımıız GP'lerimizle yatkınlık statlarımızı geliştirirken yine 'en üst statınız diğer statlarınızın toplamını geçemez' bariyerine takılıyor muyuz?

20
Knockturn Yolu / Kan Kırmızısı Gülden Nehirler
« : 03 Ekim, 2021 01:10:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
11 Kasım 1854 08:02

Ne rüzgarın uğultusu ne de açık unuttuğu musluğun heba ettiği suyun sesi onu uykusundan uyandırmamıştı. Su akıyor, rüzgar usul usul uğulduyordu. Lakin onların çıkardıkları minik sesleri duyan hiç kimse yoktu. Eğer birisi çıkan sesi duymuyorsa o ses gerçekten 'var' sayılabilir miydi? Cwenhild uykusundan hiç uyanmasa ve yatağında, uykusunun içinde rüyalarını görürken son nefesini verse, bedeni yavaş yavaş soğuyup çürüse o seslere ne olurdu? Kimsenin duymadığı rüzgarın evinde çıkarttığı tınıları, arkadaşı musluk suyunun melodisini dinlemeye devam edebilir miydi bir gün bitap düşüp sessiz kalana kadar? Peki ya suyun, ucuz fayansa çarpıp çıkardığı ses, o daha ne kadar devam edebilirdi? Son göl kuruyuncaya kadar kararlılıkla akar mıydı? Bu sorulara cevap aramak için iyi bir zaman değildi, zira bir misafirleri vardı artık. Karanlığın içinden kopmuş kadar siyah bir baykuş açık unutulmuş camın içinden süzüldü odaya. Cılız güneş ışığı, Londra'yı çevreleyen bulutların arasından zar zor sıyrılmıştı. Güçsüz güneşin, kapalı ve pis perdelerin ardındaki odaya çok az tesiri oluyordu. Gün, bu odaya henüz uğramamıştı. Odanın köşeleri hala karanlıktı. Unutulmuş gaz lambasının ışığı, işini pek layıkıyla yerine getiremiyordu. Perdelerin uzun zamandır yıkanmadıkları çok belliydi. Beyaz renkte olması gereken tüller griye dönmüştü. Eteklerinde kırmızı kırmızı lekeler vardı perdelerin. Şarap, likör ve bin bir çeşit içkinin kokusu renkleriyle birlikte sinmişti gri tüllerin üzerine. Güneşlikler zaten simsiyahtı. Güneş ışığından nefret eden birinin, güneşin aydınlığına karanlıkla karşı koyma çabasını en güzel sembolize eden şeydi siyah perdeler. Baykuşun girdiği odanın geri kalanı da perdeler kadar 'yıkık' görünüyordu. Mutfakta birikmiş onlarca bulaşık, insanı yemek yemekten soğutacak cinstendi. Kirli tabaklar, yerlere düşmüş çatallar ve pis bulaşık suyu yemek kalıntılarıyla birleşince pek sevimsiz bir manzara çıkıyordu ortaya. Tezgahın üzerine saçılmış bardaklar, şarap bardakları, şişeleri... Musluk ve tezgah olmasa bir mutfak değil bir çöplükle çok kolay karıştırılabilirdi burası. Baykuş ağzındaki mektupla havasız odanın içinde kanatlarını çırptı. Bununla birlikte kaldırdığı toz gözle görünüyordu. Masalar, sandalyeler hepsinin tozu en son fi tarihinde alınmıştı sanki. Kızıl saçlı kadın odanın ortasında duran yeşil bir kanepenin üstünde yatıyordu. Koltuğun bir çok yeri yırtıktı. Kadın uyuyordu, ancak güzel bir uyku değildi bu. Uykuya dalmamıştı da yorgunluktan bayılmıştı sanki. Siyah bir battaniye örtmüştü üzerine. Başının hemen yanındaki dikdörtgen ahşap masa, üzerine dökülmüş likör yüzünden yapış yapış olmuştu. Devrilmiş bardağın içinde biraz kalmıştı yeşil sıvıdan. Birazı da asanın kenarından damlayıp keçeleşmiş halıya dökülmüştü. Halı çok eskiydi. Bu apartmana taşındığında elden düşme eşya satan bir adamdan almıştı bu halıyı. Yıkamasını tembihlemişti adam ama Cwenhild yıkamak yerine halıyı küvete atıp üzerine sıcak su gezdirmişti sadece. Biraz güneşte beklettikten sonra da ıslak ıslak sermişti halıyı. İzmarit kokusu, alkol kokusu, yanık izleri, lekeler. Halı bu eve geldiğinde bu kadar pis değildi. Baykuş yavaşça koltuğun kenarına kondu. Ağzındaki mektubu kadının yüzüne doğru bıraktı, iki kere öttü ve geldiği aralıktan uçarak gitti.

