17 Nisan, 2026 09:01:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Cwénhild Muirghéal

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 8
16
Azkaban Hapishanesi / Ynt: Falındaki Mavi Gözlü Delikanlı (Vol II)
« : 06 Mart, 2022 10:26:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Saatlerdir duyduğum çığlıkların ve kemiklerimi titreten rüzgarın sesinin arasında başka bir ses kulağıma misafir oluyor. Birileri, ruh emici olmayan birileri geliyor. Seth? Sen misin sevgilim? Verdiğin sözü tutmaya mı geldin? Vücuduma bir enerji geliyor, düşüncesi bile ayaklarıma güç veriyor. Fakat sesler yaklaştıkça belirginleşiyor, bu acı dolu duvarlardan yankılanan ayak sesleri bir şarapnel gibi yüreğime yüreğime vuruyor. Gelen Seth değil, bir başkası. Keyfim az önce nasıl yerine geldiyse şimdide aynı hızla düşüyor. Yatağım olması gereken tahta şeye kıvrılıyorum tekrardan. Kim geliyorsa gelsin pek umrumda değil. Gelen o olmadıkça gelenin ne önemi var?

Bir kaç dakika olduğunu düşündüğüm yalnızlıktan sonra sükunet bozuluyor. Gardiyanlar geliyor yanlarında beni savunan dalavereci adam var. Adamı tanıyorum, neler yaptığını biliyorum, kim olduğunu biliyorum. Fakat o usta bir dalavereci olduğunu bütün dünyayı kandırarak tekrar kanıtlıyor. Onun sayesinde dava tekrar ertelendi, onun sayesinde yaşıyorum, onun sayesinde ölmedim. Bunu pek tabii bana olan sevgisinden yapmıyor, biliyorum. Tılsım Klübu kim bilir cebine kaç galleon koydu. Bu bir sorun değil, zira bu adam söz konusu olduğunda bir tavuğu bile kasaplara karşı savunabilir. Hücremin kapısı usulca açıldı. Bay Turner(!) içeriye girdi ve beni geçip direk küçük penceremsi şeyin önünde dikildi. Bir şeyleri inceliyordu sanki. Bir şeyler söyledikten sonra başımı salladım, elbette duyuyordum onu öküz gibi bağırıyordu çünkü. Sonra kafasını eğdi ve kulaklarıma bir şeyler fısıldadı. Sonra tekrar bağırdı, bu adamın her şeyi bir şov bir oyun olarak gördüğünden emindim. Neler yediğimi sordu, ne sıklıkla yediğimi ve ne sıklıkla ziyaret edildiğimi öğrenmek istedi. Kadında uydu adamın dediklerine. Özgürlüğünü ellerinde tutan adam ne diyorsa yapmak zorundaydı.

"Yemekler berbat. Bir fareyi kızartıp böceklerden yapılmış bir pürenin içine batırmışlar gibi tadı var. Hoş tadı çok önemli değil. Yemeklerden sonra olanlar önemli. Zira yemeği yedikten sonra ziyaret edileceğimi biliyorum artık. Bir diğer yemeğe kadar üç kere, sonra yemek, sonra tekrar üç ziyaret... Bay Turner... yemek yemeğe korkar oldum."

17
Books of Neverland / Araştırmalar
« : 05 Mart, 2022 20:09:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
BU OLAYLAR CARMILLA'NIN TESLİM OLMASINDAN ÖNCE YAŞANMIŞTIR.

[justify]Cadı avcıları, şüphesiz zeki düşmanlardı. İcatları ve arkalarına saklandıkları kaleleriyle bir dereceye kadar tehlike oluşturabiliyordu. Kalelerin duvarları değildi problem, bir büyücü yahut cadı o duvarların ötesine çok kolay geçebilirdi. Olay o duvarları aşmak değildi. Duvarların arkasında bekleyen dogmatik yobazlar sürüsüde değildi. Bilinmeyen, bilinmeyenin yarattığı tehlikeydi sorun olan. Bu sorunu aşmak yine bu kadının omuzlarına binmişti. O yüzden bu kadın, muhtelif yollarla aldığı çok özlü iksirin şişesine, zamanında canını aldığı bir muggle kadının saçını tıkıştırdı ve burnunu tıkayarak iksiri içti. Bu tat kesinlikle alışamayacağı ve sevemeyeceği bir tattı. Vücudu yavaş yavaş değişirken kadın da kıyafetlerini değiştirdi. Yeşil bir cübbe ve siyah bir elbise giyip süpürgesine atladı. Gitmeden yanına bir kaç şişe daha almıştı. Eğer lazım olursa kütüphanenin tuvaletinde tekrar içip tekrar değişim geçirecekti, zira bir saat çok uzun bir süre değildi bir şeyler okumak için. 

"Büyüyü nasıl yaptığımızı hatırlıyor musun?" Kafasının içindeki tını konuştu. Hatırlıyordu elbette. Asalar, büyü gücünü doğru kanalize etmeye yarıyordu. Büyüyü ise söylenen sözler yardımıyla yapıyordu büyücüler. Latince bir kod görevi görüyordu. Doğru kodlama ile doğru büyüler şekilleniyor, büyücünün gücüyle yoğuruluyor ve asaya gönderiliyordu, asa gücü doğru bir şekilde işleyip istenen büyünün şekil bulmasını sağlıyordu. Birisi doğru kodlamayı çözüp, gücünü kendi isteği doğrultusunda büküp yoğurabilirse teknik olarak gücünü istediği şekle sokabilirdi. Zaten büyülerde böyle yaratılmıyor muydu? İşte bu kütüphaneye gelmesinin ardındaki amaç buydu. Teorisini doğrulamak, eksik yönlerini kapatmak ve nihai büyüyü yaratabilmek. Cadı avcılarının arkalarına saklandıkları kaleleri, büyücülerin kadının ve onun emellerinin arasına koydukları bariyerleri ve tüm düşmanlarını yok edebilecek güçte bir büyüyü yaratabilmek.

