17 Nisan, 2026 09:21:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Das

Sayfa: 1 ... 3 4 [5]
61
Birleşik Krallık / Ynt: Fakiriz Ama Salak Değiliz
« : 30 Ekim, 2021 02:24:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Herkes bencil olduğumu söylüyor. Öyleyim değil mi? Bencilim tamamen. Kendimden başkasını düşünmüyorum. Ulan eğer öyle olsa böyle durumlara düşer miyim? Eve ilerlerken sanki yolda yürüyen ben değilmişim gibi hissediyorum. Zaten uyumakta güçlük çekiyorum. Bir kaç kabus daha eklemişim ne olacak? Büyüden, iksirlerden, cadılardan tiksindiğimi daha kaç kere kendime kanıtlamam gerekiyor bilmiyorum. Bana bencil diyenler utanmalı! Utanmalı tabi ki!

Eve ulaştığımda hava kararmış, baya da göz gözü görmez duruma gelmişti. Gökyüzüne baktım, ay yoktu. Yeni ay zamanları cidden böyle zifiri karanlık oluyor. Bugün bana verilen sorumluluğu yerine getirmiştim getirmesine ama çocuklara bir hayvan satın alamamıştım. Çok pahalıydı baykuşlar bu yüzden benden istenen alışverişi yaptıktan sonra ormanda dandirik hayvanların peşine düşmüş, bir sürü yakalayıp çocuklara getirmiştim öğle vakti. O zaman Marlo'nun hasta olduğunu söylemişti Grace. Ben çocukken çok hasta olmazdım, olduğumda çok gariptir ki ismi lazım değil bana çok iyi davranırdı. Hasta olmayı severdim o yüzden. Ne kadar canım yansa da, sevgi hissedebildiğim için. Çocuklara olan düşkünlüğümü biliyorsunuz. Benim çocukken yaşadıklarımı yaşamasınlar diye baya uğraşıyorum. Grace bir çözüm bulmamı istediğinde St Mungo'dan ilaç almaya gittim ama çok pahalı. Hayvan bile alamamış olduğum için, ilacı da satın alamadım. Ben de tanıdığım mahalle arası iksir yapan bir kocakarıya gittim. Ona param olmadığını ama önemsediğim bir çocuğun hasta olduğunu söylediğimde verdiği teklif tabi ki onunla birlikte olmam oldu... Eh, yaşlı ve çirkin kadınlar pek de sevdiğim tarz değil... Üstelik kadının vücudunda güç için feda ettikleri, garip hastalıkları, kılları, kiloları derken... Öff! Düşündüğümde bile midem bulanıyor. Yine de Marlo'nun akşam rahatça uyumasını sağlayacak bir iksirim var ceketimin iç cebinde. Eve gitmeden önce bir hana uğrayıp duş aldığım için saçlarım ıslak. Umarım ben de hasta olmam...

Eve ağaçlık bölgeden gittiğim için yanan ateşi görüp oturan figürle konuşmadan önce derin bir nefes alıp kendimi toplarladım. Ardından her zamanki piç gülüşümü yüzüme yerleştirip ilerledim. Ateşin yanındaki Blaze geldiğimi fark ettiği gibi konuya girdi. Zaten lafı uzatan biri olmamıştır asla. Marlo'nun ateşi çıktığını söyleyince "Bilgim var." dedim keyifli bir ses tonuyla. Blaze atarla bir sürü şey söylediğinde onun da benimle aynı sorunları yaşadığını fark ettim. "Muggle'lardan boşa korkuyolar ya." dedim kız sözlerini bitirdiğinde. Umursamaz bir tavır takınarak bana açtığı yere geçip oturdum. Ellerimi ateşe uzatıp ısınmak için birbirine sürttüm. "Senin aksine güzellik abidesi! Ben ilacı alabildim. Eh, tanıdıklarım var artık Londra'da." Biraz yüksek sesle söyledim ki, Grace bizi duymak için yakında durduğundan evin içinden çıksın. Kadın resmen zıplayarak kapıdan çıkınca "Şaka yapmıyorsun değil mi Gabriel?" dedi. Her zamanki neşeli ses tonumla "Hiç şaka yapar mıyım hayatımın anlamı? Al burada!" dedikten sonra övüne övüne çıkardım ceketimin iç cebinden iksiri. Uzattım arkama doğru. Elimden hemen kaptığı gibi "Sen daha fazla yemeği hak ettin! İki tabalık yemek getireceğim!" cümlelerini geveleyip içeri koştu. Bense omuzlarımı silkip "Lapa var değil mi?" dedim Blaze'e bakmadan. "Lapadan nefret ediyorum."

Bir süre bir şey demeden durduktan sonra "Abidem." dedim Blaze'e. "Ben sıkıldım bu işlerden ya." Aslında tiksindim yaptıklarımdan, ama bunu bilmene gerek yok. "Şu ilerleyişimizle çocuklara bir şey alamadığımız gibi sürekli lapa yiyoruz. Beynime besin lazım! Et yemek istiyorum ben. Büyük düşünmeliyiz aslında da... Üşeniyorum işte."[/justify]

62
İlanlar / Ynt: Noter
« : 28 Ekim, 2021 22:49:58 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Sadie Rosemary Caldecott" adlı karaktere 50 Galleona "Gelecek Postası - 28 Temmuz 1865" adlı eşyamı rp-in satacağım. Eğer yazacağı haberde benim hakkımda ve Wolfgang'a yaptıklarımın mantıklı olduğu ile ilgili bir paragrafi yazarsa fiyat 17 Galleona düşecek.

Kendi bileceği iş *kıps*

63
Merlin Tılsım Kulübü / Ynt: Görev: Deli Mucit
« : 27 Ekim, 2021 12:38:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
deli mucidi kendine aşık edebilecek biri yokken bu görev yapılamaz.

+1'imi basıyorum.

64
Amerika Birleşik Devletleri / Ynt: Deneysel Beyin Artıkları
« : 23 Ekim, 2021 21:12:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Prens Lucian, Dağdan kaçmaya karar vermiş. Daha çocukmuş o da sizin gibi. Soğuk bir havada, yağmurda oturmayı ve orada donarak kaçmayı planlamış. Titreyerek ve ağlayarak beklemiş sadece. Bekleyerek kaçacakmış dağdan. Ne yazık ki istediği olmamış. Lucian güçlü biriymiş, kaçmak istese de kaçamamış bu yüzden. Yıllardır başına gelenler onu çok dayanıklı birine dönüştürmüş. Yaralar da alsa, derinden üzülse de, hastalansa da hep bir yolunu bulur iyileşirmiş. Bu yüzden kaçamamış işte. Geceye kadar beklemiş. Dağ da merak etmiş onu ne gariptir ki. Oysa ki gittiği için sevinmesi gerekirmiş. Yerinden fazla hareket etmeyen dağ Lucian için çıkmış sokaklara. Rüzgarlarını dindirmiş, karlarını saklamış. Sanki bir tepe gibi ilerlemiş ve Lucian’ı bulmuş. Tekrar almış onu kollarına. Kaçmasına izin vermemiş.

“Dağ, Lucian’ı seviyor değil mi Gabriel abi?”

“Ne? Hayır tabi ki! Sadece prensin gelişmesini engellemeye çalışıyor. Biraz da bencil, sadece kendisi eziyet etmek istiyor.”

“Bence seviyor.”

“Bence de!”

“Saçmalamayın... Kimse sevdiği kişiye böyle yapmaz.”

“Yapmaz mı? Sen de bize kötü davranıyorsun ama bizi seviyorsun!”

Sekizler -yani artık dokuz kişi oldukları için dokuzlar- gülmeye başladı hep bir ağızdan.

“Hadi be oradan! Sizin nerenizi seveyim ben? Çetesiniz oğlum siz! Sizi seherbazlara ihbar etmek lazım da şimdi bizi de götürürler diye yapmıyorum. Hadi yataklara! Bu kadar hikaye yeter!”

En yakınımdaki çocuğun poposuna bir tekme vurdum hafif şiddette. Dokuz çocuk yanımdan kıkırdayarak odadaki yataklarına dağıldılar. Çoğunlukla uyumaları için hikayeyi ben anlatmazdım ama bugün sadece Blaze ve ben buradaydık. Blaze kim bilir çocuklara ne anlatır dediler. Beni görevlendirdiler.

“Gabriel abi?” Kirby yattığı yerden bana seslenmişti. Yanına gidip elindeki düdüğünü aldım. Yatağının başına koydum ve üstünü örttüm düzgün bir şekilde.

“Lucian altınlara hiç ulaşabildi mi?”

“Hayır.”

“Peki dağdan kaçabildi mi?“

Gülümsedim belli belirsiz. “Kaçtı.” dedim. “Hayal ettiği şekilde değil ama... Bir meleğin yardımı sayesinde.”

“Melek mi? Nasıl?”

“Onu da başka gece anlatırım. Hadi iyi geceler!”

Hepsi bir ağızdan bana iyi geceler dilediğinde büyüyle yaktığım ışıkları elimin tek hareketi ile kapattım. Karanlık yüzünden de yerde bir şeylere takıla takıla kapıya ulaşıp çıktım. Kapıyı arkamdan kapattığım gibi sırtımı yasladım ve derin derin nefes almaya başladım. Umarım rahatça uyuya biliyorlardır. Ben onların yaşındayken hiç düzgün bir uyku çekemedim. Onların düzgün bir hayat yaşayabilmesi için her şeyi yapmaya hazır gibi hissediyorum. Kendimden bekleyemeyeceğim kadar hazırım. Onun gibi olmamak için çok uğraşıyorum. Bazen onun gibi düşündüğüm için, bazen de yaptıklarını mantıklı bulduğum için sinirleniyorum.

Seviyor muydu gerçekten?

Belki de...

Belki de sevgisini gösterme yolu buydu.

Pff, saçmalamayayım!

İğrenç adamın tekiydi.

İleride sevdiklerimi terk etmeme neden olacak.

Her şey ailem dediğim bu insanların iyiliği için...
[/justify]

-SON-

65
Madam Puddifoot'un Çay Evi / Ynt: Yediler Konseyi - Ağustos 65' Hogsmeade
« : 23 Ekim, 2021 18:49:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Kim ulan bu dallama?