Suratının tam üzerine düşen beyaz zarf ve kuşun rahatsız edici sesi, onu gezmekte olduğu uyku diyarının sunduğu rüyadan çekip çıkarmıştı. Gözleri rutubetlenmiş tavan manzarasına doğru yavaşça açılırken boğazında ve dudaklarında tarifi olmaz bir kuraklık hissetti. Sanki ömrü boyunca hiç su içmemiş gibi hissediyordu. Zarfı alıp yapış yapış olmuş masanın üstüne fırlattı. İçinde biraz likör kalmış bardağı aldı ve kalan likörü fondipledi. Çöle dönmüş boğazında acı tatlı bir vaha oluşmuştu sanki. Battaniyeyi üzerinden attı ve oturur pozisyona geçti. Duvarında asılı olan saate baktı. Kafasını yukarıya doğru hızlıca kaldırdığında anlık bir sersemlik ve baş dönmesi onu karşıladı. Gözlerini kapatıp arkasına yaslanarak geçmesini bekledi. Başı, gözlerini kapatmış olmasına rağmen dönmeye devam ediyordu. Derin bir nefes alarak gözlerini yavaşça açtı. Duvarındaki saat, ona saatin sekiz olduğunu gösteriyordu. Bir iki dakika geçmişti sadece sekizi. Koltuğun kenarından destek alarak ayağa kalktı. Kirli bardağı ve boşalmış likör şişesini eline alıp mutfağın yolunu tuttu. Bardağı tezgahın alalede bir yerine koydu, şişeyi de diğer boş şişelerin yanına yuvarladı. Dolabını açtı, biranın, peynire ve sosise karışmış kokusu ciğerlerini yaktı. Hızlıca soğuk su dolu sürahiyi aldı ve arkasını dönerek kapattı dolabın kapağını. Bardak aramadan dikti suyu kafasına. Bu sırada üstüne ve yere dökülen suya acımadı. Kurumuş dudakları ve çöle dönmüş boğazı bayram etmişti. Lavaboya doğru ilerlerken yolunun üzerinde duran bir sehpanın üzerine bıraktı yarısı içilmiş sürahiyi. Banyoya girer girmez lekeli gömleğini kirli çamaşırlarının olduğu -birikmiş çamaşırdan neredeyse görünmeyen- sepetin üstüne attı. Dünden açık unuttuğu lavabonun karşısına geçti ve aynada yüzüne baktı. Göz altları hala mordu, düne göre daha iyiydi ama. Soğuk suyla yüzünü yıkayıp musluğu kapattı. Böylece musluğun hikayesi burada sonlandı, şimdilik.

Lavabonun tam karşısında duran yatak odasına girdi. En son yatağında dört gün önce yatmıştı. Zira son dört gündür koltuğundan kalkmaya çok üşeniyor ve oracıkta sızıyordu. Açık unuttuğu pencereden içeri süzülen rüzgar ona eşlik ediyor, lambanın zavallı ışığı onu koruyordu. Kıyafet dolabını açtı. Beyaz bir gömlek ve siyah bir pantolon çıkardı. Pantolonun sol tarafında, cep kısmının hemen altında L harfi şeklinde bir leke vardı. O yüzden pantolonu katlayıp banyoya doğru fırlattı ve başka bir pantolon aldı. Lacivert rengindeki pantolon neyse ki temizdi, diğerlerine kıyasla. "Bunları yıkatmak lazım." dedi sessizce kendi kendisine. Giyindikten sonra hızlıca salona geri döndü, sehpanın üstüne koyduğu sürahiyi tekrar dikti kafasına. Bu sefer dökmemeye çalıştı, görece başarılı olmuştu. Masanın üstüne fırlattığı zarfı aldı ve sol tarafından yırtarak açtı. Seherbazlık ofisinin mührü olan zarfı cam tarafına doğru fırlatıp bizzat Baş Seherbazdan gelen mektubu okudu.

