17 Nisan, 2026 08:59:23 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Blaze

Sayfa: [1]
1
Knockturn Yolu / Ynt: Malum Bir Bitki Sevkiyatı
« : 26 Nisan, 2023 00:32:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Sandıklar taşınmaya devam ederken karşımdaki kadınla birbirimize dikmiştik gözlerimizi. Kabul etmek gerek, güçlü gözüküyordu. Normal biri olmadığı kesindi. Buranın patronuydu. İyi işler yapan kadınlar böyle giyinmezdi. Saf gözükmek istemediği belliydi. Asasından çıkan sisin karanlığa dağılışını izlerken daha dikkatli olmam gerektiğini anlayarak asama yönelmiştim. Cevap bekliyordum ancak kadının dudakları açıldığında konuşmak istiyor gibi bir hali yoktu. Üzerime gelecek olan büyüyü mor ışığın gözüme vurmasıyla fark ettiğimde çömdüğüm yerden yana doğru kendimi fırlattım. Takla atarken asamı çıkaracaktım hızla. Eğer fırsatım kalırsa expelliarmus ile asasını kaldıracaktım ortadan. Hep oyun bozanlık yapıyorlar böyle ya olmuyor.

Yetenek 1d10 : 4, total 4
Destek 1d10 : 1, total 1
Talih 1d10 : 4, total 4



 

2
Apples & Oranges / Ynt: Hallederiz, icabında.
« : 21 Nisan, 2023 00:31:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Das bu mala bir şarap getirmesini söyledi. Başımıza sardığı şarapçıdan kurtulduk derken bu şimdi elitist havalara mı girdi lan ne bu böyle? Para harbi bol gibi duruyor şu işlerinde. İyice bir dinleyeyim bakayım. Sokakta çürüdük yemin ederim. Artık esnaf işlerinden para çıkmıyor yeterince. Normalde esnafların anlaşamadığı huyu bozuk biri olunca alttan bana gelir, ya bir şeyler öğrenmemizi ya içeri sızıp bir şeyler aşırmamızı isterlerdi. Ben de tipini beğenmediysem adamın, yapıştırır geçerdim. Şimdilerde yeni gelen olmuyor. Enflasyondan dolayı millet yeni dükkan açamıyor, e haliyle var olanlar da sorun çıkarmıyor artık birbirine. Ben de iyi insanlara kötülük yapmam. Gözüme batmadıkça dokunmuyorum kimseye. Böyle böyle ağzım kokarak geziyorum ortalıkta.  "Sen bana bi' kaymak birası çöz içerden." dedim eksik beyinliye. "Hatta varsa ekmek arasına bir şeyler koy da getiriver." dedim. Aklında tutabilecek mi diye inceledim dik dik suratını. Hayırlısı be.

Adamların arkasından ellerindeki listeye bakmaya başladım. Gözümü kıstım okumaya çalışarak. Uzaktan kelimeleri birleştiremedim tam, Das eline alınca yanına geçtim daha net görmek için. Ku-bb-üsün kız- Ney? Kızgın... kumsalı... Kubüs ne lan? "Şey mi dostum? Yine yangınlar yine ben... Kimi yakıyoruz gençler?" dedim bıyık altından gülerken.

İçeri Cornelia'nın evlatlığı girmiş, Das bana tanıtmaya yeltendi. Ben gördüm bunu evde de bozmadım. "Geldi ikinci tipini sevdiğim. Bunları aç mı bakıyorsunuz lan Alex?" dedim ismini sonda zorlukla söyleyerek. Ama çocuktaki bakışlara gel, ben böyle dikmiyorum kimseye gözleri. Dişe diş değil mi ama? Ben de diktim bu sefer. Das baba ayağı çekiyor çocuğa, ben de boyunun ölçüsünü alıyorum böyle. Baktım atmıyor geri adım, hançeri çıkarmışım refleks. Masaya diktim çevirmeye başladım. Neyse sevdim çocuğu, aldı parasını işine baktı. Das'a gel hele... Kafasını sokacak bir banyo bulamayan Das efendi millete babalık yapar olmuş. "Merlin bereketini artırsın kardeşşşş." dedim cebindeki paralara bakarak. Aklım çelindi iyice.

Konuya dönecek olursak, bu ikilinin cepleri boş değil belli. Herkes işindeee gücündee. Bana da bundan nemalanmak düşmez mi? Düşeeer. "Şimdik, icabında kardeşimin de işlerine destek olmaya geldim buraya, o yüzden beni de sayın bir parmak. Amaaa... Ben siz alttan mı üstten mi yürürsünüz bilmem. Amaç şu yüzüne tükürdüklerime benzemekse, ben diyeyim baştan o bize terss." Das'a baktım, bunun her şeyi ters gerçi. "Bana ters en azından. Öyle süslü püslü işlere gelemem, ama başka bir şey olursa eliniz kulağınız oluruz." Cornelia'nın konumunu riske atmak istemediğimize göre, hedefin kim olduğu da önemliydi. Das haklıydı. "Hallederiz yaani icabında. Ama bu kimin nesidir, huyu nedir suyu nedir bilelim. Ona göre konumlanalım." dedim. "Parayı da peşin alırız ha. Danışmanın olarak fikrim bu Da-Alexcim." Dilim söküldü ha. Bugün sosyalleşmem tutmuş belli. Şu işe karıştığıma pişman olursam güzelce bi' söverim. Bir yandan da buraya dönmekteki amacımı düşünüyordum. Aradığım kişileri bulabilmek için böyle cebi dolu kişilere yakın olmak, iyi tanımak lazımdı. Bu ikilinin kendi başına hareket edecek kafaya sahip olduğuna inanmıyordum. Ayrı düşseler bir işi başarabileceklerine de. Arkalarında mutlaka bir kuklacıları olmalıydı. Yoksa da, vay halimize.

3
Apples & Oranges / Ynt: Hallederiz, icabında.
« : 07 Nisan, 2023 22:45:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yürüyordum dükkana doğru. Gece geç dönünce bir güzel kestirmişim, kestirmek de denmez ona ha, bir güzel yatıp zıbarmışım. Sabah yüzüme vuran güneş ışığının sıcaklığıyla kuş cıvıltıları birleşince huzurlu bir sabaha.... uyandım diyemem. Beni uyandırabilecek bir kuş cıvıltısı değil çıkabilir, o kuş beyinliler benim odamın yanında bile geçemez. Evimizin direği canımız Grace yüzüme serptiği sularla bir kedi yavrusu gibi uyandırmıştı beni. Bu aralar nedense beni uyandırmak konusunda değişik bir takıntıları var bu ev hanesinin. Zorla kendime gelmeye çalışırken Grace dün geceden beri Seth ile Kirby'nin eve dönmediğini söyledi. Seth onu en son gördüğümden beri çok büyümüştü, Kirby'deki mallık ise tam bir cahil cesaretine dönüşmüştü. Bu ikilinin başına o saflık ve salaklıkla her şey gelmiş olabilirdi, her ne kadar evden gün ışığında çıkmayı tercih etmesen de, her ne kadar aylardır bensiz hayatlarını sürdürebildikleri hakkında söylensem de ve her ne kadar bir süreliğine dikkat çekmek istemesem de başlarına bir şey gelmediğinden emin olmam gerekirdi. Bu yüzden çıktım evden.

Dediğim gibi, dikkat çekmek istemiyorum. Cornelia Bakanlık'ta çalışmaya başlamış, Das ise hukuk işlerine girişmiş. Şu anda çok işime yarayabilecek durumdalar, yıllardır beklediğim günler yaklaşmış gibi hissediyorum ve bazı planlarım var. Tabi dile dökülmüş planlar değiller, bir kesinlik kazanmadan da hareket etme düşüncem yok ama deniyorum. Bazı konuların arkasındayım diyebilirim. Yüzüme sürdüğüm kara boyayı birkaç seferdir es geçiyordum bu yüzden. Özellikle de bu saatlerde insan içine karışacaksam.

Önce olabilecekleri birkaç dükkanı ve sokağın etrafını turladım, içeriye göz attım ve tanıdık birkaç kişiye soruşturdum ancak ses seda yoktu. Endişelenmekle umursamamak arasında ince bir çizgide ilerliyorken hazır Das'ın mekanına da uğrayarak iki taşla bir kuş vurabileceğimi fark ettim, çocukları gördüyse söylerdi. Çok haberi varmış gibi neler olup bittiğinden. Dükkanını açtığından beri eve bile gelmiyordur bu tipini sevdiğim. Neyse bendeki de bahane. Sıcaktan bıktım demiyorum da işte. Giderken evde Grace'e kıyafet diktirmek için arada fazla kalan kumaşları almaya uğradığımız dükkanın önünde geçiyordum. İlk kenarda durup gözükmeden içeriyi gözlemledim. Boş gözüküyordu, bizim abi de oturuyordu masasında. Uzun zamandır görmeyince bana da geliyor konuşma isteği biliyor musunuz? O kadar da çürümemiş içim daha. Kapıyı gıcırdatarak girdim içeri. Adam beni görünce ayaklandı, "Buyrun nasıl yard- Hm- Iığ- Blaze?"

"Abi ayıp oluyor ya, tanımadın mı?" dedim kollarımı esnetip etrafa bakınırken.