Cornelia’nın yanından geçerken beni tutup gerisin geri masaya götürmesi bir de kızla kendini tanıştırmamı istemesini falan geçiyorum. Onu hebele hübele bir şeyler geveleyerek sallayabildim ama şu sarı kim? Bizim pembe de gelmiş diyor “Ay Wolfgang’ciğim, görüşmeyeli çok oldu ne tatlısın.” falan. Herif de kalp kırmalı falan konuşuyor. Benim mekana getirdiğim kızla flörtleşmek nedir? Tamam belki çok şerefli bir adam değilim. Tamam belki daha demin kızı bırakıp kaçıyordum ama bu yapılan şey resmen düello nedeni. Bir erkeğin bir erkeğe yapmaması gereken yazısız kurallardan. Dudağımı büzüp bir kıza, bir de sarıya baktım şöyle sinirli sinirli. Ben bu sarıya bir şey yapmalıyım ama ne? Düşün Das, düşün.

Bir herif gelip bizi çay evinin temasına uygun vıcıklıkta masanın tekine oturttu, bu sırada da içeri giren baykuşlar küçücük salonda uçuşup masamızın üstüne üç tane gazete attı. Önümdeki gazeteyi alıp tarihine baktığımda kaşlarımın havaya kalkması bir oldu. 28 Temmuz... O kaybolan gün... Cornelia’ya dönüp bir bakış attım ancak bir şey söylememe fırsat kalmadan bizim masamıza oturan beyaz giyimli bir adam konuşmaya başladı. Söylediği şeyler zaten bildiğim, önceki gazeteden okuduğum bilgileri içerdiği için anında sıkıldım. Gazeteyi ceketimin iç cebine tıkıştırıp çevreme bakınmaya başladım. İlk olarak konuşan adama baktım ama adam değil miydi yoksa bu ya? Kadına da benziyor. Gözlerimi kısıp bazı önemli  ayrıntıları aramaya başladım kadın mı yoksa adam mı diye. Memesi yok ama memesi olmayan kadınlar da oluyor. Muggle’lar öldürmüş gazeteciyi derken gözlerimi devirdim. Yav he, he. Kesin mugglelar öldürmüştür. Adam kadından gözlerimi başka yere çevirip koskoca büyücülerin pembe beyaz fiyonklu masalarda oturmuş çok ciddi ifadelerle durduklarını görüp salak salak sırıttım. Yahu evet, hiç sevmiyorum böyle toplantıları ama mükemmel görüntüler oluşturmuyor mu? Şu tiplere bak! Üstlerinde açık mavi kıyafet giymiş olan insanların olduğu masalar gözüme çarpınca korku ile sindim oturduğum yerde.

Neden sevmiyorum bu örgütü? Çünkü beni bu işlere bulaştıran kişiyi sevmiyorum. Üstelik o kişinin bana yaptıklarından, verdiği isimden, geçmişte nasıl biri olduğumdan haberdar olan bir grup insan bunlar. Her türlü kırmızı çizgilerimi aşıyorlar yani. Oturduğum masada kafamı tam tersi yere çevirip elim ile yüzümü örttüm o taraf beni çok da görmesin diye. Sanırım son zamanlarda 1-2 kişiyi dolandırmış da olabilirim. Şimdi boşu boşuna sorun oluşmasın. Çekip gitsem diye kapıyı gözlüyordum ki benim karşımdaki adam konuşmasını bitirdiği gibi başka bir masadan yaşlı bunağın teki büyük resmi görün diye bağırarak ortama renk verdi. Cadı avı oluyormuş. Size bir şey diyeyim mi? Cadı avı olsa muggle tarafında yer alırım. O bahsettiğim kişi yüzünden büyüyü, gücü falan sevmez oldum. Baya güçlüydü yani. Uğraşırdı güç için. Moruğun sözleri bitince benim bakmamaya çalıştığım masalardan biri çıkıp yaygara çıkarmaması için uyardı onu. Bakanlık konusunda konuşmalarından da bakanlıktan biri olduğunu anlayabiliyordum. Şöyle yüzümü kapattığım elimi indirip göz ucu ile baktım kızıl saçlı kadına. Görmüştüm de, kimdir nedir bilmem.

İşte madem böyle kaos ortamı olacaktı, madem Wolfgang denen dallama benim getirdiğim güzel kıza böyle bakacaktı, ben bu oyunu amcadan önce bozacağım arkadaş.

Cornelia’ya bakıp göz kırptım ilk olarak. Birazdan her zamanki bombalarımdan yapacağımı bildirir gibi bir hareketti bu. Dikkat etmesi gerekiyordu. Elimi ağzıma götürüp bir yumruk yaptım. Sesimi yükselterek “Ehem! Ehem!” diye öksürdüm masamızın ortasındaki ateşe doğru. Demin o amca ateşten çok rahat bir şekilde konuşmuştu sesini yükseltmeden ama ben inadına ateşe hem yaklaşıp, hem de bağırarak insanların kulak zarlarını öpmeyi aklıma koymuştum.

“DEĞERLİ ÜYELER! MANTIK HATASINI HALA YAKALAYAMADINIZ MI?” diye başladım çok ciddi bir tavırla. Karşımdaki beyaz giyimli kadın-adama baktım. “GELECEK POSTASINDA YAZAR OLAN MEFTAYI MUGGLELAR NEREDEN BİLSİN DE ÖLDÜRSÜN?  SİZ BAYIM YA DA BAYAN!” Elimi kaldırıp onu işaret ettim parmağımla. “BURADAKİ GÜÇLÜ BÜYÜCÜLERİ YANLIŞ YÖNLENDİRMEYE ÇALIŞTINIZ! BEN İSE DOĞRU YÖNLENDİRMEYİ YAPIYORUM!” Parmağımı ondan çekip, yanda tatlı tatlı oturan pembeciğime bakışlar atan sarışına doğrulttum bu sefer. “WOLFGANG’A SORUN! 27 TEMMUZ GECESİ, NE YAPTIĞINI SORUN! YALANCILARI SAVUNAN KİM VARSA, HEPSİ HAİNDİR! BEN DE HAİNLERLE AYNI MASADA OTURMAM!” dedikten sonra “HAYDİ GÖRÜŞÜRÜZ!” diyerek kalktım masadan.

Eğer beni tutan kimse olmazsa kapıdan çıkıp gideceğim bu toplantıdan. [/justify]

66
Amerika Birleşik Devletleri / Ynt: Deneysel Beyin Artıkları
« : 19 Ekim, 2021 04:46:36 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
25 Şubat
1856

[justify]
"Ben geldim!"

Soğuk hava yüzünden kendime sarılmış bir şekilde, hafiften de titreyerek girdim hana. Sabah olduğu için handa kalan kişiler kahvaltı yapıyordu. Çok uğrak bir yer değildi, bu yüzden bir kaç kişi anca vardı. Ben girince arkamdan hızlı hızlı sallanan han kapısını kalçamla yavaşlattığımda hancının ablası yanıma gelirken "Ay!" diye ciyakladı sessiz ortamda.

"Frederick, ceketin nerede? Neden giymedin onu?"

Kadının getirdiği müşteri battaniyesine sarılıp masalardan birine oturdum titreyerek. Gülümsüyor, "Haydutun teki..." diyordum. "Şerefsiz herif, uyurken ceketimi çalmış."

Hancının ablası onaylamayan bir şekilde kafasını salladı. "Sana burada kal diyoruz! İlla dışarıda uyuyorsun. Şu tüm kış nasıl hasta olmadın bilmiyorum. Ailen de yok ki sahip çıksın!"

Gözlerimi devirip "Rahatım ben leydim." dedim. Sonra tekrar gülümseyerek "Bakın! Bu kaslar var ya bu kaslar! Her hava koşuluna dayanırım!" Kaslarımı göstermek için omzumdaki battaniyeyi atıp artık sarı olmuş beyaz gömleğimin düğmelerini araladım. "Hem artık göğsümde kıllar da çık-" Göğsümü açtığım gibi karşımdaki kadının gözlerinin kocaman açılması bir oldu. Yine "Ay! Ay!" diye bağırmaya başlayınca görmek için kafamı eğdim ama tabi ki göğsümü göremedim.

"Ne?"  dedim endişeli bir şekilde. "Ne oldu?"

Kadın endişeli bir şekilde kardeşine baktı. Hancı, kadının çıkardığı sesten dolayı bardan buraya bakmıştı. Hemen beni kolumdan yakaladığı gibi üst kata doğru çekiştirmeye başladı. Hancıya "Ay bu çocuk çok pis Robert! Böyle handa çalıştırmam! Yıkansın!" diyerek hancının bakışlarını başka yere uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ben ise sadece göğsüme bakıyordum. Dün gece nolur bir tılsım yapmamış olsun da, bu güzel insanların başına dert olmayayım diyordum kendi kendime. Eğer öyle bir şey olursa Amerikan büyücü hükümeti kim bilir ne gibi yaptırımlar yapardı. Sonra al başına belayı, bir de kendi yaptığı hatadan sonra bana ceza verirdi adını anmak istemediğim kişi. Kadın çekiştire çekiştire beni bir odaya soktu. Bu han odası nem kokan, eski görünümlüydü. Her şey en ucuz şekilde dizildiği için baya da çirkin gözüküyordu. Bazı şeylerin birbirine uyumsuzluğundan acaba ölmüş kişilerin evlerinden mi alındı diye düşündürüyordu beni. İçi su dolu, ağaçtan yapılmış, insan boyutunda bir kovanın yanına geldiğimde kadından kurtardım elimi. Tekrar yakalamak için hamle yaptığında da çekildim geriye. "Yıkanmak istemiyorum leydim!"  dedim. Kadın "Yıkanmayacaksın!" diye kızdı bana. "O zaman ne-"  Tekrar elini uzatıp yakaladı kolumdan ve kendine doğru çekti. Kovanın yanındaki buğulu aynanın önüne getirdiği gibi başımdan aşağı sıcak sular indi. Mecazen tabi ki.

Aynanın siyah lekelerinden göremediğim için iyice yaklaştım ve göğsümü biraz açıp elimi gezdirdim üstünde. Pembe başlayıp kızaran, ortalara doğru baya baya morlaşan lekeler vardı vücudumda. Göğüsümden başlıyor, boynuma kadar leke leke devam ediyorlardı. Kafamı yana çevirip boynumdakilere de baktım. "Bunlar..."

"Ne olduğunu biliyorum!" diye ciyakladı kadın.