11 Kasım 1854 - 08:47

Gri Şehir'in renksiz sokaklarına adımını attığında hafif bir rüzgar, birbiri ardına geçen arabaların tekerlerinin rahatsız edici gürültüsü, köşe başlarında oyun oynayıp bağıran çocukların çığlıkları ve berbat bir duman kokusu sunulmuştu ona. Bu gürültü kirliliğine asla alışamıyordu. Normalde direk evden olay yerine cisimlenirdi ama karnı acıkmıştı, evde yemek hazırlayacak bir şeyler de yoktu. Hazırlayacak bir şeyler olsa da hazırlamazdı zaten, yemek yapmak hiç bir zaman onun yapabildiği bir iş olmamıştı. Abigail, abisinin eşi, çok güzel turtalar yapardı. Bir ara onları ziyaret etmeyi zihninin bir köşesine not etti. Tabi bu ziyareti Alannah'ın da evde olduğu bir döneme denk getirmesi elzemdi. Abisi, evde kızı varken Cwenhild'e pek bulaşmıyordu. Zaten Cwenhild oraya abisi için değil yeğeni ve yengesinin yaptığı yemekler için gidiyordu, iki üç ayda bir. Köşe başında bezelye çorbası satan adamdan, bol yağlı sağlıksız mı sağlıksız bir bezelye çorbası aldı. Çorbası bitince bir ara sokağa döndü, onu kimsenin takip etmediğinden emin olunca bir başka ara sokağa daha döndü. Karanlık bir köşede, sadece farelerin onu gördüğü bir yerde Knockturn yoluna cisimlendi. Tekrar belirdiğinde mutsuz bir yere geldiği hissi tüm vücudunu kapladı. Taşlarından kasvet akıyordu bu yolun. Ne öğrenciliğinde, ne de sonrasında burayı sevememişti. Hoş burayı sevebilen birileri var mıydı acaba? Dükkan sahiplerinin bile burada olmak istemediklerine yemin edebilir ama kanıtlayamazdı. Bu kadar negatif enerji Cwenhild için bile fazlaydı. Ona doğru çevrilmiş dik dik bakışlara mümkün mertebe aldırış etmeden yürümeye devam etti. Bir seherbaz, bu köşelerde, böyle davranılması gayet normaldi. Memurların önünü kapattığı bir evin önüne geldi. Mektubun arkasında yazılan adres burasıydı. İki katlı, ahşap bir binaydı burası. Bölge bölge boyası dökülmüştü evin hatta bir kaç çürük tahtayı kesti gözleri. Sokağın öbür ucunda bir kaç meraklı göz olan biteni izliyordu. Dükkanlarının içine girmiş tüccarlarda bir gözleriyle dükkanlarının kapılarını bir gözleriyle de evi gözlüyorlardı. Başıyla kapıda duran görevlilere selam verip içeri girdi. Ahşap merdivenleri gıcırdata gıcırdata ikinci kata çıktı. İğrenç bir koku yavaş yavaş burnundan süzülüp ciğerlerine doğru hareket ediyordu. Patlayan flaşları ve birbiriyle konuşan seherbazları duyabiliyordu, kokunun geldiği yönde aynı taraftaydı. Sesleri ve kokuyu takip edip bir koridordan geçti. Attığı her adımda burnuna gelen leş kokusu güçleniyor, duyduğu homurtular netleşiyordu. Koridorun sonunda kapısı ardına kadar açık bir kapı vardı. Kapının kilidi kırılmıştı, yere düşmüş kilidin etrafı çevrelenmişti, bu onun bir delil olarak işaretlendiği anlamına geliyordu. Kapıya dokunmadan odanın içine girdi. Olay mahalinde onu bir kaç meslektaşı dışında çırılçıplak soyulmuş bir adam bekliyordu. Çırılçıplak, kafası koparılıp ellerine tutuşturulmuş yaşlı bir adam, oturtulduğu sandalyeden ışığını kaybetmiş gözleriyle Cwenhild'e bakıyordu.

