17 Nisan, 2026 09:44:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Darren Shan

Sayfa: [1] 2 3
1
Sihir Bakanlığı / Ynt: Greath d'Ibelin
« : 24 Mayıs, 2023 21:07:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kendisine gelen mektup ile oturduğu yerde rahatsız bir şekilde gerindi genç alfa. Elinde ki viski bardağını sehpanın üzerine koyduktan sonra mektubu ona getiren kurda baktı. Sarışın kadın bir şey mi olmuş dercesine alfaya bakarken genç kurt mektubu açtıktan sonra mektubun üzerinde ki mührü gördü ilk başta, konseye acil bir toplantı için çağırılıyordu ve kısa bir bilgi verilmişti. Mektuba göz attıktan sonra sehpada ki bardağını alıp son yudumunu da içti. Sarışın kadın hala ona bakarken "Arese haber ver, bakanlıktan çağrılıyorum" dedi. Bu sürüyü Ares isimli kurt ile kurmuştu ve genç alfa olmadığı zaman sürüde ki en yetkili isim her zaman o oluyordu. Ayağı kalktıktan sonra mektubu gömleğinin sol cebine tıkıştırdı, elinde ki bardağı sehpanın üzerine geri koyduktan sonra hızla merdivenlere yöneldi. Odasına gidip hazırlanması çok sürmemişti.

Bakanlığa gelip toplantı salonunun kapıları açıldığında konsey üyelerinin içeride olduğunu görebiliyordu. Bakışları ile kısa bir ortamı taradı herkesin gergin olduğunu iç güdüsel olarak anlayabiliyor kan akışlarını ve kalp atışlarını duyabiliyordu. Kendisine ayrılan koltuğa oturdu genç alfa. Herkesin burada neden toplandığı belliydi. Baş seherbazın salona girmesi ile uğultular kesilmiş bakışlar adamın yüzüne sabitlenmişti. Kendisine verilen dosyayı incelemek için ince kapağı kaldırdı. Çok ciddi suçlamalar ve deliller  ile beraber tanıkların ifadeleri de yer alıyordu bu dosyanın içinde. Konsey üyelerinin bakışları önlerinde ki dosyadayken bir yandan da genç seherbazı dinliyorlardı. Tam bir aile çatışması, aynı kandan gelen iki kişinin bu kadar zıt olması nasıl oluyor diye düşündü genç kurt. Suçlanan konsey üyesinin yaptıkları ortadaydı, büyücünün sözleri aile içi çatışmanın da tüm duygusunu ve gerginliğini parça parça önlerine sunarken alfa konsey üyesi olan adamı ilk gördüğü zamandan bu zamana kadar bütün haliyle gözlerinin önüne getiriyordu. Konuşmaları, mimikleri ve davranışları daha sonra elinde ki dosyayı bir kere daha inceledi. Olaylar belliydi, deliller belliydi ve tanıklarda hepsi burada elinde ki dosya da yer alıyordu. Baş seherbazın sözlerinin ardından seherbaz konsey üyesine çevirdi bakışlarını. Onun konuşmalarını dinledi bu sefer. Durum elbette açıktı tüm bu elinde ki şeyler ile beraber ve konseyden çıkacak oyun da belli olduğunu görebiliyordu. Seherbaz olan büyücünün sözlerini dinlerken ona hak veriyordu, adamın sarı gözlerini kendi üstüne çevrildiğini hissedebiliyordu. Büyücünün cevap bekleyen bakışları ile genç alfa onaylar neticede başını salladı. "Bay Rosier sözlerine katılmakla beraber bu olay için size güvendiğimi bildiriyorum Bay d'Ibelin" dedi genç alfa bakışlarını ilk baş yaşlı büyücüye daha sonra baş seherbaza çevirdi. Diğer üyelerinde ne karar vereceğini şimdi bekliyordu.

2
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Beyaz ışık
« : 20 Mayıs, 2023 20:36:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Cadı:Lilith d'Ibelin

"Oraya zaten cisimlenerek gittik aslında girişi bende tam bilmiyorum içerisi büyük tablolar ile çevirili ve Adras ile onun ikizi olan Andasın beraber geçirdikleri zamanın fotoğrafları var" duyduğu bu cümlelerden sonra, Lilith için işler iyice ilginç bir hal almaya başlamıştı. Cadının anlattıklarına bakılırsa, planlanan bu öldürme girişimi arkasında daha derin aile sırlarını gizliyor gibiydi. Adras'ın ölen ikiz kardeşini biliyordu genç seherbaz adayı, ölümü yada ölümünden önceki yaşamı hakkında pek bilgi sahibi değildi. Babasının ne kadarını bildiğini merak etmişti Lilith, buradaki işi bitince soluğu direkt onun yanında alacaktı. "Andas'ın çok gençken öldüğünü duymuştum, bu konu hakkında Baş Seherbaza bilgi vermeyi ihmal etmemek lazım." derken odada konuşulan her bir kelimenin not edildiğinden emin olmak için havada süzülen not defterine bir göz attı. Bu sırada Nora anlatmaya devam ediyordu tabi, "Öyle ailevi portreler değiller geçen olayları simgeleyen, resmedilen resimlerdi. Her biri özenle hazırlanmış ve ışıklarla bulundukları yerlerde duruyordu daha sonra kızıl bir kadın vardı. Anahtar olan oydu, çok güzel, beyaz tenli, kızıl saçlı bir kadın. Adının Sofia olduğunu öğrendi ve Adras bana kim olduğunu söyledi. Kendi biricik sevgilisiymiş aslına bakarsan çoğu şeyi bunun için yapıyormuş. Bana hikayesini anlattı acıklı bir aşk hikayesi kim derdi ki o adamın bile bir kalbi olduğunu" işte bu cidden atlanmayacak bir bilgiydi. Adras ve aşk... Aşk denilen duygunun bir insanı ne kadar derine sürükleyebileceğinin canlı örneğiydi belki de Adras. Lilith'in daha yeni merak saldığı bir duyguydu bu. Lilith hayretle açılan gözleri ile, konuşmasını bitiren cadıyı süzerken, ikinci bir şokla dudaklarından "Sofia mı ? " sorusu döküldü daha sonra. Aile soy ağacında olmayan bir isimdi bu. "İhtiyarın geçmişi cidden ilgi çekici olmalı." yorumunun ardından öğrenmesi gerekenleri tamamladığını "Verdiğiniz bilgiler için teşekkürler bayan Gray. Ben artık işimin başına döneyim." cümleleriyle belli edecekti.

Nora'dan gelen sıcak gülümseme, nedense fazla samimi gelmişti. 'Nereden geliyor bu samimiyet bayan kırmızı ruj?' diye sordu içinden, kadının babasıyla olan yakınlığını hatırlamadan edemedi. Baş Seherbaz olarak sorumlulukları vardı evet ama canının tehlikede olduğunu duyduğu bu kadın için düşünmeden harekete geçiyor oluşu daha farklı bir anlam içeriyordu sanki. Lilith nefret etmişti bu anlamdan. Kapıdan çıkmak üzereyken, içine dolan nefretin verdiği cesaret ile sormak istedi "Bay d'Ibelin ile..." hayır böyle başlamayacaktı sorusuna "Babam ile aranızda ne var ? " keskin bakışlarını, sorusunun cevabını verecek olan kadına sabitlemişti.

3
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Beyaz ışık
« : 19 Mayıs, 2023 12:49:30 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Cadı:Lilith d'Ibelin

Karşısında yaşadıklarını bir filmi özetler gibi anlatan cadıyı ilgiyle dinliyordu Lilith. Staja başladığında, babasının ona hediye olarak verdiği sihirli kalem, her kelimeyi özenle karalıyordu genç stajyerin başının hizasında havada asılı kalmış deftere. Bu kalemin, bir suçluyu sorgularken sorgularken yada birilerinden ifade alımında tam bir kurtarıcı olduğunu söylerken çokta abartmamıştı Baş Seherbaz. Nora, hafızasındakileri taze anıları duraksamadan cümlelere dökerken, Lilith duyduklarını özümseme konusunda kadının hızına yetişmekte zorlanıyordu. Giydiği ayakkabının renginin detayını bile vermekten kaçınmayan cadının söylediklerini en sonda yakalamayı başarmıştı anca."Olaylar bundan ibaret" derken havada asılı duran not defterini yakaladı Lilith ve yazılanlara göz gezdirmeye karar verdi. Başka türlü mantıklı bir olay zinciri oluşturamazdı kafasında. Bu sırada odada ki diğer seherbaz arkadaşıyla, sohbete başlamıştı bile. 'Bu kadındaki çene kimsede yok.' diye geçirdi içinden, bir türlü sevimli gelmiyordu siması ve ses tonu. Babasıyla aralarında her ne geçiyorsa, kadının ona aşk iksiri içirmiş olabileceği düşüncesi bile aklından geçmiyor değildi açıkçası. Orta yaşlardaki, epey karizmatik bir havası olan seherbazı tanıyordu Lilith. Etrafında ki örnek alabileceği sayılı yetişkinlerden biriydi. Aklındaki sıralamada babası birinci sıradaydı ve hemen arkasından KSKS profesörü geliyordu. Üçüncü sıraya koyabilirdi bu büyücüyü de pek ala. İsminin Leonardo olduğunu biliyordu Lilith, babasıyla yakın arkadaşlardı ve sık sık dışarıda buluşup vakit geçirdiklerinden haberdardı.

Dikkatini defterde yazanlara verdiğinde, cadının yaşadığı korkunç olayı daha yakından görebilmişti. İtiraf etmeliydi ki bu görevi kabul etmesi, sonunun burada yada daha kötüsü bir mezarlıkta biteceğinin habercisiydi zaten. Cesaretini kutlamadan edemedi, tabi içinden. Adras'ın bu planı çok önceden yapmış olduğunun göstergesi, cadıyı aile fotoğraflarının bulunduğu odaya getirmesinden anlaşılıyordu. Tablolardan birisinin anahtar olarak büyülenmesi planın bir parçasıydı. İşin garip tarafı çiftlikte böyle bir odanın var olduğunu Lilith'in bilmemesiydi. Pek ala sırf mizansen için hazırlanabilirdi ama bu kadar zahmete girmezdi o yaşlı adam. Kadını öldürtmeyi bile başkasından istemişti. Aklına takılan bu konuyu deşmesi gerektiğini düşündü ve sorusunu sormadan önce yeni bir sayfa açtığı not defterinin ve kaleminin havadaki yerini alışını izledi. "Aslında sizin götürüldüğünüz, aile fotoğraflarının olduğu oda hakkında hatırladığınız başka detayların olup olmadığını sormak istiyorum." duraksadı ve birkaç saniye birazdan vereceği bilginin doğruluğunu zihninde son kez tarttı "Benim bildiğim kadarıyla çiftlikte bahsettiğiniz gibi bir oda yok, aile resimleri gelenler görebilsin diye hep koridorlara asılır. Resimlerde kimler vardı ve kaç taneydiler detaylıca anlatır mısınız ? " diye sordu. Sorduğu sorununun cevabını gerçekten hem bir d'Ibelin olarak hem de yeni yetme seherbaz stajyeri olarak, çok merak ediyordu.

 

4
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Beyaz ışık
« : 18 Mayıs, 2023 22:03:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Cadı:Lilith d'Ibelin

Hastane koridorları dünyadaki en ıssız yerlerden olabilirdi Lilith'in gözünde. İnsanlar ya kendileri canları için telaşa düşerdi bu koridorlarda yada sevdikleri birisinin ölümüne dökecekleri gözyaşlarının hesabını yapardı. Tabi düşmanlardan gelecek kötü bir haberin, zafere götüreceği dolambaçlı yolu gözleyenler de az değildi; her virajda yeni bir düşmanın cansız bedenini gömülüyor ve yola devam ediyordu. Nora, yoldan çıkan Adras'ın öngöremediği küçük bir hatası sayesinde kurtulmuştu. Döndüğü o virajı atlatıp, yolculuğunu St.Mungo'da bitirmişti.

Dün gece Adras'ın sinsice kurduğu plana kendi ayaklarıyla yürüyen ve ölümden dönen cadıyı bay Maqe aceleyle getirmişti hastaneye. Çok geçmeden babası, yani Baş seherbaz, tarafından hastahaneye gönderilmişti genç seherbaz adayı Lilith.  Yaralanan cadının uyanmasını beklemek zorunda olduğu için Sınbira'nın ameliyattan sonra bekletildiği odanın önünde sabahlamıştı. Yarası oldukça derin ve ölümcüldü bölümün baş şifacısına göre ama atlatmayı başarmıştı hayatı tehlikeyi. Lilith, içten içe cadının hayatıyla hiç ilgilenmek yerine vereceği bilgiler hakkında sabırsızlanıyordu. Tabi duruma göre biraz huysuzluğu da üzerindeydi, uykusuzluk genç cadıyı asabi yapardı hep. Baş seherbaz yardımcısının görevlendirdiği, kendinden birkaç yıl daha tecrübeli olan seherbazlarla pek iyi anlaşamamıştı. Bakanlıkta ki d'Ibelin'lerin adam kayırması hakkında ki dedikoduların ortasına düşmüştü tam olarak, bununda etkisi çoktu tabi. Şimdi birde konsey üyesi ihtiyar d'Ibelin'in bu ihaneti vardı sırada.