Kütüphaneye adımını attığında ilk gördüğü görevliyi çevirip büyü tarihi hakkındaki kitapları nerede tuttuklarını sordu. Görevli kibar bir adamdı ve kadını usulca kitapların olduğu bölmeye götürdü. Adama teşekkür etti. Uzun zamandır kimseye teşekkür etmemişti, kimseye bu kadar kibar olmamıştı, garip bir histi. Kitapları tek tek kurcalamaya başladı. Büyü yaratan insanların biyografilerini bir gruba toplayıp masanın üstüne kaldırdı. Yaratılan büyülerle ilgili yazıların toplandığı bir kitabı başka bir yere kaldırdı. Büyülerin kökenini açıklayan başka bir kitabı ise daha önce Alannah'ın önünde görmüştü. Onuda aldı ve masanın üstüne koydu. Daha sonra bu kitapları arkasında uçurarak kütüphaneyi dolandı ve en sonunda kendine latince bir sözlük ve büyüler ile latincenin bağını anlatan bir iki kitap daha buldu. Bu kitapları bulma işi kesinlikle eğlenceli hissettiriyordu. İnsanları daha güzel öldürebilmek, dikmek için yıllarını harcadıkları binaları yerle bir edebilmek ve büyücülerin arkalarına saklanacakları büyülü kalkanları deşip canlarını almak için yaptığı araştırma eğlenceliydi. Lakin bu kitapları okumak... işte orası pek keyifsizdi. Aslında pek hevesli girişmişti işe. Büyülerin kökeni kitabı ilgi çekiciydi ve bilmediği bir çok şey öğrenmişti. Kesinlikle kullanacağı ve ona avantaj sağlayacak şeylerdi bunlar. Yaratılan büyüleri incelerkende ilginç büyülere denk gelmişti. Bir kısmını not etmişti daha sonra denemek üzere. Fakat dakikalar ilerledikçe sıkıldığını hissediyordu. Alannah'ın bunu saatlerce hatta günlerce nasıl yaptığını kesinlikle anlayamıyordu. Bir saatin dolmasına on dakika kadar kala tuvalete gidip iksiri tekrar içti. Bir süre burada olacaktı zira.

Üçüncü saatinin sonuna doğru yaklaştığında aklında belli bir kalıp oturmuştu. Nasıl bir büyü istediğini biliyordu. Güçlü bir ışık patlaması, bir yıldırım. Furiaflamma gibi kanalize edilen ve yapıldıktan sonra yön verip kontrol edebildiği bir büyü istiyordu. Kırmızı bir ışığın geceyi bir kılıç gibi yaracağı kudretli bir büyü olacaktı bu. Dosta güven düşmana korku saçacak bu ışığın altında bütün düşmanları paramparça olacaktı.[/justify]

18
Azkaban Hapishanesi / Ynt: Falındaki Mavi Gözlü Delikanlı (Vol II)
« : 04 Mart, 2022 19:47:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

[justify]Hissettiğim soğuğun sebebi dışarıda özgürce devri daim eden mevsimlerin sırasının kış oluşu mu yoksa bu izbe kaleye tıkılmış ben ve benim gibilerin ebedi soğuğu iliklerinde hissetmeleri için yapılmış bir büyü mü? Aslında mevsimi tam olarak bilmiyorum, belki bahar belki kış. Okyanusun ortasında, fırtınalı bir deniz manzarası ve ona ek olan ruh emiciler, mevsim tahmini için yeterli değiller. Zaten düzenli olarak zihnimin en ücra köşelerine taciz eden, benliğimden bir kaç parçayı kerpetenle diş sökercesine alan bu süzülen kara alametlerle geçirdiğim bir kaç seansın ardından buraya ne zaman geldiğimi doğru dürüst hatırlayamaz oldum. Bir kaç hafta, bir kaç ay belki de bir kaç yıl. Bilmiyorum, kaç mevsimin geçtiğini arkamda kaç gün batımı bıraktığımı bilmiyorum. Bu hücrenin içinde ki insanın tek bir doğrusu var artık. Ölümünü bekleyen bir kadın olduğu. Güvendiği insanlar tarafından yalnız bırakılmış, belki kandırılmış. Merak ediyorum, acaba hangisi kazanacak canımı almak için girdikleri bu yarışı. Ruh emiciler mi, iğrenç, ne olduğu belirsiz yemekler mi, uyumamı dört gözle bekleyen fareler mi yoksa bu soğuk mu benim canımı alacak? Hiç bir seçeneğin cazip olmayışına gerçekten üzülüyorum. En azından insanların adımı unutması biraz zaman alacak. En azından bu dünyada olduğumu birileri hatırlayacak. Önemli biriymiş gibi hissettiriyor bu. Kötülüğün vücut bulmuş hali olarak nitelendirilsem bile... Elde ettiğim bu şık son, eğer hayatım aynı doğrultuda gitseydi elde edeceğim sondan daha asil. Zira eski hayatım devam etseydi, bir cadı avcısının ellerinde ölecektim, bundan şüphem yok. Yine de bir pişmanlığım yok değil. Eğer kendimi burada bulacağımı bilseydim, yada ateşimi bilinçli olarak kullanmış olsaydım o pezevengi küle dönene kadar, cayır cayır yakardım. Bunu yapamamış olmak bana kendimi yarım hissettiren tek şey. Motke denen o pisliği ben öldürememiştim, ölmesini bilmek bir yere kadar içimdeki yangına su serpiyordu. Kontrolümü bir anda ele alışı ve yapmak istemediğim bir şeyi bana yaptırmış olması, üstümde böyle bir kuvveti olması. Bu canımı yakıyor, yarım hissettiriyor.