"Valla tanıyamadım ya, dur şu gözlüğü bir çıkarayım... Hah..." Döndüm adama ben de anlık olarak. Dikkatle bakıyor suratıma, rahatsız oldum böyle de. "Ha şöyle bir yüzünü görelim yaa. Yemin ediyorum şu boyan olmadan yolda görsem tanımazmışım seni." dedi.

Tabi ben unuttum suratımın dımdızlak ortada olduğunu. Yanağımı kaşıdım rahatsızlıkla. "Heaaağ doğrudur herhalde." dedim yorum yapmayarak. Dükkanını turlamaya başladım yavaş yavaş. "Eee abicim nasıl gidiyor?" dedim niye geldiğimi düşünürken. İletişim kurma konusunda rahatsızlıklar yaşadığımı söyleyebilirim. Kuramıyorum yani.

"Her zamanki gibi, gerçi sen bilmezsin her zamanı. Yoktun bir süredir değil mi? Yoksa özellikle bana mı uğramıyordun?" dedi şakacı bir şekilde.

Kısaca güldüm buna. "Olur mu öyle şey? Yoktum bir süredir. Bizimkilerden de gelen olmadı mı hiç?" dedim, baktım kafasını sallıyor olumsuz anlamda. "Vefasız bunlar biliyorsun!" diye atarlandım ortaya. Sinirlendiriyorlar harbiden de. El bebek gül bebekler. Ben olmasan kıçlarını sokacak pantolonları yok. Kim bilir kaç ay neyle gezdiler etrafta. "Aman, ne bok yiyorlarsa yesinler." dedim homurdanarak. Elimi attım masadaki çer çöpe. Bir defteri alıp incelemeye başladım adam konuşurken.  Başladı anlatmaya bana; mahallede olan olayları, yan dükkanla yaşadıkları kavgayı, yeni gelen esnafları, çocukların çevirdikleri işleri falan baya bir şey. Ben de arada yorum yapıyorum, gaza getiriyorum iyice. Bir de dayanamadı çin daması çıkardı en son, dedim yoook. Dinletemedim adam illa da oynayacağız diye tutturunca onu da oynayıp öyle kalktım. Giderken de "Ben alıyorum bu defteri, hadi Merlin kutsasın." diyip fırladım sokağa. Kaç saat kaldım ya kim bilir. İyi boş muhabbet çevirdik.

Çocukları da bulamayınca gittim dükkana sonunda. İçeri girdim, her yer değişmiş. İçeriden konuşma sesleri geliyor ama asla tanımadığım bir ortama dönüşmüş. Bir tane de çocuk var, yüzü deseniz beş karış, gözü deseniz ters dönmüş sanki, kafası deseniz bir şeye basar hali yok. Bomboş bakan bir çocuk var karşımda ya. Arkama baktım, farklı bir yere mi geldim lan ben diye. O kadar da unutmuş olamam ki diyorum. Neyse kaptım elindeki çaylardan birini, sese doğru ilerlemeye başladım. Genişçe bir odaya girdim, Das iki adamla konuşuyordu harıl harıl. Ne yalanlar çeviriyor yine kim bilir. Adamlar geldiğimi fark edince "Devam devam, hiç bozmayın." diyip kafamı salladım, sonra bir koltuğa atlayıp bacaklarımın üstüne oturdum. Bir elimi dizime koydum, çayı yudumlamaya başladım konuşmalarını izlerken. Bunlar konuşurken de kaş göz yapıp bunlar ne ayak anlamaya çalışıyordum. Tiplerinde zaten meymenet yok. Aynı benim gibiler ha. Sevdim de bir yandan.

Bunlar konuşurlarken etrafı inceliyordum, ilk defa geldim ya. Bir baktım bu otistik dikmiş gözlerini bana bakıyor. Bana mısın da demiyor ha, sapık mıdır ne üdüğü belirsiz hayvanat. Hayır tepki de vermiyor hareketlerime. Kafa sallıyorum yok. Ses ediyorum yok. Nah çekiyorum ona da bakıyor sadece. Sanki beyni yok lan çocuğun. Das'a döndüm bu sefer kaş gözle çocuğu işaret ediyordum. Valla bir otantik hali var, rahatsız oldum. Odaklanamadım. Gitti kafamdaki her şey. Kalktım bunlar konuşurken, çocuğun karşısına geçtim. "Ne bakıyorsun lan öyle höddddük gibi?" dedim çıkışarak. "Ayı mı oynuyor hayyyy-ırrrr-dırrr?" Das'a döndüm. "Bu tip ne lan? Evcil hayvanın mı ne bu?" Sohbetlerini bir şekilde böldüm mü farkında da değilim ama şimdi Das'ın işlerini de bozmuş olmayayım. Dikkat çekmeyeceğiz dedik iyi ki. "Beyler bi, bi dakika. Ben de kendimi tanıtayım bir. Ben danışmanı olurum sayın hukukçu beyefendinin." Adına ne diyordu bu unuttum lan. "Birazdan sizin konuya da odaklanacağım ben de tabi, siz devam edin."

 

4
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Satın Alım Talepleri
« : 28 Mart, 2023 22:26:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Selam,

Şimdi düzgün tekrar edit atıyorum buraya:

Samu’da 2, ana hesapta 38 gp var %40 indirimi kullanarak harcama yapacağum.


Samuel için:
telepati 2. ve 3. seviye alacağım bunlar da toplam 15gp yapıyorlar. 
lanetini 25 yapmak istiyorum (15gp)
Biçim değiştirmeyi de 20 yapmak istiyorum (9gp)

Nicholas için:
lanetini 30 (15gp)

5
Knockturn Yolu / Ynt: Malum Bir Bitki Sevkiyatı
« : 28 Mart, 2023 21:50:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yaylana yaylana Knockturn sokaklarının nemli duvarlarına yakın kenarlarından ilerliyordum. Bir elimi eski, bazı köşelerinde yırtıklar bulunan ince ve dizim altına doğru uzanan deri ceketimin cebine atmış, işaret parmağımı da cebin dibinde açılmış deliğe sokup çıkararak oyalanıyordum. Aklımdan geçen düşünceleri susturmak için küçük bir yöntem sadece. Diğer elimle geçtiğim yerlere küçük dokunuşlar bırakıyor, arada refleks ile kemerimde sabitli yadigar hançerimi kontrol ediyor, arada da önünden geçtiğim sokaklarda bizim çocuklardan var mı anlamak için ani ıslıklar patlatıyordum parmaklarım arasından. Cevap aldığım nadir anlarda da diyecek bir lafım yoksa geçip gidiyordum kimseyle konuşmadan.

Kalabalık saatler bir yana, akşam yemeklerinden sonra insanlar daha dikkatsiz oluyorlardı. Mayışıyor, göz kapakları kapanıyor, uykuları geliyor… Hele bir de alkol almayagörsünler. O zaman bizim için ziyafet onlar için rezalet başlıyordu işte! Hiçbir şeyin farkında olmadan geçirdikleri güzel bir gecenin sabahında aynı bir çapulsuz gibi beş kuruşsuz bir güne açıyorlardı gözlerini. Biz de bir güzel kahvaltımızı ediyorduk sonrasında. E yine o akşamlardan biriydi işte. Bar çıkışlarında beklemek, sokakları bir amaç olmaksızın turlamak, bela aramak veya bela olmak… Gerçi, en son benimle randevuya çıkabileceğini düşünen Christopher adındaki bir sapığa haddini bildirdiğimden beri bir belaya karışmayalı zaman geçmişti. Cornelia’m da Bakanlık’ta işe başladığından beri göze batmamak için pek daha fazla uğraş gösteriyordum. Böyle bir isteği olmasa da, biz de boş kazanla gezmiyoruz. Evde asası kırılasıca bir seherbazla yaşıyorum artık. Evini bir hırsızla paylaştığı duyulsa elimizdeki bütün koz gidebilir. Benim de işime geliyor içerden bir yakınımın olması, o açıdan Cornelia’nın başına dert olmamak birinci vazifem. Bir yandan da ulan diyorum, kim nereden bilsin benim kim olduğumu? Nüfusa kaydım bile yok diyorum. Hırsız olduğumu bilseler sorun sadece Cornelia ile yaşıyor olmam mı diyorum. Diyorum da diyorum ama işte mahalle arası bir popularitem de söz konusu. Onu da kabul etmek lazım. Çık sor esnaflara; yüzü boyalı de, TAK: Blaze. Sokak çocuklarının elebaşı de, TAK: Blaze. Geçen gün bir soykan asilzadesinin başına şöyle bi olay… TAK: Blaze. Tanınırım babında söylüyorum yani bunları da. Doğruya doğru arkadaş.

Bir köşeyi daha döndüm, ilerledikçe zemine yaklaşan sis tabakası çoğalıyor ve görüş hizamı her adımda biraz daha azaltıyordu. Yavaşlattım adımlarımı, ıslık çalmakla devam etmek arasında gidip geliyordum. Bu sokağın yakınlarında genelde Seth ve Martin’in gezdiğini bilsem de karşımda ne olmadığını bilmeden yerimi belli etmeye niyetim yoktu. Önce sakince yoluma devam ettim, köşelerden sıyrılarak ilerliyordum yavaşça. Derken beklediğim üzere birkaç konuşma uğultusu işitmeye başladım. Daha çok yaklaştığımdaysa sözlerine kulak misafiri olabilmiştim sonunda. Şaşırmaya hiç gerek yok, burası tam da böyle işlere uygun bir yer. Kimse başına her türlü tehlikenin gelebileceği bu sisli ve kirli sokaklarda dakikalarını geçirmek istemez, kendisi de bu tehlikeyi yaratanlardan değilse. Benim gibi yani.