Düşüncelere daldığı bir sırada koridorun önünde ki hareketlenmeyi fark edip dikkatini oraya verdi. Bayan Gray'in odasının bulunduğu koridora kuş bile uçurtmamaları söylenen seherbazlar, birisiyle tartışıyorlardı. Lilith neler olduğunu kontrol etmek üzere oturduğu yerden kalkıp, koridorun başına doğru ilerlemeye başladı. Yaklaştıkça konuşulanları daha rahat duyuyordu, içeri girebilmek için çırpınan sesin sahibini tanıması uzun sürmedi. Yürümeye devam ederken, oradan ayrılmaya niyetlenen tanıdık stajyere seslendi. "Steven!" Adımlarını hızlandırarak gördüğü genç büyücüyü bir an önce yakalamak istemişti. Sonunda Steven'ın yanına vardığın da gencin yüzüne yayılan kurtuluş ifadesini fark etmişti. Seherbazlar onlara verilen görevi yapmışlardı sonuçta. "Lilith, seni gördüğüme sevindim. Baban iyi değil mi? " endişelenmiş olmalıydı, bakanlıktan birisinin ağır yaralandığı haberi hastaneye yayılmış görünüyordu. Cevap vermeden önce, şifacı stajyerine gelen baykuşun bıraktığı not kağıdına kaymıştı dikkati. Steven kağıtta yazanları okumaya çalışırken, koridora doğru yürümeye başladılar. "Babam iyi fakat bayan Gray pek iyi değil. Özel görevlendirme sırasında yaralanmış, dün akşam apar topar bizim çiftliğe gitti neredeyse tüm bakanlık. Bizim ihtiyar Helios var bütün bu karmaşanın arkasında, kendisi de ortalarda yok. " diyerek kısaca özetledi olanları. Dün gece olanlar başına gelebilecek en aksiyonlu olay olabilirdi hayatı boyunca, ama tabi gözü daha da fazlasındaydı artık. Kendine güveni artmıştı çünkü. Odanın önüne geldiklerinde kapıda duran şifacı, bayan Gray'in uyandırılacağını ve bu yüzden içeri girebileceklerini söylemişti. "İçeri girebiliriz, sonunda buradaki işlerimi bitirebileceğim." dedikten sonra hafifçe kapıyı tıklattıktan sonra kapıyı açıp, Steven ile birlikte odaya adımlarını attılar.

Steven daha odaya girer girmez cadıyı daha önceden tanıdığını söylediği bir cümle kuracaktı. Lilith şaşkın bakışlarını genç büyücüden çektikten sonra, baygın cadının uyanması için koluna takılan seruma enjekte edilen ilacın bir an önce etki etmesini beklemeye başladı. Bu sefer hemen kulağına fısıldayan Steven'ın sorusu ile karşılaşacaktı, cadının başına tam olarak ne geldiğini merak etmişti. "Buraya geldiğinde karnında demir çubuk hala duruyordu, bir yerden demir çubukların olduğu bir zemine düşmüş sanırım. " diye cevapladı. O yüzden eşya kazaları bölümüne getirilmişti zaten. Daha sonra pek kalabalık olmayan odaya bir sessizlik hakim oldu, herkes cadının uyanmasını ve vereceği ilk tepkiyi merak eder olmuştu. Çok geçmeden cadının dudaklarından dökülecek ilk kelime bir isim olacaktı. "Balian". Fısıldamıştı, ama Lilith babasının ismini çok iyi duyabilmişti. Şokla birlikte yüzüne yayılan iğrenmiş ifadeye engel olamadı. Kadının ağzından dökülen ilk şeyin babasının ismi olması hoşuna gitmemişti. Kadın tamamen kendisine geldiğinde, sanki ölümden dönen o değilmiş gibi, neşeli hallerle etrafına laf atmaya başlamıştı. Birkaç güne bir şeyinin kalmadığını söylüyordu. Daha sonra araya Steven girdi ve az önce ayaklarının dibine bırakılan notta yazanları iletti bayan Gray'e. Herkes tarafından sevilen ve saygı gören birisiydi belli ki, babası bile arada evdeyken bahsederdi bu kadından. Ama az önceki sayıklaması, Lilith için aralarında iş arkadaşlığından daha fazlasının olduğunun kanıtıydı. Sinirleri tepesine zıplamıştı tabi düşündükçe, annesinden sonra bile bitmemişti kadınlarla olan ilişkileri. Aklından geçen düşünceleri, Steven'ın stajına geri dönmeden önce söylediği "İşinle duygularını karıştırma Lilith, sonra görüşürüz." cümlesinin ardından değişecekti. Haklıydı, önce ona verilen görevi bitirmeliydi, gerekirse Adras'ın yarım bıraktığı işe kendisi devam edebilirdi. Tabi sadece zihninde. "Görüşürüz." dedi odadan çıkan arkadaşına ve hızlı hareketlerle seherbazın yatağına doğru ilerledi. Eline aldığı kalem ve not defterini hazırladı oraya koyulan bir sandalyeye otururken.

"Bayan Gray öncelikle geçmiş olsun..." cümlesini yarıda bıraktığı sırada, bakışlarını ona gülümseyerek bakan cadıya çevirdi. "Dün gece neler olduğunu anlatan ifadeniz acilen gerekli. Babam..." duraksadı, düşüncelerindeki karmaşa yüzünden hata yapmıştı, "...Yani Baş Seherbaz gerekli dosyaları sunup, konsey üyesi bay d'Ibelin'in bu ünvanının düşürülmesi için sizden gelecek bilgileri bekliyor." elindeki kalemi hazır bekletirken ekledi, "Hiç bir detayı atlamamanız gerekiyor.". 

 

5
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« : 20 Nisan, 2023 15:23:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Ramin Drejlaskov

Yaptığı tekliften sonra Adras'ın evcil hayvanı olarak gördüğü Matthew'ın ona çıkışması hoşuna gitmişti. Adamın tok ses tonunun gittikçe artan sertliği Drejlaskov'un suratında artan bir gülümsemeye sebebiyet vermişti. Son söz hakkı daima büyük kurtta olduğu için Matthew'ın safsatalarının onun için bir önemi yoktu, asıl önemli olan karşısında oturan koca kurdun söyleyeceği sözlerdi. Parmakları ile ritim tutarken bakışlarını Matthew'ı susturduktan sonra gülen Adras'a doğru çevirdi. Tahmin ettiği gibi sağ kolu olarak gördüğü adamın sözleri onun için sadece görev edinilmiş bir çıkışmadan ibaretti. Son söz yine Adras'a ait olacaktı. Gözlerini açıp bakışlarını Adras'a çevirdi. Adamın babacan sesi kulaklarına güzel bir ninni okuyordu sanki. Aklına babasının ona yatmadan önce anlattığı hikayeler geldi.


İNGİLTERE - GEÇMİŞ

"Bir zamanlar küçük bir kız varmış, annesi onu annanesini görmeye yollamış..." Babası bu hikayeyi ona kırkıncı kez filan anlatıyordu ve Ramin artık bu hikayeden sıkılmıştı. "Ama baba kırmızı başlıklı kızın hikayesini duymak istemiyorum artık." Gözlerini devirerek memnuniyetsiz bir ses tonu ile söylemişti cümlesini. [Color==green]"Farklı bir şey anlat artık."[/color] Babasının bu tarz mırın kırınlara laf etmediğini biliyordu. Onu gıdıklayarak güldürdü ve alnından öptü. "O zaman sana biraz korkunç bir hikaye anlatayım. Hem belki bu akşam korkup bizimle yatarsın." Son cümleyi söylerken göz kırpmıştı. Ufak Ramin'in onlarla uyumasını severdi babası. "Eskiden Rusya'da ufak çocukları kaçıran bir cadı varmış..."

İNGİLTERE - GÜNÜMÜZ

"...Baba Yaga." Fısıldayarak tekrar etmişti babasının anlattığı hikayenin kötü karakterini. Karabasan... Gözlerini hızla kırpıp tekrar konuya döndü. Shakespare sevdiği bir yazardı ama o daha çok Rus edebiyatı ile ilgileniyordu. Ancak onu daha çok ilgilendiren kısım Adras'ın sözlerinin devamıydı. Ona tam tamına 5 katını vermeyi kabul etmişti. Bu Drejlaskov için oldukça yüklü bir paraydı ve kendisi için bir özgürlük yaratacaktı. Gözleri paranın arttığını duyunca parladı. Elini Adras'a uzattı, her ne kadar üç kağıtçılık yapmış olsa da işini layığıyla yapmak istiyordu bu yüzden de burada daha fazla oturup zaman öldüremezdi. "Para özgürlüktür." Suratındaki sinsi gülümseme yerini mutlu bir gülümsemeye kaptırmıştı. "Anlaştık diyebiliriz sanırım?"

6
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« : 19 Nisan, 2023 20:40:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Ramin Drejlaskov

"Konuşulacak bir şey her zaman vardır Bay d'Ibelin." Dişlerini göstererek gülmeye devam ediyordu. Çatalını önündeki sıcak yemeğin küçük bir lokmasına batırıp ağzına götürdü, yavaş yavaş çiğnedikten sonra yuttu. Üstüne beyaz şaraptan aldığı bir yudum ile ağzını temizledi ve masanın üstündeki karides işlemeli mendil ile ağzının ıslaklığını aldı. Tüm bunları oldukça yavaş yaparak karşısındaki adama psikolojik baskı kurmaya çalışıyordu. Para konusunu konuşmamışlardı ve şu an silah bulmak pek mümkün değildi. Soğuk Savaş yüzünden silahların Rusya'dan gelmesinde ufak tefek sıkıntılar çıkabiliyordu. Bu tarz sıkıntıları aşmak için de yine paraya ihtiyaç oluyordu.

Ellerini masanın üstünde birleştirip hafifçe önce eğildi. Gözlerini adamın gözleri ile hayali bir iple bağlamış gibi hissediyordu. Kanında akan kanın sıcaklığı ve adrenalin onu bu iş için heyecanlandırıyordu. "Bay d'Ibelin. İstediğiniz silahların ufak bir listesini sizden tekrar rica ediyorum. Bununla birlikte eğer hafızam bana ihanet etmiyorsa istediğiniz silahları Rusya'dan temin edip oradan Kıbrıs'a iletmem gerekecek. Bu da geminin bazı karasularında sıkıntı yaşamasına sebep olur. Ancak yine de paranın aşamayacağı bir sorun yoktur." Suratında tekrar sinsi bir gülümseme vardı. Konuyu paraya hızla bağlamak onun için önemli bir şeydi. Paranın devamlılığını sağlayarak kendi hayatını bir şekilde idame ettiren diğer insanlar gibi o da önceliğine parayı koymuştu. Karşısındaki adamı tekrardan süzdü. Yunanistan'da bir çiftliğin sahibi, zengin, dışarıdan temiz görünen ama burada oturduğuna göre o kadar da temiz olmayan bir adamdı. Drejlaskov için iştah açıcı bir yemekti bu. İstese tüm parasını alırdı. Tehdit etmekten bir adım olsun geri durmayacaktı.

"Önerdiğiniz parayı adamınız sayesinde öğrenmiş olabilirim ancak bu parayı ilk seferde kabul etmiş olsam da şu an o paranın üç katını istiyorum. Sizin gibi zengin birine bunun pek etki etmeyeceğini düşünüyorum. Ve tek şansınızın ben olduğumu, işin sonunda kâr edeceğinizi de hesaba katarsanız eğer bu teklifimin yerli yerinde olduğunu göreceksiniz." Ellerini kucağına çekip arkasına yaslandı. Hamlesini yapmış karşısındaki yaşlı kurdun cevap vermesini bekliyordu. Satranç oynamayı çok severdi ancak bu daha çok dama gibiydi. Yanlış bir hamlesinde tüm taşlarını kaybedebilirdi. Yine de suratındaki gülümse oldukça içtendi ve rahat olduğunu gösteriyordu.

7
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« : 19 Nisan, 2023 11:13:06 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Ramin Drejlaskov

Tüm bu silah satma işlerine beş sene önce başlamıştı. Önce ufak tefek tabancaları alıyor sonra bunları sokak çetelerine kar payı koyarak satıyordu. Başlarda sadece günü çıkarmak için yaptığı bu işi daha sonrasında tanıştığı bir adam sayesinde biraz daha ilerletmişti. Tek seferde yüklü miktarda alım yapan bir İtalyan mafyasıydı adam. Yaptığı hamle riskli bir hamleydi ancak yine de o zamana kadar biriktirmiş olduğu tüm parayı iç savaştan çıkmış bir ülkenin depolarına yatırdığında mafyanın ondan istediği silahın 3 katına sahip olmuştu. O günden sonra da tüm kazancı beşe katlanmıştı. Kısa sürede mafya yoluyla adını duyurmasına rağmen ülkeler ile temasa geçmiş ve İsrail gibi güçlü bir alıcı edinmişti. Atılan her kurşunun hedefi bulacağına inanarak yaptığında daha fazla zevk aldığını fark etmesiyle bundan sonra hayatının daha da değişik bir hal alacağını öngörebilmişti. Şimdilerde ise işleri oldukça kötü gidiyordu ve birikmiş parasını günü çıkarmak için harcıyordu. Hiç çalışmasa bile ona uzun süre yetecek kadar parası vardı ancak yine de her şey gibi bir gün bu parası da bitecekti ve o zaman yapacak bir şeyi kalmayacaktı.