Küçük taştan yuvamın bir diğer duvarına doğru hareketlendim. Yapacak pek bir şey yok çünkü burada, uyumak, ruh emicilere yemek olmak ve geçmişimde yaptığım şeyleri düşünmekten başka. Adımlarımı atarken çıplak ayaklarım, soğuk taşla buluşuyor ve zaten soğuk olan ayaklarım daha da üşüyordu. Yer yer soğuktan morarmış, tırnaklarım ise kanamaya başlamıştı. Adım atmak acı verici bir eyleme dönüşmüştü benim için. Hatırlayamadığım bir süre önce uzun uzun topuklu ayakkabılar içinde yürüdüğüme, hatta dans ettiğime inanmak çok güç geliyor, bana bile. Ayakta pek fazla durmadan kendimi yatağa benzeyen kirli çarşaf ve tahta yığınına attım. Kesinlikle rahat değildi ama en azından taştan daha iyi bir seçenekti sırtım ve geri kalan uzuvlarım için. Kirden beyaz rengini çoktan geride bırakmış pikeye benzeyen kumaş parçasını üzerime çektim. Duvardaki dikdörtgeni andıran küçük yarıktan içeri dolan soğuk havayı engellemiyor yada ısıtmıyordu. Paçavranın üstünde kan lekeleri vardı. Bazıları yeniydi, benim kendi kanımdı. Bazı lekeler ise kırmızıdan çok siyah rengindeydi, bu hücrenin benden önceki sakinlerinin bıraktıkları son izlerdi. Yağ, kir ve bitle dolu kızıl saçlarımı aldım ellerimin arasına. Tüm bu gri siyah karışımlı atmosferin içinde tek canlı renk kaynağıydı saçlarım. Onlarda günden güce güçsüz düşüyordu. Uçlarında bir sürü kırık. Ben saçlarımda ki kırıkları koparadururken hücrem daha da soğudu, parmaklıkların üzerinde beliren küçük buz parçalarını görebiliyordum. İçime dolan mutsuzluk ve hüzün, gözlerimden dökülmek için emir bekleyen göz yaşları tek bir şeyin habercisiydi. Yavaşça hücrenin kilidi açıldı. Metalik tok ses, arkasındaki siyah silüetle birlikte daha da korkutucu duyulmuştu. Kapı yavaşça açıldı ve aynı ağırlıkta içeri girdi misafirim süzülerek. Onu gördüğüme memnun olmadığımı adı gibi biliyordu. Öyle bir aurası vardı ki ondan nefret edişim, sanki onun hoşuna gidiyordu. Yaklaştıkça içime dolan çaresizlik hissi yerini en yakın arkadaşı korkuya bıraktı. Korkuysa vücudumun kontrolünü eline geçirdi, bunun oluşu beni daha da korkuttu zira kolay kolay korkmadığımı biliyordum. Yatağımın en ucuna kadar kaçtım, küçük bir kız gibi dizlerimi göğsüme çektim ve yüzümü bastırdım dizime. "UZAK DUR! DAHA FAZLA YAKLAŞMA!" korkuyla çatallaşan sesim attığım son çığlığın tınısına farklı bir ezgi katmıştı. Büyü yapmaya çalışıyordum, başaramıyordum. Misafirim küçük hücremin içinde güç gösterisi yaparak süzülürken diğer hücrelerdeki mahkumların kahkahalarını ve çığlıklarını duyabiliyordum. Ellerimle kulaklarımı kapatmış olsam da nafileydi. Ne zaman bir mahkum ziyaret edilse anlaşılıyordu çünkü attığı korku dolu çığlıklardan. Buna maruz olan birini izlediğim bir anı hatırlıyorum, elektrikleri kesilmiş bir evde mahsur kalmış beş yaşında bir kız gibi hissetmiştim. Şimdiyse o elektriksiz evin içine birde yabancı girmişti ve ben, küçük savunmasız kızın tam karşısında duruyordu. Gözyaşlarım çoktan yanaklarımı istila etmişti, yatağımın üstüne korku içinde titriyor ve sallanıyordum. Siyahlı misafirim hamlesini yaptı, bir kolunu kaldırdı, o garip ağzını gördükten sonra... Sonrası belirsizlik, aldığım onca can, katlettiğim onca çocuk, insanların çalışarak didinerek aldıkları evlerini yaktığım anlar hepsi gözümün önünden geçiyor. Belki de ölüyorum. Bedenim kaskatı, en ufak bir kas lifimi bile hareket ettirmekten muzdarip bir haldeyim. Sadece bitmesini istiyorum, birileri canımı alsa da bu yaratığın elinden kurtulsam. Yavaşça hissizleşiyorum. Gözlerim kararıyor, bir tını var arka planda, kahkahaya benzer, ben neredeyim de insanlar kahkaha atıyor? Neden bu oda bu kadar soğuk, birileri bir şey yaksın üşüyorum.

Taş zeminin üzerinde yarı çıplak halde kaç saat baygın kaldım hatırlamıyorum. Başım dönüyor, bedenimde ise sadece kendimi ayağa kaldıracak ve şu aptal yatağa atacak kadar güç var. O gücü de kendimi yatağa zar zor atıp bitiriyorum. Kalbim küt küt atıyor, ciğerlerimin yorgun olduğunu aldığım her nefesin bıçak gibi kesmesinden anlıyorum. Hava kararmış, içeriye mehtabın ışığı süzülüyor, kara bulutların arkasından ulaşabildiği kadarı en azından. Dudaklarımda yoğun bir susuzluk hissi var. Bir şeyler duyuyor gibiyim, sanki birileri bir şeyler fısıldıyor. Bu fısıldamalar keskin bir çığlıkla kesiliyor. Bir adamın korku dolu çığlıkları ve yalvarışları dolduruyor kulaklarımı. Tanıyorum bu serzenişleri, yarı ölü bir vaziyette de olsam. Ağırca ellerimi kaldırıp kulaklarıma götürüyorum. Çığlıkları duymamak için. Dizlerimi çekiyorum karnıma. Gözlerimi kapatıyorum, gözümün önüne gelen onca şeyi görmezden gelmeye çalışarak sadece karanlığa odaklanmaya çalışıyorum. Bu umarsız çırpınışlarımın bir sonuç vermesini istiyorum bir şey hissetmeden uyumak istiyorum sadece. Sadece uyumak.[/justify]

Yetenek 1d10 : 5, total 5
Destek 1d10 : 4, total 4
Talih 1d10 : 1, total 1



19
Merlin Tılsım Kulübü / Ynt: [Merlin Tılsım Kulübü] Görev: İtibarımızı Lekeleyenler!
« : 04 Mart, 2022 07:12:33 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
yazdım

dasın konusuyla aynı başlık

20
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: [Güç Puanı Dükkanı] - Havuz Hesabı Başvuruları
« : 02 Mart, 2022 22:21:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Burası ofc

21
Sihir Bakanlığı / Teslimiyet
« : 02 Mart, 2022 20:56:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Güven bana demişti Seth. Güvenmesini istemişti. Peşine takmadığı adam bırakmayan bir adama özgürlüğü için güvenmek birçok yönden bakıldığında aptalca bir hareketti. Üstüne üstlük bir kuş kadar özgürdü zaten. Hayatında hiç olmadığı kadar özgürdü hemde. Lakin bu özgürlüğün ona ödettiği bedel her geçen gün dahada ağırlaşmaya başlamıştı. Arkasında bıraktığı cesetler sürüsü, ellerine bulaşan kan bunlar onu hem köreltmiş, hissizleştirmiş hemde bambaşka tarifi olmayan bir ruh haline sokmuştu. Hayatında ilk kez yalnızlık ona bu kadar koymuştu. İlk kez birilerine, Seth'e ihtiyacı olmuştu. İroniktirki Seth'in de ona ihtiyacı olmuştu fakat ikiside birbirlerini birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları anda yalnız bırakmışlardı. Bu, uzun zamandır bir şey hissetmeyen kadının bir şeyler hissetmesine sebebiyet vermişti işte. Aldığı canlar, kulaklarını sağır edercesine atılan çığlıklar, insanların yalvarışları, yaptığı işkenceler... hiç birinde gözünü kırpmamıştı, hiç birinde arkasına dönüp bakmamıştı pişman olmamıştı. Pişmanlığı hala yoktu. Lakin Seth'in başına gelenleri duyunca hissettiği suçluluk duygusu çok ağırdı. Zira orada olsa o adamı koruyabileceğinden adı gibi emindi. Daha kötüsü olmadığı için şanslıydı sadece.