Elimi belime atıp hançeri bir hamlede çıkardım, döndürüp bileğime doğru gizledim. Sislerden arınacak kadar yaklaşacak ve kim olduklarını daha net görecektim. Suratları bildiğim kadar önemli değilse, konuşacaktım.

“BEN biliyorum en can sıkıcı olanını.” diye atıldım konuşmaya. “Böyle ortalıkta gizli işler çevirebileceğini sananlar, benim çok canımı sıkıyorlar.” dedim kaşlarımla dudaklarımı büzerek. Başka bir şey demeden önce sandıklara çevirdim gözlerimi. “Gece gece hiç çığlık sesine katlanacak halimiz de yok, haklı bu arkadaş. Aman… Dikkat.” Arkamı dönüp çömecek bir yer aramaya ilerlerken de yanlarında başka biri daha var mı kontrol etmek için içeriye çevirdim gözlerimi.

Eğer etrafta gözüken bir sandık varsa gidip birinin üstüne oturacak. Yoksa da kaldırım köşesine çökecek.

bknz:
[spoiler][/spoiler]

Oturduktan sonra döndüm bu ikiliye ve “Ee abisi hayırdır siz? İlk defa görüyorum sizi ben burda.” dedim. Hançeri gizlemeye devam ediyorum, sonuçta bana bir zararları olmadı. Herhangi bir hamleye gerek yok. Amacım aslında işime yarayacak bir şeyler koparabilmek. En kötüsü, neler dönüp bittiğini öğrenebilmek.

Yetenek 1d10 : 1, total 1
Destek 1d10 : 1, total 1
Talih 1d10 : 2, total 2

6
Birleşik Krallık / Ynt: Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?
« : 10 Ekim, 2022 01:43:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kaptığı gibi okumaya başladı Cornelia. Ben de ofluyorum pofluyorum. İnanılmaz merak ediyorum ne yazdığını. Açık açık anlatmamış olsun bari sohbetimizi. Bu hödüklerde utanma yok ki ama. Ne var ne yoksa dökmüştür, kalıbımı basarım. Cornelia adamın ismini söyleyince içime sanki obez bir hipogrif oturmuş gibi büzüldüm içeri doğru, boynumu rahatsızca sağa eğip gözümü kapadım. Christopher’mış demek adı da. Nasıl da zengin bebesi. O sarışın saç tutamlarını tek tek koparasım var.

Cornelia’nın sesinden “Rosemary”yi duyduğumda düşüncelerim olduğu yere baltalandı. Gözümü hemen açmadım dikkat çekmemek için. Adımı duymak beni her zaman huzursuz etmiştir ama Cornelia’dan duymanın hissettirişini hayal etmemiştim bile. Yalancılığımı ima ettiğinde iyice suspus oldum. Hiçbir zaman adımı söyleme gereği duymamıştım onlara.  Beni Blaze olarak tanıyorlardı, geçmişimle ilgili hiçbir şeyi konuşmak istemiyorum. O farklı, bu farklı. Buraya eskiyi karıştırmayacağım. Bu götelek de adımı öğrendiği için böbreğine saplamadığıma yatsın kalksın dua etsin. Hepsi o Judy’nin ağzını tutamayışından… Sokağın ortasında Rose da Rose, tutturdu bana bildiğin. Diyorum sus, konuşma, bana Blaze diyeceksin… Alışkanlıktan diye diye bütün gün öyle gezdi. E sonunda da bir kulak zarını gacırdattığım duydu tabi.

Cornelia’nın uzattığı mektubu elimin tersiyle yatağa iteledim. “İşim olmaz benim bununla.” dedim ama Cornelia’nın birkaç lafı dikkatimi çekmişti. Bu tipine güldüğüm Christopher’ı bana nasıl yolladı bu mektubu? Tanıştığımız gün ben buraya dönmedim ki. Evimi bilmesi için ondan sonraki günlerde beni takip etmiş olması lazım. Şimdi sıçtığım bacağına işte Christo.

Kalktığım yatağın üstüne, diklendim Cornelia’ya da. ”Kızım, ben kimseye vermedim adresimi madresimi. İyi ki bi gittik evden, HEMEN ARANIYOR YAPTIN BENİ! Koca mı arıyorum lan ben kapı kapı gezip! Gülünü de yedireceğim ona haaaa!” diye yükseldim iyice. Bastım üstüne gül yapraklarının. Dikenlerine de basardım da… Şov yapasım yok. O herif karşımda olsa şimdi ağzıma atar çiğnerim bile.

Cornelia tuttu çekiştirmeye başladı, onca lafımı didişmek diye nitelendirmiş. Odamın kapısına kadar çekmeyi başardı, devam da ediyordu ki boştaki elimle geçirdim tırnaklarımı koluma. “Sen beni harbi dinlemiyorsun.” dedim sinirle ve bıraksın diye kendimi çekmeye başladım. Bıçağım falan da yanımda değil, içlik var üstümde. Yastığın altında, komidinin içinde, komidinin altına bantlı, döşeğin altında, bir tane de gardrobun yanında bıçak saklıyorum hatırladığım. Bana zor kullanmaya devam ederse hiç çekinmem kaparım bir tanesini. Ama işler büyümesin diye konuşaraksakin kalmaya çalışacağım yine de.

“Cornelia’cığım, güzelim benim, beni tanıyorsun. Ha?” Onaylasın diye kaşlarımı kaldırdım. Deli gibi bakıyorum buna da, aşırı sinirliyim çünkü. “Ben 1 yıldır yokum diye değişmedim. Tamam? Sakın. Bakanlık’ta çok mu sıkılıyorsun sen derdine ortak olduğum? Bak, SAKIN. Gel bak yemin ederim bırak, ben bakarım sana. Biz iyiydik zaten sen niye girdin ki oraya? Çay içelim diyor ya. Bak bakiyim, bende o göz var mı? Yooook. Ben. O çayı. NAH içerim. Sapık herif. Takip etmiş lan beni Cornelia. Ne yazmış daha o boklu parmaklarıyla? Veya söyleme, merak etmiyorum bile. Tahmin ediyorum zaten, eli bi yerinde yazmış belli. Geleceği varsa göreceği de var ama, belasını bulacak o bugün. Bir daha çay kelimesini var ya, ağzına aldığına, hayal ettiğine pişman edeceğim. Tanımıyor beni. Bugün tanıyacak…”

out: Ben Blaze’in aklından geçecek küfürleri dillendirmek istemediğim için ağzından ateşler püskürten bir ejderha hayalinizi sizlere bırakıyorum…

7
Birleşik Krallık / Ynt: Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?
« : 09 Ekim, 2022 01:45:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bilen bilir, bir süredir yoktum. Kafa dinliyordum. En azından soranlara bunu söylüyorum. Çocuklara eski dostları ziyarete gittim diyorum. Cornelia ile Das'a ise hiçbir şey söylemiyorum. Sormuyorlar da zaten. Sorsalar alacakları cevaptan çekindiklerinden mi sizce? Yo, asla değil. Tam tersine alacakları cevabı tahmin ettiklerinden olabilir. Dürüst olmamı isterlerse insanların oturup da üzerine konuşmayı tercih edeceği şeylerden bahsedemem onlara. Bunu bildiklerinden, yaklaşık 1 yıl sonra -doğrusu buraya gelene kadar takvime de pek hakim değildim- tekrar eve adım attığımda ve hiçbir şey yokmuş gibi akşam yemeği için mutfağa malzeme bıraktığımda, bana sanki evden sabah çıkmışım gibi günümün nasıl geçtiğini sormuşlardı.

Sayelerinde çok geçmeden alıştım buraya tekrar. Eğer bir soruyla veya sitemle karşılaşmış olsaydım hiç durmadan döner giderdim. Beni karşılayışları bir tık, sadece bir tık, duygulandırmış olabilir. Belli etmedim etmesine ama ne kadar özlediğimi fark ettirdiler. Ev gibisi yok. Başka çoğu yere kendimi ait hissetmiyorum. Gerçi bir sürü şey de değişmiş. İlk günlerden hepsini öğrenmeye can attığım söylenemez, bu yüzden sormak yerine zamanın akışına bırakmayı tercih ettim. Sadece Cornelia'nın bir evlatlığının olduğunu ve artık Bakanlık'ta çalıştığını biliyorum. Das ne bokumu yiyorsa artık.