Kapının üstündeki ufak zil çaldığında düşüncelerinden sıyrıldı. İçeri iki kişi girmişti. Birisi daha önce iletişim kurduğu Matthew isimli genç adamdı ancak diğer adamı, ki kendisi saçı sakalı ağarmış oldukça yaşlı ancak yine de duruşu ile heybetli gözüken biriydi, tanımıyordu. Genç adamın kafası ile oturduğu masayı işaret ettiğini görünce duruşunu düzeltti ve misafirlerini beklemeye koyuldu. Bardağındaki beyaz şaraptaki son yudumu da içtikten sonra bir kadeh daha doldurdu kendisine. Yaşlı adam bastonunun çıkardığı 'tak' sesleri ile masaya yanaşıp oturdu. Tahmin ettiği gibi muhattabı bu adamdı. Masanın yanına dayadığı bastonu oldukça güzel görünüyordu. Baştan aşağı süzdü bastonu ancak en sevdiği kısmı baş kısmındaki işleme olmuştu. Yaşlı adamın otoriter ses tonu ile yaptığı küçük tanıtım konuşmasını suratındaki sıcakkanlı gülüş ile izledi. İş konuşurken, özellikle de önemli bir iş konuşurken, suratından gülümsemeyi eşlik etmezdi. Gülümsemesi onun ruh halini ifade edecek bir biçimde şekil alırdı suratında. Adamın sakin ses tonu bu işi daha önce yaptığının bir göstergesiydi. Demek ki karşısında öylesine silah almak isteyen biri yoktu. Zaten Matthew'un yaptığı açıklamaya bakılacak olursa Akdeniz'e yüklü miktarda silah göndertecek birinin bu işlere yabancı olmasını bekleyemezdi Drejlaskov.

"Az biraz bilgim var Bay..." Matthew'un ismi söylediğine emindi ancak aklında sadece soyadı kalmıştı bu yüzden bozuntuya vermeden sözüne devam etti. "... d'Ibelin. Kıbrıs'a gönderilecek yüklü miktarda silahtan ve işin sorunsuz olması gibi bir çok laf kalabalığı ile karşılaştığımı söylemeliyim." Şimdi ise suratında muzip bir gülümseme vardı. Karşısındaki adamın onun için önemsiz biri olduğunu belli etmek istiyordu. Onun için karşısındaki adamın hiçbir önemi yoktu. Her ne kadar bu durumda Drejlaskov'un ona ihtiyacı olsa da adama asıl onun Drejlaskov'a ihtiyacı olduğunu düşündürmek istiyordu. Eğer işi burada tamamlarsa hem sağlam bir müşteri edinmiş olacaktı hem de cebine uzun zamandan sonra yüklü miktarda para geçmiş olacaktı. Böylece daha sonraki işlerinde müşterilerine daha iyi mallar gösterebilecek ve bu camiada daha prestijli bir hal alacaktı. Her halükarda masadan karlı kalkan Drejlaskov'du. "Ancak yine de aç karnına iş konuşmayı pek sevmem." Suratındaki gülümsemesi şimdi de sinsi bir hal almıştı. Yüzündeki ince yarık gibi duran ağzından köpek dişleri görülebiliyordu. Çocuksu sesi yaramazlık yapacakmış gibi çıkmış, sinir bozucu bir hal almıştı. Amacı karşısındaki kişinin sınırlarını öğrenmekti ve bunun için istediği kadar ileri gidebilirdi. Garson gelip ikisinin yemeklerini masaya koyup sessizce gitti. Kendi siparişini daha önceden vermiş, misafirleri geldiğinde onların verdiği siparişle aynı anda gelmesi için garsonu tembihlemişti. Mekanda söz sahibi olduğunu göstermek istiyordu, gerçek ise bu restorana sadece bir kaç kez gelmiş olduğuydu. Çatalını karidesli salatasına batırıp küçük bir lokma aldı. Ağzının içinde yavaş yavaş çiğneyip yuttuktan sonra şarabından aynı lokması gibi küçük bir yudum aldıktan sonra masanın üstündeki işlemeli mendil ile ağzını sildi. Dudakları daima kırmızı parlak renkteydi ve şimdi şarap ile ıslandığı için sanki içtiği beyaz şarap değil de bir yudum kan gibi duruyordu. "Başlayalım mı?" Tüm dişlerini göstererek sırıtıyordu artık. Adamın beyaz sakallarına bakarken ismini tam olarak hatırlamıştı. Adras d'Ibelin...

8
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Yeni dostluklar
« : 18 Nisan, 2023 22:41:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Ramin Drejlaskov

Londra,

Karlı bir Londra sabahıydı. Kabanının yakalarını kaldırmış, yüzüne vuran hafif rüzgardan bu şekilde korunuyordu. Etrafta koşuşturan eldiven ve atkıları ile çocuklar çoğu insan için güzel ve sevecen bir görüntü oluştursa da, Ramin bu insanlara burnunu kıvırarak bakıyordu. Onun için bu görüntüde sevgi ile bakılacak bir şey yoktu. Canını sıkan bir şeyler vardı. Güne oldukça kötü başlamıştı zaten. Evinde kahve bitmişti ve ayağına bir cam parçası batmıştı. Üstelik evde bir şeyin kırılmadığına yemin edebilirdi. Yine de vardır bir keramet diyerek giyinmiş ve evden çıkmıştı. Son zamanlarda işlerinin iyi gitmediğinin farkındaydı, ufak çeteler dışında büyük çaplı insanlardan kimse gelip ondan silah almıyordu. "Sanki kar yağınca silah sıkılmıyor." diye mırıldandı. Sinirleri tepesindeydi ve biraz daha aksilik görürse güzel şeyler olmayacağını biliyordu. Kendisini son zamanlarda daha iyi tanımaya başlamıştı. İçindeki öfkeyi kontrol etmek konusunda gittikçe kötüleşiyordu. Etrafındaki çoğu kişiye zarar vermiş, öfke krizleri küçük çaplı yıkımlara neden olmuştu. Eğer silahları sevseydi çıkıp sağa sola ateş ederdi ancak işiyle ters düşecek bir şekilde silahlardan nefret ederdi. Silah onun için ilkel bir aletti sadece, bir büyücü asla silaha ihtiyaç duymamalıydı. Ara ara küfür ederek Damian'ın onu çağırdığı yere doğru adımlarını sıklaştırdı. Hava soğuktu ve zaten iyi gitmeyen tüm bu şeylerin üstüne bir de hastalık ile uğraşamazdı. İyi çocuktu Damian, İtalyan mafyasına çalışan biri için silah alıyordu ondan. Kiralık katil ya da onun gibi bir şeydi adam. Adını söylemiyor onun yerine Damian'ı yolluyordu. İsmi pek umursamıyordu yine de işin içinde gizem olmasından hoşlanmazdı. Son zamanlarda ise katilin başka birisi için çalıştığını bu yüzden de Damian'ın artık ona çalışmadığını biliyordu ancak genç eleman boş durmak yerine kendi çapında bir suç çetesi kurmuştu. Polisin bile ilgisini çekmeyecek kadar çerez sayılırlardı ancak potansiyelleri gözlerinden okunuyordu.

Buluşacakları parka geldiğinde etrafta pek insan yoktu. Kar yağışı hafiften hızlanmış, rüzgarın da etkisiyle sinir bozucu bir hal almıştı. Damian'a küfürler ederken karşıdan genç çocuğun sakalsız yüzünü gördü. Esmerdi ancak siyahi değildi, yine de bir zenci gibi davranmaktan zevk alıyordu. Sinir bozucu biri olduğundan şüphe yoktu ancak yine de iş işti ve karşındaki kişinin kim olduğu hakkında çok düşünme fırsatınız olmazdı. "Özür dilerim bay Drejlaskov." Çocuğun sesi bir mafya olmaktan çok uzaktı, ince ve çatallıydı. Kendini her seferinde gülmemek için zorlardı Ramin. "Bu soğukta yaptığın saygısızlığı başka biri olsa alttan almazdım Damian." Suratında küçük bir gülümseme vardı. Karşısındaki çocuğa sevgi besliyordu. En azından beş parasız kalmasını engelliyordu. "İstediğin iki tabanca ve tabanca başına dört şarjör bu çantanın içinde. Ama elinde para göremiyorum." Bir kaşı havaya kalkmış, suratı ciddileşmişti. "Beni sikmek gibi bir amacın yoktur umarım Damian?" Karşısındaki çocuk bir iki adım geriledi, gerginlik yüzünden ve çıkardığı kesik gülme sesinden belli oluyordu. "H... Hayır Bay Drejlaskov. Sadece elimde yeterli para yok ama sizi arayan birini biliyorum. Sizinle Wiltons'da görüşmek istiyormuş saat 5 gibi." Çocuğun titrek sesi Ramin'i biraz olsun mutlu etmişti. Wiltons, Londra'nın en eski restoranlarından biriydi ve orada iş görüşmek isteyen birisi ufak bir çeteden fazlası olmalıydı. Çantayı yere koyup karın içinde ayağı ile çocuğa doğru itti. "Adamın ismini bana söyler misin?" Ellerini arkasında birleştirmiş kulağını çocuğa doğru yakınlaştırmıştı. "Matthew diye bir adam Bay Drejlaskov." İsim Ramin'in hafızasını yenilemesini sağlamıştı. Bir kaç gün önce birebir görüştüğü bir adamdı, tekrar onunla iletişim kurmak için düzenli müşterilerinden birini kullandığına göre neyi nasıl yapacağını çok iyi biliyor olmalıydı. Rakip olarak düşündü karşısındaki adamı, gerçekten iddialı bir rakip olurdu. Hatta işini elinden bile alabilirdi. "Yüzümü unut Damian, bir kez daha." Yüzündeki gülümseme ile çocuğa göz kırptı ve ellerini cebine sokup çocuğun yanından geçip gitti.

Wiltons, orta büyüklükte, daha çok deniz ürünlerinin satıldığı oldukça eski bir restorandı. 1700 yılında açılmış ve hala daha işliyordu. Karidesin en iyi yapıldığı yer olarak biliniyordu, bir kaç kez orada yeme fırsatı olmuştu. Gerçekten de hakkını vererek yapıyorlardı. Restoranın kapısından içeri girdi, saati beşe yaklaşıyordu. Gözüyle restoranın içini taradı ancak gözüne yemek yiyen bir çiftten başkası ilişmedi. Anlaşılan buluşacağı kişi daha gelmemişti. Paltosunu çıkarıp vestiyere bıraktı ve restoranın tam ortasındaki masaya oturdu. İki kişilik bir masaydı, üzerindeki beyaz örtünün ortasına restoranın amblemi olan İngiliz beyefendisi görünümlü bir karides işlenmişti. Elinde bir kadeh beyaz şarap tutuyordu. Yanına gelen garsona menüden bir şişe Baron De Ladoucette gösterdi. Canı feci şekilde beyaz şarap çekmişti. Kazağının kollarını sıyırıp ellerini masanın üstünde birleştirdi ve aklından bir şarkı tutturdu. Beklerken eğlenmek için güzel bir aktiviteydi.

I dreamed a dream the other night.
Lowlands, lowlands away me John.
My love she came,dressed all in white.
Lowlands away.

9
Diğer Dünya Ülkeleri / Ynt: Son mu ? Yoksa yeni bir başlangıç mı?
« : 16 Nisan, 2023 20:51:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İngiltere

Gece bulutlu, yıldızsız ve sakindi. Karanlık biri için karanlık zamanlar uygundu zaten. Tamamen siyah takım elbisesi ile bulunduğu otoparkın içinde neredeyse hiç seçilmiyordu. Kundura ayakkabının çıkardığı sesleri duyunca yaslandığı Mustang'in kaportasından doğruldu. Beklediği yabancı geliyor olmalıydı. Sahibi yakından tanıdığı bu otoparkın ışıklarının yanmamasını özellikle rica etmişti Darren. Bir anlaşmanın ortasında rahatsız edilmek en sevmediği şeydi. Daha önce çok başına gelmemesine rağmen yine de tedbir almak her zaman önemli bir ayrıntıydı onun için. Adım seslerine karışan sağır edici bir böcek sesi ile yarım saatten fazladır beklediği bu adamın onun için elle tutulur bir iş vermesini bekliyordu. Aldığı ön bilgilendirme sonucu vardığı sonuç iş ne olursa olsun paranın iyi olacağıydı. İşi veren adamı ve kim olduğunu araştırmamıştı. Umursadığı pek söylenemezdi. Seherbaz olmadığını biliyordu, bu bilgi onun için yeterliydi. Adım sesleri neredeyse onun yanına gelmişti. Sigarasından son bir nefes daha çekip yere attı. Ayakkabısı ile ezdiği sigaranın da ışığı gidince artık karanlıkta görülmesi neredeyse imkansız bir hal almıştı. Adım sesleri ona bir kaç adım kala durdu. Karşısında sakallı ve uzun saçlı bir adam vardı. Görünüş olarak ona kendisini anımsatıyordu ancak biraz daha zayıf duruyordu. Giyimine bakıp çıkardığı iki saniyelik sonuca göre iş verenden ziyade işi ileten kişi modeline uygundu. Böyle insanların ortaya koymaya çalıştığı her şeyi bilen insan modelini pek sevmese de işi almak için katlanmak zorundaydı.