Bakanlığın girişindeki bacalardan birinde yemyeşil alevlerle birlikte belirdiğinde önce kimse bir şeyin farkına varmadı. Sabah vaktiydi ve insanlar harıl harıl işlerine gitmekle meşgullerdi. Kızıl cübbeli kadın yürümeye başladı. Bakanlığın kapısına doğru. O yürüdükçe yanından geçen yüzler ona doğru çevrilmeye başladı ufak ufak. Kimileri muhtelif yerlere asılmış posterlerdeki yüz ile karşılaştırıyordu kadının yüzünü. Fısıltılar yükselmeye başladı. Bir kısım insan uzaklaşıyordu bir kısım insan ise sadece ağzı açık kadını izliyordu. Yüreklerinde yeşeren korkuyu hissedebiliyordu. Haklılardı böyle hissetmekte. Zira duydukları şeylerin çoğu doğruydu ve muhtemelen olduğundan daha abartılı ve daha korkunç anlatılmıştı. Fısıltılar daha da gürültülü bir hal almaya başladı. "Carmilla! Burada! Seherbazlar nerede?!" Sesin geldiği yöne baktığında sanki o yön ses telleriyle hiç tanışmamış insanlarla dolup taştı bir anda. Yürümeye devam etti.

Adalet heykelinin önüne geldiğinde etrafı tamamen çevrilmişti. Tanıdık yüzlerin yanına tanımadığı yüzler, meraklı yüzler ve daha bir çoğu eklenmişti. Herkes, her şey olacakları bekliyordu. Nefes alan herkes bir sonraki nefesi alırken neler olacağını bekliyordu. Kukuletasını açtı. Kızıl saçları, bembeyaz yüzü ve çenesindeki yara iziyle oradaydı. Beline tutturduğu asasını çektiğinde seherbazlar konuştu. "Asanı bırak ve teslim ol! Bu ilk ve son uyarımız!" kadın seherbaza döndü. Asasını elinden bıraktı. Çubuk yere düştüğünde Cwénhild konuştu. "Ben, Cwénhild Muirghéal. Teslim oluyorum."[/justify]

22
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Seth Carter'ın Doğduğu Gün
« : 02 Mart, 2022 00:19:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Adamın yüzünde beliren gülümseme neler düşündüğünü anlatmasını gereksiz kılıyordu. Zira biliyordu neler hissettiğini ve düşündüğünü. O hep istediği hayat, o hep istediği kadın ve o hep istediği aile. Hepsini sunmuştu bu kadın. Hepsini. Otuz sekiz yıllık hayatında, sigarayla tükettiği ömründe istediği her şeyi ona vermeye hazırdı. Tek lafıyla bunu yapabilirdi artık. Parmaklarının ucundaydı, sadece uzanıp alması gerekti. Fakat... yapmadı. İçten içe yapmayacağını biliyordu zaten. Yapsaydı, bir kadının aşkı için tüm doğrularından ve tüm ideallerinden vazgeçseydi Seth Carter, o Seth Carter olmazdı. Sevdiği adam olmazdı. Gülümsedi. Dolan gözlerinin içine içine baktı. Eğer bu kadar hissizleşmemiş olsaydı belki onunda gözleri dolardı kim bilir. Sesindeki burukluğu dudaklarında gezen parmaklarıyla tamamladı. Hiç bir şey söylemedi kadın, sessizliği bozmadı. Sanki o sessizliği bozarsa bütün bu anı bozacaktı. Bütün büyüyü kaçıracaktı ve her şey yerle bir olacaktı. Yıkım dolu dünyasına geri dönecek ve tekrar ellerinden çıkmayan kanı daha fazla kanla çıkartmaya çalışacaktı. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Bu sırada Seth tekrar konuştu. Dönmesini istedi. Alnında hissettirdiği minik bir öpücüğün ardından yalvarırcasına söylenen sözler dönmesini istiyordu. Dönmek, tekrar dönmek... Geçmişe dönmek. Bu yol gerçekten mümkün müydü? Beringer'i reddetmişti. Aynı sözleri o da söylemişti. "Bizi yarı yolda bırakamazsın." O malum ses fısıldadı kadının kulaklarına. Sevdiklerini korumak için onu dinlemişti. Sevdiği karşısındaydı, korunmuşa benzemiyordu. Yanında olmadığı için böyle olmuştu ya zaten.

"Nasıl?"[/justify]

23
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Seth Carter'ın Doğduğu Gün
« : 01 Mart, 2022 23:38:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Kadın, adamın pütürlü ellerini saçlarında hissettiğinde bir heyecan duygusu ile irkildi. Korkuyla başladı bu hissiyat, sonra yavaşça rahatlığa yerini bıraktı ve en sonunda huzura dönüştü. O anın bitmesini istemedi. Sonsuza kadar, sonsuzluğa kadar sadece burada onunla ve onun sevgisiyle kalmayı diledi. Savaşlardan ve savaşanlardan uzağa yıkımın harap ettiği dünyanın içinde dokunulmamış ve kirletilmemiş bir köşeye göçüp gitmeyi istedi. Seth ile, Mirabelle ile... Ufak bir kulübede yaşayan küçük Carter ailesi hikayesi tatlıydı, uzaktan bakması güzeldi, bir parçası olmayı istediği yadsınamaz bir gerçekti kesinlikle. Peki... peki bu hayalin bir parçası olduğunda ne kadar o hayale sadık kalabilecekti? İçindeki kaynayan kan ve durmak bilmeyen yangın ateşlendiğinde sakin kalabilecek miydi? Hem ne yapacaktı ki kaçıp gitseler? Mirabelle'in saçlarını örüp onu okula mı gönderecekti, Seth'e akşam yemeği mi hazırlayacaktı kocası işten gelince. Kesinlikle kendisini öyle bir konumda göremiyordu, evet tatlı hayallerdi ama bu hayalleri gerçekleştirecek kadın Cwénhild değildi. Yaptığı yemek bir halta benzemez, yıkadığı çamaşır eskisinden pis olurdu.