Döndüm ona. Nasıl bir yalan söylemeliydim? Başka bir şeye de benzemiyorlardı ki! Aralarda ısırık izleri bile vardı. Çok gariptir ki acı duymuyordum. Nasıl iz kalmış olabilirdi ki? Hem de saatler sonrasında bile! Normalde uzaklaştığımda tamamen unuturdum yaşadıklarımı ama bu sefer vücudumda unutmamı engelleyen yaralar vardı. Boğazımın acıdığını hissettim. Ellerim titriyor, lekelerin üstüne bastırsam da titrediklerini hissedebiliyordum. Dün doğum günümü rahatça kutlayamadığım gibi, şimdi de bu. Düşün, düşün... "Ben..."

"Fred, seni çakal! Dışarıda kalıyorum diyorsun ama genel evde kalıyorsun ha?"

Gözlerim kocaman açıldı. "Leydim."  dedim şaşkınlıkla. Genel ev mi? "Ben on dört..."

"Ah evet yaştan almazlar seni, o zaman bir dulun yanında kalıyorsun! Ergenliğe girdiğin gibi bu işlere başlaman çok kötü Frederick!" Lekelerin üstünde gezinen elime bir tane vurdu. "Bir de gururla gösteriyor! Ne yani, beni de mi elde edeceksin seni kerata! Benim gibi namuslu bir kadına nasıl düşünebilirsin böyle bir şeyi?"

"Ne? NE? Leydim ben asla-"

"Kes sesini!" Yüzüme bir tokat patlattı. Okkalısından. "Söyle o kadının adını da hemen şikayet edeyim! Fuhuşun yasak olduğunu, daha da önemlisi günah olduğunu bilmiyor mu? Sen çocuksun düşünmezsin tabi! Ah! Uzak dur şeytanlardan! Ben seni affederim ama tanrının affetmesi için hemen kiliseye git! Git dua et de, vücudundaki o günah izlerinden kurtul!"

Konuşuyor, konuştukça beni kolumdan tutup hırpalıyordu.

"Tamam!"  diyordum ben de. "Tamam gideceğim!"

Kadının elinden kurtulmam için kiliseye gidip günahlarım için dua edeceğime söz verdim. Handan çıktığım gibi de, kilisenin tam tersi bir yola koşmaya başladım. Kilise hiçbir zaman bana deva olmamıştı. Olamayacaktı da. Koşarken, insanlardan uzaklaştıkça git gide daha da bıraktım kendimi tutmayı. İki ahşaptan yapılmış evin arasına girip kimsenin beni göremeyeceği bir yere sıkışıp ağlamaya başladım. Kendi kendime sarıldım hem soğuktan hem de üzüntüden. İki büklüm bir şekilde durdum ve hıçkıra hıçkıra ağladım.

Yine ve yine...

Sanki bana bir etkisi yokmuş gibi kendime hayat kuruyorum ondan uzaklaştığımda. Kafasına estiği için terk etmemiz gerekiyor insanları. Şimdi ise, çok sevdiğim bu insanlardan yine onun yaptığı bir şeyden dolayı erkenden uzaklaşmam gerekiyor! Öyle ki, bu olaydan sonra bir daha gelmek istemiyorum bu kasabaya. Beni çalıştırıp bu süre içinde bana yemek veren bu insanların karşısına çıkmaya utanıyorum. Efendimin yanında da geçirmek istemiyorum günlerimi. Yemek yemek aklına bile gelmiyor onun. Tek düşündüğü şey kitapları, bilgiler, gizemler. En son benim dışımda kimle konuştu bilmiyorum bile. Tekrar ona geri dönmek yerine ölmek daha mı iyi? Özellikle dün geceden sonra. Belki de burada soğuktan donarım. Hem o da kurtulur. Hem de ben... 

[/justify]

67
Amerika Birleşik Devletleri / Deneysel Beyin Artıkları
« : 19 Ekim, 2021 03:30:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
24 Şubat
1856

[justify]
Bir varmış bir yokmuş... Çok çok uzun yıllar önce, çok çok uzaklardaki krallıktan ayrılan bir prens varmış. Prens kendini ve amacını kaybetmiş. Yıllarca peşine düşmüş mutluluğun. Küçük bir çocukmuş dağa tırmanırken, yolda büyümüş. Dağa bir türlü sevdirememiş kendini. Kendisini bildi bileli bu heybetli dağı tırmanıyormuş. Öyle bir dağ ki bu fazlası ile korkunç. Orada bulunmaktan nefret ediyormuş prens ama başka gidecek yeri de yokmuş. Koyu mavi bir havası varmış dağın. Sinirli, huysuz, umursamaz... Zirvesinde altın olduğunu biliyormuş. O zirvedeki altınları her zaman hayranlıkla izliyormuş. Prens her zaman eksik olacakmış dağa göre, asla ulaşamayacakmış zirvedeki altına. Prensin zirveye çıkmasını istemiyormuş. Aslında zirvesine alsa bu küçük prensi... Tırmanmasına izin verse, ondan nefret etmese... Belki ikisi için de en iyisi olacakmış. Dağ fazla inatçı, kendini beğenmiş bir yeryüzü parçasıymış. Kayalık gövdesinin bazı yerleri karlı olsa da, zirvelere doğru ağaçlar ile kaplıymış. Hareket ettirmesi çok zor, fikrini değiştirmesi neredeyse imkansızmış. Bazen ise prens dağın üst kısımlarına çok yaklaşıyormuş. Dağın en zayıf olduğu zamanları en yalnız hissettiği zamanlarıymış. Çocuğa ve kendisine acıyor, ağaçlarının arasında akıl almayacak şeyler yapıyormuş. Sonra bu yaptığı için daha da sinirleniyor, daha da şiddetli rüzgarlar estiriyormuş.

"Lucian!"

Çok gürültülü bir kasırga ile bağırmış prense tiksinir gibi. Korkuyormuş prens saklandığı mağaradan çıkmaktan ama dağ saklandığını bilse daha kötü esermiş. Daha ezermiş prensi. Prensin cesurca yüzleşmesi gerekiyormuş. Mağaradan çekinerek çıkmış. Hiç korkar mı? O, Prens Lucian. Çok çok uzaklarda adını bilmediği bir ülkenin prensiymiş. "Dağ! Buradayım, bugün izin ver bana. Benim için önemli bir gün, doğum günüm bugün!." diye seslenmiş dağa. Sesi yankılanmış boş kayalardan. Dağın taşlarından sekip geri dönmüş. Gelen sert rüzgar ile yere serilmiş prens. Dağın umrunda değilmiş bugün. Zaten bu tür şeylerden tiksinirmiş. Kaç yıldır olduğu yerdeymiş kim bilir? Dağ olarak oluştuğu günü bilmiyormuş bile. Esintilerle uzaklara savrulmuş prens. Dağın eteklerine doğru götürmüş rüzgar.

Bu heybetli dağ çevresine kimseyi yaklaştırmaz, arkadaş edinmez, herkese karşı karlı yanını gösterse de, bizim prense açarmış içini. Onla paylaşırmış kuru, yaşanabilir topraklarını. Bu yüzden de prensten nefret edermiş. Ona karşı kırılganmış çünkü. Prensi her zaman cezalandırırmış şımarmasın diye. Bazen fazla kaçırıp prensi çığ altında bıraktığı olurmuş. Bazen de fazla yalnız olduğunu fark edermiş. Prens dağın içinde büyümüş, gelişmiş ve artık genç bir adam olmuş. İşte bu yüzden, bazı geceler dağ prensi zorla en değerli hazinelerinin olduğu ormanlara sokarmış.

Ormanda gözünü açınca prens karşısında bir cin ile karşılaşmış bu sefer. Bir dudağı gökte, bir dudağı yerde olan bu cin ona sadece bir isteğini gerçekleştirebileceğini söylemiş. Prens o kadar zamandır bu dağda savaş veriyormuş ki, asla ailesini bulmak gelmemiş aklına. Tek istediği şey, dağın zirvesine çıkmakmış. Zirvesine çıktığında tüm acılarının biteceğini düşünüyormuş. Hep hayran olduğu o altınların bilgeliği, safirin delici parıltıları... Cin gülümsemiş. Prensin istediğini yapmasının çok zor olduğunu, ancak bu gece gelen düşmanlara karşı savaşırsa bir şansının olduğunu söylemiş. Prens de bu yüzden ormanın içinde tüm düşmanlara karşı dimdik savaşmış. Yara almış. Bolca yara almış. Hem vücuduna hem de kalbine...

[/justify]

68
Madam Puddifoot'un Çay Evi / Ynt: Yediler Konseyi - Ağustos 65' Hogsmeade
« : 14 Ekim, 2021 22:38:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify] Benim pembeyle konuşmaya devam ederken konuyu ilerletmiş, en yavşak halimle el falına bakmaya başlamıştım ki çalışanlardan bir tanesi mekanın kapatılacağını söylemek için yanımıza geldi. Kızın elini inadına bırakmayarak "Bu saatte mekan mı kapatılır?" diye mırıldanarak çevreme bakındım. Ciddi ciddi masaları tek tek gezip insanları dışarı çıkartıyorlardı. Bazıları ise... Gözlerimi kısıp ellerindeki minik parşomenlere baktım içeride kalan kişilerin. "Bir dakika..." diye mırıldandıktan sonra, pembemin elini bırakıp ceketimin iç ceplerinde bir şey aramaya başladım. Çalıp çırptığım paralar, cep saatleri, sağdan soldan yerim diye topladığım yemişler... Sonunda buruşturduğum kağıdı bulunca çıkarıp masanın üstüne koydum. Elimden geldikçe nazik şekilde parşomeni açtıktan sonra içinden bir hazine misali çıkan tadı tükenmeyen cikleti parşomenin üstünden kazımaya başladım. Neyse ki kuruduğu için kolayca çıkabildi parşomenden. Kendisi ile birlikte parşomenden de parça götüren ciklete şöyle bir bakıp kirini kontrol ettim. %50'nin altında olduğuna karar verince de attım ağzıma. Ne yani, tadı bitmeyen ciklet diyoruz. Atsa mıydım? Çalışanın iğrenmiş bakışlarını umursamadan, masaya koyduğum parşomeni ittirdim. "Bende de var bundan." dedim bayık bayık bakarak. Bir kaç saniye bakıştık. Üstüne sakızımı balon yapıp patlattığımda yüzünü buruşturup zorla gülümsedi. Kalabileceğimi söyleyip başka masadakileri kovmak için hareketlendi. İlk başta içeri giren kişileri umursamadan tamamen kıza yönelmiş; el falından aşk hayatına bakıyor, mavi gözlü uzun boylu bir bey ile ilişkisi olacağı gibi palavralar sallıyordum ancak bir süre sonra sarışın bir adamın masamıza gelip öksürerek dikkati kendisine çekmesi ile kafamda bir şeyler yerleşti. Adam kendi turuncu mendilini gösterip karşımdaki hanıma bir imada bulunuyordu. Çevreme bakındığımda insanların belli başlı ortak renklerde giyinmiş şekilde gruplaştığını gördüm. Gördüğüm gibi de yerimde dikeldim. Sağıma soluma acele ile bakmaya başladım.