"İyi akşamlar Bay Shan." Sesi düz ve kendinden emindi. Daha önce de böyle ortamlarda sık sık bulunmuştu demek ki. Uzattığı eli kavradı. "İyi akşamlar." İsimlerini daha önceden birbirlerine vermişlerdi, bu sayede tanışma faslını hızlı geçip direkt olarak iş hakkında konuşabilirlerdi. "Helen Angelapulos..." Elleri ayrılırken söylenen bu isim Darren'ın aklında bir şimşek çakmasına sebep olmuştu. Kadını tanımıyordu ancak isim ona o kadar tanıdık geliyordu ki nedensizce içini bir hüzün kapladı. Dikkatini topladıktan sonra başını devam edebilirsiniz anlamında salladı. "27 yaşında bir kadın. Sihir bakanlığında çalışıyor." Demek bir büyücüydü. Çevresindeki büyücü sayısının artışı karşısında biraz endişeli hissediyordu. "Fazla zeki olduğu söylenemez. Sıradan bir insan." Sıradan bir insanın zengin birine ne gibi bir zararı dokunabilirdi ki? Darren'ın kafası bir türlü bu insanların işine basmıyordu. "Ve?" Laf kalabalığı etmenin lüzumu yoktu bu yüzden kısa cevaplar vererek konuyu sonuca bağlamak istiyordu. "Adresi elimdeki kağıtta yazıyor. Koruması veya bunun gibi onu koruyacak tarzda şeylere sahip değil. Asası dışında. Bunun sizin için bir sorun teşkil etmeyeceğini umarım." Darren için büyücüler ile normal insanlar arasında bir fark yoktu. Hepsi silahtan çıkan bir kurşuna karşı dayanıksızdı sonuç olarak. "Devam edin, lütfen." Darren'ın sert mizacı karşısında adam biraz sıkılmış gibiydi. Karşısında her lafa evet diyecek birini bekliyor gibiydi ancak Darren gibi bir adamdan istediğini alamayacaktı. "İş bitiminden önce size 10 bin dolar, iş bitince de 15 bin dolar vermeyi uygun gördük." Çoğul isim kullanarak kendini önemli biri gibi göstermeye çalıştığının farkına varmıştı Darren ancak onun gözünde bu adam sıradan bir elçiden farksızdı. "Anlaştık." Elini adama uzattı. "İşi bitirdiğiniz zaman ikinci adreste kalıyor olacağım. Oraya gelirseniz paranızın kalanını alabilirsiniz." Eller tekrar birbirine kilitlenmişti. "Bu gece iş biter." Elini adamdan kurtarıp arabasına bindi. Mustang'in motor sesi gecenin sükunetini bozup araba uzaklaşırken adam otoparkta tek başınaydı.

Darren'ın evi.


Evinin arka bahçesinde bulunan garajına gitti. Dışarıdan sıradan bir garaj gibi gözüken bu kulübe içinde bulunan kapı ile yerin 4 metre altında farklı bir odaya açılıyordu. Anahtarlarını karıştırıp kapağın anahtarını bulduğunda saat gece yarısını biraz geçiyordu. Demir merdivenleri yavaş yavaş indi. Elektrik şalterini kaldırdığında iki adet asma lamba cızırtı ile yandı. İki taraflı duvarlarda çoğunluğunu tabancaların oluşturduğu küçük bir silah koleksiyonu vardı. Sağ tarafa dayalı silahlara doğru ilerledi. İşi hızlı ve sessiz bitirmesi için gerekli olan silahı biliyordu. Ezbere bildiği silahlardan Heckler & Koch P30L, yarı otomatik, 15 9mm mermi kapasiteli tabancayı seçti. Kullanımı kolay ve hızlı çalışan bir silahtı. Silahı aldıktan sonra odanın sonunda duran demir masaya gitti ve silahına uygun olan susturucuyu alıp namluya taktı. Tabancayı beline taktıktan sonra masanın üstünde duran plastik kabloyu da ceketinin cebine koydu. Belki de silahı ateşlemesine hiç gerek yoktu. Çıkmadan önce masanın kenarında duran maymuncuğu da cebine atarak ışığı kapattı ve kapağı kilitleyip çıktı. Alacağı her şeyi almıştı. Arabasına binip adrese bakarken saat gece bire geliyordu.

Helen Angelapulos'un evi


Mütevazi, tek katlı bir evdi. Ufak bir bahçesi, bahçede de ufak tefek süs eşyaları bulunuyordu. Arabasını sokağın başında bırakıp eve yürümüştü. Çıkan sesten dolayı büyük ihtimalle uyuyan bu sokağı uyandırmanın bir anlamı yoktu. Bir hayalet gibi en ufak bir ses çıkarmadan eve doğru ilerledi. Uzaktan hareket eden bir karartıydı sadece. Evin tahta kapısına gelip yavaşça ittirdi, tahmin ettiği gibi kilitliydi. Cebinden maymuncuğu çıkartıp tek dizinin üstünde kilitle sakince uğraşmaya başladı. Neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Titizliği yüzünden biraz uzun sürse de kilit sonunda açılmıştı. Kapıyı yavaşça araladı ve sığabileceği kadar boşluk bıraktıktan sonra içeri süzüldü. İki odası olan sade döşenmiş sıradan bir memur eviydi. Eşyaların bir kısmı kutuların içinde duruyordu. Yeni mi taşınmıştı yoksa bir yere mi taşınıyordu bilmiyordu, pek ilgilendiği de söylenemezdi. Bir iki adım atıp salona göz gezdirdi. Salon karanlık ve bomboştu. Bacağına sürtünen bir şey hissedip kafasını eğdi. Eli çoktan beline gitmişti. Ancak endişesinin boşa olduğunu siyah renkli bir kedi görünce anladı. Küçük bir miyav sesi ile bir iki kez bacağına sürtünen kedi aradığı ilgiyi göremeyince tekrar karanlık salonda kayboldu. Kediler ile güzel anıları yoktu bu yüzden pek haz etmezdi kedilerden. O daha çok köpek insanıydı. "Yemeğin mutfakta Daisy!" içeriden gelen genç bir kadın sesi ile kendini salona attı Darrren. Demek hala uyumamıştı genç kadın. Çıplak ayağın parkede çıkardığı sesin odaya doğru yaklaştığını duyabiliyordu Darren. Kapının arkasına saklanarak cebindeki ipi çıkardı. Doğru anı kollayarak sessizce bu işi halledebilirdi. Sakince beklemeye başladı. Saniyeler ile senkronize bir şekilde ilerleyen ayak sesleri kapının önünde durmuştu. İçeri birkaç adım attıktan sonra ufak bir 'klik' sesi ile salonun beyaz ışığı yandı. Kapıya bakan aynadan iki yabancının gözlerinin temas etmesi bir saniye bile sürmemişti. Kadın tam çığlık atacaktı ki Darren kapıyı sertçe itti. Kapı cılız kadına çarptığında kadının çığlığı boğazında kalmıştı. Kapının arkasından çıkıp ipi kadının boynuna geçirdi. Saniyeler kadın, Darren'ın kolları arasında debelenirken hızla geçiyordu. Sonunda hareketsiz kalan kadının öldüğünden emin olmak için boynunu hızla çevirdi Darren. Kemiğin kırılma sesi boş salonda yankılandı. Duyulan tek ses her şeyden habersiz uyuyan kedinin mırlama sesiydi. Kadını sürükleyip koltuğu yatırdı. Nefessizlikten morarmış dudakları ve korku ifadesi kazınmış suratı işin bittiğinin göstergesiydi. Evde bulduğu bir kafese kediyi koyup evden çıktı. Her ne kadar kedileri sevmese de bir kediyi sahipsiz bırakamazdı. Geçerken bir barınağa bırakmak en iyisiydi. Kapıyı kapatıp elinde kafes ile arabasına yürürken iş vereni bulacağı adresi aklından geçirdi. Ezberi her zaman iyi olmuştu.

10
Black Malikanesi / Ynt: İçimizdeki İrlandalı
« : 12 Ağustos, 2022 21:12:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kaçmak, Kaithlyn için kapana kısılmışlık hissinden kaynaklanan kaçınılmaz bir sonuçtu. Sadece bulunduğu ortamda daralma hissinden çok daha öteydi bu; sadece yaşadığı şehirde ya da evde tutsakmış gibi hissetmiyordu kadın. Tüm bunların ötesinde sanki kendi vücudunda bile hapis olmuştu. Ağır ağır ilerleyen insani kusurlarla bezeli bir bedende sıkışıp kalmış gibi hissediyordu çoğu zaman. Sanki ruhuyla bedeni bir türlü uyum sağlayıp bütünlüğü oluşturamıyordu; birbirinden şikâyetçi iki yaramaz çocuğu oynuyorlardı. Nereye giderse gitsin sona ermeyecek kısır döngüydü bu zira Fransa’dan İngiltere’ye yaptığı yolculuk pek de yardımcı olmamıştı. Gerçi yine de daha iyi hissediyordu Kaithlyn, malikane sınırları içindeyken. Neredeyse yok denecek kadar az hüzünlü ana tanıklık etmiş bu malikanenin duvarları kızıl cadının içinde yeşermeye çalışan minik huzur kırıntılarını besliyordu. Eh, yeterli olmamasına karşın hiç yoktan iyiydi keza hiçbir bağlantısı olmayan yabancı topraklara verseydi dümenini büyük ihtimalle deliliğin sınırını aylar önce arkasında bırakmış olurdu. En azından o an için kendi çizdiği sınırın biraz gerisinde kumdan kale yapıyordu. Büyücünün sesi odada tekrar yankılanınca düşüncelerinden sıyrıldı. Aslında bir bakıma Fëanor'un arasında kaldığı iki durum da geçerli sayılırdı. Elbette ki adamın neler yaşadığını ve geçirdiği günleri bilmiyordu ancak yine de basit bir genelleme yapacak olsaydı büyücünün hem kendini tekrar bulduğunu hem de bambaşka bir insan olduğunu söylerdi. Herkes bu şekilde ilerlemez miydi zaten? En tepeye çıkabilmek için bazen en dibi görmek gerekirdi; aynı şekilde de kendini tamamen bulabilmek için ilk önce kaybetmek gerekirdi. Lakin yine de bulduğu kişi tamamen kendisi de sayılmazdı. Bu o an için dünyada nefes alan herkesin on yıl önceki halleriyle o anki hallerinin kesinlikle bir olmaması fakat yine de aynı kişi olmalarıyla aynı şeydi. Yani bir nevi kişiye özel bir şey değildi. Düşüncelerini dillendirmek için dudaklarını araladıysa da sonrasında düşüncelerini açıklayacak gücü kendinde bulamadığından dudaklarını kapattı.

Bazıları acılarını unutmak için uyuşturucu ya da alkol gibi geçici kaçışlara yönelirdi. Bazılarıysa yüreklerinde hissettikleri o derin acıya sıkı sıkıya sarılırdı. Çünkü o acı geriye kalan tek şey haline gelmiştir bazıları için. İlkini seçmek çok daha kolaydı, ikincisiyse biraz daha meşakkatliydi. Kaithlyn de ne yazık ki ikinci yolu tercih etmişti. Kocasından geriye kalan yegâne şey acıydı ve katlanması ne kadar zor olsa da Kaithlyn o acıya özenli davranıyordu. Yani çoğu zaman. Gözleri pencereden dışarı süzülen kadın avluya çökmüş akşam dinginliğiyle karşılanınca hafif bir tebessümü esirgeyemedi manzarasının güzelliğine karşı. Yavaş yavaş kıpırdayan yapraklarla süslenmiş sanat eserine benziyordu avlunun o anki hali. Birkaç saniye kadar eserin tadını çıkarttıktan sonra tekrar Fëanor'a dönmesiyle aldığı soru karşısında duraksadı. Büyücünün dudaklarından sıyrılıp havaya karışan soruyu hakkında daha önce hiç kafa yormamıştı. Daha doğrusu yormasına gerek kalmamıştı. Farkında olmadan birkaç saniye boyunca tuttuğu nefesini yavaş yavaş salarken gözleri ilk önce sehpanın üzerinde kuzu kuzu yatan kutuya daha sonraysa tekrar Fëanor'un gözlerine döndü. “Geçmişin sorunu da bu, Fëanor.” Diye başladı sözlerine gayet yumuşak bir tonda. “Geçmiş için yapabileceğimiz tek şey güzel hatırlamak. Başka hiçbir şey değil. Ve, Fëanor, bunu neden sorduğunu tam olarak bilmesem de, eğer aşk sana kapılarını bir kez daha aralama nezaketini göstermişse bu geçmişine karşı işleyeceğin bir günah değil geleceğini oluşturacak bir lütuftur.” Eğer aynı durumda kendisi olsaydı ne yapacağını kısaca gözden geçiren kadın anlık bir duraksamanın ardından devam etti. “Hayatın mutluluktan kaçındıktan sonra hiçbir anlamı kalmıyor. Ve başka biriyle mutlu olma ayrıcalığı da her zaman kapıya gelmiyor. Fëanor, mutlu olacağına inandığın şeyleri yapmalı insan, ve asla hayaletler için atan bir kalbi heba etmemeli.”