Birbirleriyle savaşacakları konusuna gelince hak vermeden edemedi. İdeolojik olarak birbirlerinden çok uzak yerlerdeydi bu ikili. Seth, dünyayı barışçıl ve adil bir yönle yontmayı istiyordu. Düşünceleri bir hayal olmaktan çıkıp gerçekliğe dönüşebilirse şayet insanların yaratmakta zorlandığı ütopyayı yaratabilirdi. Fakat... işin içinde insan olduğu zaman bu barışçıl ve adil dünya fikri otomatikman bir hayalden öteye gidemez oluyordu. Zira beşer savaşmak ve yok etmek için yaratılmış bir doğal afet gibiydi. Cwénhild tam olarak bunun vücut bulmuş haliydi işte. Yıkımla beslenenlere yıkım götürüyor, ölümle beslenenlere ölüm götürüyordu. Bir gün doyacaklarını umarak... eğer doymazlarsa bu kadının peşinde sürüklediği fırtınada yok olup gitmeye mahkumdular.

Yavaşça adamın yüzüne doğru, sırt üstü döndü. Başı hala dizlerindeydi ama bu sefer adamın gözlerine bakıyordu dosdoğru. Saçlarında gezen elini de elleri arasına almıştı çoktan. Mirabelle... evet görüşmüşlerdi. Peki bunu Seth'e söylemeli miydi? Bir şeyler saklamaktan çok yorulmuştu. Genel olarak yorulmuştu aslında. Her şeyden. "Mirabelle... beni sevmekten çok benden nefret etmek için daha fazla sebebi var." dedi. Bunu içtenlikle söylemişti. Kızının onu bu kadar çabuk bağrına basması hoşuna gitmişti ama bu durum ona yaşattıkları için kendisini affedebileceği anlamına gelmiyordu. Hiç affedebilecek miydi onu bile bilmiyordu. "Seth..." dedi sessizce. Sanki başkaları onları dinliyormuş gibi. "Ben çok yoruldum. Bütün bu savaştan, ölümden, ellerimden silinmeyen kandan... Can alırken hiç bir şey hissetmiyorum biliyor musun? Kazara birini öldürdüğüm ilk gün nasıl hissettiğimi hatırlarsın. Şimdi... hiç bir şey... bundan yoruldum. Gidelim buralardan. Kızımızı da alıp gidelim."[/justify]

24
Kurgu Kutusu / Ynt: Cadı Avcıları Ekipman Anketi
« : 27 Şubat, 2022 01:20:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Orak.

Orta mesafe silahı olarak kullanılır. Mızrakların aksine sadece saplamak için değil aynı zamanda kesmek, uzuvları koparmak için kullanılır. Orağın kesici kısmında minik su kanalları bulunur bu kanallar pütürlü yüzeyleri sayesinde üzerine dökülen kutsal suyu tutar ve rakibe verilecek olası bir hasarda kutsal suyunda rakibin dolaşım sistemine nüfuz etmesini sağlar.

25
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Seth Carter'ın Doğduğu Gün
« : 27 Şubat, 2022 00:44:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yorgun hissediyordu kadın. Sadece yorgun hissediyordu. Ruhu, bedeni tarafından çevrelenmiş ve hapsedilmiş gibiydi. Bir şeyler hissetmekten muzdaripti. Bir şeyler düşünmekten muzdaripti. Sadece o vardı ama o, artık o değildi ve o olmanın artık nasıl olduğunu hatırlamıyordu. Hatırladığı çok fazla şey vardı var olmasına ama bu hatırlanan şeylerin hangileri gerçek hangileri sahte hangisi Carmilla, hangisi Cwénhild bilmiyordu. Anılar, öldürmek istediği şeylerdi. Geride bırakmak istediği bir kadının geride bırakmak zorunda kaldığı parçacıklardı. Fakat bu parçacıklar gitmemekte diretmişlerdi. Bir kız çocuğu asla yok edemediği asla bitiremediği bir acıydı. Seth'in yıllarca kalbinde beslediği yangın gibi bir yangındı o kız çocuğu, sönmeyen ve sönmeyecek bir alevdi. Yaşanamamışlıklar ile beslenmiş, acı, alkol ve yanlış verilen kararlar ile beslenmişti bu alev. Büyüdükçe büyümüştü. O söndürmeye çalıştıkça daha da körüklenmişti alev. Her uykuya dalmak için yatağa girip saatlerce döndükten sonra bayılıp gördüğü rüyaların ardından, işe giderken, işten gelirken, nefes alırken ve yaşıyormuş gibi davranırken hissettiği o muazzam alev. Sonra öldü. Öldüğünde alevin bizzat kendisi oldu. Belki o zaman silebileceğini düşündü geçmişi. Kendini kendinden bambaşka bir şeye dönüştürüp kendinden büyük bir şeyin parçası olmaya çalışmak bir tedavi gibi görülmüştü kadının yüzüne. Olmadı. Bitiremedi. Seth Carter ismini gördüğü her an o aleve bir odun daha atıldı. O alev büyüdükçe daha da saldırganlaştı, vahşi bir hayvan gibi gözünün önüne gelen ne varsa katletti! Yok etti! Yok etmek, sonuçta en iyi yaptığı şey bu değil miydi zaten? Kendi hayatını yok ederek başlamıştı, kendi kendisini öldürdü. Belki kendisini öldürüp başka bir şey olursa kendisini sevebilirdi. Sevemedi. Çünkü ne kadar değiştirmek istesede o kadın oradaydı. Her zaman gözünün önünde, her zaman karşısında her zaman hatalarını suratına vurmak için hazır!

Adam çiçeklerden birini aldı. Okşamaya başladı. Bir zamanlar o parmakların kendi saçlarının arasında gezindiğini hatırladı. Kuyunun dibine düşüp karanlıkla çevrildiği zamanlarda o adamın eli o karanlığı parçalayarak yanına gelirdi. Işık olurdu ona. Cwénhild o ışığa tutunur ve yolunu bulurdu. Lakin bulduğu yolda yürümeyi başaramaz ve bir şekilde tekrar o kuyunun dibine düşerdi. Seth ise yılmaz, tekrar ve tekrar o kuyudan o kadını çıkarırdı. Gülümsemesiyle kadının içini ısıtır, sözcükleriyle güzel günlerin tohumunu ekerdi. Ektiği tohumlar maalesef Cwénhild'in verimsiz çorak ve soğuk topraklarında ölür giderdi ama o adam tekrar tekrar ekmekten vazgeçmezdi. Tekrar ve tekrar bu kararlılığı mıydı acaba bu kadının bu adamı sevmesini sağlayan? Yahut yıkılmaz, güçlü ve dayanıklı bir ev olduğu için miydi Seth Carter? Her zaman gidip altında korunabileceği, yağmurlardan ve kardan kaçabileceği sıcak, huzurlu bir ev olduğu için miydi? Peki niçin o evden içeri girmemişti hiç? Niçin sadece dışarıdan bakmıştı ve başka bir kadının o evin içinde dolaşmasına o evin sahibesi olmasına izin vermişti? Bilmiyordu, bilmediği şey adamın onu sevdiği değildi. Cwénhild sevmek nedir bunu bilmiyordu.