[/justify]

21
Yetişkin Karakter Başvuruları / Cwénhild Muirghéal
« : 02 Ekim, 2021 20:07:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Cwénhild Muirghéal

Karakterin Yaşı: 36

Karakterin Geçmişi ve Kişiliği

[spoiler]1829 yılının, Haziran ayının 17. gününde doğdu Cwenhild. Ailesinin ikinci çocuğuydu ve beklenmeyen bir çocuktu. Daha annesinin karnındayken bile 'sorunlu' biri olacağının sinyallerini veriyordu. Annesinin hamileliği ve onu takip eden doğumu olaylı geçmişti. Cwenhild 2 gün geç doğmuş, doğarken hem kendisinin hayatı hemde annesinin hayatını büyük bir riske sokmuştu. Bebeklik yıllarında durmaksızın ağlayan bir bebekti. Sadece ağlamakla kalmıyor, eline aldığı her şeyi ya kırıyor ya sağa sola atıyor, kesinlikle kimseye rahat vermiyordu. 40 küsür yaşından sonra onunla uğraşacağı için uykusuz kalan annesi bol bol söyleniyordu her gün. Biraz büyüyüp derdini anlatabilir hale gelip yürümeye başladığında daha da huysuzlaştı Cwenhild. Ailesi İrlanda da yaşarken enerjisini dağda bayırda koşarak, kedi köpek fare kovalayarak atabilen kız, ailesi Manchester'in göbeğine taşınınca enerjisini sokaklarda, mahallelerde atmaya başlamıştı. Tabiki sokakların diğer enerjik çocuklarıyla sürtüşen Cwenhild bol bol kavga ediyor, ya dayak yiyor yada bir komşu çocuğunun ağzını burnunu kanatıyordu. Kapıları her hafta en az iki üç kez çalınıyordu şikayetçi komşular tarafından. Annesi hiç bir zaman kızına arka çıkmadı. Hiç bir zaman sormadı kızına 'neden?' diye. Sadece dayak attı ona. Cwenhild annesinin gözünde her zaman suçluydu. Belki de kadının hayatında ters giden her şey kanlı canlı bir yavrucakta toplanmıştı. Babası iş güç yüzünden hep uzaktaydı, abisi ise okuldan yeni mezun olmuştu ve kendi hayatını şekillendirmeye çalışıyordu. Cwenhild annesinin öfkesiyle baş başa kalmış 7 yaşında, sokaktaki kedileri acımasız çocuklardan korumak isteyen küçük bir çocuktu sadece.