11
Black Malikanesi / Ynt: İçimizdeki İrlandalı
« : 12 Ağustos, 2022 13:22:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Geçen yıl boyunca aklına takılan birkaç sorunun cevabını Fëanor kendi kendiliğinden vermeye koyulunca istemsizce kollarını göğsünün altında birleştirdi kadın. Ingiltereye döndüğü ilk zamanları tüm canlılığıyla hatırlıyordu;Black malikanesinde geçmişten kopup gelen sayfaların arasında sıkışmış halde çoğu gece tek yaptığı şey odasının penceresinden avluyu izlemek olduğu akşamlarda birçok soru oluşmuştu zihninde. En yakın arkadaşıyla nasıl bu denli koptuğunu düşünmüştü bazı akşamlar; bazen Fëanor'un Ravenclaw cübbesi içinde geçirdiği yıllardan kesitler gelmişti gözünün önüne. Dolayısıyla nasıl olup da yollarının bir daha kesişmemek üzere ayrıldığını da düşünmüştü. Gerçi, bu yol ayrımının çoğunluğu kasti hamlelerden oluşuyordu, bunun da farkındaydı cadı. Yine de büyücünün içinden geçenleri anlıyordu; geçmişten gelen tanıdık bir yüz kapanmaya çalışan birçok şeyi tekrar tetikleyebilecek güçteydi. Ne zaman büyücünün simasını görse Nora'nın sesi uzaklarda çınlıyormuş gibi hissediyordu. Fëanor'u tanımasının yegâne sebebiydi sarışın cadı. Tabii, bu kendisinde hissettiği burukluğun büyücüdeki farklı boyutunu inkâr edecek değildi. Onun gözlerinden bakılacak olursa işin katlanılması güç boyutu gayet açıktı. Üstelik yıllar evvel yaşanmış güzel anılara ev sahipliği yapan yerde bulunmak da pek yardımcı olmuyor, diye geçirdi içinden, bir yandan da Fëanor'un kendi düşüncelerini destekler şekilde devam eden konuşmasını dikkatle dinliyordu. Ah, şüphesiz ki Fëanor'un kendisini çağırmasının sebebini de düşünmüştü cadı. Yalnızca cevabın burnunun ucunda el salladığını görememişti. Belli belirsiz bir tebessüm oluştu dudaklarında, büyücünün etik anlayışı yıllara direnmişti anlaşılan. Cadının dudaklarını aralamasına bile fırsat kalmadan konu değişivermiş, herhangi bir kitabın herhangi bir sayfasında yazıyormuş gibi rastgele bir anı gün yüzüne çıkmıştı. Kendine engel olamadan güldü cadı; o günü çok iyi hatırlıyordu. Kıkırtı sesleri arasında, aslında Fëanor'un gerçekten konuşacak birine ihtiyacı olduğu düşüncesinin bir anda zihninde patlaması dudaklarındaki gülücüğü bariz miktarda soldurdu. Gerçekten olan şey buydu. Konuşmanın gidişatının belirsizliğinin de sebebi buydu. Acaba bunca yıldır büyücü kaç kişiye anlatabilmişti ya da anlatmıştı hissettiklerini? Kaçı anlamıştı bunları? Bir? İki? Belki üç. Derin bir iç çekti; ne yazık ki o hissi de gayet iyi biliyordu.

“Seni hiç suçlamadım Fëanor, ve sana kızmadım da.” Aslında bu gerçeğin bir miktar çarpıtılmasıydı. Kızdığını anımsıyordu kadın, gayet iyi anımsıyordu. Ama öfkesi cehaletinden kaynaklanıyordu, bu yüzden gündeme getirme gereği duymadı. Yaşamayanın anlamayacağı bir şeydi sevilenin kaybı; önemli olan o an içinde hiçbir kızgınlığın olmamasıydı. Kaithlyn, büyücüye öfkelenecek son kişiydi bu konuda. Özellikle de İngiltere'ye gelme fırsatını kendi kaçışı olarak gördüğü için saniye düşünmeden kabul edip Paris’ten kimseye bir şey söylemeden ayrılmasının ardından, Kaithlyn kesinlikle bu konuda kimseyi yargılayacak konumda değildi. “Bazen tek ihtiyacın olan şey budur; her şeyden kaçmak.” Kısa bir duraklamada derince iç çeken cadı büyücünün gözlerine şefkatle baktı. “Seni gerçekten çok merak ettim Fëanor, ama bir şekilde tutunacağını biliyordum. Sanırım bu yüzden kısmen içim rahattı.” Durdu. Yaşadıklarını tekrar dillendirmek istemiyordu ama soruyu geçiştirme kabalığı da yapmak istemiyordu. Sıkıntılı bir bakışı pencereden dışarı fırlatırken aklına geldiği her anda yaptığı gibi istemsizce alyansıyla oynadı. “Bende pek parlak hikâyeler yok Fëanor, bildiğin gibi.” En son Black ailesinin balosunda karşılaştıklarında üstünkörü konuşmuşlardı. “Black malikanesi benim de kaçış rotamın son durağı. Sanırım insan kendinden tamamen kaçmadan kendini bulamıyor.” Dalgınca mırıldandığı kelimelerin arkasından düşüncelerinden kurtulmak ister gibi başını sallayıp tekrar gülümsedi.