Şimdi... Anlatmam gerekirse, ben geçmişimi tamamen unutmaya çalışan bir adamım. Geçmişimden aynı alacaklılarımdan kaçtığım gibi kaçarım. Sürekli de böyle karşıma çıkar anasını satayım! Baykuşu umursamamıştım, demiştim ki yine tehdit mesajı geldi. Sakızımı saklamak için kullanmıştım. İşte kaderin cilvesine bak. Bir anda kendimi yine bir toplantıda buldum. Bıktım ulan bıktım! Bizim kızlardan az uzaklaşırım bir anda kendimi kulüptekilerle tılsım çalışmalarımızı değerlendirirken bulurum. Yersen o da... Taa ben küçükken, fransız bir şerefsiz tarafından bulaştırıldım bu işlere. Sonra da paçayı kurtaramadık işte. O şerefsizin adını bile anmam, bana koyduğu adı da anmam. Hakkında hiçbir şeyi dile getirmem yani.

Çok aramaya gerek yok, biraz ötemde kıyafetlerinde açık mavi uyum yakalamış olan kişilere baktığım gibi tanıdık yüzler seçmeye başladım. Hemen pembe kıyafetli güzelliğe endişeli bir şekilde "Ya benim büyük annem pencereden aşağı düştü galiba, içime doğdu. Balık burcuyum ya, doğar böyle içime çok. St. Mungo'ya götürmem gerekiyor, kaçayım. Takılırız sonra, keh keh." diye hızlı hızlı konuştum. Bu sırada da Tılsım Kulübü'ndekiler bana bakıyorlar mı diye kontrol ettiğim için kızın yüzüne bakmıyordum. Masadan kalkarken bacağımı köşesine vurduğum için üstündeki peçetelik ses çıkararak devrildi. Ben de acele ile düzgün koyayım diye uğraştıysam da elim ayağıma dolaştı. Bir kere kötü bir denemenin ardından fırlatıverdim masanın üstüne ve kapıya doğru hafifçe eğilerek ilerlemeye başladım. Geçmişimle yüzleşmek mi? Asla! Kaçma vakti gençler.

Kapıya doğru seyirtirken kenarda oturan Cornelia'yı gördüm. Ona da mı gelmiş bu mektup? Bir şey saklamaya çalışıyor sanki? Neyse ben kaçıyorum, alakam olmaz burada yaşananlarla. "Merhaba kankaliçem!" dedim ona yaklaşırken. Sonra da yanından geçip "Görüşürüz kankaliçem!" diye tamamladım. [/justify]

69
Madam Puddifoot'un Çay Evi / Ynt: Sizinle bir çay içelim isterseniz.
« : 10 Ekim, 2021 17:24:45 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]

Ah hanım efendi ah! Sizin o al yanaklarınızı severim. Bana hafiften gülümseyerek konuşmaya başladığında ben de aşırı hoşnut bir gülümseme ile karşılık verdim ona. Ne de güzel kokuyordu böyle, umarım handan çıktığım için rutubet kokmuyorumdur. Giyimime kuşamıma dikkat ederim böyle ani anlarda karşıma çıkacak nur taneleri olabilir diye. Şanslı adamım bir de ha! Çıkıyor güzellikler. Hem gözümüz şenleniyor, hem gönlümüz. Hükümet adına dedi. Elbette dedi. Ohhhh! Zil takıp kovboy dansı yapmamak için zor tuttum kendimi. Hükümeeet! Hiç sevmem kendisini ama, şimdiki yalanıma yardaklık ettiği için sevdim sanırım ya. Hadi hadi, büyücedünyaya anarşi getirmek için biraz daha bekleyeceğim. Bana yaptığın bu kıyaktan dolayı hükümetçim. Yoksa biliyorsun, üşenmeyi bıraktığım gün bitti işin. Kadın pembe rengi bundan sonra seveceğimi söylediğinde kafamı uygun olduğunu belirten bir şekilde -tamam biraz da abartı şekilde- salladım. "Pembeyi zaten severim nacizerafetim! Seni böyle güzel gösteren, benim günümü kurtaran rengi nasıl sevmeyebilirim? Benim en sevdiğim renklerden biridir biliyor muydun?" Değil bu arada. Sarı-turuncu ve kırmızıyı tercih ederim. Pembe ne ya? Karı işi.

Çay evinin girişine gelince kapıyı açtım hanımcağızım girsin diye. Eğildim de kibarcana. Dedim "Buyrunuz!" Kızlar bayılıyor böyle şeylere, ha. En son böyle bir kızı rastgele yemeğe çıkardığımda saadet piramiti ayağına dolandırmıştım. Huyum kurusun tutamıyorum kendimi. Birisi safsa, inanıyorsa dediklerime anında girizliyorum para işlerine. Bu sefer kararlıyım ama. Bu pembe periyi dolandırmayacağım. Yersen...

Kız içeri girince arkasından girdim çay evine ancak... Yanlış yeri mi seçmişim acaba? Burada her yer pembe, iğrenç bir küçük kız hayalinin içindeyim sanki. Aaa benim kız nerede lan? Kayıp mı ettim? Şaka şaka... Kız da pembe giymiş ya, her an kaybedebilirim cidden ama. "Kıyafetin çok uygun oldu ortama nacizerafetciğim." diye takıldıktan sonra yanımda duran süslü fiyonka tokat atıp kendimden uzaklaştırdım. "Gel!" dedikten sonra kızın elini bir centilmen gibi tutup boş masalardan birine götürdüm. Yuvarlak, şekerleme gibi masalardı bunlar. Kız otursun diye sandalyesini çektim, oturunca da arkasından ittirdim. Elini bırakmadan karşısına oturduktan sonra sanki ergenmişim de, sevdiğim kızın yüzüne hülyalı bakıyormuş gibi elimi yanağıma koyup dirseğimi masanın üstüne dayadım. "Eee..." dedim. "Burcun ne?" Kızlar sever bu burç muhabbetini. Az avcı değilim ben. Avlanıyorsam her türlü avlanırım. Eğer bunu yemezse elini tutuyorum hala, el falına bakıp bir şeyler uydururum herhalde.

[/justify]

70
Madam Puddifoot'un Çay Evi / Sizinle bir çay içelim isterseniz.
« : 10 Ekim, 2021 17:01:51 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]

Ellerimi önümde birleştirmiş, ayaklarımı oturduğum sandalyenin karşısındaki masaya uzatmıştım. Yüzümde gülümseme ile domates gibi yüzle bana bir şeyler anlatan adama, bir de elinde süpürge tutan kulağına sihirli bantla parça eklediğim çocuğa bakıyordum. Adam tükürük saça saça diyordu ki "Bana sattığın bu cincüce düzgün büyü yapamıyor!" Şaşırmış bir şekilde döndüm çocuğa. "A-aa.. Nasıl olur? Ben satarken yapabiliyordu. Bozuldu falan mı acaba? Bir bakayım." Ayaklarımı masadan indirip ayağa kalktım. Çocuğu tutup içinde bulunduğumuz sihirli ıvır zıvır dükkanının diğer tarafına götürüp yanına eğildim. Sanki bir şeye bakıyormuş gibi çocuğun elini sağa sola çevirirken "Oğlum, neden bu kadar uzun sürdü?" dedim fısıltıyla. Çocuk da dişlerinin arasından "Alçak herif utanmasa o kolyeyle yatacak." dediğinde düşünceli bir şekilde diğer elini de tuttum. Yüksek sesle "Ayyy, bunun büyü gücü azalmış doldurmak gerekiyor sanırımmm." falan diyip tekrar fısıltı ile "Sana üç gün daha kazandıracağım, o kolyeyi getir." diyerek çocuğun yüzüne baktım. Çocuk kafasını sallayınca elimi belimdeki asaya atıp çevredeki bir kaç şeyi havalandırdım. "Ah! İşte çalışıyor! Biraz zaman tanı ona dayı, evine alışınca ne mucizeler yaratır sen bile şaşırırsın." diyerek çocuğundan yanından adama doğru ilerledim. Adam tam bana bir şeyler söylüyordu ki, adamın arkasındaki camdan dışarıdaki pembe bir kıyafete gözüm takıldı. Adamı es geçip yanından pencereye doğru seyirttim. Bir şeyler söyleyerek beni takip etti. Yanımda ötüyordu ancak ben çoktan düşüncelerime dalmıştım. Elimi yumruk yaptım ve kenarı ile kiri temizleyip kendime minik bir alan yarattım. Pembe kıyafetli kişinin bir kadın olduğunu, baya da güzel bir kadın olduğunu gördüğüm anda kafamda bin bir tane plan oluşuverdi. Yanımdaki adamın "Ne zaman?" diye bağırıştığını duyduğum gibi elimi yüzüne koyup geri ittirdim. "Üç gün sonra dayı. Gelip bakacağım, şimdilik iyi cüce. Çekil kenara!" Adamın yanından hızla geçip kapının önüne astığım ceketimi kaptığım gibi dışarı çıktım. Ceketi acele ile giyerken düşme tehlikesi yaşasam da Hogsmeade sokaklarında bir melek gibi gezen pembe kıyafetli hanımı aradım gözlerimle. Bulduğumda da güdümlü füze misali hedefime kilitlendim. Bir yandan da çevreme bakınıyordum. Esnaf ile sohbet eden 2-3 tane siyah giyimli adam tam işime yarayacak tiptendi. Adımlarımı hızlandırıp kimseye çarpmamak için sanki dans ediyormuş gibi adımladım sokağı. Pembe kıyafetli kadının arkasından estetik bir hareket ile önüne geçip 180 derece döndükten sonra reverans verdim. "Merhaba hanımefendi!" Doğrulup kadının yüzüne şöyle bir baktım gülümseyerek. Uzaktan tabi güzelliğe yeterince şahit olamamışım. Saçlar kıvır kıvır, kemikli bir yüz, bembeyaz bir ten... Ah cancağızım... Sen cennetten mi düştün şu günahkar kulun önüne böyle?