Günlerdir de ya uyuyorum, ya da bahçede biraz dolaşıp kenarda köşede kestiriyorum. Ne insan içine çıkasım geldi şimdiye kadar, ne de bir şey yapasım. Gidip Das'ın dükkanı çevirdiği yeni hali bile görmedim. Umurumda da değil ha. Buraya gelene kadar çektiğimi bir ben bilirim bir de ebem. Hem kendimi arınmış hissediyorum, hem de inanılmaz yıpranmış. Bana enerji kazandırabilecek, geri bir şeyler yapma amacı verecek olan ne var bilmiyorum. O yüzden de Cornelia sabahın bilmem kaçında koridorda bağırtıları yetmezmiş gibi gelip kapıma tıklattığında homurdanarak yatağımda ters döndüm. Bu karı hep mi böyleydi yoksa ben mi sabahları daha sinirli uyanmaya başladım? Kapımı tıklattığında ağzımı açmaya bile tenezüül etmedim, devamını bildiğimden. Bağırarak odama girdiğinde "Bana GÜN AYMADIIIII!" diye karşılık verip, yastığı ısırmaya başlamıştım. Bıdı bıdı konuşuyor ama. Yüzüme de bir ışık huzmesi vurmaya başladı. "Cor- Cornel- Uyku mu kaldı Merlin'ini sevdiğim?" diye atarlanarak yüzümü karanlığa gömdüm iyice. Biraz daha konuşursa bağırarak saldıracağım kıza. Ne yapıyorsun odamda diyeceğim. Sabahın köründe aşık mısın, niye geldin yanıma diyeceğim. Aşığım derse durum farklı. Corneliaşkım der basarım göğsüme. Ama amacı farklı bunun. Ne yapıyor? Kıyafetlerimi mi karıştırıyor? İyice küçüldüm kendime sarılarak ve kulaklarımı tıkayıp yorganın altına sığındım tamamen. Şşşşşş dinlemiyorum ki. Uyuyorum ben. Kendimi burada kimsenin olmadığına inandırabilirsem duymayı da bırakırım. Aynen öyle... "AHHHH!" Yorgan üzerimden çekilince açıkta kalmış ve üşüyerek kıvrılmıştım olduğum yerde. Gözlerimi de açmam gerekmişti. "AYAĞIM!" diye oturduğu yeri işaret ederek yamulmuş bileğimi gösterdim ve kızı itekleyerek kendime doğru çektim acıyan ayağımı. Hayvan ya atladı tak diye üstüme. Beni beslemekten, temizlemekten bahsediyor. "Ya ben AT MIYIM YA? SÜS KÖPEĞİ MİYİM BEN?" Beni hazırlayıp nereye teslim ediyor ya? "Dürtme, dürtmeeee!" Belime sokuyor parmağını bir de. Kafayı üşüteceğim şimdi. En son kalkmıyorum diye bıçaklarımı tehdide giriştiğinde korkuyla ve şok olmuş bir ifadeyle doğruldum. "Yapamazsın... Yapmicaksın." dedim gözlerimi kısarak. Ciddi duruyordu. "Sen, kafayı yemişsin. Sana bu bakanlık hiç iyi gelmemiş kızım. Bu saatte anca senin gibiler uyanır. Ben..." Kendimi gösterdim, ardından da yatağımı. "...mışıl mışıl uyurum." Geri yattım ve gözlerimi kapattım ama aklım da durmadan çalışıyor. Kimle buluşacakmışım ki bugün? "Bugün günlerden ne?" dedim gözlerim kapalı gitmesini beklerken. Gitmeyeceğini de adım gibi biliyorum ya neyse. Verdiği cevapla gözlerim aralandı geri.

Bugün... O gün. Randevum var.

Doğruldum hızla yatakta. "Sen nerden..." diye soracaktım ama zorla söylettiğini hatırladım. Dün aşşşşşşırı uykuluydum ve bana iş kitlemeye çalışıyordu Cornelia. Ben de bugüne planım olduğunu söyledim. Sonra ağzımdan aldı bir şekilde. Harbi nasıl aldı ağzımdan bu bilgiyi ya... "Sen onu ciddiye mi aldın ya? Yalan söyledim. Buluşma falan yok." dedim ve arkamı döndüm. Yok abi ben zaten gitmeyeceğim ki. Herif beklesin beni orada. Bir de giyinip süslenecek miyim, yok artık. Ben bu kılığımla gider bir iki korkuturum, tanımaz da zaten. Sonra da ravdevuyu unutup kaçar gider. "Hayır o da değil de... Hadi diyelim ki, DİYELİM Kİ, randevum varmış. Hani benimle randevuya çıkmayı hayal edecek bir MALA DENK GELMİŞİZ, oyuncak bebek miyim ben Cornelia? Bırak beni yaaaa uyuyacağım ben."

Cornelia'nın hayal kırıklığı eşliğinde kapıdan çıkmasını büyük bir inançla bekliyordum ki açık bıraktığı odamın kapısından içeri fırladı bir velet. "Blaze, sana bir baykuş geldi!" diye bağırdı zıplaya zıplaya. Cornelia'yla bakıştık. "Bana posta gelmez. Git okumayı öğren de gel bebecik." dedim göz devirerek. Arkasından bir mektup çıkardı, "Yooooo bak bir de gül yollamış!" diye sırıtarak yatağımın üzerine fırlattı. Önce güle, sonra çocuğa, sonra Cornelia'ya baktım. İki üç saniye bakıştığımız gibi mektubu ondan önce almak için fırlattım kendimi yatağın ortasına.

Rolled 1d10 : 2, total 2

8
Apples & Oranges / Ynt: İki haftada bir kez, yarım saatten daha kısa
« : 29 Kasım, 2021 01:32:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]


Knockturn Yolu'nda, bir alacak verecek işi için uğradığım dükkanın arka kapısına çökmüş etrafı kolaçan ederken içerden adamın çıkmasını bekliyordum. Sokağın başında ve sonunda gözcülük yapan gençleri izliyordum bir yandan da. Bazen greçekten gerekli bir iş yapmıyor olsalar da kendilerini önemli hissetmelerini sağlamak gerekiyor. Yoksa cidden özenmeleri gereken bir iş olursa onun altından kalkamazlar. Benim Bay Austin'den alacağım kumaşların gizli hiçbir yanı yok mesela. Geçen aylarda bir iyilik istemişti, e biz de adabıyla yerine getirdik. Karşılığında da çocuklara cübbe dikmemiz için kumaş verdi ucuzundan. Bu sene yeni başlayacak olan birkaçına ve boyu bu yaz 15 cm, hatta belki daha da fazla uzayan ergenlik çağındaki bebeler için de yeni cübbeye ihtiyaç vardı. Zaten buralara geldiğimizden beri severim bu adamı; Kennard Austin. İkinci el kıyafet, çanta, ayakkabı satan kendi halinde bir dükkan işletmecisi. Bize zamanında çok yardımı olmuştur. Bu aralar üzerimizde var olan darlığı bir nebze de olsa azaltan yegane şey şu an bana uzattığı eskimiş kumaşlar. "Yardımının karşılığı bunlarla çıkıyordur umarım Blaze." derken yüzündeki samimiyet gözlerinden okunuyordu. Normalde çok atarlı giderli bir ilişkimiz vardır aslında ama bugün niyeyse duygusal davranıyordu. Geldiğimde de -şimdiye kadar hiç yapmadığı bir harekettir- beni içeriye davet etmişti de ben kabul etmedim. İşim gücüm var ne yapayım içerde?

"Tamam abi ya. Sağ ol, yeter bu. Ne yaptık sanki?" Kaçırdım gözlerimi ben de. "Hadi ben kaçt-" Tam arkamı dönmüş, merdivenden bir basamak atlamış ve kaçmaya hazırlanıyordum ki Bay Austin'in sözleriyle durmak zorunda kaldım. "Dur dur. Bir şey daha var." dedi elini cebine atarken. Kaşlarımı kaldırdım. Para falan çıkarırsa valla yaşlı maşlı demem dövüşürüm şimdi burada. Dilenci miyiz biz, neyin sadakası lan? "Ne çıkarıyorsan çıkarma gerek yok. Ben yoluma gideyim." dedim demesine ama "Hemen asabileşme bir dur!" diye kaşları çatık kızmaya başlayınca kafamı yana eğdim. "Kaç yaşına gelmişim, senden huysuz değilimdir. Gençliğin ateşi işte aaah ah!" Hala ceplerinden arayıp arayıp bulamadığı şey üzerine bir de bu sözleri sarf etmesi beni iyice sabırsızlaştırıyordu. Sustum, çattım kaşlarımı, etrafa bakmaya başladım derken önüme bir kağıt uzattı. "Bir kadın geldi, alışveriş yapmak için. Hiçbir elbiseyi de beğenmedi ya neyse. Boş boş da konuşuyordu deneme kabinindeyken. Burada birilerini arıyormuş, ona getirdi konuyu. Aklınca laf alacak ya benden. Yer miyim? Yüzü boyalı deyince ben de çaktım olayı dedim sen yaz adresini, isterse o seni bulur." Uzattığı kağıt parçasını boş elimle yakalayıp bir göz attım. İsmini görünce anladım zaten olayı. Eskilerden... "Blaze!" Adımın seslenilmesiyle doğruldum. Bana doğru gelen Marlo'yu görünce Bay Austin'e dönüp "Tamam, teşekkür ettim." diyerek omzuna vurdum bir tur. Sonra da adresi cebime sıkıştırıp Marlo'ya ilerlemeye başladım.
 
Marlo'nun dükkanı gözlemesini istemiştim bugün. Kara listemizdekilerden herhangi biri gelirse bana haber vermesi gerekiyordu. Eleştirmen lavuğun geldiğini söylediğinde elimdeki kumaşları çocuğa uzatırken söylenmeye başladım. "İki haftada bir mesai harcatmaya başladı bu da bize." Cornelia'ya tutuldu kesin. Nereden buluyorsa böyle her hafta getirecek yeni şeyler.

