2.Part
Sabahın erken saatlerinde, Uldin uyanıp iki kat giyinerek hızlıca dışarıya çıktı. Kafasında bir fikir vardı ve bu fikir sayesinde Ağabeyinin zorbalıklarından uzun süre kurtulacağını umuyordu. Tüm hayatı onun somurtkanlığı ile geçmişti, hayır Uldin kendisini kanıtlayacaktı, kimse onun hakkında ileri geri konuşamazdı. Beklediği gibi abisi henüz sürüyü hazırlıyordu, Uldin'i fark edince. Ona döndü ve derince esneyerek;
“Git buradan Uldin, aptallıklarına ihtiyacım yok”
“Buraya geldim çünkü sürüleri ben güdeceğim”
“Bunu nasıl başaracaksın peki? sağa sola asanı sallayarak mı?”
“Sen yapıyorsan ben de yapabilirim değil mi?”
“Değil.”
“Korkuyorsun demek.”
“Öyle mi? öyle mi? e hadi bakalım görelim seni çömez çocuk.”
Dedi ve sürüyü bırakıp buzlu ormanlara doğru yürümeye başladı, Uldin onları birkaç kez seyretmişti ne kadar zor olabilirdi ki? ahırın içerisine doğru yürüdü önce üç basamaklı merdiveni ittirerek atın yanına getirdi, sonra eline aldığı eyeri basamaklara çıkarak ata yerleştirdi, gerçekten ağırdı. Önce diğer tüm eşyaları yerine yerleştirdi, kendisi için ekstra bir kıyafet de almıştı. Çitin kapılarını açtı ve hemen atın üzerine çıktı, atın eyerini tuttu ve diğer eliyle kamçıyla yavaşça atın kıçına vurdu ve at sakince yürümeye başladı. Sürünün yanından ilerliyordu, ne tarafa gideceklerine karar vermek için üzerlerine sürüyor ancak bu fayda etmezse ip ile bağladığı en öndeki ren geyiğinin ipini çekiyordu. Sürüyle birlikte epey yol aldı, şimdi buradan bakınca artık köy gözükmüyordu. Attan kendisini sarkıtarak indi şimdi Sıra onları gözetlemekteydi, hiç gözlerini ayırmıyordu çünkü Ren geyikleri başına buyruk hayvanlardı. Sürü karların ve likenlerin altında, ağaçların diplerinde ki yosunları ve çeşitli otları yiyordu. Her şey tıkırında işliyordu değil mi? Elbette hayır. Aradan epey vakit geçmişti ve geri dönme zamanı yaklaşmıştı ki Uldin kendisinden beklenenden belki fazlası olarak uzaklardan gelen bir hareketlenmeyi fark etti. Evet bu bir kurt sürüsüydü, ren geyiklerine saldırmak için harekete geçmişler ve sürü halinde ani bir saldırı gerçekleştiriyorlardı.
Bu duruma göz bebekleri kocaman açılmış minik çocuk
"Yo hayır!" Diye tekrar ede ede bir çıkar yol bulmaya çalıştı. En sonunda yine kendisinden beklenebilecekten fazlasını akıl etti. Kurtlar iyice yaklaştığında atın eyerinden bir bıçak aldı sonra atın kıçına vurdu ve hızlıca sürünün en arkasına doğru koşmaya başladı, sürü çoktan panik olmuştu. Hareketlenmeye başlayan ren geyiklerinden birinin ipini çekerek onu durdurdu ve
"Bağışla beni!" Diyerek onun atar damarına bıçağı sapladı. Yakaladığı bir diğer geyiğin üzerine kendini atarak boynuzlarından tutundu. Sürü ivmeleniyordu, epey hızlandıklarında bakışlarını arkaya çevirdi, Kurtlar geyiği paralarken anlaşılan sürüden birini feda etmek işe yaramıştı. Öte yandan işin kötü tarafı, epey zaman geçmiş ve sürü dağılmıştı. Sadece Uldin ve bu geyik dışında hiçbiri etrafta görünmüyor daha da kötüsü minik çocuk nerede olduğunu bile bilmiyordu.