Hemen kadının koluna girdikten sonra sessiz olması için "Shhh..." diyerek sesimi azalttım. Sadece onun duyacağı bir ses tonu ile anlatmaya başladım. "Hanımefendi, adım Turner, Alexander Turner. Sihir Bakanının yardımcılarındanım ve kendisinin emri ile çok gizli görevdeyim. Malesef ne olduğunu söyleyemem, söylersem sizi öldürmek zorunda kalırım çünkü. Giz-li." Kafamla daha demin gördüğüm siyah giyimli adamları gösterdikten sonra "Şuradaki adamlar. Ah-" kız dönüp bakınca adımlarımı hızlandırıp önüne dönmesini sağladım. "Bakmayın, dikkatlerini çekmeyelim." diyerek geçiştirdim. "Peşimdeler. Heh' Gizli görevde olmak baya zor iş anlarsınız ya." Önüme baktığımda yanımdaki kadının kıyafeti ile aynı renk pencerelere sahip olan Çay Evi'ni gördüğüm gibi gözlerim açıldı. Buraya millet manitalarını getirir romantik anlar yaşarlardı. Eh, ben de yanımdaki bu nur parçası ile romantik anlar yaşamak istiyordum. Bu yüzden... "Çay evine girmeliyim." dedim. Kızın sorguyalayan yüz ifadesi ile karşılaştım ona döndüğümde. Harbi, neden girmeliydim? "Nedeni..." Durdum şöyle bir."Gizli. Evet, gizli görevim olduğu için." Tabi ki de amacım sadece kızla çay içmek, zaman geçirmekti. "Benimle randevuya çıkarsınız değil mi?" dedikten sonra tüm sevimliliğim ile gülümsedim. "Hükümetin geleceği söz konusu!"

[/justify]

71
Birleşik Krallık / Tarihten Silinen Gün
« : 06 Ekim, 2021 04:14:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Gelecek postası nerede bilmediğim için buraya açtım konuyu.

Cornelia boşuma felsefe ile cevap verince iyice keyiflenip diğer bacağımı da masanın üstüne koydum. Kız her zamanki haşin hareketleri ile dükkanın arka tarafına doğru gitti. Ben de, şarapçı dayı ile yalnız kaldım. Saçma bir sessizlik olunca "Eee..."  dedim buna. "Nabion?" En amerikan şivemle kulaklara eziyet oluyordum. Adam anlamadığım bir şeyler geveleyip üstüne salyalarını akıtınca yüzümü buruşturdum. "Hıı, iyi ya." gibi gereksiz bir şeyler söyledikten sonra Cornelia içeriden bağırdı yirmi sekiz olduğumdan emin miyim diye. Ayaklarımı indirip düzeldim sandalyemde. Masaya eğilip haberi okuyarak "Yiiiirmi Sekizz..." diye geveledim sayıyı. "YİRMİSEKİZYAZIYOR!" hızlı hızlı söyleyince Cornelia da dediğimi anlamadığını bağırdı içeriden karşılık olarak. "Eminim emin duyuyon mu?!"  Yine anlamadığını söyleyince şarapçı dayıya dönüp "Kadınlar..."  diyerek kafamı salladım iyi yana. "Artık diyorum ki, beni bir insan olarak görsünler. Bunların hepsi azmış dayı. Sanki bir oyuncakmışım gibi bakıyorlar. Söylediklerimi hiç duymuyorlar, duysalar umursamıyorlar. Bir et parçasıyım sanki!" Yine bir tükürük şelalesi ile karşılık alınca yüzümde bozulmuş bir ifade ile "Ya... Neyse." dedim. Cornelia ise görüşüme girmiş garip bir şey olduğunu söylüyordu. Söylediğine göre o günün gazetesini hiçbir yerde bulup istifleyememiş. Tek kaşımı kaldırıp baktım ona düşünceli bir şekilde. "Bayan Peters'sa tabi... Olay ciddi bir duruma geliyor." diye onayladım onu. Bayan Peters'ın kim olduğu konusunda zerre fikrim yok. Bu sırada şarapçı dayıcım tükürüklerini kontrol altına almış cümle kurmaya başlamıştı. Gazeteyi toplattıklarını söyledi gizemli bir havayla. Cornelia'ya dönüp gülümsedim. "Ciddiye alma kankaliçem." diyecektim ki Cornelia sazan gibi atladı şarapçının sözüne. Adam da coştukça coşuyor, daha demin kelime söyleyemeyen o değilmiş gibi cümleler kuruyordu. "Köftehor..." diyerek kafamı iki yana salladım. "Tabi gördün güzel kızı şakırsın bülbül gibi." Tekrar ortamda sessizlik olunca Cornelia'ya "Sallıyor oğlum, inanma." dedim. Şarapçı da inanmazsanız inanmayına yatmaya başladı. Bizim kız da içinde bir his olduğunu, takip etmemiz gerektiğini söylüyordu. Kafamı sallıyordum tabi tabi der gibi. Hisler misler... Benim işim değil. Mantık adamıyım ben, rastgele işler yaptığım olur ama hiçbir şeyi hissediyorum kafasında yapmam. Düşünceli bir ıslık çalarken kapıdan içeri giren Blaze her zaman yaptığı gibi yanıma gelip laf sokmuştu. Islığımı çat diye kesip sarhoş adama pis pis baktım. Senin yüzünden yiyorum lafları, hala Cornelia'nın gözüne gireceksin diye kıçından kehanet uyduruyorsun ya, ben sana bir şey demiyorum.

Zerre kalkıp iş yapasım gelmese de şöyle bir baktım çevreme. Blaze gidelim de görelim kimse bir şey yok edemez ben buradayken gibi bir şeyler söylemiş, olayı kişisel boyuta çekmişti. Önce Blaze'e baktım sıkkın bir şekilde. Sonra Cornelia'ya baktım. Şarapçı amcaya döndüm... Sonra dedim ki, gidelim anasını satayım! Bir anda yüksek sesle "YA BLAZE BEN SENİN AĞZINI ÖPEYİM EMİ!" diye bağırarak ayağa fırladım. Sonra da kızı öpmek için hamle yapıp Blaze tarafından itildim. "Ne güzel konuştun öyle yiğidim! Hadi gidelim! Dayı, sen de dükkana göz kulak ol."  diyerek önce Blaze'in koluna, sonra da Cornelia'nın koluna girdim ve hanımları yanımda asilzade gibi yürüterek sokağa çıktım. "Bir planım var hanımlar."  dedim yürürken. "Öyle bir plandır bu kiiii, seherbazları kıskandırır! Öyle bir plandır kii, sultanlar kuramaz. Biliyorsunuz ki ben Amerika'da 3 sene nasıl mükemmel plan yapılır kursuna gidip, sertifika almışımdır. Öğretmenlerimin bana, Marius sen bir dahisin, dediğini bilir miydiniz? Ah ah, bilmezdiniz tabi. Siz iki hayırsız o sıralar kendi işlerinizle meşguldünüz. Zavallı Trevor nerede dediniz mi? Demediniz. Soruyorum size neden demediniz? Çünkü bana güveniyorsunuz. Yüksek plan yapan zekama! O kadar yüksek plan yapar ki bu zekam, size kaybolan tarihi bile bulur. 28 Temmuz. Kim çaldı bu tarihi? Gelecek Postası çaldı. Gelecek postası. Gelecek postası ben doğmadan on dokuz sene önce kaç tarihli baskı yapıyordu? 1822. Topla 18 ve 22'yi. KIRK YAPARRR VE AMATERASU BÜYÜCÜLER SENDİKASININ 40. YILDÖNÜMÜ." Tüm yolu boş yapıp kızları meşgul ederek geçirdikten sonra "Plana gelirseeek!"  dedim. Gelecek Postası Basın binasının etrafında olaşıp arka kapısına doğru ilerlerken "Ben kapıdakileri oyalıyorum. Siz içeri giriyorsunuz." dedim hızlıca. Kızlar planın devamını soracaklarken de hemen kollarından kurtulup binanın önünde bekleyen güvenliğe koşmaya başladım. Koşarken de "AAA! SİHİR BAKANI ANGUS KELIINGTON DEĞİL Mİ BU?" diyerek bağırıyordum. Güvenliğin yanına geldiğimce "Ne? Değil misin?! MERLİN BELAMI VERSİN Kİ ÇOK BENZİYORSUN! Gel bakayım şöyle güneşe bi!" Yanındaki ikinci güvenliğe de "Gelsene abi, çok benzemiyor mu?" diyerek onu da çağırdım. Sihir Bakanına zerre benzemeyen güvenliği binanın arka kapısını görmeyecek bir şekilde çeviriyor "Bak bak en çok bu açıdan benziyor! Daha yakışıklısın sen ondan ha! Sihir Bakanıyım diye Bakanlık'a girsen kimse fark etmez! Çok özlü iksir falan mı içtin yahuuu?" diyordum. [/justify]

72
Apples & Oranges / Vahşet Manşet
« : 05 Ekim, 2021 06:29:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]"Ben 54 yaşındayım diyorum!" diye çok düzgün tonlayarak konuştum yanımdaki yaşlı büyücünün omzuna kolumu atmış, adamın bana iyice yaklaşmasını sağlamıştım. Elimdeki düz iksir şişesini adamın göğsüne bir iki kere vurduktan sonra "İşte bu iksir sayesinde 20'li yaşlarımda gibi gözüküyorum. Japonya'dan Xia Zhon adındaki büyücü özel olarak sipariş edenlere yapıyor bu özel iksiri. 2 senedir kullanıyorum. Hiçbir etkisi yoktu ama geçen hafta bir anda 20 yaşlarımda buldum kendimi.  Karımı boşadım, artık genç ve güzel bir kadınla birlikteyim. Seni de çok sevdiğim için söylüyorum ha! Normalde paylaşmak istemem ama yüzün nurlu senin cancağızım!" Diagon yolunda rastgele durdurmuş olduğum yaşlı büyücü ne kadar olduğunu sorduğunda "Normalde çok pahalıya aldım ama... Sana 30 galleon olur." dedim. Amca para kesesini çıkarıp elime tek tek 30 galleon saydığında altın kesesinin doluluğuna bakarak keşke daha fazla söyleseydim diye geçirdim içimden. Dışarıdan bakıldığında çok da zengin gözükmüyordu oysa ki. Neyse bir iksir şişesine su doldurmuştum sadece zaten. 30 galleon havadan kapmıştım. "Büyün bereketi olsuuun! Her attığın yerini bulsun büyü kardeşim!" lafları ile iksiri adamın ellerine bırakıp parayı da iç cebime attıktan sonra adamın omzundan kolumu çekip reveransı çaktım. Hafif yürür, hafif de seker bir şekilde Diagon yolunda ilerlemeye başladım.