Zaten iki sokak alttaydı Apples & Oranges, iki dakika var yok. Kumaşları birinin eve götürmesini söyledikten sonra çocukları sokakta bırkarak dükkanın kapısına kadar geldim. Her zaman içeri girmeden önce camdan durumu kontrol eder, ne var ne yok anlar, öyle girerim. Cornelia ve Das ortalıkta gözükmüyordu. Ksanın arkasındaki perdeye kısa bir göz atmayla gölgelerinin hareket ettiğini görebildim ama neler olduğunu çözememiştim. İçerideyse üç tane müşteri vardı. İkisi sürekli gelenlerden, diğeri de bu lavuk işte. Ne demişti kim bilir. Cornelia'ya yaptığı gibi millete de yavşak yavşak konuştuysa tabi atarlanır millet. Aralarındaki gerilim sadece görerek bile anlaşılıyordu. Zil sesiyle beraber gelişimi duyurarak içeri girdim. Dışarının soğuğunun üzerine içerisi fazla sıcak gelmişti. Burnumun kızardığını ve ellerimin buz kestiğini yeni farkına varabilmiştim. Ellerimi birbirine sürtmeye başlayıp dudaklarıma yaklaştırmış ve gözlerimi dikmiş bütün ilgileri bende olan üç adama bakarken nefesimle ellerimi ısıtmaya çalışıyordum. Anlık olarak dağılmış dikkatlarini kaybetmeden konuşmaya başladım. "Beyleer. Bir sorun mu var?" Bu sırada sorunlarıyla zerre ilgilenmiyordum. Aklımdan geçen birkaç soru vardı.

1 - Das ve Cornelia neden burada değil? Bu sorunun cevabı, içeriden gelen gürültüleri de hesaba katacak olursam oldukça ilgi çekici duruyor.
2 - Bu adamlar arasında geçen kavga beni nasıl ilgilendiriyor? Valla Ryan'ı bir tur dövseler hoşuma gider. Mekanda yapmasalar daha iyi tabi. 
3 - Ne getirmişlerdi? Gözlerim yanlarında getirdiklerini arıyordu. Kasanın oralarda birkaç ürün vardı, tamam. Bir de bir kutu... Merak ettim. Görmem lazım. Hmm... Biraz dikkat dağınıklığıyla çözülebilir mi?

Kavgalarını hiçbir şey söylemeden ilgiyle izlerken tam doğru anı yakalayarak dışarı çıkmalarını sağlamaya çalışacaktım. Derken içeriden gelen Cornelia'yı görmemle sakin adımlarla yanına gitmeye başladım. Perdeyi açışıyla içeriyi de kısaca görebilmiş, Das'ın ıslak giysierini fark edebilmiştim. "Siz... Yok sormayacağım. Bunlar?" dedim açıklama bekleyerek. Sonra ikisinin duyabileceği bir şekilde fısıldadım. "Dikkatlerini dağıtıp dışarı çıkarın çabuk. 1 dakika bile verseniz yeter, bakmasınlar bu tarafa." Das varken dikkat dağıtmak dünyanın en kolay planıydı zaten. Cornelia da mekan sahibi bir hanımefendi olarak dükkanında kavga edilmemesini rica edecekti. 10/10.

[/justify]

9
Birleşik Krallık / Ynt: Fakiriz Ama Salak Değiliz
« : 07 Kasım, 2021 03:50:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Kedinin zaman geçtikçe daha çok huzursuzlanmasını ve tırnaklarını çıkaracak seviyeye yavaş yavaş yaklaşmasını izlerken içim sanki huzur doluyordu. Daha rahat düşünebiliyordum artık. Ona bakmayı bıraktım, asamı hafif hareketlerle sağa sola oynatıyor ve havada kalmasını sağlıyor, sağ elimle de hançeri çeviriyorum etrafında. Birinin bu baloyu en kısa sürede planlaması gerekiyordu. Tam ağzımı açıyordum ki yüzüme gelen keskin peynir kokusuyla yüzümü buruşturdum. Kokunun kaynağını bulmam, yüzüme yediğim buram buram terli ayak kokan çorap tekiyle birlikte çok da zor olmamıştı. Bana ayağından çıkardığı çorabı mı attı cidden bu mal? Kediyi savunacağı tuttu ya. NE VAR SANKİ? Uçmayı deneyimledi işte, hayatında bir ilk. Hançeri yüzüme yaklaştırıp tepki vermeden çorabı keskin ucuyla tutup kendimden uzaklaştırdıktan sonra gözlerimi Cornelia’nın yanına kaçmış Das’a çevirdim. “Açım diyordun değil mi? Yedireceğim bunu sana.” Kediyi saldım yere, hançeri öne doğru sallayarak çorabı Das’a fırlatayım derken… Çorap Cornelia’nın kafasına düştü. O güzel temiz saçlarına yapışan, alnının ortasından burnuna uzanan, kirden tabanı sararmış çorap ile Cornelia bakışırken kendimi tutamayarak güldüm. Benim sorunum Das’ın beni rahatsız etmesiydi, çorabının rahatsız etmesi değil. Kokusu da çok koymamıştı yani ama Cornelia… Önce Das’a mı atarlanır bana mı acaba? Hmm, bence Das’a. Çoraplarını gün içinde değiştirmediği için kızar ilk başta hem de. Bir dakika ya. Bir dakika… Noluyor? Das niye uçuyor? “Sen… N’apıyorsun? Yine saçma sapan iksirlere mi harcadın paramızı hay sokiyim ya!” Balo hakkında bir şeyler diyordu sanki tek mesele buymuş gibi. Havada süzülüşünü izlerken “Marlo şerefsizlik yapmadı sana.” diye düzelttim sözünü. O sırada… Das ters takla falan atıyordu. Cornelia’ya döndüm anlamsız bakışlarla. “Ben bu kokudan halis görmeye mi başladım? ” [/justify]

10
Birleşik Krallık / Ynt: Fakiriz Ama Salak Değiliz
« : 07 Kasım, 2021 01:15:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Das, evimizin bir nevi anneliğini yapan baş tacımız Grace’e ilaç bohçasını uzatırken “Sen!” dedim şaşkınlık ve heyecan karışımıyla. Boş geziyor, aklı karı kızda, bundan bir cacık olmaz diyorum ama bir çözüm bularak beni şaşırtıyor. İşte bu yüzden yıllardır bırakamıyorum bu çocuğu. Grace gittikten sonra Das’ın yemeğe olan ilgisizliğine sırıtarak “Öp de başına koy. Akşam yemeği çıksın diye dilenmediğimiz kaldı bugün bir.” dedim. O kadar da kötü halde miydik peki? Gerçekten bu duruma düşecek kadar ne yaşadık ki? Bir süredir Cornelia’nın dükkanı iş görmüyor. Das ne yapıyor ne ediyor bir şeyler buluyor ama onun da gereksiz harcamaları var. Benim de birkaç hedefim şaştı bugünlerde. O dükkanı halledebilseydik aslında sorun yoktu da… Kaç gün kapısında dikildim bilmiyorum, sonra işler istediğim gibi gitmedi. Çok emindim kendimden. Dükkanın sahibi Bakanlık taraftarı ve yobaz herifin tekiydi. Dükkanını Diagon Yolu’na yeni açmış sayılırdı, hem de parası anca buna yetmiş olacak yanlış sokaklardan birine açmıştı. Normal bir büyücü olsan geçmek istemeyeceğin, geçiyorsan da oldukça kendine güveniyor olacağın tarz arka sokaklardan birindeydi işte. Aslında buraya kadar sorun yok. Ben öyle sırf çömez diye gidip ekmeğinden etmek istemem kimseyi. Zaten o yüzden gözlemliyorum ya. Bu herif doğru mu değil mi, zeki mi değil mi, gaddar mı değil mi diye arada yokluyordum işte kapısından geçerken. Sonra bir baktım bu herifin kapısına ikide bir Bakanlık’tan birileri uğruyor. Gözlerimle bir kese dolusu galleonu hiç yere teslim aldığını görünce dedim bu sıntır net bir şeyler çeviriyor. İzlemeye başladım ama konu bir süre sonra para işinden çıktı, bu sefer de yüksek mertebeden birilerinin gizli toplanma yeri olarak adamın mekanını kullandığını tahmin etmeye başlayıp bu hipotezi doğrulamak için izlemeye başladım. Ancak maalesef burayı soymak bana kazanacağım paradan ziyade düşmanlar kazandırırdı. Böyle olunca da üç hafta boyunca verdiğim emeğin karşılığı… Eh. Öyle işte.