Uldin geyikten indi, yanında ki çantadan çıkardığı ip ile onu boynuzlarına asarak tutup çekiştirmeye başladı ve bir ağaca bağladı, önünde etrafı ormanla çevrilmiş buz tutmuş bir göl vardı. Orada bulunan bir taşın üzerine oturup dizlerine çekilip sindi.
"Ne yapacağım ben? Ne kadar aptalım, abim haklıymış, burada ölüp gideceğim, ölmeliyim de! Sonunda benden kurtulacaklar."

Gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı, içi bir alev deryası gibi parlayan bu çocuğun çaresizliği, ölüm kadar acıydı ona hayır ölümden daha fazlası. Yanağından her akıp giden yaşın yansımasında sevdikleri vardı. Böyle devam ederse kısa süre sonra bu paniğe dönüşecek ve bu çocuk çok sürmeden ölecekti...Ancak o anda, o derin çaresizliğin içinde bir şey oldu. Yine kendisi kadar acı bir yakarış duydu minik kulakları. Nedendir bilinmez korkmadı bu sesten, bu sese ve onun sahibine kendisini yakın hissetti, hayır o bizzat kendisi gibiydi. Burnunu çeke çeke sesin kaynağına doğru yürüdü. Karların arasında bembeyaz tüyleri ile bir kurt gördü hemen birkaç adım ötesinde ise ölen annesini... bir kurt nasıldır bilinmez burada can vermiş, geriye ise yavrusu kalmıştı. Yavru onun başında ağlar gibi iniltiler çıkarıyordu. Çocuk ona yaşlı gözlerle baktı, içi parçalandı; dizlerine çöküp küçük yavruyu kollarının arasına aldı.
"Sen de tıpkı benim gibisin..."
Uldin'i yaşatacak olan şey buydu, kendisi için değil, başkası için hayatı pahasına mücadele etmek. Başka canlar alma pahasına olsa bile...
Ancak şimdi ne yapacaktı? Kurt’un ne zaman öldüğünü bilmiyordu bu yavrunun ne kadar zamandır aç olduğunu kestiremiyordu. Kurdu yere bıraktı ve çantasını kurcalayıp işe yarar bir şeyler bulmaya çalıştı, abisi her yola çıkışında yanına neler alıyordu? Küçük Bir kürek, İki yanı yaprakla sarılmış kuru bir peksimet buldu. Güzel iki gün ona yetecek kadar vardı. Tahtadan ve bakırdan birer kupa buldu, bununla ne yapabilirdi? Daha çok ip, kendi yedek kıyafeti, sargı ve içki. Eğer yaralanırsa bir şey deneyebilirdi. Kupayı eline aldı, düşündü düşündü... Sonunda bir fikir aklına geldi, onun için çok çılgınca bir fikir. Ağacın yosununu kemiren ren geyiğinin yanına gitti ve dizlerine çöküp kupayı iki bacağının arasına sıkıştırarak geyiğin memelerini tuttu ve onu sağmaya çalıştı.
Bu onun epey zamanını harcadı desek yalan olmazdı.
"Hadi N'olur! Benden esirgeme!" Diye geyiğe kızıp duruyordu. Ancak en sonunda bunu başardı ve bardağın bir kısmını doldurabilecek kadar onu sağdı.
Hemen yavruya döndü ve elini de altına koyarak ona sütü içirdi, yavru uysal davrandı. En azından onu doyurabildiği için memnundu ancak hava kararmaya başlamıştı, artık bir ateşe ve barınacak bir yere ihtiyacı vardı ayrıca gece yarısı hem geyik hem kendisi saldırıya uğramamalıydı. Kısa süre düşündü ve aklına yine bir fikir geldi, ancak bu saldırıya karşı çok koruyucu olmayacaktı. Oralarda bulunan kardan ve buzdan bir tepeyi küreği ile kazmaya başladı, küreğin arka tarafı ise kazmaydı. Yaklaşık iki saat boyunca kazdı, şansı yaver gitti ve bu tepe arkasına daha geniş bir yere açıldı geyiğini bile buraya sokabilir ve ona sarılarak ısınabilirdi. Yavruyu da çantasının içinde tutarak (tabi çantayı kapatmıyor) kucağında gezdirmeye başladı. Toplayabildiği kadar kuru ot, dal parçası, kozalak vs. Topladı. Bunları da elbisesi ile kurulamaya çalıştı, hepsini derleyip toplardı. Gün son ışıklarını dağıtıyordu. Abisinin eşyalarının yansıra Uldin'in yanında asası vardı, ancak o henüz hiçbir büyüyü bilmiyordu. Uldin, defalarca kez ateş yakmaya çalışıp başaramadı bu durumda asasını kullanmaya çalıştı. Asasını savururken kıvılcımlar fırlattığını vs. hayal ediyordu. Peki başaralı oldu mu?