"Yeğenim bir keresinde güzelliğin insanın estetik zevkini tatmin eden uyaranlar olduğunu söylemişti. Bir kitapta okumuş." dedi. Alannah'ın söylediği sözleri birebir alıntıladıktan sonra yüzüne bakan adama döndü. Bu sefer korkmadan bakıyordu. Nasıl da özlemişti ama. Gülümsedi ister istemez. Fakat bunu saklamaya çalışmadı. Zira ikisinin de başına gelen ne varsa saklanan ve bastırılan duygular yüzünden olmuştu. Bu sefer bastırmadı. Cesur oldu. Peşine dünyanın adamını takan şahsın odasına girmek onu korkutmamıştı ama sevdiği adama bakıp gülebilmek, bu korkutucuydu işte. Çünkü bu artık bir şeyleri kabul etmek demekti. Bu artık pes etmek demekti. Bu artık kendi kendine verdiği uzun ve yorucu savaşı kaybetmesi ve aynı zamanda kazanması demekti. Kendisini özgür bırakması ve kendi kendine taktığı prangalardan arınması demekti. "Seth... Hogwarts'ta sen ben ve Gwyndolin çimlerin üzerinde pineklerken buralara gelebileceğimizi düşündün mü hiç? Kendimizi bir savaşın ortasında bulacağımızı, hatta birbirimizle savaşacağımızı?" dedi. Bu sırada yavaşça adamın dizlerine doğru uzandı ve kafasını adamın bacaklarına koydu. Küçük bir kız çocuğu gibi usulca sokuldu adama. Gözlerini kapatıp uyumak istiyordu. "Birimizin pirinç bir boğa tarafından, öbürümüzün kızgın yağlar tarafından yakılabileceğini hiç düşündün mü? Bunlar olurken yalnız olacağımızı, birbirimizin çığlıklarını duyamayacağımızı ama son ana kadar bir diğerimizi bekleyeceğini düşündün mü hiç? Belki gelir ve beni kurtarır diye." Gözlerini kapattı. Bu iyi bir fikir değildi.

26
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: Seth Carter'ın Doğduğu Gün
« : 24 Şubat, 2022 13:20:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Seth... Cwénhild... madem bir üstteki yazar dördüncü duvarı yıkmış ben niçin yıkmayayım? Sonuçta bütün büyük sanatçılar birbirlerinden esinlenmiş çağlar boyunca değil mi? Tabii kendimi büyük bir sanatçı olarak görmüyorum yanlış anlaşılmasın. Fakat az önce belirttiğim şeyin doğru olduğunu savunuyorum. Shakespare bile en büyük eseri sayılan Romeo ve Juliet'i, Pyramus ve Thisbe'nin mitoloji olarak anlatılan hikayesinden esinlenmiş. Neyse ne diyorduk? Seth ve Cwénhild. İki insan birbirlerine bu kadar yakın olup aynı zamanda bu kadar uzak olamazlar. Birisi yeryüzündeki bütün iyiliğin ve güzelliğin vücut bulmuş hali olabilirken öbürü tamamen saf kötülüğe ve öfkeye kendisini köle etmiş. Birisi herkes tarafından sevilirken sayılırken ve özenilirken ki buna bende dahilim öbürü sadece nefret edilmiş ve nefret dışında başka bir duyguyla karşılaşmamış. İroniktir ama Cwénhild isimli yürüyen nefrete sevgiyi sadece ama sadece Seth göstermiş. Peki sen ne yaptın buna karşın? Adamın hayatını paramparça ettin! Senin yüzünden karısından boşandı, senin yüzünden sigara bağımlısı oldu, mutluluk nedir bilmedi. Bu yetmedi ama sana hayatında güzel olan her şeyi ve herkesi yok etmeden duramadın çünkü. Önce kendini yok ettin. Önce kendini tükettin. Bunu çoğu zaman bilerek yapmadın, doğan böyleydi. Fakat seçtiğin zamanlarda oldu değil mi? Hatırlıyorsun. Çok iyi hatırlıyorsun. Adamı koynuna alıp aşk ve sevgiyi ilk kez böylesine hissettiğin o geceyi hatırlıyorsun. Nasıl mutlu olduğunu, nasıl tamamlanmış hissettiğini hatırlıyorsun. Sonra seninle aynı hisleri hissetmek için yıllardır bekleyen adamın elinden onları bir bir nasıl aldığını hatırlıyorsun. Kendine yalan söyleyip durdun, yuvası yıkılmasın, şöyle olsun böyle olsun diye. Madem adamın yuvasını bu kadar önemsiyordun neden etrafında dolandın? Neden hayatından tamamen çıkıp adamı özgür bırakmadın? Neden herifin altına yattın?! Hoşuna gidiyordu değil mi ilgisi? Kimseden görmediğin o ilgiyi o sevgiyi sana gösteren birisi vardı ve sen ondan vazgeçemedin. Keşke kabul edebilseydin hislerini. Kendine biraz daha dürüst olabilseydin. Bu seninle benzeşmeyen özelliklerimizden birisi Cwénhild. Ben başkalarına dürüst olmasamda hislerim konusunda, kendime her zaman dürüsttüm. Sen değilsin. Bunun dışında seninle çok benzeşiyoruz. Dünyaya ve insanlara karşı aynı öfkeyi besliyoruz. Mutsuzluk, çaresizlik nedir iyi biliyoruz. Önemsiz bir insanmış gibi hissetmek nedir biliyoruz çünkü doğduğumuzdan beri öyle hissettirildik. Seni böyle yaratmak benim seçimimdi ve acılarının mimarı benim, bunlar için özür dilerim. Fakat sen olmasan ve ben biriken bütün yoğun duygularımı dışarı atamasam bende sana dönüşürdüm. Geldiğin nokta ve dönüştüğün şey... seni kaleme aldığım ilk günden çok farklı bir yerdeyiz. Sen adaletin parlayan kılıcı olacaktın. Mazlumu koruyacak ve onlardan faydalanmak isteyenleri cezalandıracaktın. Cesurdun çünkü. Bunu yapabilecek kadar cesurdun. O kadar cesurdunki ölümün gözlerinin içine baktın. Geri adım atmadın. O baloda herkes kaçarken, herkes canının derdinde düşmüşken sen korkmadın. O insanları düşündün önce ve fırladın. Kaç kişi senin sayende kurtuldu bunu önemsemiyorsun. Şimdi o insanlar senin hakkında ne düşünüyor acaba? Kiliseleri basıp masum çocukları, kadınları ve erkekleri diri diri yaktığını bilenler neler düşünüyor hakkında? Sen sahi ne zaman bu kadar yozlaştın? Yada ben mi yozlaştım? Ben insanlardan umudumu kestiğim için mi onları değersiz birer et torbası gibi biçmeye başladın ? Seth'in sonu belli bunu bilmek beni çok üzüyor, engellemek için elimizden geleni yapıyoruz... bunu ben değiştiremem Cwénhild. Bunu sen değiştirebilirsin. Onu, kızını ve kendini sadece sen kurtarabilirsin. Peki neyi seçeceksin? Ölümün ve yıkımın habercisi olmaya devam mı edeceksin yoksa artık kendine yalan söylemeyi bırakacak mısın ?
 