Hogwarts'a gidene kadar bu böyle devam etti. Annesi kızının Hogwarts'a başlayacağı günü iple çekiyor bunu dillendirmekten çekinmiyordu. Artık Cwenhild profesörlerin problemi olacaktı. Kendine vakit ayırabilecek, dinlenebilecek ve komşularla uğraşmak zorunda kalmayacaktı. Kavga edip okuldan atılmamasını temenni ediyordu. Kızını Hogwarts Ekspresine bindirirken bunu üstüne basa basa tembihlemişti. Seçmen şapka kafasına konar konmaz onu Gryffindor binasına yerleştirdi. İlk bir kaç yılı beklenenin aksine sakin geçti. Pek kimseye bulaşmadı, öyle büyük kavgalar etmedi. Tatillerini onun gibi okulda kalan arkadaşlarıyla geçirdi, eve dönmeye pek niyeti yoktu. Üçüncü sınıfa girdiğinde okulun Quidditch takımına katılmak istedi. Seçmelere girdi ve vurucu olarak takıma katıldı. Sahadayken çok vahşiydi. Sopasıyla bludgerlara acımadan vuruyor, karşı takımın oyuncularını avlıyordu. Sezon genelinde iyi iş çıkarmıştı takımı, ancak kaybedilen kupaya karşı tepkisi çok sert olmuştu. Takım kaptanıyla girdiği bir münakaşada dayanamayıp sopasını çocuğun kafasına fırlatmıştı. Ne olduğunu anlamayan çocuğun kafasına vurmakla yetinmeyip çocuğun süpürgesini de sırtında kırdı. Hem takımdan atıldı hem okuldan uzaklaştırıldı bu hareketinin sonunda. Uzaklaştırıldığı süre boyunca sadece annesi değil aynı zamanda abisi de kızı suçlamaya başladı. Ana oğul birleşip kızı 'düzeltmeye' çalıştılar ancak Cwenhild düzeltilmek istemiyor, sadece biraz duyulmak istiyordu. Lakin ailesi kızı dinlemek dışında her şeyi yapıyordu. Bu zamanlarda ailesinden iyice kopmaya başladı. Üstüne üstlük o yaz babası da vefat etti. Bununla birlikte yaz tatili dışında zaten eve dönmeyen kız, mektup yazmamaya, ona gönderilen mektuplara cevap vermemeye ve yazın da evine dönmemenin yollarını aramaya başladı ancak pek başarılı olamadı. Bir kaç hafta arkadaşlarında kalabiliyor olmak en azından yaz tatili sırasında nefes alabilmesini sağlıyordu.

1844 yılına gelindiğinde abisinin eşi Abigaile'in hamilelik haberiyle şenlendi Muirgheal ailesi. Bu olay sayesinde gözler Cwenhild'den Abigaile'ye doğru çevrildi. Hamile kadının eli sıcak sudan soğuk suya sokulmadı. Ayrıca evlerinin İrlanda'da olması sayesinde Cwenhild'in annesi hamilelik süresince bol bol İrlanda'ya gitti. Bu sayede yaz tatili sırasında evde kafası biraz daha rahat takılabilir olmuştu. Tabi annesi eve her geldiğinde ortalığın dağınıklığından dem vuruyordu ama Cwenhild artık bunları duymazdan gelmeyi öğrenmişti. Küçük Alannah 27 Kasım'da doğdu. Yeğenini görebilmek için kış tatilinde İrlanda'ya gitti. Annesinin orada olmamasını özellikle istemiş olsa da abisi kardeşini dinlemeyip çağırmıştı kadını. Anne kız zaten tartışmadan duramazlardı ama en büyük kavgalarını orada ettiler. Zira Cwenhild, Abigaile'ye "Umarım benim annem gibi bir anne olmazsın." demişti annesinin gözüne baka baka. Annesi de bu lafının üzerine herkesin ortasında kıza tokat atmış, Cwenhild tokadı yiyince yerinde duramamış ve asasını çekip kadına saldırmaya çalışmıştı. Abisi araya girip birbirlerine zarar vermelerinin önüne geçmese Cwenhild çok sonradan pişman olacağı şeyler yapabilirdi.

Cwenhild o günden sonra annesiyle bir daha asla konuşmadı. Annesi de kızıyla barışmak için bir çaba göstermedi. Mezun olana kadarki yıllarını İrlanda'da abisinin yanında geçirdi. Hem yengesine yardım etti, hem de  daha sonraları Alannah'ın müptelası olacağı Dublin kütüphanesinde çalışıp para biriktirdi. Küçük Alannah onun elinde büyüdü. Mezun olur olmaz kendi evine çıkabilmek için didinip durdu. Kimseye yük olmak istemiyordu, kimseye hesap vermek istemiyordu. Kendi başına olup, kendi hayatını yaşayıp onu yargılayan gözlerden uzakta olmak istiyordu sadece. Yedinci sınıfta stajını Seherbazlık Ofisinde yaptı. Kendini ait hissettiği ilk yer burasıydı. Seherbazların yaptığı her şeyi dikkatle izledi, öğrenebileceği her şeyi öğrenmeye çalıştı. Motive olmuştu ve burada kalmak istiyordu. Kendini bir seherbaz olarak görebiliyordu. Stajı süresinde ona akıl hocalığı yapan seherbazın referansıyla Merlin Tılsım Kulübü'ne katıldı. Yetenekli oluşu, safkan bir aileden gelişi hizibe giriş sürecini kolaylaştırdı ve hızlandırdı. Zaten iyi olan derslerini daha da iyi hale getirebilmek için ilk kez derslerine çalıştı ve bir Muirgheal kızı için güzel sayılabilecek bir not ortalamasıyla mezun oldu. Annesi mezuniyetine gelmedi. Seherbaz olarak işe başladığında ilk işi kendine yeni bir ev bakmak oldu. Biriktirdiği paranın üstüne biraz da Abigaile koydu abisinden gizli gizli. İlk maaşını alır almaz Londra da bir apartman dairesi tuttu ve o tarafa transferini istedi.