12
Birleşik Krallık / Ynt: Yeni hayat
« : 09 Haziran, 2022 18:28:06 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Baykuşun gözden kaybolana kadar arkasından baktı ardından balkon kapısını kapatıp içeri geçti. Kitaplığının önünde durup Fransa'dan yanında getirdiği kitaplar arasındakilerden üzerinde 'Fareler ve İnsanlar' yazan ince bir kitabı yerinden çekti ve kapağına baktı. Bunu çok önceden Sebastian'ın kitaplığından aldığını hatırlıyordu. Kitabı elinde çevirip arka kapağındaki yazıyı okudu. Konusunun çok da ilgi çekici olmadığını düşünse de aklına yapacak daha iyi bir şey gelmiyordu. Kitabı alıp yavaşça yürüdü ve kendini yatağının üzerine attı. Yastığını dik bir şekilde yatağının başlığına yasladı ve kendi sırtını da yastığa dayadı. Kitabını kucağına getirdi ve kapağını açtı. İlk sayfadaki kitap künyesini geçti ve hikayeyi okumaya başladı. Bir kitabı okurken ilk sayfalarda olaya odaklanmaz, yazarın kalemini çözümlemeye çalışırdı. Yazarın betimlemeleri hoşuna gitmişti. Yazarın kalemi ve anlatım tekniklerinden sonra dikkat ettiği şey karakterlerin detayları olurdu. Yazarın yarattığı karakterleri anlamadan olayı kafasında tam anlamıyla canlandıramazdı. Bu yüzden harika fikir ve temaların basit karakter işlemeleriyle yazıldığı kitaplardan nefret ederdi. Şu an okuduğu kitaptaki karakterlerin zıtlığından hoşlanmıştı. Olay ise Amerika'nın bir şehrinde geçiyordu. Kafasında çözümlemelerini yaptıktan sonra kitabın içindeki olaya dalmaya hazırdı.Dokuzuncu yaşında, hayatının ilk yaz tatiline girdiği için hem mutlu hem de sinirliydi. Önceden yılın tamamı kendisine aitken dörtte üçünün ondan çalınıp okul adında bir yerde sıkıcı ve herkesin bildiği şeyleri onlara dayatmak için ziyan edilmesi ve zaten onun sahip olduğu günlerin dörtte birinin ona hediye gibi verilmesine epey sinirlenmişti. Aslında okuldan nefret etmiyordu, orada yazı yazmayı öğrenmişti. Ona hayatında yeni şeyler kazandıran herkese minnettarlık duysa da iki ay içerisinde yazmayı öğrenmesine rağmen kalan altı ay boyunca da sınıf arkadaşlarıyla birlikte aynı şeyler görmek zorunda kalmaktan hoşlanmamıştı. Okumayı zaten okula başlamadan önce öğrendiği için okulda yazı yazmak dışında tanıştığı diğer şey ise matematikti. Hakkındaki bazı temel şeyleri öğrendikten sonra matematiğin ucu bucağı olmadığını analitik zekası sayesinde çabucak kavramıştı. Bu kadar büyük bir sayısal evren olmasına rağmen okulda ona gösterilenlerin ne kadar dar bir kısım olduğunu anladığında matematik dersine olan ilgisini de kaybetmişti. Gününün en verimli saatlerini okulda harcadığı için kitap okuyabilmek için geç saatlere kadar uyanık kalmak onu sene içinde çok yormuştu bu yüzden yaz tatiline girmiş olmak iyi bir haber sayılabilirdi.Baba ve annesi buradaki evlerini de o sene yaz tatillerini geçirmek için satın almışlardı. Burada geçirdiği ilk yaz tatilinde yüzmeyi bilmediği için denize pek yanaşmadı. Onun yerine günlerini etrafı keşfetmek, sahilde oturup kitap okumak ve insanları izleyip gözlem yapmakla geçirmişti. Bir gün halinden epey memnun bir şekilde sahilin arkasındaki taşlı yolda şortunun üzerine giydiği mavi tişörtüyle kamelyalardan birinde tek başına oturmuş bol resimli bir çocuk kitabı okuyordu. Kitap Antik Mısır hakkında yazılmış eğlenceli bir kitaptı. Kitapta Mısır’ın tarihi; Firavunlar, piramitler, o zamanlarda kullanılan şifacılık teknikleri, gelmiş geçmiş bazı kraliçeler ve yaşam öyküleri, yaşanan savaşlar ve Mısır mitolojisindeki tanrılarla bir bütün olarak ele alınmıştı. Köpek kafalı ve koç kafalı tanrıların kitap içerisinde konuşmalarını okumak onu güldürüyordu. Bir yandan da o zamanlarda yaşayan insanların bunlara nasıl inandığını sorguluyordu. Gerçekten tanrılar varsa neden kendilerini saklayacaklardı ki? Kitabın Mısır’da ölen firavunların vücutlarının nasıl mumyalandığını açıkladığı kısmı okuduğu sırada birisinin ’’Hey!’’ diye seslendiğini duydu. Kafasını kitaptan kaldırıp karşıdan gelen erkek sesine çevirdi. Ondan biraz daha uzun ve geniş bir vücudu olan birkaç yaş büyük gözüken bir erkek çocuğu elinde topla karşısında duruyordu. Daha önce hiç görmediği yabancının kendisine seslenip seslenmediğini anlayamadı. İfadesizce suratına baktığı kısa bir süre içerisinde kimse ses çıkarmayınca usulca dönüp arkasına baktı. Yakınlarda ikisinden başka kimse yoktu. Çocuğun suratını dönüp şaşkınlıkla ’’Bana mı seslendin?’’ diye sordu. Sesi tahmin ettiğinden daha farklı çıkmıştı. Söylerken herhangi bir kelimeyi yanlış telaffuz edip etmediğini düşünüyordu. Çocuk bembeyaz dişleriyle gülümseyip ’’Elbette sana diyorum şapşal, sahilde bizim çocuklarla voleybol oynayacağız ama sayımız eşit bölünmüyor. Bizimle oynamak ister misin?’’ diye sordu elindeki topu döndürürken.Darren daha önce hiç voleybol oynamadığı için birkaç saniye hiç ses çıkarmadı. Ayrıca bir yabancının ona şapşal demesinden hoşlanmamıştı. O kesinlikle şapşal değildi ve bu çocuğun da bunu bilmesini istiyordu. Sessizlikten rahatsız olmuş gibi görünen çocuk hızlıca ekledi: ’’Yaşıtlarımız da var tabii. Oynamayı bilmiyorsan da önemli değil orada bulunanların çoğu pek iyi oynayamıyor zaten.’’ Çocuğun telafi etmek için söylediği her kelime sinirlerini daha da bozuyordu. Oyuna girip çok iyi oynayıp ona söylediklerinde haksız olduğunu göstermek istese de daha önce hiç oynamadığı bir oyun hakkında kendine pek güveni yoktu. Ayrıca bu sıcakta güneşin altında oyun oynayıp terlemek de istemiyordu. Kafasını eğip elindeki kitaba baktı Antik mısırda firavunların nasıl mumyalandığını öğrenmek daha çok ilgisini çekiyordu. Kafasını tekrar çocuğa çevirdiğinde ona beklentiyle bakan bir çift ela gözü gördü. Nasıl reddedeceğini bilemediği için ağzında bir şeyler geveledi. ’’Şey ben oynamak istediğime emin değilim,’’ çocuğun yüzündeki hayal kırıklığını gördüğünde bir bahane üretmek zorunda olduğunu hissetti ve devam etti [color=yellow’’Yani şey oyunu bilmiyorum. Belki de sizi izlesem daha iyi olur.’’[/color] Çocuğun en azından bir seyirci kazanacağı için sevinip diretmemesini umuyordu. Çocuk yanağının tek kenarını düşünür gibi yukarı kıvırdı. ’’Peki ama ilk turdan sonra sen de oyuna katılacaksın. Basit bir oyun olduğu için eğer izleyip de yine anlamazsan zaten kitabına geri dön.’’ şeklinde kaba bir cevap duymayı beklemiyordu. Sırf onu kırmamak için değerli vaktini harcayacak olmasına rağmen ona yapılan muameleden hoşlanmamıştı. Çocuk elindeki topu havaya atıp tutarak arkasını dönüp sahile doğru ilerlediğinde şımarıkça somurtarak peşinden ilerledi. Sıcak kumları ayakkabısına rağmen hissedebiliyordu.
İsmini bile bilmediği ukala çocuğu takip ederken o küçük bir voleybol filesi ve etrafında beyaz şerit olan bir voleybol sahasına girdiğinde kendisi de sahanın yanındaki yolun kenarında üst üste dizili taşların üzerine oturdu. Çocuğun arkadaşlarına bir şeyler söylediğini gördü, tam olarak duyamasa da kendisinin neden izlediğini anlatıyor olmalıydı. Sahadaki çocukların hepsinin merakla kendisine baktığını görünce rahatsız olup kafasını kucağındaki kitaba çevirdi. Hepsi arkadaşlardı ve birbirlerini tanıyorlardı, kendisi ise onlar için yabancıydı. Aralarında bir yabancıyla oynamak istemeyenler olabileceğini düşünüp üzüldü. Çocuklar dağılıp kız erkek karışık bir şekilde filenin iki yüzünde yerlerini aldılar. Kişi eksikliğinden dolayı sahanın sağ tarafında dört ve sol tarafında beş kişi olacak şekilde ayrılmışlardı. En arkadaki uzun düz kahverengi saçları olan kızın elindeki topla sahanın dışına çıkıp şeridin önünde durduğunu gördü. Elindeki topu bir kere kumda sektirip ardından havaya attı ve zıplayarak sağ eliyle topa vurup filenin karşısına yolladı. Karşı takımda sahanın ortasında duran çocuk dizlerini kırıp iki eli topla buluşunca dirseklerinden güç vererek topu sağındaki arkadaşına yönlendirdi. Sağda duran kız da aynı şekilde topa vurarak topu yükseltti ve karşısındaki uzun boylu zayıf çocuk zıplayarak tek eliyle topa şiddetli bir şekilde vurdu. Filenin diğer tarafında hızla yere ilerleyen topa bakarken kısa boylu bir kızın iki kolunu birleştirip kendini öne attığını ve topun altına koyup topun kollarına çarpıp yere düşmeden yükselmesini sağladı.Ardından düz saçlı bir çocuk da kollarını aynı şekilde birleştirip biraz kırdıktan sonra topa vurdu ve düzgün bir şekilde yükselmesini sağladı. Ardından onu buraya çağıran uzun boylu çocuk hafif zıplayarak iki elinin parmaklarıyla topa kontrollü bir şekilde vurdu ve topu hızla filenin karşısına attı. Top sahanın sonuna doğru ilerlerken karşı takımdan kırmızı boyalı saçları olan bir kız topa vurmak için koşsa da o yetişemeden top yere düştü ve takımındaki herkesin somurttuğunu gördü. Onu buraya getiren çocuksa sevinçle iki kolunu da havaya kaldırıp düşük desibelde kısa süreli bir zafer nidası attı. Takım arkadaşları da onu alkışladı. Ardından karşı sahadan öndeki kız topu filenin altından ela gözlü çocuğa verdi. Kısa bir süre daha izledikten sonra neye göre sayı kazanıldığını, nasıl oyuna başlanıp gelen topun nasıl karşılandığını, farklı vuruş tiplerini, kaç pastan sonra topuna karşıya atıldığını ve sahadaki kişilerin neye göre dönüp yer değiştirdiğini anlamıştı. Hatta birkaç voleybol terimi bile öğrenmişti. Kafasından hangi şekilde gelen topa hangi şekilde vurmanın daha iyi olduğunu hesaplıyordu. Darren havada dönen topu gözleriyle takip etmekten zevk almaya başlamıştı. O sırada muhtemelen yorulmuş olacaklar ki topu kenara bırakıp su içmek için etrafa dağıldılar. O sırada kendisini buraya getiren çocuk da ona doğru yürüyordu. Önüne kadar gelip durdu. Epey yorulmuş ve terlemiş gözüküyordu ’’Umarım anlamışsındır.’’ dedi.
Çocuğun ela gözleri Darren'ın buz yeşili gözlerinden sıyrılıp kucağındaki kitaba yöneldi ve merakla irileşti. Çocuk hiç düşünmeden Darren'ın elindeki kitabı alıp elinde çevirdi. Bir anlığına hangi sayfada kaldığını kaybettiğini sanıp korktu. Ardından kitabın içindekiler kısmından kaldığı kısmı bulabileceğini hatırladı. Elindeki kitaba küçümseyerek bakan çocuğu somurtarak izledi. Çocuk yorum yapmadan elindeki kitabı geri uzattı ve gülümsedi. ’’Su alıp geliyorum, bizim takımda olacaksın zaten ilk seti kaybettik.’’ dedi cümlenin sonuna doğru somurtarak. O gittikten sonra kendisi de kitabını taşların üzerine bırakıp sahaya doğru yürürken babası Sebastian'ın sahile çıktığını gördü. Elini kaldırıp  Sebastiana'a el sallayınca oda gülümseyerek o da gülümseyerek Darren'a el salladı. Elindeki deniz çantasıyla şezlonglardan birine oturan Sebastian'ın arkasından Igritte de gelip Sebastian'ın yanındaki şezlonga yerleşti. Onlara bakarken ona doğru hızla yürüyen kısa boylu kızıl saçlı kızı gördü. Az önceki maçta yere düşen topları kurtarmak için kendini sürekli yere attığı için dizleri kızarmıştı. Yaklaşıp gülümsedi. ’’Buralara yeni mi taşındınız?’’ diye sordu. Darren olumlu anlamda kafasını aşağı yukarı salladı ve ’’Evet buradaki ilk yazımız.’’ dedi. Kızın sıcakkanlılığı hoşuna gitmişti ve kendini daha az yabancı hissetmek için buna tutunmaya ihtiyacı vardı. O sırada diğer çocuklar da gelip yavaş yavaş sahadaki yerlerini aldı. Kızıl saçlı yüzüne ara ara serpilmiş tatlı çilleri olan kız ’’Ben Angele, benim de buradaki son yazım.’’ dedi hafif hüzünlü bir sesle. Ardından ekledi: ’’ Senin ismin neydi bu arada?’’ dedi merakla açılan gözleriyle ona bakarken. Kısaca ’’Darren,’’ dedi ve sustu. Birkaç kişi daha kendini ona tanıttıktan sonra hala ismini öğrenemediği çocuk da sahaya girdiğinde uzun siyah saçlı kız koşarak topu yerden aldı. ’’Hadi başlayalım.’’ dedi heyecanla.Ela gözlü çocuk ona işaret yaparak yerine geçmesini söyledi. Ona doğru yer değiştirmek için yürürken yanında geçtiği anda dalgalanan sarı saçlarından yayılan nane kokusunun ter kokusuyla karışmış hali burnundan ciğerlerine doğru ilerledi. Filenin önünde, çocuğun yanındaki yerini aldığında dizlerini hafifçe kırıp oyunun başlamasını bekledi. İlk başta kendinden emin olmasa da oyun boyunca uzun boyu sayesinde alçaktan gelen topları zıplayarak başarıyla sayı almış ve çevik vücuduyla arkadaşları tarafından uzağa atılan toplara yetişip düzgünce yönlendirmeyi başarmıştı. İki takım da fazlasıyla azimli olduğu için top uzun süre havada kalıyor ve sayı almak zorlaşıyordu. Sebastian ve Igritte'in hala orada olup olmadığına bakmak için şezlongların olduğu tarafa doğru baktı. İgritte şezlongunda denize doğru uzanırken, Sebastian denizden yeni çıkmış elindeki havluyla saçını kuruturken Darren'ı izliyordu. Kolunu kaldırıp Darren'ı cesaretlendirmek için baş parmağını kaldırdığı yumruğunu gösterdi. Sebastian'ın ona destek olduğunu görünce Darren gülümseyip önüne döndü. Başlama sırası karşı taraftaydı ve  Sebastian'a ne kadar iyi oynadığını göstermek istiyordu. İsminin Briland olduğunu öğrendiği düz saçlı çocuk sahanın dışından servis kullanarak topu karşıya yolladığında Angele topu karşıladı ve o sırada ortada bulunan çocuk ise topa parmaklarıyla vurup Darren'a atmaya çalışmıştı fakat yanlışlıkla fazla güçlü vurduğu için top çok yükselmiş ve uzaklaşmıştı. Darren bunun harika bir fırsat olduğunu düşünüp yerinden fırladı ve topun düşeceğini hesapladığı yere doğru uzun adımlarla koştu ve tüm gücüyle sıçrayıp topa sağ eliyle smaç bastı. Ardından kumların üstüne sert bir düşüş gerçekleştirdi.Vücudunu kontrol edemeyip yere indiğinde ağırlığının tamamını sağ ayağına yüklediği için ayağında hissettiği acıyla hafifçe inleyip kendini yere attı ve sağ ayağını tuttu. Topun yere düşüp sayı aldığını son anda görebilmişti. Yerde ayağını tutarken Angele korkuyla koşarak yanına gelmişti. Onun yüzündeki tedirginliği görünce bir sorun olmadığını söylemek istese de ağzından sadece acı dolu mırıltılar çıkmıştı. Ardından tüm takım yavaşça etrafına toplandığında Darren'ın uzun süredir ayağa kalkmadığını gören  Sebastian telaşlandı ve hızlı adımlarla yanlarına gitti. Onu gören çocuklar açıldı ve Darren, Sebastian'ın korkulu gözlerini görünce yüreği de burkuldu. Sebastian kibarca ’’Üzerine basabilir misin?’’ diye sorduğunda bileğini tuttuğu elini sıktı ve acıyla yüzünü ekşitti. Olumsuz anlamında kafasını iki yana salladı. Sebastian yanına eğilip kollarını Darren'ın bedeninin altına sardı ve yavaşça onu kaldırıp eve doğru yürümeye başladı. Sebastian'ın sırtının arkasından ona el sallayan Angele’yi gördü ve o da kızıl saçlı kıza el salladı. Sonra utançla yüzünü Sebastian'ın göğsüne gömdü. Sebastian eve geldiklerinde onu yavaşça kanepeye bırakıp ayağına baktı. Düşünceli bir şekilde ’’Burkulmuş olmalı, bir süre üstüne basmasan iyi olacak.’’ dedi. Ardından Igritte'e ulaştı. Konuştuklarını duymasına rağmen neyden bahsettiklerini anlamadı. Kafasında yeni tanıştığı insanların yanından sakatlanarak ayrıldığı anıyı tekrar edip kendini utandırmakla meşguldü ve aynı zamanda bütün tatili yatarak geçirmek zorunda kalmaktan korkuyordu. Kısa bir süre sonra dış kapı açıldı ve elinde deniz çantasıyla içeri giren İgritte yüzündeki güneş gözlüğünü çıkartıp çantayla birlikte portmantoya koydu. Kadının sarışın teninin güneşte bronzlaştığında ne kadar güzel göründüğünü düşündü kısa bir anlığına. İgritte'in görünüşü hakkında hayranlık duyulacak bir sürü şey vardı.İgritte yavaşça yürüyüp Darren'ın başına geldi. ’’Tanımadığın insanlarla bilmediğin oyunlar oynarsan böyle olur işte!’’ diye azarlasa da sesi merhametli geliyordu. Sebastian'ın getirdiği ilk yardım setinden aldıklarıyla ayak bileğine merhem sürüp sargı beziyle sararken İgritte'in narin ellerini izliyordu. Ardından Igritte ve Sebastian önceden sözleştikleri arkadaşlarıyla yemek yemek için yanındaki masaya bir tabak kızartma ve köfte bırakıp gitmiş, onu da salonun ortasındaki kanepede tek başına bırakmıştı. Can sıkıntısından tavanı izlerken kapının çaldığını duydu. Kendisi yaralı halde yatıyordu ve evde kimse yoktu. Bacaklarını kanepeden aşağı uzatıp sargılı olan sağ ayağına fazla yüklenmemeye çalışarak ayağa kalktı. Topallayarak kapıya ilerleyip kapıyı açtı. Kapıda duran ela gözlü çocuğu gördüğünde yaşadığı şaşkınlıkla kaşları hafifçe yukarı kalktı. Sahilde unuttuğu kitabı elindeydi. ’’Selam, iyi misin?’’ diye sordu. Yaşadığı suçluluk hissi yüzünden ve sesinden açıkça belli oluyordu. ’’İyiyim, teşekkürler ama sen-‘’ dediği sırada çocuk ne soracağını anlamış olmalı ki kendini açıklamak amacıyla söze başladı. ’’Ben şu evde oturuyorum,’’ derken Darren çocuğun eliyle gösterdiği yere baktı. Yolun hemen karşısında çaprazda duran iki katlı bir villayı işaret ediyordu. ’’Sen o şekilde gittikten hemen sonra biz de evlerimize dağıldık. Kitabını sahilde unutmuştun ben de yanıma aldım, balkonda otururken de annenin bu eve girdiğini görünce…’’ dedi ve elindeki kitabı Darren'a uzattı. Kitabını gülümseyerek çocuğun elinden aldı. O akşam adının Perceval olduğunu öğrendiği çocukla sonraki gün de karşılaşıp konuştular ve ondan sonraki gün de. Yazın son gününe kadar her gün…Anılarından sıyrılan Darren buruk bir gülümsemeyle düşüncelere dalar.Perceval hayatındaki ilk gerçek arkadaşı olarak hafızasına kazınmıştı. Her yaz, sabahları birlikte oyunlar oynar; Akşamları ise Darren ona okuduklarından öğrettiklerini anlatır ve üstüne tartışırlardı. Ve her sene Ağustos ayının sonunda eğlence parkında yapılan karnavallarda delilerce eğlenirlerdi.  Onu tekrardan görebilmeyi isterdi. Biraz daha sahilde yürüdü ve hava karardığında eve geri döndü. Üzerini değiştirdi ve eski bir anının içine doldurduğu huzurla derin bir uykuya daldı.