Bir saati vardı. Sadece bir saat. Kara borsadan aldığı iksir, onu eski bir anıyla konuşturmak için sadece bir saat vermişti ona. Şişenin kapağını açtı. Muhtelif ve pek barışçıl olmayan yöntemlerle elde ettiği saç telini iksir şişesinin içine tıkıştırdı. Kötü kokudan daha kötü bir tadı olduğunu biliyordu bu iksirin. Gözlerini kapattı ve bir kaç saniyeliğine nefesini tuttu böylece en azından kokudan kaçınmaya çalışıyordu. Kızıl saçları kirli camın yansımasında yavaşça sarardı. Parlak, güzel bir sarıydı bu. Sararan saçlar yavaşça kıvrılmaya başladı ve tatlı güzel kıvırcık bir desen oluşturdu. Çenesi biraz öne gitti, yanakları ve dudakları kızardı. Kaşları daha muntazamdı. Boyu biraz kısaldı. Bembeyaz teni hala oradaydı. Garipti. Yıllarca onu görmek için her fırsatı kollayan ve onu gördüğünde gözleri parlayan adamın yanına gidebilmek için çehresini değiştirmek zorundaydı. Hayat gerçekten onları bambaşka kıyılara fırlatıp atmıştı. Fırtınanın içinden ise iki farklı insan olarak çıkmıştı Seth ve Cwénhild. Kafasına narin bir şapka geçirdi. Beyaz bir elbisesi vardı. Güzel bir kolye, güzel ayakkabılar ve yağmur yağmasına karşılık onu koruyacak siyah bir palto. "Orchideus." Ellerinde beliren karanfilleri yüzünü kapatacak bir şekilde tuttu ve yürümeye başladı hastaneye doğru. Başka bir hayatta kendisi de burada yatmıştı. Yatırdığı da az olmamıştı. O yüzden içini dışını çok iyi biliyordu. Resepsiyona yanaştı ve küçük zile bastı. Bir kaç dakika içinde işinden bir hayli bıkmış bir kadın geldi. Kalın bir defter çıkardı ve Cwénhild'in söylediği ismi yazdı. 'Hannah Hapton.' Yedek asalarından birini de resepsiyona bıraktıktan sonra ona söylenen kata doğru ilerledi. Silahsız olması pek bir sorun teşkil etmiyordu. Sadece komplike ve yapımı zor olan büyüleri icra etmek için asaya ihtiyaç duyuyordu. Bir kaç hemşire ve şifacı onu zorlayacak değildi. Koridorları dönerken uzun zamandır hissedemediği şeyleri tekrar tekrar hissediyordu. Göğsünde olduğunu unuttuğu kalbi sanki tekrar atıyordu.

[spoiler]

Tipim böyle

[/spoiler]

Seth Carter'in olduğu odanın kapısının önüne geldiğinde durdu. Durması ve nefes alması gerekmişti. Kıyafetlerini ve şapkasını düzeltti. Elindeki karanfillere şöyle bir baktı ve kapıyı açtı. Kapının kilidi yavaşça dönüp kapı açılıncaya kadar geçen süre sanki hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirmişti. Hala geri dönebilirdi. Çiçekleri bırakıp sırtını döner ve giderdi. Geçmişin ölmesini, gerekirse onu kendi elleriyle öldürmesini gerektiğini söyleyen kendisi değil miydi? Kendisini niçin geçmişin kollarında buluyordu tekrar. Bulmaktan da öte. Oraları kendisi irdeliyordu. Kapı açıldı. İçerideki hemşire Seth ile konuşuyordu. Seth ile... suratındaki yanıklardan ilk görüşte tanıyamadığı Seth'iyle. Başına gelenleri anlatmışlardı. O gece o baskın sırasında neler olduğunu ona tek tek söylemişlerdi. Seth'e de ne olduğunu biliyordu ve buna hazırlıklı gelmişti ama... Cwénhild canının yandığını hissetti. Bir suçluluk duygusu yavaşça tomurcuklandı ve büyüdü. O gece orada olsaydı bunlar olmazdı. O gece orada olsa herkesi koruyabilirdi. Hoffman'ı, Meredith'i, Twinkle'ı ama en önemlisi Seth'i koruyabilirdi. Ona çevrilen meraklı gözleri fark ettiğinde gözleri çoktan Seth'e kilitlenmişti. Tanır mıydı onu bu haliyle? Bambaşka bir kadının suretinin ötesinde onu izleyen yaşlı gözlerini görebilir miydi ? Yada bilmeli miydi? Hemşire sordu. "Ziyaret için mi gelmiştiniz?" Sadece başını salladı. Bu sırada gözlerini kaçırıyordu Seth'ten. Yaralı yüzlü adam onayladıktan sonra yatağın başına oturdu. Kapının kapandığını duyunca çiçekleri adama uzattı.

"Hangi çiçeği seversin bilemedim. Bu durumda olan ben olsam sen benim en sevdiğim çiçeklerle doldururdun burayı ama üzgünüm ben senin en sevdiğin çiçeği bilmiyorum."