Mesleğinin ilk yılları pek monoton geçti. Devriyeler, evrak işleri gibi basit işlerle uğraşıyor ve kendince kayda değer bir şey yapmıyordu. Sokaklarda olmak, katillerin, hırsızların ve pisliklerin peşine düşüp onları cezalandırmak istiyordu. 1848 yılında daha 'heyecanlı' işlerle uğraşma isteği gerçekleşti ve sokaklara indi. Lakin karşılaştığı şeyler gün geçtikçe ruhunun kararmasına sebep olmaya başladı. Gördüğü cesetlerin sayısını unuttu. Kanla kaplanmış duvarlara, dul kalan kadınların çığlıklarına, yetim bırakılmış çocukların göz yaşlarına git gide kayıtsız kalmaya başladı. Bu acı olaylar artık onun normali olmaya başlamıştı. Bir suç mahalinde acımasız bir şekilde katledilmiş bir ceset gördüğünde kılı kıpırdamıyordu, küçük bir çocuğun göz yaşları artık anlamsızdı. Lakin eve gidip tek başına kaldığında, gördüğü şeyler onu ziyarete geliyordu. Onca ölüm, onca keder, onca acı... Bunları tek başına kaldıramamaya başladı. Bir dost, bir dayanak aradı ancak bulamadı. Abigaile'ye gidip bunları anlatmak istemiyordu. Alannah'ı dünyanın kötülüğünden olabildiğince uzak tutmak istiyordu. İş arkadaşlarının bir kısmı zaten onun gibi körelmiş insanlardan oluşuyordu. O yüzden içmeye başladı. İçki en yakın arkadaşı oldu. Bir şeyleri düzelttiği yoktu. O içki içtikçe daha az kadın öldürülmüyordu, daha az çocuk babasız kalmıyordu. İçkinin işe yaradığı şey Cwenhild'in düşüncelerini susturabilmekti. Bir kaç saatlik yapay mutluluk, düşüncelerin sessizliği. Alkolün değil, bunun bağımlısı olmuştu.

Cwenhild içtikçe daha derin bir kuyuya düştü. Kendisine ayırdığı vakit, ilgi azaldı. Sağlığını hiç düşünmez oldu. Sadece işine odaklanan, sonra işinde yaşadıklarını unutmak için kendini alkole veren birine dönüştü. Kurduğu yarım yamalak arkadaşlık ilişkileri iyice bozuldu. Bir uçurumdan aşağıya yuvarlanıp gidiyordu hayatı. Belki Alannah mezun olup onun yanına taşınmasa o uçurumun dibine sert bir düşüş yapacaktı. Sınavlarından sıfır hatayla geçen Alannah önündeki bir çok imkanı tepip Londra’ya, dünyanın yönetildiği yere gelmeyi seçmişti. Teyzesinin yanına taşınmış ve çeşitli kütüphanelerden topladığı kitaplarla kendini geliştirmeye devam etmişti. Alannah bir Muirgheal için bile çok zekiydi ve çok hızlı öğreniyordu. Yeğeni yanına taşınınca Cwenhild’i toplamaya başladı. Evde güzel yemekler yenmeye, ortalık temizlenmeye ve alkol yavaş yavaş azalmaya başladı. Onun Alannah’a bakması gerekirken Alannah ona bakıyordu. Otuz dört yaşına gelen Cwenhild’in hayatı belki de hiç olmadığı kadar düze çıkmış durumda. Yavaş yavaş yeni seherbazların örnek almaya başladığı, yaşadıkları problemlerde ondan akıl danıştıkları biri olmaya başladı.
[/spoiler]