13
Birleşik Krallık / Yeni hayat
« : 08 Haziran, 2022 22:22:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[Flashback Yıllar yıllar önce - Londra'da ki evleri]

Sabah terler içinde uyandığında kalbi tekliyordu. Yatağında doğrulup, sırtını yatak başlığına yasladı ve kafasını tavana çevirdi. Mavi dört duvardan oluşan odasının beyaz boyalı tavanından sarkan avizeye baktı. Mumlar eşliğinde etrafındaki kristalli avizeye bakarken aslında kafasının içinde, sırılsıklam uyanmasına sebep olan kabusunu hatırlamaya çalışıyordu. Bunun yerine aklında sadece bazı belirsiz görüntüler canlandı. Yağmurlu ve karanlık bir ormanda koştuğunu ve kızıl bir alev topunun gecenin karanlığında yer yüzünü kırmızıya boyadığını hatırlıyordu. Bu karmaşık görüntüleri hatırlamak bile karnında bir şeylerin hareketlenmesine sebep olmuştu. Elini kalbine koyup derin nefeslerle vücut dengesinin normale dönmesini bekledi. Kendini daha iyi hissettiğinde ince yorganını üzerinden atıp bacaklarını yere uzattı. Ayaklarının soğuk zemine değmesi iyi gelmişti. Ayağa kalktı ve özensizce yorganını düzeltti. Pijamaları zayıf vücudunda sarkarken kapıya doğru yürüdü. Koridorda çıplak ayaklarıyla yürüyüp lavaboya ulaştı. Aynadan kendine baktı ve dağınık saçlarının kabardığını gördü ve eliyle indirmeye çalıştı. Bir nebze düzelttiği saçlarının uzamış olduğunu fark etti. Saçlarının omzunun altına gelmesinden rahatsız oluyordu özellikle de bu mevsimde saçlarına tahammülü yoktu. Lavabonun musluğuna asılı olan lastik tokayı bileğine geçirip elleriyle saçını kafasının üzerinde toparladıktan sonra lastikle saçını sıkıca bağladı.

Diğer eliyle de diş macunu aldı ve ucunu sağ elindeki diş fırçasına yaklaştırdı. Tüpe hafifçe baskı uygulayarak fırçanın telleri üzerine bir parça diş macunu yerleştirdi. Yaklaşık üç dakika boyunca aynadaki yansımasıyla bakışarak dişlerini fırçaladı. En son ağzındaki köpüklü suyu tükürüp fırçasını temizleyip yerine koydu. Yan tarafta katlı duran havlulardan biriyle ağzını sildi ve lavabodan çıktı. Annesi Igritte ve babası Sebastian'ın ne yaptığını merak ediyordu. Salonun olduğu taraftan gelen tıkırtı sesini duydu. Minik adımlarını evin salonuna çevirdi. Salonda  Sebastian'ın şöminenin içini karıştırırken gördü. Sebastian şömine odunlarını içindeki kiymiklar ile uğraşırken onu fark edince gülümsedi. ’’Günaydın Prens Hazretleri.’’ dedi dalga geçerek. Darren ’’Günaydın.’’ dedi usulca. Sonra kapının önünde yerde duran demir kafesi görünce baykuşuna ilerledi. Igrıtte salonla bitişik olan mutfağın dolaplarını karıştırıyordu. Igrıtte onu fark etmeden elindeki kafesle tekrar odasına yürüdü. Kafesi üzeri boş çalışma masasına bıraktı ve eğilip baykuşuyla göz göze geldi. Kafesin içerisindeki kuş soluk sarı renkli iri gözlerini Darren'ın üzerine dikmişti. Darren ise onun iri vücudunun etrafındaki beyaz ve grimsi tüylerini inceliyordu. Kafesin kapağını açıp daha yakından bakmak istedi. İlk başta bundan biraz tedirgin olsa da bu kuşların evcilleştirilmiş olduğunu kendine hatırlatarak rahatladı. Demir kafesin kapağını açtığında kuş tepki vermedi bundan cesaret alan Darren elini onun kısa bacaklarının önüne uzattı.Kuş bacaklarını kaldırıp ayaklarıyla Darren'ın ince bileğini kavradığında Darren, yavaşça kolunu kafesten çekti ve kuşun küçük yüzünü kendi yüzünün hizasında tuttu. Diagon Yolunda alışveriş yaparken gördüğü baykuşlara göre daha büyük bir vücudu vardı. İki sene önce muggle okulunda bir ödev için gökkuzgunumsular hakkında okuduğu bir kitaptan öğrendiklerini hatırladı. Dişi baykuşların kuluçka süresince yuvayı terk etmedikleri için açlıktan ölmemelerini sağlayan iri vücutları olduğunu, erkeklerin ise daha çevik olup daha iyi avlanabilmek için dişilere nazaran küçük vücutları ve uzun kanatları olduğunu okumuştu. Cinsiyetini tam anlamıyla anlamak için bileğini çevirdi ve kuşun kanatlarını inceledi. Gözüne oldukça uzun gelmişti. Hem iri bir vücudu hem de uzun kanatları olmasının iki olası farklı anlama gelebilirdi. Ya tembel ve şişman bir erkekti ya da çevik bir dişiydi. Arkadaşlarıyla mektuplaşması gerektiğini hatırladığında ikinci ihtimalin doğru olmasını ummuştu. Cinsiyetinden tam emin olamadığı için bir ad seçerken de bunu göz önünde bulundurması gerekiyordu. Hayvanı ürkütmemeye çalışarak yavaşça diğer elini kaldırdı ve ona doğru götürüp yavaşça tüylerini sevdi. Kuş herhangi bir tepki göstermeden suratına bakmaya devam edince o da durmadı. Ardından kuş tüylerini kabarttı ve Darren'ın ağzından ’’Dolce.’’ kelimesi çıktı.Masanın başında oturan Sebastian'ın yanında, Igritte'in çaprazındaki sandalyeyi çekip oturdu. Bir saniyeliğine Igritte ile göz göze geldiğinde kadının yeşil gözlerinde herhangi bir duygu belirtisi arasa da bulamadı. Uzun sarı saçları fotoğraf çekimlerinde olduğunun aksine, yarasını kapatacak şekilde yüzünün sol tarafına doğru taranmış uçlarına doğru örülmüştü. Örülmüş haline rağmen neredeyse kalçasına kadar uzanıyordu. Igritte'in gözleri Darren'ın özensizce toplanmış saçlarına gittiğinde Darren oturduğu yerde küçüldü. İçinden daha da küçülüp karşısından yok olabilmeyi diliyordu. Eskiden merhametle bakan orman rengi bu yeşil gözler ona uzun zamandır korkutucu ve aşağılayıcı bakıyor gibi geliyordu. Igritte tek bir kelime bile etmeden üzerinde kurduğu baskıdan nefret ediyordu. Büyüyüp ona bağlı olmayacağı bir geleceğin hayalini kuruyordu. Ellerinin üzerindeki bakışlarını önündeki masada duranlara yöneltti. Masada reçel, sürülebilir çikolata gibi tatlı şeylerin yanında peynir, salam ve sosis gibi şeyler de vardı. Salamdan gelen kokuyla yüzünü ekşitip sepetteki sade kruvasanlardan bir tane aldı ve eliyle parçalayarak yavaşça yemeye başladı. Dün sabahtan beri neredeyse hiçbir şey yememiş olmasına rağmen iştahı yoktu ve tek lokma bile yemek istemiyordu.Oyalana oyalana kruvasanını yerken önce Sebastian'ın yemeğini bitirip köpeğini beslemek için ön bahçeye çıkmış sonra Igritte kendi önündekileri bitirip tabağını kaldırmış ve kahve yapmaya başlamıştı. Darren kendisine kahve yapan Igritte gidene kadar izlemiş o gittikten sonra yavaşça oturduğu yerden kalkıp yemediği yemekleri kaldırıp yerlerine yerleştirdi. Ardından emin adımlarla odasına döndü. Çantasından tüy kalemini alıp çalışma masasının başına oturdu. Çekmecelerden bir parşömen çıkardı ve derin bir nefes aldı. Ardından özlediği arkadaşına ulaştırmak üzere parşömenine yazılar doldurdu.Mektubunu bitirip ardından tüy kalemini bırakıp parşömeninin üzerindeki mürekkebin kurumasını bekledi. Hafifçe dokunarak kuruyup kurumadığını kontrol etti. Mürekkebin parşömen üzerinde dağılmadığını gördüğünde parşömeni rulo haline getirip ayağa kalktı. Balkon kapısının önüne gidip kapıyı açtı fakat balkona adımını atmadı. En yakın zamanda bu tozlu balkonu temizlemesi gerektiğini hatırladı. İpe benzer bir şey bulmak içi etrafına bakındı. Dolabının kapağına asılı duran süsü gördü. Seneler öncesinde bir yaz tatilinde canı sıkıldığı için bulduğu tahta çubuklar ve kurdelelerden kendi elleriyle yapmıştı bunu. Şu an ise gözüne oldukça çocuksu geliyordu. Dolaba ilerleyip kapağına asılan süse uzandı ve mavi kurdelelerden birini çekerek tahtanın üzerinde asılı olduğu yerden çıkardı. Ardından mavi kurdeleyi elindeki rulo parşömenin etrafına sarıp bağladı ve küçük bir fiyonk yaptı. Ardından Dolce'nin kafesinin kapağını açtı ve bileğiyle kuşu dışarı çıkardı. Koluna konan kuşla birlikte balkon kapısının önüne yürüdü. Kolunu kapıdan dışarı uzattı. ’’Oraya bir defa beraber gittik..O yüzden adresi bulabileceğine eminim..Riley'e git lütfen...’’ dedi ve elindeki parşömeni kuşun bacaklarının önüne uzattı. Bacaklarıyla parşömeni kavrayan kuş  görkemli kanatlarını iki yana açtı ve hızla yükseldi. Dolce'nin mektubunu doğru sahibine,Riley'e  iletip geri dönmesini umuyordu.

14
Birleşik Krallık / Ev...
« : 08 Haziran, 2022 21:52:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
(Flashback - Yıllar yıllar önce - Londra, Yeni Evlerinde İlk Anları)

Hep beraber arabadan indiklerinde Darren nasıl bir yere geleceğini bilmiyordu ve biraz tedirgindi. Etrafına bakındığında gördükleri karşısında biraz şaşırmıştı, burası Paris deki evlerine benzer şekilde dekore edilmişti. Anne ve babasının buraya gelmeyi planladıklarına kısa süre önce kulak misafiri olmuştu ama gerçekleşene kadar bunun nasıl olacağını hiç düşünmemişti, bu ana kadar aklında sadece  annesinin hikayelerini ve Darren'ın rüyalarını süsleyen okula gideceği günü beklemek vardı.Geçen bir sene su gibi akıp gitmişti ve şimdiden okulunu özlemişti.Ancak İngiltere de ilk defa bu kadar uzun süre kalacaktı. Şimdi tamamen farklı bir ülkede, farklı kültürü, farklı bir dili olan bambaşka bir iklime sahip İngiltere’deydi. Anne ve babası da köken olarak İngiltere, İngilizce konuşulan bir yerden geldiği için bu dilde bir sorun yaşamıyordu ama bu lisanda Fransızca'nın samimi sıcaklığı olmadığını düşünüyordu. ’Artık yeni hayatım burada, en azından kışın.’ diye düşünmekten kendini alamamıştı. Bu yerde nereleri sevdiğini, nerelerde vakit geçirmekten hoşlandığını bilmiyordu, bir su kenarı var mıydı acaba, Paristeyken annesiyle nehir kenarında yaptıkları rahatlatıcı yürüyüşlere benzer alışkanlıklarını burada da sürdürebilecekler miydi?