27
Godric's Hollow / Ynt: Kış Gündönümü
« : 20 Şubat, 2022 11:49:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Adamın kanlı boğazına dayadığı asası işlevini layıkıyla yerine getiriyordu. Belkide onun canını almayı Carmilla istemişti ama herifin ölmüş olduğu gerçeği şimdilik onu tatmin etmişti. Ayrıca herifin rızası olmadan aldığı anılar adamı iyice yormuş ve ölümünü hızlandırmıştı. Ellerine bir başkasının kanı daha bulanmıştı. Kadınlar, çocuklar, adamlar, avcılar ve şimdi... Sihir Bakanı'nın kendisi ve bir zamanların savaş kahramanı... Temizlenemeyecek kadar kirlenmişti zaten bu gece buraya gelmeden. Zaten bu gece buraya gelmesinin sebebi de daha fazla kirlenmekti ya. Motke'nin yardımıyla bir savaş başlatıp gerçek düşmanı yok etme umuduyla gelmişti. Şayet başarılı olabilseydi çıkan savaştaki ölümlerde ona yazılacaktı. Son şişeyi de kapattıktan sonra omzunda kadının elini hissetti. Madam Beringer... bir zamanların Sihirsel Yaptırım Dairesi Başkanı. İtiraf etmesi güçtü ama bu yaşlı kadına borçluydu hayatını. Kadın da ona. Zira ikisi bir başlarına Motke'yi alabilecek kadar güçlü değillerdi. Kadının sözleri daha önce defalarca duyduğu sözlerin tekrarıydı. Fakat kullanılma kısmı kafa karıştırıcıydı. Carmilla'ya kimse zorla bir şey yaptırmamıştı. O çocukları bile bile öldürmüştü. O kiliseleri bile bile ateşe vermişti. O gazeteci kadını bile bile biçmişti. Yada birileri öyle düşünmesini mi istiyordu? Kadının yüzüne bakarken arkadaki seherbaz bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Patronus yapmayı denedi ama başarısız oldu. Destek çağırmak istemişti. Buna izin vermeyecekti elbette. Bu seherbaz ile ormanda da karşılaşmıştı. Biraz sinir bozucu olmaya başladığı kesindi. Beringer ile konuşmak istiyordu, ancak bunu seherbazın yanında yapmak istemiyordu. Asasını seherbaza döndürüp büyülü sözleri söyledi. "Stupefy."

Başarılı bir şekilde kızı bayıltması durumunda Beringer'e dönecekti. Asasını kadına doğru tutacak ve sadece konuşacaktı. "Madam Beringer... bana kimse zorla bir şey yaptırmadı, az önceye kadar. Geçmişi iyileştirmek için çok geç kaldık. Affedilemeyecek şeyler yaptım. Ellerime bulanan kanı silmem imkansız. Bir zamanlar söylediğiniz kadındım. Fakat artık değilim. Lütfen bu seherbazıda alınız ve gidiniz. Sizi incitmek istemiyorum."

Yetenek 1d10 : 2, total 2
Destek 1d10 : 10, total 10
Talih 1d10 : 9, total 9

28
Godric's Hollow / Ynt: Kış Gündönümü
« : 14 Şubat, 2022 03:15:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Herif çok iyiydi. Bu yaşında iki tane büyücüye rahatlıkla kafa tutabiliyordu. En iyi zamanlarını merak etti Carmilla. O zamanlar kim bilir nasıl dönüşüyordu. Cwénhild bu adama hayran olmakta haklıydı. Tabii şimdi o adam yediği büyünün etkisiyle duvara yapıştı. Hatta üstüne bir de ok yedi! Ölmek üzereydi. Bazı sorulara cevap vermeden ölemezdi ama. Hızlıca koştu ölmek üzere olan herife. Anılar! Buraya getirdiği avcı, maske, işkencesi ve o işkencenin yaşandığı yer ile ilgili ne kadar anı varsa alacaktı. Onu nasıl kontrol ettiğini öğrenmek öncelikliydi.

Yetenek 1d10 : 10, total 10
Destek 1d10 : 2, total 2
Talih 1d10 : 6, total 6

29
Godric's Hollow / Ynt: Kış Gündönümü
« : 14 Şubat, 2022 02:38:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Öfke. Hissedebildiği tek şey öfkeydi. Yüz yıl önce ölmeden önce hissettiği öfke. Bütün hücrelerine dolan o kadim öfke. Gözünün önündeki her şeyi parçalama isteği oluşturan öfke. Bir alev olup bütün bu evi, içindekileri ve her şeyi küle döndürmek istiyordu. Fakat... kendini tuttu. Burada alması gereken cevaplar vardı. Bu cevapları almadan buradan gidemezdi. Kim kime tuzak kuruyordu, niçin kuruluyordu bu tuzak. Çok fazla soru vardı, alevlerle yakılamayacak kadar fazla soru. "Ben türümüzün iyiliğini istedim Herr Motke. Fakat siz kararlarımı sorgulamama sebep oluyorsunuz." dedi. Herifin üzerine gönderdiği okları vücut hareketleriyle savuşturacak, daha sonrada büyülü sözleri söyleyecekti. "Imperio." şayet laneti başarılı bir şekilde uygulayabilirse o zaman şenlik yerine dönecekti buralar.

Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 3, total 3
Talih 1d10 : 8, total 8

30
Godric's Hollow / Ynt: Kış Gündönümü
« : 14 Şubat, 2022 01:59:58 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yeşil bir ışık, sessizce maskeli adama doğru gitti. Zaman yavaş yavaş dururken o durduramadı asasının ucundan çıkan yeşil ışığı. Ölüm maskesinin ardında baygın duran adama ulaştığında üzerindeki baskı ve öldürme arzusu da yavaşça kalktı. Bedeninin kontrolü tekrar eline geçiyordu. Lakin başında hissettiği tüm o baskı, yaşanan her şeyin tekrar zihninin içinde canlanması, hepsini tekrardan yaşıyormuş gibi olmak, hissetmek.

Zar zor doğruldu. Berigér ve Motke kapışıyorlardı. Motke ona bir adam göstermişti ve kadın deliye dönmüştü. Bu, kabul edebileceği bir şey değildi. Kimsenin onun üzerinde böyle bir kontrole sahip olmasına izin veremezdi. Ayrıca Berigér'in burada ne işi vardı. Eski bir bakan. Çok fazla şüphe iki insanın etrafında toplanıyordu ve Carmilla bu durumdan rahatsız olmuştu. Artık ipleri eline almanın zamanı gelmiş, hatta geçiyordu bile. Yaralı olan Jack'e baktı. Dayanmak zorundaydı, daha kötülerine dayanmıştı bu adam. Öncelikle kavga eden iki kişiyi durduracaktı. Birinden biri yalan söylüyordu ve yalan söyleyen cehennemin ateşinde yanacaktı. Ha birde seherbaz vardı. Ormanda karşılaştığı seherbaz. Onunla alıp veremediği bir şey yoktu, henüz.

Buradaki en tehlikeli kişi Motke'ydi. Hazır Beringér ile savaşa tutuşmuşken onu etkisiz hale getirmek normale kıyasla daha zor olurdu. O yüzden ona döndü. Hiç şakası yoktu direk asasını çekti. "Petrificus Totalus!" Motke'yi başarılı bir şekilde indirebilirse asasını Beringér'e döndürecek ve bekleyecekti.

Yetenek 1d10 : 4, total 4
Destek 1d10 : 2, total 2
Talih 1d10 : 6, total 6

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 8