İstediğiniz Meslek: Seherbaz
Karakterinizin (varsa) Mensubu Olduğu Hizip: Merlin Tılsım Kulübü

Büyü Yatkınlıkları

Biçim Değiştirme Gücü:0
Lanet Gücü: +1 + 16
Tılsım Gücü: +2 +16
İksir Gücü: 1

Örnek RP

[spoiler]Kasım ayının gelişini ne sağda solda yiyişen çiftler ne de başlayan quidditch maçları hissettirmişti Alannah'a. Küçük sarı kız yatağına yattığında yorganının soğuğunu hissedince anlamıştı kasım ayının bir güzel geldiğini. Isınmak için bir sağa bir sola dönüyordu. Üşümüş ayaklarını birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyor, ara sıra parmakları yorganın dışına kaçınca hemen geri çekiyordu onları içeriye gerisin geri. Uyku tutmuyordu, gergin hissediyordu. Sebebi olmayan bir rahatsızlık çevrelemişti kızı sanki. Gözleri kapansa bile uyku hiç oralı olmuyordu. Evinde olmayı çok istedi, bir bardak sıcak süt hazırlardı annesi ona, rahat rahat uyurdu onu içtikten sonra. Yahut balkona çıkar ve yıldızları izlerdi. Evleri uçsuz bucaksız yeşil kırların ortasındaydı. Kilometreler boyunca bir tane bile ev yoktu gece çöktüğünde yalnız bir deniz feneri gibi parlardı evlerindeki ışıklar. Yıldızlar başka ışıkların ışıltısını kıskanmaz ve ortaya çıkarlardı. Odasındaki balkona çıkıp üzerine bir hırka alabilir, elinde sıcak sütüyle yıldızları izlerdi. Şu an ise gördüğü manzara uykusunda mırıldayan bina başkanıydı. Biraz kulak kabartıp bir şeyler duymaya çalıştı ama başaramadı. Tekrar kızın zihnine girmek için de fazla yorgundu. Bir kez daha döndü yatağında. Sonra bir kez daha, sonra sırt üstü yattı ve tavana dikti gözlerini. Bıkkın bir nefes verdi dudaklarının arasından ve tekrar kapattı gözlerini. Uyumak istiyordu, güzel bir rüya görmek, tatlı bir uyku çekmek. Ekim ayı pek bir hareketli geçmişti zira. Parfait ile olan kavgası ve ceza, neredeyse bütün Ravenclaw binasının izlediği kavga, tuvalette geçirdiği sinir krizi. Keşke bir şekilde hepsini unutabilseydi. Lakin pek tabii mümkün değildi. Zaten bir şeyleri unutma şansı olsa ilk olarak Stoyan'ı unutmayı tercih ederdi.