Evet birkaç kez etrafına değişik olaylar yaşattıktan sonra asasından kıvılcım çıkarabilmeyi başardı. Ateşi tutuşturdu. Uldin bunun üzerine kupasına kar doldurdu ve bu kupayı ısıtmaya başladı. Keşke eriyen karı depolayabilseydi, ancak bu kısmen mümkündü. Eriyen karın suyunu içti, bir kez daha eritti. Ren geyiği, kurt ve Uldin sığınanın kısmen içinde uyumaya başladılar. Çocuğun şansı yaver gitti herhangi bir saldırı ile karşılaşmadı ve gece kar yağmadı. Eğer kar yağsaydı açtığı çukurun içi dolar ve ölürdü.
Tüm bunların sabahında kendisi de ölmediğine hayret ederek çevresine bakındı. Hem geyik hem de yavru kurt yaşıyordu. Güzel, şimdi yapması gereken yolunu kaybetmeden çevrede dolaşarak daha iyi fırsatlar aramasıydı veya dönüş yolunu. Uldin geceden erittiği suyun ve yaktığı ateşin hâlâ durduğunu gördü, elbette ateş sönmek üzereydi ama o az ısısı suyun tekrar donmasını engellemişti. Uldin suyu içti ve hazırlanıp yola koyuldu. Avare avare dolaştı ama nafile, hiçbir iz veya fırsat yoktu. Bu böyle birkaç gün sürdü, ateş yaktı, kar eritti, geyik sağdı, sığınak yaptı. Saldırıya uğramadı ancak birkaç kez uyurken karla kaplandığı ve ateşin söndüğü oldu, bu sebepten ötürü uyanıp duruyordu ki vücudu da artık buna alışmıştı o istesin istemesin hayatta kalmak için gece birkaç saatte bir uyanıveriyordu. Bazen geceleri ağlama krizlerine giriyor ve bu onun daha çok üşümesine neden oluyordu, kendisi anlam veremiyordu ama böyle hissediyordu. Bu yüzden ağlamayı bıraktı, çünkü hastalanırsa kesin ölürdü. Son gezisinde ona umut veren gelişmeler yaşandı, çok çok eskilerden kalma ilkel taştan bir tapınak buldu. Hatta bu bir kurgan olabilirdi, evet bu bir kurgandı zira çevresinde taştan yüzler vardı. Uldin düşündü?
"Ölülerimizi eşyaları ile birlikte gömeriz, onu yağmalamalı mıyım?"
Neden burada bir kurgan olduğunu bilmiyordu, hiç buralara insanların geldiğini görmemişti ancak anlaşılan bu epey eskiydi. Uldin uzun uzun düşündü ve sonunda şu kararı verdi "Ona saygısızlık yapamam" zaten istese de yapamazdı çünkü çok korkardı, şu an bile çok korkuyordu. Ancak; ölüm korkusu, ruhani varlıklara duyduğu korkudan üstün geldi. Bu türbenin yani kurganın içinde, geyikle birlikte barınacaktı.
Uldin biraz olsun rahatlamıştı nedeni ise hayır, barınak bulduğu için değil. Burada yatan kişi için neredeyse ilkel bir tapınak yapılmış olmasıydı, bu o kişinin çok iyi ve güçlü birisi olduğu anlamına gelirdi. Buralarda eskiden böyle birinin yaşamış olmasının düşüncesi onu iyi hissettirdi. Kurganın içerisine girdi ve gördü ki burada bir mezar yoktu, belki de artık mezara dair bir işaret yoktu. İçerisi bomboştu.