Belirsizliğin verdiği endişeyle bulundukları odayı incelemeye başladı, oradaki gibi güneşi tamamen içeri alabilsin diye yere kadar camdan bir kapı yoktu, eski tip, ortasından ince tahtaların geçtiği beyaz çerçeveli bir kapı ve aynı şekilde camlar vardı. Duvarlarda pürüzsüz ekru renginde boya vardı ama hiçbir şekilde ev gibi hissettirmiyordu, ne bir resim ne de bir fotoğraf vardı, eski evinde duvarlarda ailesiyle veya tek başına bir sürü resmi vardı duvarlarda, hatta annesini onlara bakıp dalarken görürdü bazen, yüzünde şefkat dolu tatlı bir gülümseme olurdu. Mobilya olarak üç tane gri koltuk ve ceviz ağacı renginde bir orta sehpa vardı, koltuklar eski evindekiler gibi rahat olabilirlerdi ama bu renk yeterince güneş ışığı olmayınca içeriyi boğuyor, her yeri karartıyor gibi görünüyordu.
Buradan kapısı olmayan bir eşikten başka bir odaya geçiliyordu, bu oda duvarın ortasındaki camsız çerçeveden de görülebiliyordu, Darren temkinli adımlarla oraya gittiğinde mutfak ve yemek odasının burada olduğunu gördü. Salondan ayrı olmasına rağmen devamı gibi aynı renklerin kullanıldığı dolaplar, ortadaki büyük ada tezgah ve masayla sandalyeleri biraz solgun görünüyordu, sandalyelerin yumuşak kısımlarını örten kumaş, salondaki koltuklarla aynı renkti, sandalyelerin iskeletiyse yine salonda bir rengi bulunan ceviz ağacındandı. Duvara bakan tezgahların arkasındaysa ekru, sarı ve grinin uyum yakaladığı seramikler vardı, burası ona eski evinin çarpık, cansız bir kopyası gibi gelmişti.

Derin bir iç geçirip salona, onu tepkisini bekleyen ailesinin yanına döndü, Sebastian ve Igrıtte oğullarının gözünün içine bakıyor, her tepkisini yakalayıp ne düşündüğüne dair bir fikir edinmeye çalışıyorlardı. Darren onlara gülümsedi, ”Artık burada yaşayacağız, değil mi?” diye sordu, gülüşü buz yeşili gözlerine ulaşmıyordu ama bunu saklamak için çok uğraşıyordu. Ona benzer bir gülüşle karşılık veren Igritte ”Evet, ama sadece çok kısa bir süre için.” deyip eşine baktı, Sebastian hemen sıcacık bir gülüşle ”Sen okula gidinceye kadar elbette. O zamana kadar bir süre burada yaşayacağız. Yazın geldiğinde de tekrar evimize gideceğiz, seninle beraber tüm yazı orada geçireceğiz.” diye annesini destekledi. Darren ikisini de başıyla onayladı ve ”Peki, odam nerede?” diye sordu, biraz olsun meraklı ve heyecanlı olduğunu düşünmelerini istemişti.
Beraber üst kata çıktıklarında babası orada neler olduğunu bir bir gösterdi, krem rengi ahşap merdiven çıkarlarken bile gıcırdıyordu. Sol taraflarında bir kapı vardı, Sebastian açık renkli kapıyı açtı ve ”Burası bizim odamız, eskisi kadar büyük değil ama…” diye konuşurken devam etmedi, onun yerine kapıyı kapatmadan tam tersi yöne döndü.Merdivenin sağından ilerlediğinde solundaki ilk kapıyı açıp ”Burası lavabo.” dedi, Darren gösterdiği yere bir bakınca ferah bir alan görünce şaşırdı. Buradan sonra babası koridorun ucundaki odaya yöneldi ve kapıyı açıp ”Burası da senin odan, minik Shan.” dedi, oğlunun burada mutlu olmasını çok istiyordu, İgritte de her ne kadar burada olmaktan hoşnut değilse bile o da Darren'ın burayı sevmesini istiyordu.

Darren biraz ürkerek içeri girdi, burayı da eski odasının soluk bir kopyası gibi bekliyordu ama değildi, duvarlar kırık beyaz rengine boyanmıştı ama yatağının arkasındaki uzun duvar gri-mor bir renkteydi. Modern görünümlü mobilyalar yine ekru rengindeydi ama duvardaki tezatlık onları soluk göstermiyor, aksine parlatıyordu, dolabının ve diğer mobilyalarının kapaklarında çerçevelenmiş uçuk gülkurusu rengi duvardaki gri-mor renkle uyum sağlıyor ama çok göze batmıyordu. Diğer odasında olan, camın kenarında duran geniş koltuğun aksine burada tek kişilik küçük bir koltuk vardı, o da silik bir gülkurusu rengindeydi. Fransa’da ki odasında beyazlar ve sıcak renklerin hakimiyeti varken burada daha serin ama göz dolduran renkler vardı. Darren şaşkınlıkla bir odaya bir annesine bakıyordu, ”Burası çok… farklı olmuş.” diyebildi sadece, başka bir şey söyleyemiyordu, yeni bir yere geldiği için hüzünlüydü ama burada yaşayacağını düşündükçe içine mutluluk doluyordu. Açık renk duvarın önündeki koltuğu kesin cam kenarına alır ve saatlerce kitap okumaya dalabilirdi, dolabın kapağındaki aynada kendini tamamen görebilirdi, üzerinin kırışıksız olmasıyla ilgili bir takıntısı olduğu için aynayı çok kullanıyordu. İgritte hevesle ”Beğendin mi? Diğer evdekinden biraz farklı olsun istedik.” diye açıkladı, sesinden merakı belli oluyordu, Darren gülümseyerek ”Çok beğendim, teşekkürler.” deyip ikisine birden sarılınca yüzlerindeki sıcacık, şefkat dolu gülümseme bir süre orada kalmıştı.
Burada kısa bir süre kalacaklardı, ikisinin de burada olmakla ilgili çekinceleri vardı, evet, ama Darren'ın bundan memnun olmasını istiyorlardı ve sesindeki sevinci duyduklarında tüm ikilemleri önemsizleşmişti.

15
Diagon Yolu / Kırmızı montlu çocuk
« : 08 Haziran, 2022 21:14:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[Flashback - Yıllar yıllar önce okul alış verişi]

Karşı karşıya pek de geniş olmayan bir yol boyunca sıra sıra dizilmiş dükkânların arasında sıkışmış olan kalabalığın içerisinde etrafına şaşkınca bakındı. Kuşların şakımasıyla yüzünü hafifçe gökyüzüne doğru çevirdi, duraksadı. Yavaş yavaş göz kapaklarının arasından sızan bulutlarla örtünmüş gün ışığı, gözlerini biraz kamaştırdıktan sonra gökyüzünü V şeklinde uçarak göç etmekte olan kuşların süslemekte olduğunu farketti. Onlar da Darren gibi evlerinden uzağa ama aslında yeni evlerine doğru kanat çırpıyorlardı. Bu ufak ama kıymetli rastlantı çehresine hoş bir tebessüm olarak yansıdı. Darren'ın ardında kaldığını fark eden Maddox, geriye dönerek ''Küçük bey, yoruldunuz mu?'' dedi. Gözlerini gökyüzünden ayırmakta zorlanan Darren, gözlerini ovuşturdu ve kuşların bulutlarla olan dansını seyretmeye devam etti. Birkaç adım sonra Maddox da tekrar yanında belirdi. Bugün ona ailesinin bir dostu olan Maddox eşlik ediyordu. Maddox, 40'lı yaşların ortalarında, uzun boylu, yer yer ağarmış saçlı, kirli sakallı, hayatının yorgunluğu yüzüne yansımış bir büyücüydü. Üzerinde biraz eski siyah bir palto, boynunda ise omuzlarından sarkıttığı siyah bir fular vardı. Darren, Maddox'un paltosunu çekiştirerek gökyüzünü işaret etti ve heyecanla dudaklarını araladı ''Kuşlar!'' Küçük çocuğun bu heyecanını gören Maddox gülümsedi, ''İsterseniz size bir baykuş alabiliriz.''Maddox'un bu ince düşüncesi hoşuna gitse de söylediği şey ona çok anlamsız gelmişti. Kuşların uçuşunu hayranlıkla seyretmekle bir baykuşu kafese mahkum etmek birbirinden oldukça bağımsız iki kavramdı. Üstelik baykuşları sadece haberleşmek için kullananlar vardı. Darren için bu çok yanlıştı. Sevgi ile bağlı olamayacağı hiçbir canlıya sahip olmak istemezdi. Diagon yolunda yavaş adımlarla kalabalık arasında ilerlemeyi sürdürdüler.
Buraya daha önce ailesiyle birlikte defalarca gelmişti ama kalabalığından dolayı gelmekten pek hoşlandığı bir yer değildi. Bu yüzden işlerini bir an önce halledip buradan ayrılmak istiyordu. Maddox'tan kabul mektubuyla birlikte gelen alınacaklar listesini istedi. Maddox elini siyah paltosunun cebine doğru attı. Paltosunun cebini kısa bir süre karıştırdıktan sonra biraz kırışmış olan listeyi Darren'a doğru uzattı. Listeyi kırışık gören Darren hoşnutsuzdu. Ne yapacağını bilemeyen adam düşündü, çareyi  ''İsterseniz size bir kedi alabiliriz.'' demekte buldu. Mahcubiyeti yüzünden okunuyordu. Darren, gözlerini devirerek elindeki kırışmış listeye odaklandı:
 HOGWARTS CADILIK VE BÜYÜCÜLÜK OKULU
Birinci sınıf öğrencileri için gerekli eşyalar:
1. Üç takım düz iş cübbesi (siyah)
2. Sivri uçlu düz bir gündelik şapka (siyah)
3. Bir çift koruyucu eldiven (ejderha derisi ya da benzeri)
4. Kışlık bir pelerin (siyah, gümüş tokalı)
Bütün öğrencilerin elbiselerinde adları yazılı künyeler olacaktır.

Öteki Gereçler
● 1 asa
● 1 kazan (kalaylı, orta boy)
● 1 takım cam ya da kristal şişe
● 1 teleskop
● 1 takım pirinç ölçek
Öğrenciler bir baykuş ya da bir kedi ya da bir kurbağa getirebilirler.
...
Liste uzadıkça uzuyordu. Küçük elleriyle tuttuğu listeyi, ince uzun parmaklarıyla düzgünce katlayıp siyah düğmeli kırmızı minik montunun sağ cebine dikkatlice yerleştirdi. Yeşil gözlerini Maddox'a belerterek ''Peki madem, bir kedi alalım.'' dedi. Darren'a kedi almak üzere Diagon yolunun kalabalığına kendilerini bıraktılar.

Diğer cadı ve büyücülerle birlikte dükkânların bacalarından çıkan dumanların içerisinden geçip, gürültülü kalabalığa karıştılar. Diagon yolunun insanın kulağında uğultu hissettiren, kendine has rahatsız edici bir gürültüsü vardı. En azından Darren için bu böyleydi. Etraf oldukça hareketli, bazı cadılar ve büyücüler telaşla, bazıları ise sakinlikle yanlarından geçip gidiyorlardı. Cübbe, teleskop, bakır-gümüş-altın kazan satan dükkânların yanlarından geçtiler. Buralara daha sonra uğrayacaklardı, şu an düşünebildiği tek şey kendisine bir kedi almaktı. Maddox ile beraber bu gürültüye ritmik bir esinti katan baykuş seslerine doğru kalabalığı yararak ilerlediler. Kapı eşiğinde kafesler, kafeslerin içerisinde karbeyazı baykuşlar, vitrinlerde ise birbirinden güzel, renk renk kedilerin bulunduğu Evcil Hayvan Dükkânı'na varmışlardı. Vitrindeki kedilere bir süre baktı. Kedilerin bilinmezliği her zaman ilgisini çekmişti. Bazen çok uysal bazen ise çok vahşi, aklı hep başında, ne zaman ne yapacağı ise hiç belli değil; tanıdık geliyordu. Ailesi daha önce bir hayvan sahibi olmasına izin vermemişti. Sadece ev cinleri vardı, ona da nazik davrandığı zaman ailesi tarafından kınayan bakışlara maruz kalırdı. Şimdi ise minik bedenini bir heyecan kaplamıştı, özgürce sevebilecek olmanın heyecanı... Onu istediği kadar sevebilecekti.Heyecanla Evcil Hayvan Dükkânı'nın kapısını araladı. İçeride kimse yoktu. Yavaş yavaş, etrafına bakınarak dükkânı adımlamaya başladı. Küçük ve biraz karanlık bir yerdi. Köşede, cam bir kutu içerisinde fareler, geniş bir akvaryumun içerisinde ise kurbağalar vardı. Tavandan neredeyse yere kadar uzanan kafeslerin içerisindeki baykuşlar dükkânı çepeçevre sarmıştı. Baykuş ötüşmeleri ve kurbağa vıraglamaları birbirine karışmıştı. Girişin hemen karşısında kısa bir koridor vardı. Koridorun ilerisinde siyah, gri ve beyaz rengindeki tavşanlar görünüyordu. Meraklı gözlerle etrafına bakınmayı sürdürürken, ince bir öksürük sesi hayvanların derin sohbetini bölmek üzere dükkânın içerisinde yankılandı. Boğazını hafifçe temizleyen Maddox yutkundu, yumuşak bir ses tonuyla ''Sihirli günler.'' dedi. Beton duvarın arkasından gelen kızıl saçlı, genç bir adam yanlarında belirdi, ''Sihirli günler efendim.'' Darren ne istediğini biliyordu, daha dükkâna adımını atmadan önce ne istediğine karar vermişti. Vitrindeki siyah, parlak tüylü, yeşil gözlü, iyi beslenmiş dişi kediyi Maddox'a işaret etti. Arkasını döndü, kapıya doğru ilerledi, tokmağı çevirerek kapıyı kendisine doğru çekti ve tekrar Diagon yoluna çıktı. Nefes verdi ve dudaklarından heyecanla bir isim döküldü ''Gece''...

Sayfa: [1] 2 3