Tavana gözlerini dikerken yavaş yavaş bir ağırlık çöktü. Saatlerdir gelmeyen uykusu bir anda uyuşturdu kızın bedenini. Göz kapakları ince ince kapandı. Vücudunun ısındığını hissetti, bilinci kapanırken tanıdık bir ses duydu, tanıdık bir ses onun ismini onun kulağına fısıldamıştı sanki. Uykuya daldığı anda kendini garip bir rüyanın ortasında buldu. Karla kaplı bir kasabanın ortasındaydı. Hava soğuktu, ve kararmıştı. Çeşit çeşit dükkanlar vardı, bir şekerci dükkanının yanında bir pastahane, onun yanında ilginç şeyler satan bir başka dükkan. Bir kaç eski püskü bina. Yürümeye başladı sokaklarda. Boştu sokaklar, hiç kimseyi görmedi. Dükkanların içine kafasını uzattı, orada da kimseyi görmedi. Garipti, bazı dükkanların kapısı açıktı çünkü. Ne bir ses ne bir ışık ne bir ruh, hiç bir şey yoktu. Yürümeye devam etti. Birilerini bulup nerede olduğunu sormak istiyordu. Bir köşebaşından döndü ve uzun dar bir sokağa çıktı. Bu sokak az önce yürüdüğü ana caddeden daha karanlık gözüküyordu. Sanki içinde ışığı çeken bir şeyler vardı. Merakına yenik düşüp girdi sokağa. Bu sokaktada bir takım dükkanlar vardı. Lakin bu dükkanların camları ve kapıları tahta plakalarla mühürlenmişti. Bir dükkanın yanına geldiğinde durması gerektiğini hissetti. Belli belirsiz bir tını duymaya başladı. Telli bir çalgı çalınıyordu bir yerlerde. Gitar sesiydi bu. Sesin nereden geldiğini duymaya başladı. Küçük adımlarla o dükkana doğru gitti. Kapısını açmaya çalıştı dükkanın ama çok sağlam kapatılmıştı. Asasını çıkartmaya yeltendi ancak üzerinde asası yoktu. Üstüne üstlük tanıdık bir simayla göz göze geldi. Rün bezeli adam, sokağın başından ona bakıyordu.

Birbirlerine hiç bir şey söylemeden bakıştılar öyle. Gerçekten Valentin miydi o? Niçin orada duruyordu? Adama doğru bir iki adım attı, rün bezeli adam sağ elini kaldırıp kapıyı işaret etti. Kapının eşiğinin hemen üstünde bir söğüt ağacı şeklinde bir sembol belirdi. Gözlerini kapıdan çevirip Valentin'e baktığında kırmızı saçları, dallardan ve yeşil yapraklardan kıyafet giymiş bir kadın gördü. Çok güzel bir kadındı bu. Valentin'in kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra adamın omuzlarını tuttu ve bastırmaya başladı. Rün bezeli adam yavaş yavaş yere batmaya başladı ve battığı yerden bir ağaç büyümeye başladı. Valentin yavaş yavaş gözden kaybolurken ağaç büyüdükçe büyüdü. Dalları bütün kasabanın üstünü örttü, yaprakları güneşin ışıklarını kesiyordu. Ağacın dalları hareket etmeye başladı. Rüzgarda sallanmak gibi değildi. Bir ahtapotun kollarını andırıyordu. Kollar bir anda Alannah'a döndü! Yüzlerce belki binlerce kol kızın peşinden geliyordu. Korktu Alannah ve koşmaya başladı. Botlarının karın üstünde çıkardığı izler siyah balçıklara dönüşüyordu. Yere battığını hissetmeye başladı Alannah, bir süre sona da ayaklarının altındaki zemin parçalandı ve düşmeye başladı.

Boncuk boncuk terleyerek uyandı uykusundan. Tir tir titriyordu. Üzerindeki yorganı attı. Bir şey, bir his ona bavuluna gitmesini söylemişti sanki. Parmak uçlarında yürüyerek bavulunu aldı, yatağın üstüne attı ve açtı. Yazlık kıyafetlerini koyduğu yerin orada küçük bir cep vardı. O cebi açtı, yıllar önce parmağına geçirilen ve çıkartmak için iki hafta uğraştığı yüzük orada duruyordu. Obsidiyen, düz bir yüzüktü bu. Soğuk bir yüzüktü. Parmağından çıkarmak için bir tür bilmece çözmesi gerekmişti. Bilmeceyi çözdükten sonra bir süre uğraştı, gizemini çözmeye çalıştı Valentin'e ulaşmaya çalıştı ancak çabaları nafileydi. Bir süre sonra yüzük 'ısınmıştı'. Sanki ona yapılmış büyü kaybolmuştu da normal bir yüzüğe dönüşmüştü. Lakin şimdi o yüzük sanki çağırıyordu kızı. Temkinli bir şekilde aldı yüzüğü, avcunun içine koydu. Yüzünde pis bir gülümseme belirdi. Yüzüğü sağ yüzük parmağına geçirdi. Yüzük aynı dışarıdaki hava kadar soğuktu.
[/spoiler]

Sayfa: 1 [2]