"Acaba yanlış mı anladım?"
Çocuk yavru kurt için etraftan bulduğu otlar ile bir yer hazırladı sonra geyiği de içeriye soktu, dışarıda bıraksa ölür giderdi. Bu yerden ayrıldı çevrede gezinmeye devam etti, bir şey bulamayıp geri döndü. Ertesi gün yavruyu besledi, suyunu içti, açtı. Tekrar dışarıya çıkıp yol aldı, yolların birinde beyaz kutup tavşanlarına denk geldi. Çok aç olduğu için bu açlığı bastıramıyor ve kendisi de yabanileşiyordu, Eline bir taş alarak sinsice tavşana yaklaştı, taşı fırlatıp onu kafasından vurdu. Ardından koşup tavşanı yakaladı ve boynunu kırdı.
Uldin bu varlığa uzun süre baktı, gözlerinden birkaç damla sızıp düştü. Bir anlık açlık hiddetiyle Yaptığından pişman hissediyordu. Ancak teslim olmamalıydı, eğer teslim olursa yanında ki yavru yaşayamazdı. Tavşanı geri götürme kararı aldı ancak yolda beklenmedik bir durumla karşılaştı. Karanlık ormanın içerisinde bir çift mavi parlak göz belirdi, ardından ise hırlama sesleri duydu. Hemen bıçağını çıkardı ancak bu mavi gözlerin üzerine geldiğini hissedince kaçmaya başladı, arkasına bile bakmadan koşuyordu ki bir anda kar zeminin çökmesiyle bilinmezliğe doğru düştü. Kendisine gelmesi çok uzun sürmemişti, etrafına baktığında her yer buzdandı ama çıkışı görebiliyordu. "Şükürler olsun ki bir şey olmadı" dedi, dedi ama...
Fark etti ki ayağı kan içindeydi. O fark edene kadar bir acı hissetmemişti ama şimdi bacağı felaket derecede yanıyordu. Elinde ki bıçağın üzerine düşmüş ve bıçak dizine girmişti. Korku dolu gözlerle dizine bakıyordu, artık umut kalmamıştı ama pes etmeye de niyeti yoktu. Gözünden yaş gelse de Gülümsedi, "Sorun değil."
topallaya topallaya ve bazen de sürünerek tapınağa geri döndü. İçeriye girdikten sonra direkt çöktü ve kıçını yerden kaldırmadan kendisini sürükleyerek çantaya ilerledi, sargı bezini ve içkiyi çıkardı, yavru kurdun başını okşadı. Yine her zamanki gibi kuru otları, dalları topalladı Uldin artık asa olmadan da ateş yakabildiği için zor olmadı. Bıçağı olduğu yerden çıkarırken yüksek sesle acıyla bağırdı, sonra bunu yaptığına da pişman oldu. Yarasının üzerine şişeden alkol döktü ve yine bağırmamak için kolunu ısırdı. Bunu yapmayı babasından görmüştü. Sargıyı bıçakla kestikten sonra dizini sardı. Ateşin başında yarım saat kadar uyuduktan sonra geri uyandı ve yakaladığı tavşanı elinden geldiğince derisinden ayırıp, kesip, pişirip yedi.
Bu son yaşanan hadisenin üzerinden bir buçuk gün geçmişti. Uldin zaman her ilerlediğinde kendisini daha kötü hissediyordu. Aşırı halsizdi, çok üşüyordu ve alnı deli gibi yanıyordu.
Bu geceyi de sağ atlatmayı başardı ama ertesi günün öğle vakitlerinde artık ayağa kalkamayacak bir haldeydi, sonunda vaktinin geldiğini anladı. Yavru kurda seslendi;
"Özür...Dilerim seni koru- koruyamadım."
Bu halsiz haliyle ancak bunu dile getirebildi, yanan ateşe bakıyordu, gözleri kararmaya ve içi ısınmaya başladı gözlerini kapatıp kendisini teslim etti...
Diye düşünürken birden yüksek bir ses duydu "ULDİN! ULDİN!" bu sesin ne olduğunu, kime ait olduğunu bile hatırlamıyordu artık. Muhtemelen son anlarında garip şeyler görüp duruyordu o kadar.
