1
Sorgu Evi / Şanslı Meredith'in Son Rodeosu
« : 14 Mart, 2022 21:04:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »Meredith'in son konusu, Uriel'in ilk konusu.
Bu yüzden okunacak bir hikaye yazmak istiyorum.
Elveda güzelim.
[spoiler]
Youtube'dan dinlemek gerekiyor şarkıyı. Yasaklamış herif.
[youtube]https://youtu.be/BJVgOj2yZLE[/youtube][/spoiler]
Bu yüzden okunacak bir hikaye yazmak istiyorum.
Elveda güzelim.
[spoiler]
Youtube'dan dinlemek gerekiyor şarkıyı. Yasaklamış herif.
[youtube]https://youtu.be/BJVgOj2yZLE[/youtube][/spoiler]
[justify]Bana günahkar, şeytan ve cani bir ruhu Hızlıtetik diye bahsettikleri bir kadından teslim almamı, sonra da Salem’e getirmem söylenmişti. Ne kadar hızlı tetiktir bilmiyorum ama benim yanımdan geçemez. Üstelik yanındaki kızıl kıza baktığımda hayallerimdeki o korkunç cadıyı göremedim bile. Boston merkeze kadar at sürmüş, yolda kadını yaratık gibi hayal etmiştim. Onun yerine kızıl saçlı, masum bakışlı, baya hırpalanmış bir kadın görünce hayal kırıklığına uğramıştım. Üstelik kovboy şapkalı kadın “hızlıtetik” yanına gider gitmez çat diye silahımı çektiğimde benden bu hareketi beklemediği için silahını çekerken heyecanlanmış, bir de silah çıkışmayınca üçüncü güçlü çekişinde silahını yere düşürerek rezil duruma düşmüştü. Hayatta hiçbir şey beklediğiniz gibi gelişmiyor. “Bang.” dedim ağzımla kadına karşın. “Öldün.” Silahımı elimde çevirip tekrar koydum belime. “Motke’yi bu mu öldürmüş?” diye sordum umursamaz bir tavırla. Olumlu cevap aldım soruma. Hiç de birini öldürebilir gibi gelmedi gözüme. ”Hmm...” Omuz silkip atımdan bir halat aldım. Kızıl saçlı kızın ellerini halata bağlayıp, sonra da atın eyerine diğer ucunu tutturdum. Hızlıtetik’e şapkamın önünü tutup hafiften eğerek selam verdikten sonra Matilda’ya atlayıp sürmeye başladım. Kızıl saçlı kadın da atın arkasından zorla gelmek zorunda kalacaktı. Bu şekilde başladı yolumuz. İki yabancı, iki düşman olarak...
“Adın ne?” diye sordum ilk. “Ya da vazgeçtim.” dedim kız cevap vermeden. Kafamı çevirip arkama baktım. Kadının hızını umursamadığım için Matilda'nın hızında kadının koşturmak zorunda kaldığını farkettim. Dağınık kızıl saçlarının arasından bana bakan gözleri gözlerimle buluştu. “Kızıl Cadı.” dedim beni yollarken söyledikleri kelimeleri tekrarlayıp. Önüme dönüp yola bakmaya başladım.
“Çok garip değil mi?”
“İngiltere’de nasıl bir hayatın vardı bilmiyorum. Güzel bir kadınsın, eminim iyi bir hayatın vardır. Bir cadı olarak, günahkar olarak yetiştirildin... Ben ise Amerika’da, yurtta büyüdüm. Tanrı’nın bahşettiği yolda... Yine de aynı yerdeyiz baksana. Sen bağlısın, atımın arkasına... Ben de tasmalıyım, rahiplere ve rahibelere. Tch...”
Cümlem bitince Matilda’yı durdurdum. Benim böyle kırılmış kişilere bir zaafım mı var acaba? Kadının gözlerine baktığım gibi o kırılmışlığını içimde hissettim çok garip. Büyü mü desem, büyü böyle değil, daha önce büyü gördüm. Derin bir of çektikten bir iki saniye sonra indim attan. Gidip kızın ata bağlı olan halatını çözmeye başladım. Bunlar ellerinde küçük bir çalı olmadan hokus pokuslayamıyorlar. Gelene kadar kutsal suyla yıkamışlardır hem. Kız da çiroz bir şey. Bir koydum mu ölür. Atım var, kaçmaya çalışsa yakalarım. Her türlü dezavantajsız yani. Baktım yüzüne. İnanılmaz bir bunalım, inanılmaz bir yıkılmışlık vardı gözlerinde. “Hadi ama...” dedim kafamı yana yatırıp. “O kadar üzgün durma, dünya zaten bok gibi. 1-2 saatlik yolumuz var birlikte geçireceğimiz. Elinden geldikçe mutlu ol. Bir daha olamayacaksın nasılsa.” Ellerini çözdükten sonra kızın kirden kararmış yanaklarına koydum ellerimi. Baş parmaklarımla dudaklarının yanını yukarı kaldırdım yalancı bir gülümseme oluşturmak için. “Hadi gel.” Gülümsemesinden memnun kaldıktan sonra kolundan çekip Matilda’nın eyerinin ön tarafına oturttum. Ben de arkasına oturdum. Kızın kafasını göğsüme doğru yatırdıktan sonra sürmeye başladım.