Ev de her geçen gün kalabalıklaşıyor. Geçen hafta gençler bir arkadaşlarını daha getirdiler. “Evde kaç kişi var sayamadım bugün, kimin girip çıktığı belli değil.” Das’ın ıslak saçlarına baktım, yanına oturdum. “Hadi sen dışarda yıkandın diyelim. Cornelia, sen dükkanda bir şekilde… Ama Hogwarts açılana kadar bizi idare edecek bir şeye ihtiyacımız var.” Yüzümü avuçlarımın arasına alıp soğuktan buz kesilmiş yanaklarımı ısıtmaya çalışırken ayağımın dibinde dolanan, genelde bizim bahçede olup benim de aşırı seviyede sinirimi bozan şu salak kediyi ittirip Cornelia’nın fikrine kulaklarımı verdim. Zenginler, eğlence… Ah şu elit kesim. Şimdi belime korse takıp gideceğim baloya hazırlanıyor, çocuğuma kıyafet bakıyor, ne bileyim evde ziyafet falan veriyor olabilirdim sanırım. Zengin bir ailenin kızı olsam bunu yapıyor olurdum. Maksimum ne olabilir ki? O kadar okula yolla, büyü öğret, Aritmansi çalıştır, sonra evde büyüyü anca çamaşıra kullansın bu kızlar. Veya şey olabilirdim, çok zenginmişim. Sonra bir bakıyorum babam kara para aklamış. Batıyoruz bir anda. Nerede o balolar, elbiseler. Ohoo. Hayallerim yıkılıyor tabi. Tamam konu çok dağıldı. Boğazımı temizledim kendime gelmek için. Kurumuşum. Yine bana sırnaşan kediyi bir kere daha ayağımın ucuyla itekledikten sonra odaklanmak için kemerimden hançerimi çıkarıp ucuyla nemli toprağa çizikler atmaya başladım.Topladık tüm zenginleri bir araya. Biraz içki karışsa araya, biraz da kalabalık. Büyük bir kalabalık lazım hatta. Ama dikkat çekmememiz lazım. Aralarında beni görseler direkt kuşkulanırlar mesela. Çok özlü iksire verecek paramız da yok şu an. Yetecek kadar alamayız, o riske değmez. "Ne sırnaşık bir şey bu OF. Belası olacağım şimdi alın şunu." "miavv" diye ağlamaya başladı son tekmemle, ben de sinirlenip asamı ona doğrulttum ve kediyi miyavlamaları eşliğinde havalandırdım. Havada çırpınışını izlerken “Maske. Maskeli baloda istediğimizi yaparız.” dedim.
[/justify]

11
Birleşik Krallık / Fakiriz Ama Salak Değiliz
« : 30 Ekim, 2021 01:28:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
 
Parkelerdeki sayılı sıcak köşelerden birinin üzerine ayaklarımı yerleştirmiş, üzerimdeki kalın deri ceket ve içindeki birkaç parça kumaştan dahi geçmeye devam eden soğukluktaki pencere pervazına belimi yaslamış ve kulaklarıma çalınan derin öksürük sesleriyle birlikte dışarıyı izliyordum. Normalden daha karanlık ve puslu bir geceydi. Ya da evdeki ortam bana daha karamsar bir hava yaratıyordu bugün. Aklımda çözülmesi gereken o kadar çok mesele vardı ki nereden başlayacağımı, hangi ucundan tutacağımı şaşırmıştım. Das ve Cornelia’dan erken gelmiş, evdekilerle sohbet etmiş, Grace’in pişirdiği lapadan bir tabak gömmüş ve Cornelia’nın itinayla uyarmaya devam edişleri üzerine evde kalan son sıcak sayılabilecek suyla kısa bir duş alarak yüzümdeki dağılmış makyajı vücudumdaki kirlerle birlikte çıkarmıştım. Başımı ovdum. Yeter… İsyan etmek bir işe yaramıyor ama yeter. Kafamı ormanlık alandan yataklara doğru çevirdim. Marlo’nun alnına koymak için yeni bez getiren Grace’le bakıştık, endişeliydi. Marlo için mi, benim için mi, yoksa ne yapacağımız konusunda mı endişeliydi? Büyük ihtimalle hepsi ayrı ayrı. Açıklamam var mı? Yok yani. Gelirken ilaç alamadım. Dilenecek miydim sokakta? Gözlerimi kapatıp biraz daha alnımı ovduktan sonra buradadurmanın bir şeye fayda etmediğini fark ederek dışarı çıkmaya karar verdim. İçeride konuşmasak daha iyi olacaktı. Merdivenleri hızla indikten sonra kapıyı bir hışımla açıp ses çıkarmamak için yavaşça kapadım. Yüzüme soğuk bir esinti çarpmıştı. Aslında biraz da kendime getirmişti. “Hah…” Nefes verdim. Tamam ya. Daraldım bu ruh halinden. Nerede bunlar hala?

Evin yanındaki taşlık yoldan ilerleyerek biraz ilerideki ağaçlarla çevrili açık alana çıktım ve reflekle belimden çıkardığım asamı orta alana tutarak cılız bir ateş yaktım, zamanla güçlenecekti. Alevin cızırtılı sesini bir süre dinleyerek plan yapmaya çalışırken adım sesleri ve yaprak hışırtılarıyla kafamı yana çevirdiğimde geldiklerini görmüştüm. Oturduğum kütükte yana kayarak bir kişilik yer açarken “Marlo'nun ateşi çıktı.” dedim. Devam ettim evdeki durumu raporlamaya. “Grace geldiğimden beri çözüm bulun diyor. Diyorum ki elimizden bu kadar geliyor. Bu yani! Kalmadı para. N’apalım? Onlar da kazanlarını ortak kullansalar olmuyor sanki.“ Ne kazanmış ya! Ne öğretiyorlarsa şu salak okulda ben bir türlü anlayamadım gitti zaten. Madem o kadar önemli, madem zorunlu, ver hepsine bir tane değil mi? Al çocuğa bir cübbe de üşümesin bir zahmet. Ayağa kalkıp bir taş tekmeledim, sonra ateşin etrafında yarım tur git gel yaparak volta atmaya başladım. “İlaç alamadık, kazan olayını ben hiç anlamadım zaten. Kitaplar hadi neyse buluyoruz bir şekilde de… Bu sene müfredatlarına yeni bir konu eklenmiş diyorlardı. Mugglelardan Korunma Yöntemleri..? Öyle bir şey. Kitapla öğrenilecek olsa biz de okurduk yani. Neyse. Siz ne yaptınız?” 
 

12
Apples & Oranges / Ynt: Vahşet Manşet
« : 06 Ekim, 2021 02:36:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]“Fşşt.”
“Yapma.”
“Neyi?”
“Ses çıkarıyorsun. Yapma.”
“Niye, ne var ki?”
“Rahatsız oluyorum.”
“Hm, anladım. Niye ki?”
“…”


Bir köşeye çökmüş gelen geçeni izliyor, kaldırımdaki birkaç böceği bana yaklaştıkça fıskeyle uzaklaştırıyor, aynı zamanda da kafamdan birkaç planlama yapıyordum. Sabah evdeki çocuklardan biri hasta gibi duruyordu. Grace’e de sordum aslında ne sıkıntısı var, niye böyle oldu diye ama benimki de soru işte. O kadar normal ki hastalanmaları, kızamıyorum bile. Ne diyeceksin çocuğa, “kendine dikkat et” mi? Ediyor işte, daha ne yapsın? Karnını doyurduğuna sevinsin işte. Grace diyor ki salgın varmış, akşama çorba yapmayı planlıyordu şifa olsun diye. Ona malzeme yollamak gerekir şimdi. 
“Fşşşt.”
Gözüm seğiriyor galiba. Yapma dedim herife hala devam ediyor ya. Hepsi mi yarım akıllı olur? İki laftan anla değil mi? Elinden gelen tek bir iş bile yok, yeni katıldı gibi aramıza zaten. Neresiydi? Göz ucuyla baktım suratına hatırlamak için. Evden mi kaçmış, okuldan mı atılmış her ne dediyse işte öyle boktan bir sebepten geldi yanımıza. Kesin yala nsöylüyor zaten, Das’ın çakması tam. Güldüm kendi kendime bu benzetme için. Harbiden de Das gibi boş yapanın önde gideni. Üç dört gün oldu daha ama yemin ederim geçireceğim kafasına bir tane.
“Fşşt.”
Almış eline bir kağıt parçası. Ağzıyla öttürüyor sabahtan beri sokak ortasında. Önümüzden bir yandan elbisesi yere sürünmesin diye eteğini tutarken bir yandan da çocuğunu zarar vermeyelim diye kendine çeken orta yaşlı kadınlar endişeli bakışlarla geçerken, ben elimdeki taşları sektirerek etrafı kolaçan ediyorum. Bu mal Kirby de ağzıyla kağıt öttürüyor işte, sokayım kafasına ya.
“Fşşt.”
“Ya bi siktir git!”
İttirdim omzundan sertçe, olduğu yerden yere kapaklandı bir tur taklayla beraber. “Napıyorsun ya! Sen de hiç-“ “Kes tamam. Yapma dedim sana.” Ayağa kalktım, elimdeki taşları fırlattım kenara doğru. Cebimden birkaç Galleon çıkarıp doğrulmaya çalışan genç çocuğun üzerine doğru fırlattım. “Git bununla market alışverişi yap. Patates, soğan. Süt al bir de. Direkt eve gidip Grace’e ver. Sonra da yardım edersin akşam yemeğine, kağıt öttüreceğine yardımcı ol biraz.” Arkamı döndüm karanlık sokaktan aydınlığa doğru yürümeye başladım. “Sekizlinin yenisini de bana yolla.” dedim duysun diye hafif sesli bir şekilde arkama bakmadan. “Nerde olu- Ha tamam.” dediğini duyduğumda çoktan tavanından kirli sular damlayan tünelin sonuna gelmiş, görüş hizasından çıkıp hedefime yönelmek üzereydim. Cornelia’nın dükkanına gideceğimi bilmesi gerekiyordu artık, her şeyi de söyleyecek değilim.