Öğle vakitleriydi. İngilizler daha farklı insanlar ya. Amerika'dan daha farklı bir yer burası. Kelimeler bile farklı. No-maj'lere Muggle diyorlar mesela. Değişik yani. Yine de alıştım sayılır. Tanıştığım kişilere kafama taktığım dandik şapkayı çıkarıp selam veriyor, bu sırada da ıslık çalıyordum. Burada baston kullanmayı çok seviyorlar. Hatta asalarını bastonların içine monte ediyorlar. Öyle bir işe girişmedim tabi, ben daha çok belimde taşıyorum benim emektarı. Yine de bir baston alıp sağa sola çevirerek eğleniyorum kendi kendime. Tam Knockturn yoluna döneceğim yerin biraz ötesinde bacaklarında Gelecek Postası tutan baykuşlar dikkatimi çekince yolumu uzatıp yanlarına gittim. Daha demin yaşlı amcadan çırptığım galleonlardan ödemesini yapıp baykuşlardan gazete aldım. Sonra da sevgili arkadaşım, kardeşim, manitam Cornelia'nın dükkanına doğru hala zıp zıp bir şekilde ilerlemeye başladım. Diagon yolunun açık ve güneşli havası ben ilerledikçe kayboldu. Siyah beyaza yakın bir havaya büründü çevre. Tüm dükkanlar karanlıklaştı ve yollar daraldı. Diagon yolunda cıvıl cıvıl olan insanlar burada daha ucubeleşmeye, garip bir hale büründüler. Ben yine de neşemi bırakmıyor, geçen herkese aynı içtenlikle selam veriyordum şapkamı çıkarıp. Yolun kenarında oturmuş şarap içen, kel kafalı büyücünün yanına gelip cebimden 10 galleonu eline saydım çevreye bakınarak. Sonra adama dönerek "Bak." dedim yüzümde acı bir gülümsemeyle. "İkinci verdiğimi de şuna-" elindeki şarabı kafamla işaret ettim "-verdiğini öğrenmiş Blaze. Dükkanın içinde 4 kur kovaladı beni." Sol kolumu sıyırıp iyileşmekte olan hançer yarasını gösterdim. "Çaldırdığını söylemiştim, sen mi söyledin gerçeği? Sana fazla tolerans gösterdiğimi söyledi." Adam baktı yaraya mutsuz bir şekilde. Havasında değildi belli ki. "Etme zaten yardım!" diye hırladı. "Bırak ölüp gideyim. Hak ettiğim bu benim." Şarabını diktiğinde şişeyi yakalayıp aldım elinden. Gülümsemem iyice acı bir hal almıştı. "Saçmalama." dedim. İyi bir şeyler söylemek istiyordum aslında ama sarhoştu. Ne desem nafileydi yani. "Hadi gel." dedikten sonra bastonumu koluma asıp kolundan yakaladım adamı. O da hafif ağlamaklı bir şekilde kalktı ayağa. Kolunu omzuma atıp yürümeye başladım. Yamuk bir ağızla "Eskiden beni görseydin Gabriel!" diyordu. Evet, kendimi Gabriel diye tanıtıyordum buradakilere. Başmeleklerden birinin adı, hoşuma gitmişti. "Sihir Bakanını eğittim ben, Hogwarts'ta herkes önümde eğilir, öğretmemi isterdi. Reddederdim." Gözlerimi devirdim. "Uydur anasını satayım." dedim dalga geçerek. "İnanma bana! Sen de inanma! Zaten ben ölmüşüm bitmişim! Ver şunu!" Ondan uzakta, elimde tuttuğum şarap şişesine hamle yaptığında kaçırdım elimi. "Yap-ma. Yap-ma!" diye vücudumla diğer tarafta durması için ittirdim düzgün yürüyemeyen adamı.

Birlikte sendeleye sendeleye Cornelia'nın dükkana ulaştık. Kapı açılınca bir zile vurup geldiğimizi Cornelia'ya haber verirken ben de çevredeki rehin eşyalara çarpmamaya çalışarak biraz ilerideki koltuğa fırlattım yanımda getirdiğim adamı. Kendini tezek çuvalı gibi bırakınca toz kaldırdı tabi ki. Adam ciğeri sökülür gibi öksürürken, ben de minik ve kuru öksürüklerimle düetine katıldım. Yine zıplaya zıplaya arka tarafa geçtim dükkanın. Cornelia'nın yanağına bir öpücük kondurduktan sonra etrafımda dönerek yoluma devam edip çirkin bir bardağa su doldurmak için arkadaki mutfağa yürüdüm. Elimdeki şarap şişesini tezgaha sallayıp "Şu yeni çocuk vardı ya." diye anlatmaya başladım su doldururken. "Geçen sekizlerde gördüğümüz dokuzuncu çocuk." Sekiz tane oldukları için sekizler lakabını taktığımız sokak çocuğu çetesinden bahsediyordum. "Ona da Hogwarts mektubu gelmiş." Çocukların Hogwarts ihtiyaçlarını karşılıyorduk hibe olarak. Okuyup bir yere gelsinler de bizim gibi acı çekmesinler düşüncesiyle. Bana kalırsa kızlar fazla romantik davranıyordu bu konuda. Bu kadar idealist olmaya gerek yoktu. Hepimiz birleşip tek vurgun yapsak, zaten elimizdeydi tüm sokaklar ama... İşte. Öyle bir plan yapmaya da deli gibi üşeniyorum. Bardağı girişte ayı gibi yatan adama götürüp eline tutuşturdum. "İç hadi." dedikten sonra elini de ağzına götürdüm.

Adam üstüne döke döke içerken ben de gidip masanın tekine yerleşip satın aldığım gazeteyi çıkardım iç cebimden. Gazeteyi açıp ayaklarımı masanın üstüne koydum ve keyifle mırıldanarak okumaya başladım. Sandalyede iyice yayıldığımda Cornelia gelip masanın üstünde duran ayaklarımı ittirince "Hmm.." diye bir ses çıkararak daha demin kirli ayakkabılarımı koyduğum yere gazeteyi koyarak "Dinle." dedim Cornelia'ya. "Yirmi Sekiz Temmuzda Gelecez Postası'nda oldukça sükse -sükse ne demek be- yapan Carmilla Sanguina'nın Gizemi yazısının yazarı Magnus Pearson, evinde vahşice -VAHŞİCE- öldürülmüş olarak bulundu. Vay anasını sayın seyirciler." İyi bir cinayet haberi gibisi yok yemin ediyorum. "Nasıl vahşice acaba? Sana söyleyeyim, kesin parçalanmıştır. Gelecek Postası parçalanmaya hemen VAHŞİCE sıfatını koyuveriyor. Sanki ölüm lanetini atınca vahşi olmuyormuşsun gibi." Kafamı iki yana sallayıp arkama yaslandım. Kolumu sandalyenin arkasına atarak "Bir de No-Maj'ler vahşi, onlardan farklıyız ayağına yatıyorlar. Hepimiz vahşi, hepimiz hayvanız ki. Özünü inkar edip duruyorlar. Mesela bana bakalım. Hayvanım. Sana da hayvan gibi aşığım kankaliçem." dedim piç piç gülümseyerek. Tek bacağımı yine masanın üstüne, Magnus Pearson'ın gururla baktığı gazetenin üstüne koydum umursamaz bir tavırla. "28 Temmuz sayısı var mı burada? Okuyalım bakalım ne yazmış da çizmişler façasını."[/justify]

73
NPC Karakterler / Ynt: NPC Karakter Listesi ve Başvuruları
« : 03 Ekim, 2021 04:57:17 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bu başvuru geri çekilmiştir.

74
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 02 Ekim, 2021 19:49:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Das - Colin O'Donoghue

75
Yetişkin Karakter Başvuruları / D A S
« : 02 Ekim, 2021 19:41:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Das
Karakterin Yaşı: 24
Karakterin Temel Kişilik Özellikleri: ENTP 3w2
Anlak değerleri pek de yüksek olmayan biridir. İstediğini elde etmek için yapacağı şeylerin pek bir sınırı olmamakla beraber nerede ne yapacağı çok kestirilebilen biri değildir. Tam bir şov adamı, manipülasyon üstadıdır. Bir şeyleri satmakta üstüne yoktur. Muggle-Büyücü demeden herkesi dolandırmayı başarabilmiş, hala da çeşitli kart ve bozuk para numaraları ile insanların dikkatini dağıtıp ceplerini boşaltarak geçinir. Uydurduğu saadet zinciri yalanını yavaş yavaş ilerleterek zengin olma hayalleri olduğu için yeni tanıştığı kişilere bundan bahseder durur. Fiziksel engeli olan kişileri akrabam diye tanıtıp yardım toplaması mı dersiniz, ibadet yeri açacağım kisvesi altında dini bütün insanları soyup soğana çevirmesi mi dersiniz... Saymakla bitmeyen dolandırıcılıktan paçayı kurtarmış bir adamdır. Bomboş konuşmaları ile, alakasız yerlerde alakasız girişleri ile bilinir.

İyi bir adamdır. Kuralsız yaşamına tezat olarak en derin amacı iyi yöndedir. Kendini her şeyden üstte tutsa da, ikinci sırada fakirler ve ezilmişler gelir. Nedeni de kendisinin de sokaktan yetişmiş olmasıdır. Sokaktaki isimsiz ve görünmez insanları tanır. Kazandığı paraları onlarla paylaşır. Bu sayede kendisine bağlı bir çevresi vardır. Zor durumlarda konuşarak anlaşmaya çalışır. Olmuyorsa kaçar. Yanındaki kişileri bırakıp kaçtığı bir çok kere görülmüştür. Çok güvenilir biri değildir anlayacağınız. 10 söylediğinden 9'u yalandır. Bu yüzden doğru söylediğinde de pek inanılmaz. Her tanıştığı kişiye kendisini başka şekilde tanıştırır. Özellikle adını bilerek herkese başka söyler.

Kafasına en çok taktığı konulardan biridir başarı. Kendini çoğunlukla başarılı biri olarak tanıtır, ünlü olmak, takdir edilmek, hayran olunmak ister. Bunun için çabalar. İçten içe bir hiç olduğunu düşünür ve bunu saklamak için elinden geleni yapar. İnsanların yanında çok duygusallaşmadığı için bu yönünü gören olmamıştır. Eğer sorun çıkarmaya üşenmezse aşağılık kompleksinin olduğu görülebilir. Çoğunlukla kötü hissettiği durumlarda ya kafasını dağıtmaya çalışır, ya da espri yapıp bu duygu durumuyla dalga geçer durur. Nerede ciddi, nerede dalga geçiyor pek anlaşılmaz.