“Motke’yi öldürdün. Kilisede savaştın. Aranıyor ilanın çıktı. Belki bilmezsin ama o ilanlara sahip olmak için, üstelik bu güzel kellen için-” Sağ elimle kızın çenesini okşuyordum bu sırada. “Aynı güzellikte para ödülü koyulması için gerçekten uğraşılması gerekiyor. Yine de boş bakıyor ruhun. Gözlerindeki sonbahar, bir aralar bahar oldu mu? Sevilmiş gibi durmuyorsun Kızıl Cadı. Ben de görmedim gerçek sevgiyi. Daha çok kullanılmaları gördüm. Çıkar çatışmalarını. Şiddeti. Ah, şiddeti o kadar çok gördüm ki artık hiç etki etmiyor.” İç çektim. Yanağımı kadının kızıl saçlarına koydum. “Eliniz günah işlemenize sebep oluyorsa, kesin. İki eliyle cehennemin güvenilmez ateşlerine girmekten çok, tek bir elle sonsuz yaşama girmek daha iyidir. Mark 9:43” Sessizce sürdüm atımı biraz daha. “Bu dünya sana mutlu olmak için bir şey vermiyor, vermeyecek de Kızıl Cadı... Biz günahkar doğduk, acısını çekmek zorundayız. Sen yanlış kişilerin peşinde yıprandın ve sonsuza kadar yanacaksın şu saçlarınla aynı renklerdeki ateşlerde... Hmm kızıl demişken.”
Kış ayında Portekiz’den bolca portakal geliyor Boston’a gemiyle. Ben de bir kaç tane almıştım Hızlıtetik’le buluşmadan önce. Atın eğerine bağlı deri çantanın içinden sol elimle bir portakal çıkarmaya çalıştım hafif sola eğilip. Küçüklerinden bir tanesini alabilince önümde oturan kızıl cadının eline tutuşturdum.“Soy.” dedim. “Bari son yemeğin olsun.”
Hüzünlü ve anlayışlı bir yolda ilerlerken aklıma takılmış şarkıyı mırıldandım. “Sen de söyle.” dedim kızıl cadıya arada. “Sözlerini bilmesen de önemli değil, melodisine uydur.”
“Büyü... Lanet bir şey. Peşinden gidenleri delirtmiş, kendilerini haşa Tanrı sandırtmış. Gücü hissetmek harika olmalı. Ancak hiçbir insanoğlunun o gücü hissetmemesi gerekiyor. Hiç düşünmedin mi?” diye sordum. “Tanrı’nın adı ağzından düşmüyor. İsa’nın sevgisini hissetmek istiyorsan neden hala günahkarsın?” Konuşurken kızın alnından, kafasının arkasına doğru okşuyordum saçlarını. “Ben de günahlarım içinde kaybolmuştum ama senin kadar sapmadım. Tövbe ettim. Ablam Tanrı’nın yolunda at sürmemi sağladı. Eğer öyle bir ihtimal olacağını bilsem senin için dua ederdim. Benim güzel kızıl cadım...” Yorgunluktan göğsüm ve kolumun arasına kafasını koyup uyumuş kıza sessizce cümlelerimi söyledikten sonra sessizliğe büründüm yolun geri kalanında. Kurbanlık bir koyunu kesime götürüyordum nasılsa.
Yolun sonunda Salem’in o gri görüntüsü görününce. “Senin için yolun sonuna geldik.” diyerek uyandırdım kızı. Hava kararmaya başlamıştı. Güneşin azlığı, Salem’in üstüne çökmüş o matem ile birleşince korkutucu bir hava katmıştı. Matilda’yla bir süre daha ilerledikten sonra köyün merkezine gelmeden çirkin yapılı bir binanın önüne çekip kızıl cadının inmesini sağladım sert hareketlerle. Ardından da kendim indim. Söylediklerine aldırış etmedim kızın. Kolunu tutup çekiştirerek, ardından sürükleyerek sorgu evi adını verdikleri, rutubet ve toz kokan binaya soktum onu. İçeride yaşlı osuruk Foehrkolb’u görünce “İygünler.” diye selam verdim. Pek de gün sayılmazdı tabi. Herifin tipi yurttaki rahipleri hatırlattığı için her an beni yaptığım bir şey için dövmeye çalışacakmış izlenimi veriyordu. Bu yüzden yakınlarında olmaktan rahatsızlık duyuyordum. Kızı önüme doğru çektim. Sağ kolunu arkasına tutup sıkıştırdım sol elimle ve sağ elimle de boğazını yakalayıp hafifçe sıktım hareket etmemesi için. “Kızıl cadı.” dedim anlasın diye ancak o bana... Karının adını söyledi ya! Döndü dedi ki Şanslı Meredith. Gözlerimi kocaman açıp “Ya!” diye isyan ettim. “Rahip neden söylüyorsunuz? Belki bilmek istemiyorum!” Tüm güzelliği yok etti herif iki lafıyla ya! “Öff...” [/justify]