Millet yavaştan Hogwarts alışverişini yapmaya toplanmaya başlamıştı Diagon Yolu’na. Son günler kadar kalabalık değildi tabii ama önceden hazırlığını yapmak isteyen planlı, düzenli, tertipli aileler geliyordu işte kitap mitap almaya. Her sene en fazla icraat yaptığımız zamanlar bu dönemler. Karlı oluyor, kalabalıkta kimin eli kimin cebinde belli değil zaten. Bizim çocuklar da buralarda bir yerlerde sabahtan başlamıştı herhalde volta atmaya. Bir sıkıntıları var mı, halledebiliyorlar mı kontrol etmek iyi olur diye yolu biraz uzatarak dükkana geçmeye karar verdim bu yüzden. Nasıl sıkıntı olabilir? Mesela bir zevzek bunları dükkanın önünü kapatmayın diyerek kovabilir, kıyafetlerinin yırtıkları ve kirleri dolayısıyla çocuklardan rahatsız olup itip kakabilirler, bunu sıkıntı eden çocukların morali bozulabilir veya sinirlenip kavga çıkarabilirler… Böyle uzayıp giden bir liste var. Gözüme tanıdık bir kafa denk gelince yavaşladım tanımak için: Seth. Beş senedir bizimle beraber, geçen sene Hogwarts’a başlaması gerekiyordu. Hasta oldu, Terzilerden birinin camına yapışmış, içeride prova yapan çocukları izliyordu. Durdum, karşı kaldırıma geçtim. Baykuş dükkanının caiman sırtımı verip izlemeye başladım ne yaptığını. Yanına gidip karışmama gerek yoktu, amacını ve hareketlerini gözlemlemek yeterdi bana. Uzun süredir burada olduğu o kadar belliydi ki, zaten geçen gece de Hogwarts’la ilgili milyon tane soru sormuş hepimizi bıktırmıştı. Sonunda başka odaya kovmuştuk uyusun diye. Bir sigara yaktım Seth’i izlemeye devam ederken, o sırada içeriden bir çocuğun Seth’i işaret ettiğini ve dükkan sahibi orta yaşlarının da bir tık daha üzerindeki Martha’nın aceleyle kapıya yürüdüğünü gördüm. Endişeyle kızgınlık arası karışık bir ifadeyle çocuğun yanına gelip “Uzak dur lütfen canım. Hadi git başka tarafa. Rahhatsız oluyorlar.” diye Seth’i itekleyen kadınla göz göze geldiğimde dudağımda minik bir seğirme ile yanlarına yürümeye başladım. Kadındaki endişeli ifade gittikçe büyürken Seth de geldiğimi fark etmiş birkaç adım gerileyerek bana yaklaşmıştı. “Yemedi ya dükkanınızı. Bakmak da mı paralı?”

“Blaze, uzatmamanı rica ediyorum. Müşterilerim var.” dedi Martha kafasıyla içeriyi işaret ederek. “N’apabilirim bu konuda?” dedim sigara dumanımdan bir nefes verirken. “Ay, üzerime üflemez misin? Saten bu, koku sinmesini hiç ama hiç arzulamıyorum.” Güldüm istemsizce. “Parfüm vardır, böyle güzel kokulu, sıkarsın içeride.” Yana üfledim bu sefer. "Bu makyaj tarzı da insanları korkutuyor Blaze, lütfen gelecekseniz de yüzünüzü yıkayıp gelin.” "Bakma o zaman suratıma." dedim tersleyerek. Her şeye de bir fikri var, sevmiyorum böyle insanları. O sırada Seth atıldı konuşmaya. “Bu cübbeler ne kadar Bayan Taylor?” Seth… Martha’yla bakıştık. Acımıştı ama bunun şu an bir getirisi olmayacağını bildiğimden omzundan ittirdim çocuğu. “Hadi gidiyoruz.” diyerek yürüttüm ileri doğru ve dükkanın önünden çekilerek Diagon Yolu’nda ilerlemeye başladık. “Cübbeyle işimiz yok bizim. Git de kendine mont çöz önce sen. Kış geliyor. Dükkana bakacaktı Martin, var mı bir haber?”
“Haaa evet var. Cornelia bir adamı tekme tokat dışarı atmış dediler. Kadınlar çalışmasın gibi laflar söylemiş diyorlar, o da sinirlenmiş.” İyi yapmış. Hangi şerefsizmiş o? Bir de ben döveyim. “İyi tamam. Çok takılma ortalıkta, yemeğe dönün yavaştan.” Cidden salgın varsa sağlıklarına dikkat etmeleri kazandıkları paralardan çok daha önemliydi. Uyusunlar, oyun falan oynasınlar evde ne bileyim. Erken dönmüyorum ben eve genelde ne yapıyorlardır bilmiyorum.

Dükkanın etrafında kimse var mı diye kısa bir göz gezdirdikten sonra kapıyı araladım, iki adım atmıştım ki yerde yatan adamı görmemle kaşlarımın çatılması bir oldu. Sarhoş herif. Kesin Das getirdi buraya. Öksürüyor deli gibi, gözü hiçbir şey görmüyor. Ne bu koku? Kafamı yaklaştırdım adam doğru, burnuma gelen keskin alkolle kusmuk kokusu karışımını alınca yüzümü buruşturup geri çekildim. “Kalk.” dedim adamı kolundan tutup. O sırada D’yi görmüş ama sadece Cornelia’nın beni görmeden içeriye geçtiğini fark edebilmiş, adamın kokusundan dikkatim dağılmıştı.

“Bırak, öleceğim burada! Son uykuma dalıyorum!”
“Ya saçmalama be. Kalk, içeri yat. Hasta olacaksın yerde.”
“Hastalık dediğin, mesela kafanda bitirmişsen bazen vücudunun yoksul düşmesi bir anlam ifade etmez. Mesela bu şişe! Bu şişeyi ben neye kaldırıyorum biliyor musun?”
“Aman n'aparsan yap ya.”
Tükürükleri arasından haykırmaya devam ederken ben göz devirerek D’nin yanına geçtim. D Beyefendi misafiri yerlerde sürünürken burada keyif çatmış gazete okuyordu. “Arkadaşın birazdan mekana kusmuklarıyla sanat yapmaya başlayacak D. Bak belki o şekilde ona harcattığın paraları geri kazanabiliriz ha, ne dersin?” Çocuklar dükkanların önünde köpek yavrusu gibi aç gözlerle diğer çocukları izlesinler, bu gitsin şarap alsın ya. Oh ne rahat. Daha devam edebilirdim bu konuya ama heyecanlı bir muhabbet dönüyor gibiydi. İçeriden Cornelia’nın sorusuyla ne konuştuklarına hakim olmaya çalışarak tek kaşımı kaldırdım Das’a doğru. Cornelia’ya seslendikten sonra bana da açıkladığında olayı daha iyi kavramıştım. Mutlaka bizim okuduğumuz bir şeydir, dikkat etmemiş olabiliriz. Dinledim hepsini ama ilk başta cidden gereksiz bir olayla igilendiklerine baya emindim. Sonra bu sarhoş adamın gereksiz abartılı laflarıyla da iyice gaza geldiler. Cornelia bu konuyla ilgilenmemiz gerektiğini hissediyormuş falan. Ben de merak etmedim değil, sonuçta halkın her şeyi bilmeye hakkı var. Eğer gerçekten de kendi çıkarları için bizden bilgi saklıyorlarsa bunu ortaya çıkarmayı büyük bir zevkle yaparım. " 'O gün tarihten silindi' lafı gereksiz abartı oldu. Dramaya gerek yok abi, gidelim bulalım baskı evinden. Mutlaka biri saklamıştır, öğreniriz, okuruz olur biter. Herkes arkasında bir iz bırakır, bulamazsak bile okumuş içeriğine hakim biriyle konuşuruz. Öyle kolay değil bir şeyi yok etmek." [/justify]

13
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 05 Ekim, 2021 12:32:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Blaze - Alycia Debnam-Carey

14
Yetişkin Karakter Başvuruları / Blaze
« : 02 Ekim, 2021 21:16:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Blaze

Karakterin Yaşı: 26

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri:
 ISTP 7w8
Geçilmesi güç sert duvarları olan, duygusal konuşmalardan ve içini döküp geçmişinden bahsetmekten pek hoşlanmayan, sadece gerçekten çok yakın gördüğü insanlarla kendi dertlerini çözemeyecek kadar sıkıntıya düştüğünde konuşan; insanları oldukça iyi gözlemlemiş ve bu sayede hayatta kalabilmek için duruşunu nasıl koruması gerektiğine hakim olan güçlü bir kadın Blaze. Başına buyruk, tez canlı ve kendi adalet çarkına sahip biri.

Karakterin Kısaca Geçmişi:
Bağnaz bir muggle ailesinin içine 1838 sonbaharında doğan Rosemary(artık kullanmadığı ve kimsenin bilmediği asıl ismi), büyücülerin kabul edilmediği ve korkulduğu bir aile yapısının içinde yaşamına başlar. Sonrasında annesinin durumu fark etmesi ve aile büyüklerinin -Rosemary’nin babası da dahil olmak üzere- bu duruma tepkilerinin kötü sonuçlanacağını anlamasıyla kızını da alıp minik köylerini terk ederler. Rosemary daha 7 yaşında annesiyle beraber evsiz barksız sokaklara düşmüş ve açlığı tatmıştır bu sayede. Birkaç yıl annesinin tanıdıklarıyla, olabildiğince para ve kalacak yer bulmaya çalışmalarıyla geçen süre sonucunda sonunda yolculukları yıllar önce aynı sebeplerden dolayı ailesini bırakmış ve kendine yeni bir yol çizmiş teyzesinin yanında son bulur. Neler olduğunu, neden bu şekilde yaşadıklarını, babasını neden göremediğini ilk başlarda anlayamadığı için annesiyle kavga eder hep Rosemary.  Sonunda durumu kabullenişi, teyzesinin ve annesinin hayatını birkaç seherbazın evlerini basıp ikisini de elinden almasıyla gerçekleşir.