Yenilik sevgisi ve ihtiyacı yüzünden bir işi düzenli devam ettiremediği için bir konu üstünde ilerleyemez. Bir sürü konuda bilgisi vardır, çoğu yüzeyseldir. Değer verdiği kişilerin zor anlarında yanlarında olmak gibi bir zorunluluk görmez ama zorunda kalırsa daha çok espri yapıp ortamı yumuşatan taraf olur. Eğer kişiye değer vermiyorsa her türlü duygusallığını kullanmaktan çekinmez zaten. Çoğunlukla zevkine fikir bulur, bu fikirler gerçekleşse vatana millete hayırlı şeyler çıkabilir aslında ancak Das hemen başka bir fikir bulduğu için ilkinden sıkılacak duruma gelir ve bu fikirleri ile dolandırıcılık yapıp kolay yoldan paraya çevirmeyi seçer. Tuttuğunda seni daha erdemli yapan taş, yanında taşırsan hayatının aşkını bulduran kalem gibi alakasız eşyalar uydurup insanlara sağda solda bulduğu eşyaları satar.

Kendisine ne yapılacağının söylenmesinden nefret eder. Yapacağı varsa bile yapmadığı, inadına hayır dediği olur. Bağlanma ve bağımlılık konusuna da sonuna kadar karşıdır. Ne bir insana bağlanmak ister, ne arkadaşlarına, ne bir maddeye, ne bir fikre, ne bir işe, ne de bir yere... Bu yüzden çocukluk arkadaşları Blaze ve Cornelia'dan uzaklaştığı çok olmuştur. O zamanlarda ne yaptığını kızlara "Rodeo yaptım.", "Bir çeteyi çökerttim.", "Çocuk sahibi oldum." şeklinde anlatmıştır. Ne kadar doğrudur bilinmez.

Karakterin Kısaca Geçmişi: Kısaca :D?

Amerika'nın Kuzey Karolina eyaletinde doğmuş olan Das, gerçek isminin ne olduğunu hiçbir zaman öğrenememiştir. Onu Fransız, güçlü bir büyücü olan Christophe Acelin Barthélemy yetiştirmiştir. Bu yetenekli, sarışın büyücü ona, Sanskritçe kökenli hint ismi olan ve anlamı köle/hizmetkar anlamına gelen Das adını koymuş, çocuğu "asistan" sıfatı altında yanına alarak türlü eziyetler etmiştir. Barthélemy büyüye ve güce tapan bir büyücüdür. En büyük hayat motivesi güçlenmek, her şeyi öğrenmek ve ölümsüz olmaktır. Merlin Tılsım Kulübünün seçkin üyelerinden olan Barthélemy sayesinde Das da bu kulübün toplantılarına ucundan da olsa katılım sağlamıştır. Das bu güçlü büyücünün; ailesine küfürler etmesi, işlemediğine emin olduğu bir suçtan dolayı sürekli onu cezalandırması, üstünde yeni yaratılan büyülerin denenmesi gibi bir sürü sorunlu zamanlar geçirerek büyümüştür. Psikolojik olarak da zarar görmüş, geçmişindeki bu olayları kapatmak için şimdi aşırı bir kişilik geliştirmiştir. Barthélemy ile birlikte 11-12 sene dünyayı gezmiş, her türlü istismara mağruz kalmıştır. Yine de başka bir tavrı bilmediği için baş kaldırmayı asla düşünmemiş ve bu şekilde yaşamayı öğrenmiştir.

Barthélemy bazen Das'a bir şeyler öğretiyor, çoğunlukla İngiltere'de tek başına yaşadığı malikanesinde kitaplara gömülüp büyüler yaratmak ile uğraşıyor, eğer başarısız olursa sinirlenip tüm hıncını Das'tan çıkarıyordur. Yalnızlığı sevdiği için koskoca malikanede Das'ın etrafta bulunmasını istemiyor, senelerdir çocukla birlikte dolaştıklarından dolayı olsa gerek ona karşı içinde oluşan sevgiyi de ani şiddet gösterileri ile gömmeye çalışıyordur. Das ise, efendisinin karşısına çıkmak istemediği için sokaklarda gezip çoğunlukla insanlar arasına karışıp arkadaş ediniyor, bazen de şimdi ustalaştığı sihirbazlık numaralarını mugglelara gösterip onları eğlendiriyor, kazandığı paralarla karnını doyuruyordur. O zamanlar bile, iğrenç bir hayatı olmasına rağmen malikaneden dışarı çıktığında ya da efendisinden uzaklaştığında kafasını dağıtıp mutlu olabiliyordur. Efendisinin yanında ise tam tersi bir duygu duruma bürünüp çok daha depresif oluyordur.

15 yaşındayken İngiltere'de malikanelerine gelen, Das'la neredeyse aynı yaşlarda olan bir kız ile tanışana kadar, şu zamanlar "cehennem" olarak isimlendirdiği bu yıllar ruhunda derin yaralar açar. Bu kurtarıcı melek, Barthélemy'nin Das'ı kendisinden nefret ettirmek yerine kendisine mahkum etmediği ve küçük çocuk oldukları için onları ciddiye almayıp gardını düşürdüğü için pişman olmasını sağlamıştır. Cornelia adındaki bu kız bir bahane ile malikaneye girip büyücü efendi ile konuşmuş ve sanki bu yaşananları biliyormuş gibi; sorgulamadan, konuşmadan, sessiz bir şekilde ilerlemiş ve belki biraz şansla bu kadar güçlü büyücünün işini hiç düşünmeden bitirmiştir. Das o an buz kesmiş, tüm hayatının derdinin saniyeler içinde bittiğini sindirmesi gerekmiştir. Cornelia ile hızlı verilen bir kararla ilk malikaneden, sonra da İngiltere'den kaçarlar. Kaçak bindikleri gemide Blaze adındaki asabi kızla tanıştıklarında da takım tamamlanmış olur. İlk olarak Amerika'ya geçip orada senelerini geçirirler. Burada daha önceden tanıştığı MTK üyeleri ile görüşmeleri olmuş, efendisinin ani kayıbından haberdar olmadığı hakkında yalanlar uydurmuştur. Gerçek ailesini bulmak için Kuzey Karolina'ya gitmiş, geldiği yer hakkında hiçbir fikri olmadığı için başarısız olmuştur. Cornelia ve Blaze ile birlikte yeraltında çalışıp, dolandırıcılık ile geçinmiş, bir sürü vurgun yapmışlardır. Çoğunlukla eski efendisinin soyadını kullanarak soylu ve zengin insanların arasına girerler.

Amerika'da her şey iyi giderken bir gün efendisinin kanlı ve canlı karşısına çıkması ile tekrar bir kabusa sürüklenmiştir. Öldüğüne emin olduğu bu adam sanki kalıtımsal bir hastalık gibi kendini göstermiştir. Eski gücünde olmadığı için zor da olsa onu yenebilmiş ve onu tekrar öldürmüşlerdir. Fakat aynı yerde kalamayacakları için bir gemi ile İngiltere'ye geri dönerler. Ancak Das, Barthélemy'nin tekrar karşısına çıkacağına emindir. Şu anki en büyük amacı eski efendisinin tekrar dirilmesini engellemek için bir yol bulmak, o geldiğinde karşısında durabilecek kadar güçlenmek ve... Efendisinin yaptığı şeyleri mantıklı bulmayı bırakmaya çalışmaktır.

İstediğiniz Meslek: Dalavereci

Karakterinizin (varsa) Mensubu Olduğu Hizip: Merlin Tılsım Kulübü

Büyü Yatkınlıkları

    Biçim Değiştirme Gücü: 5
    Lanet Gücü: 9
    Tılsım Gücü: 15
    İksir Gücü: 1 (İksir karı işi)

Örnek RP:

[spoiler]Kapı önümde açılınca karşımda Valéria'nın üzgün, ağlayan yüzü ile karşı karşıya geldim. Benim de gözlerim kızarmış, yüzüm gözüm yaş içindeydi. Saçlarım dağılmıştı. Onun da tüm yüzü çökmüştü. Onu böyle ağlattığım için kendimden nefret ettim. Eskiden de ağlatır, sinirlendirirdim kız kardeşimi ama bir süre sonra dokunulmaz olmuştu bu konuda. Dediklerimi ciddiye almıyor, kafasına takmıyordu. Tabi büyüyünce olay aynı durumda kalmamıştı. Artık eskisi gibi takılmıyordum ona. Bu yüzden söylediğim sözler ciddiydi ve ne düşündüğümü belli eden şeylerdi. Val'ın ona salak dediğim için ne kadar alınmış olduğunu biliyordum. Çok garipti bu. Çünkü en ufak bir pişmanlık hissetmiyordum. Bu yüzden daha da nefret ediyordum kendimden. Bana bakıyor, yüzünü ekşitiyordu. Bunu hak ediyordum. Sadece bir yüz ekşitmesi ile bitemezdi ama. Valéria beni daha da cezalandırmalıydı aslında. Şu an siktirip gitmemi istemeliydi. Bana merhamet göstermemeliydi. Ancak eğer bunu yaparsa kaybolurdum. Karanlığımda kaybolur, yalnızlığımda boğulurdum. Eski Marcel yavaş yavaş yok olurdu. Bunun olmasından o kadar çok korkuyordum ki.