Kaçmak zorunda kalan Rosemary’ye annesinin eski bir yakın arkadaşı Bayan Clarke sahip çıkar. Hogwarts’a göndermek ister aslında kızı ancak Rosemary o küçücük yaşında her şeye kafa tutan, hiçbir sistem veya uydurulmuş düzene itaat etmek istemeyen, sadece ailesinin yokluğunun hesabını sorma hırsının her geçen gün daha fazla arttığı bir çocuk oluvermiştir. Asabi, umarsız ve yaramazdır. Senelerini Bayan Clarke ve onun evinde yaşayan kadınlarla geçirir; birçok şey öğrenir, birçok da zorlukla başa çıkar büyüme çağında. Aslında bir nevi sokakta yaşayan, o küçük Muggle mahallesinde kendine her gün barınacak başka bir yer bulan ve her sabahına akşama ne yiyeceğini düşünerek başlayan bir çocuk olur. 16 yaşında Bayan Clarke'ın başına gelen tatsız olaylar sonucunda da orayı terk etmek ve hayatına tamamen yalnız olarak devam etmek zorunda kalır. Saklanması gerekiyordur, aklında kayıplarının intikamını almak vardır ve kimseye güvenmiyordur. Bu yüzden kendine yeni bir ad koyar: Blaze. Artık bir kadın olmanın ne demek olduğunu da biliyordur, Bulanık olmanın da. Hayatın bütün zorluklarına kafa tutan sert duvarlı bir cadı olmuştur Blaze.

İstediğiniz Meslek: Hırsız

Karakterinizin (varsa) Mensubu Olduğu Hizip:
Attar Hür Kahinler Cemiyeti

Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:5
Lanet Gücü:5
Tılsım Gücü:10
İksir Gücü: 10 + 1

Örnek RP:


[spoiler]Sorumun etkisiyle yaşanan derin bir bakışmanın ardından Anna gözlerini kaçırmış, sonrasında da ellerimize çevirmişti tedirgin bakışlarını. Kendisine fal bakmanın zor olacağını açıklarken bana bakmıyor olmasına rağmen kafamla onayladım onu. Bir süre elini incelemeye devam etti. "Saklamak yok ama hiçbir şeyi." diye uyardım onu düşünürken. İstese bal gibi de saklardı ama bunu söylemenin gerekliliğini hissetmiştim. Kaşlarını çatarak ciddileşti ve sonunda görmüş olacak, başladı konuşmaya. Jüpiter tepesi varmış bir tane o şansmış, kalp çizgisi de idealleri falan çıkartıyormuş ortaya sanırım. İkili ilişkileri anlatacakken durunca ona çevirdim gözlerimi. O da bir anda kafasını kaldırmıştı. Bunu derken mi durulur ama? Bir şey mi ima ediyordu bana? Boğazımı temizledim sessizliği bozarak ardından kaşlarımı kaldırdım cevap beklercesine, o da devam etti. İkili ilişkilerinde çekingen olduğu anlamını taşıyormuş elindeki soluk çizgiler. Bir de duygularını belli edemiyormuş. Bak bu doğru işte. En azından ben anlamıyorum.
Anna, parmağıyla elindeki çizgileri işaret etmeyi bırakıp tekrar yüzünü bana çevirdiğinde sorduğu soruya o kadar hazırlıksız yakalanmıştım ki yüzümdeki şaşkınlığı saklayamadığıma eminim. Çizgileri teyit etmek lazım dediğinde güldüm kısaca. Duygularını rahatça anlayabiliyor muyum diye soruyordu demek ha? Ne dememi bekliyordu ki bu soruya? Evet desem ne okuyorsun söyle diyecek kalacağım mal gibi. Pek bir şey okuyabildiğimi söyleyemem daha. İleride anlardım belki ama daha yeni vakit geçirmeye başladık. Hayır desem de... Öyle de değil tam. Çünkü arada heyecanlandığını, üzüldüğünü veya başka şeyleri anlayabildiğim oluyordu. Başını yana yatırmış masumca bana bakan Anna'ya düşünceli bir şekilde baktım. Bir amaçla mı sordu bunu emin olamıyordum bu yüzden üstü kapalı bir cevap vermeye karar verdim. "Yani," diye giriştim söze. "Üst üste aldığımız cezalar yüzünden canının sıkkın olduğunu anlayabiliyorum." Bu arada hala elini tuttuğumu fark edince çektim elimi, cebime soktum ve sırtımı arkaya yasladım çekilirken. Tepkisini ölçerek devam ettim konuşmaya. Bir şeyler daha dememi bekliyor gibiydi. "Bir de, burada olduğun için mutlu gibisin. Hava güzel, yıldızlar falan, o yüzden diyorum." Of ne kastın be Diego. Altı üstü bir soru sordu kız. Belli oldu, konuştukça batıracaksın bugün. Kafanı topla da gel.
"Anna." dedim. "Bugün beni çok yordu. Doğru düzgün düşünemiyorum. Başka zaman devam edelim mi?" dedim yüzümde bıkkın bir ifadeyle. Çok çabuk gitmeye çalıştığım için alınabileceğini biliyordum ama gerçekten de konuştukça daha rezil hissediyordum. Devam etmemek en iyisiydi. "Görüşürüz o zaman." dedim ondan onay alınca. Böylece işin içine hem bir tık heyecan katmış, hem de içimizdeki tüm hevesi bir gecede bitirmemiş olacaktık. Evet evet, mantıklıydı bu hareket. Ardından aşağı zıpladım ve tekrar bir saygı gösterisiyle "İyi geceler Bayan Cooper." diyerek eğildim hafifçe.
-----
Diğer gün, öğle saatleri

"Kızı tek başına bıraktım ya."Gözlerim kapalı alnımın ortasını ovuşturuyordum pişmanlıkla. Bir sonraki gün avluya yakın bir yerde çimenlere oturmuş, Amanita'yla konuşuyorduk. Öğle yemeğinden sonraki ikimizin de dersi olmadığı boş bir vakitteydik. Ben sırtımı ağaçlardan birine yaslamış, gitarım kucağımda uzanırken Amanita ise sonbaharda çıkan nadir güneşin sıcaklığından faydalanarak güneşleniyor, aynı zamanda da kitap okumaya çalışıyordu. Ben onun başının etini yiyordum aslında daha çok. "Ne kadar öküzüm. En azından ortak salona gidene kadar eşlik eder insan. Off. Bir daha gelmek istemeyecek değil mi?" dedim Nita'ya. Yanıma geldiğinden beri ona dert yanıyor ve akıl istiyordum. Bir kız görüşü gerekiyordu bu konuda. "Sen kesin buluşmazdın bir daha benle." dedim kaşlarım çatık bir şekilde. Gitarımı dizlerimden alıp göğsüme yasladım ve telleri oynatmaya başladım Nita konuşurken. Ne yaparak bu durumu düzeltebilirdim acaba. Dün o kadar da mantıklı geliyordu ki gitmek. Gece rahat rahat uyumuştum doğru olanı yaptığımı düşünerek. Şimdi... Ben de uyduruyor olabilirim ama arkadaşı Diana'nın bu sabah kahvaltıda bana bakışları hiç de hoş değildi.
Nita beni düşüncelerimden çekip ne çaldığımı sorunca kaşlarımı kaldırdım. Çok güzel olduğunu söylüyordu. "Bu mu? Bilmiyorum ki. Sen gelmeden önce yeni bir şeyler deneyeyim dedim. İşte..." Anna aklıma o kadar takılmıştı ki aslında pek odaklanamıyordum. Ne çaldığımın bile farkında değildim. Çok güzel olduğu konusunda bastırmaya devam ettiğinde "Sağ ol ama çözüm bulmaya odaklansak biz bunun yerine?" dedim kafamı ağaca yaslayıp gözümü kaparken.
"Tamam işte bu besteyi bitir ve Anna'ya çal! Hatta ilk buluştuğunuz yere götürürsün hava da çok güzel." dedi arkadaşım.

"Nasıl yani bu beste ona nasıl bir jest olabilir?" dedim anlamayarak. Sonra Nita beni aydınlattı açıklayarak. Bu besteyi Anna'yı düşünürken çıkarmıştım. Ona bunu söyleyip çalsam gerçekten de hoşuna gidebilirdi. Cevap vermeden hızla dikleştim oturduğum yerde ve gitarı elime daha sağlam aldım. Baya iyi fikirdi.
Yarım saat belki geçmiş geçmemişti ki Anna'nın bize çok yakında Diana'yla yürüdüğünü gördüm. Bizi burada görmüş müydü görmemiş miydi hiçbir fikrim yoktu ama hemen ayağa kalktım gitarımı sırtlayıp. "Sağ ol Nita. Borçlandım sana." dedikten sonra büyük adımlarla yanlarına gitmeye başladım. Ben yaklaşırken onlar da fark edip durmuşlardı. Diana'ya baktım ilk yanlarına geldiğimde. "Diana, izninle arkadaşını bir süreliğine kaçırmam gerekiyor. Telafi etmem gereken şeyler var da." dedim gülümseyerek, sonra Anna'nın eline uzandım ve tutarak yürümeye başladım göle doğru. Yanımda yürümeye başladığında bırakmıştım elini.[/spoiler]

Sayfa: [1]