Val beni göğsümden ittirdi. Yeterince güçlü bir ittirme değildi bu. Yerimde sarsıldım biraz sadece. Yüzünde bir hırs, ifadesi vardı. Val'dan bu ifadeyi daha önce çok gördüm. Ben onu kırdığımda ağlar, kendine acır, bana da sinirlenirdi. Bir daha vurdu göğsüme, bu sefer iki elini kullanmıştı. Ben de sarhoş olduğum için biraz sendeledim arkaya doğru. Bana eskiden söylediği gibi öküz diyince şaşırdım. Boğazım yanıyordu. Eskiden kavga eder, ona zorla istediğimi yaptırırdım. O da bana sürekli öküz derdi. Ancak Hogwarts'ta iken... Valéria'dan hiç ayrılmazdım ben. Sürekli birlikte gezer, sürekli birlikte takılırdık. Ben bazen başka arkadaşlarımla dolaşsam da, her zaman Val'a geri dönerdim. Artık doğru düzgün konuşmuyorduk bile... Aramızdaki uçurumu tam olarak fark edince korku ile doldu içim. Ona tutunamayacak kadar uzaklaşmış mıydım yoksa? Artık umudum hiç mi yoktu? Tekrar vurdu göğsüme ve tüm dediklerimden sonra bana sarılmasını mı beklediğim sordu. Bu darbe ile arkadaki duvara çarptı sırtım. Derin derin nefes alıyor, Val'ın bana bağırmasını dinliyordum sessizce. Bilerek canını mı yakıyordum? Neden yapıyordum peki? Çünkü yanıma çok yaklaşmasını istemiyordum. Başına bir iş gelmesinden korkuyordum işte. Bir yandan da beni bırakmamasını istiyordum. Çok mu zordu? Başkaları için çok zor olabilirdi ama Valéria için çok zor olmaması gerekiyordu bunun işte. O benim ikizimdi. Birbirimizi anlayabilmeliydik. Onu seviyorsam öyle davranmamı söyleyince artık ciddi ciddi dayanamadım. Gözlerimden gelen yaşlar daha da arttı ve iç çektim katılmamak için. Yutkununca boğazımdaki yumru biraz azaldı. Bu sırada kız kardeşim salak olduğunu kabul ediyor, onu sevmememi söylüyordu. Ya ben seni nasıl sevmeyeyim Val? Sen benim bir tanemsin. Seni o kadar çok seviyorum ki, kendimden bile sakınıyorum anlamıyor musun? Dünya'daki herkes kötü işte anlasana. Ben bile kötüyüm. Seni kırıp duruyorum. Korkuyorum. En çok istediğim şey, birinin gelmesi ve seni mutlu etmesi. Seni sevmesi. Benim kadar sevemez Val. Bunu bilmelisin. Seni kimse benim kadar sevemez... Yine de dediğin gibi; sana sevgisini gösterecek biri lazım.

Val gidip kapının yanındaki duvara yaslanınca olduğum yerde nefes alıp vererek izledim onu. Gözlerini sildiğinde ben de silmeye çalıştım kendiminkileri. Ancak gözlerim, yüzümün kuru durmasına izin vermiyordu. Delirmeyeceğimi söylediğinde acı acı gülümseyip kafamı sağa sola salladım. Hiçbir fikrin yok Val. Bana buz gibi bir sesle, kendime gelmemi ve babamın beni zayıf olmamam için yetiştirmediğini söylediğinde gözlerimi kocaman açıp onun gözlerinin içine baktım. Bunlar kendime de bin kere söylediğim cümlelerdendi. Babamdan nefret ediyordum. Beni böyle bir insana çevirdiği için. Sorumluluklarım yüzünden sürekli başımın ağrımasına sebep olduğu için. En ufak bir başarısızlık karşısında mide bulantısı ve kusma yaşamamın nedeni olduğu için. Hayatımda kimseye aşık olamadığım için. Karıma asla yeterince güvenemeyeceğim için. Öldüğü için. Yaşadığım için... Güçlü müyüm? Bilemiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Güvende değilim. Bunu biliyorum. Valéria kafasını hafiften yana yatırdı ve beni sevdiğini söyledi. Derin bir nefes alıp ben de ona aynısını tekrar ettim ağzımı oynatarak sadece. Seviyordu beni ama onu çok üzüyordum. Üzmeyi istiyordum bir yandan da. Bana çok derinden yakınlaşmasın istiyordum. Şu an pek sağlıklı düşünemediğim için bunları ona söylemeye karar verdim. "Val..." dedim üzgün bir şekilde. Duvardan destek alıp ona doğru yürüdükten sonra elini yakaladım. "Gel, içeri." dedim ve kızı çekiştirerek odasına girdim. Kapıyı kapattım. Sağ elimle Val'ı çekiştirip bembeyaz odasındaki koltuğa oturmasını sağladım. Bir yandan da sol elimle yüzümü siliyordum. "Lavinia duymasın." dedim fısıltı ile sonra da yanına oturdum. Bir bacağım koltuğun üstünde kırık vaziyette, diğer bacağım ise koltuktan aşağı sarkar bir vaziyette döndüm Valéria'ya. "Babamız bizi böyle eğitmişmiş. Babamızın ölüsünü sikeyim ben." dedim. Böyle aşırı bir küfürü ben de beklemiyordum kendimden ama ciddi ciddi böyle hissediyordum. Durdum. Kız kardeşime her şeyi anlatmak gelmişti içimden. Şu kapıyı kapatıp kızı içeri götürmeseydim, o duvara yaslandığımızda başlasaydım konuşmaya, büyük ihtimalle yaptığım ve planladığım her boku anlatacak durumdaydım. Oradan buraya gelene kadar ise... Beynimde eğer Val bunları bilirse ne kadar endişeleneceği ve bildiği için tehlikeye gireceği yankılandı. Söyleyemezdim. Kendime yaklaştıramazdım onu. Dişlerimi sıktım.

Ne söylemek istiyordum ona biliyor musunuz? Düşüne düşüne kafayı yediğimi. Fransa'daki günlerimizde her sabah ağlama krizlerine girdiğimi. Bunu kimseye söyleyemeyecek kadar korkak olduğumu. İnsanların yanında artık bir maske taktığımı ve o maskeyi daha çok sevdiğimi. Gerçek kendimden tiksindiğimi, güçlü olmadığımı, sadece güçlü rolü yaptığımı. Kimseye güvenmediğimi, güvenmediğim insanları daha yakınımda tutmak zorunda hissettiğimi. Bakanlıkta her zaman baş ağrısı yaşadığımı, oradaki insanları ölümüne kıskandığımı, özellikle Sihirsel Yaptırım'ın oraya gittikten sonra tuvalete gidip kustuğumu ve bunların hepsinin psikolojik olduğunu. Lavinia'yı karım olarak istememin tek sebebinin güzelliği, sorgulamaması, çataldili ve safkanlığı olduğunu. Onu asla sevemeyecek olmamı. Artık romantizm adı altında hiçbir şey yaşayamayacağıma emin olduğumu. Dimitri'yi.  Fransa'ya gidip Veela'yı bulma planlarımı. Birileri ile tanışmaya çalışacak olmamı, bu kişilerin Veela'yı öldürmesini isteyeceğimi. Veela'yı kaçıracağımı. Lavinia'nın sanat galerisinin gösteriden ibaret olduğunu, aslında alttan alttan işler çevireceğimizi. Valéria'yı ne kadar çok sevdiğimi. Onu mutlu edemediğim, ona laik bir kardeş olmadığım için her zaman kendimi psikolojik olarak cezalandırdığımı. Maskemi ne kadar çok sevdiğimi... Keşke o rolünü yaptığım kişi olsaydım diye düşünüp durduğumu. İnsanlara her zaman yalan söylediğimi. Güvensizlikten ve korkudan 10 hamle sonramı bile planladığımı. Tüm bunlar ne kadar iğrenç bir insan olduğumu belli ediyordu hep. Benim gibi biri, Valéria gibi saf ve masum birinin yanında bulunmamalıydı. İşte tüm bunları söylemek istiyordum.

Ancak ne söyledim biliyor musunuz? Dedim ki "Biliyor musun? Haklısın. Yeterince güçlüyüm. Sen neden değilsin? Artık güçlü olacaksın. Her dediğim lafta kırılmayacaksın." Bilerek canını acıttığımı söylemişti değil mi? Bilerek canını acıtmıyordum. Ben sadece bana çok yaklaşmasını engellemeye çalışıyordum. Şimdi nasıl bilerek can acıtılırmış görecekti. "Bana sarılmalısın tabi ki! Biz aile değil miyiz? Sana ne yaparsam yapayım sarılacaksın. İstersem seni tanımadığın bir adamla evlendiririm, istersem mesleğini değiştiririm! Ben bu aile için götümü yırtıyorsam, senin gibi bir salağa bu kadar bağlanıyorsam! Sen de kendinden bir şeyler vereceksin ve beni seveceksin!" Yakaladım kızın kolunu sıkıca. Benden daha da tiksinmesini istiyordum artık. Şöyle güzel bir tokat işe yarardı sanırım kendimi cezandırabilmem için. Sevgi için gelmiştim buraya ama hak etmiyordum ki. Umrumda değildi sonunda Dimitri'ye dönüşmek artık. Delirmeyi, kaybolmayı, karanlığı hak ediyordum.  Val gibi biri belki içimdeki iyi yanı bulabilirdi ama ben bulamıyordum. Kız kardeşim, beni hayatta tutmak zorunda değildi. Kimsenin böyle bir sorumluluğu almasına gerek yoktu. Bu yüzden daha da nefret etmeliydi benden. Valéria'nın gözünde sevgi gördükçe ona bağlanıyor, kendimi iyi biri sanıyordum. Değildim ama. Bu yüzden en sevdiğim kişi de benden tiksinip, nefret ederse... İşte o zaman hak ettiğim yerde olacaktım. Daha da kırmalıydım onu. En kırıcı anlarımı bile alttan alabiliyordu Valéria. Ciddi ve bilerek yapınca o kadar kolay olmayacaktı şimdi. Kolunu tutmadığım elimle de çenesini yakaladım. İki elimle de sıktım canını acıtmak için. "Buraya geldiğimizden beri götümü yırtıyorum Valéria! Bir şeyler yapmak için! O hiç sevmediğin Lavinia bile katkıda bulunuyor ailemizin katillerini bulmamız için. Bir yerlere gelebilmemiz için. Sen ne yapıyorsun? Hiçbir şey! Bari bana sevgi göster de bir işe yara! Onu bile yapmıyorsun! Bir de çıkıp senin istediklerini göz önünde bulundurmamı bekliyorsun. Seni sevdiğim için yapacağım bunu öyle mi? Annemiz olacak kadının kanından gelen bir durum sanırım bu! Sadece erkeklerin onlara olan sevgisinden yararlanıp, istediklerini yaptırmak. Bana yemez bunlar." Konuşurken iyice yaklaşmıştım kız kardeşimin yüzüne. Birkaç saniye küçük görerek baktım ona. Her gün başkası gibi davrandığım için, rol yapmak o kadar kolay geliyordu ki artık. Çenesini tuttuğum elim ile Valéria'nın yüzünü kafamdan uzağa ittirip geri çekildim. "Şimdi beni sevdiğini tekrar söyle de keyfim yerine gelsin. Kırılman önemli değil, bunu bil." Bunu hak ediyorum. En sevdiğim insanın, benden nefret etmesini hak ediyorum.

[/spoiler]

Sayfa: 1 ... 3 4 [5]