17 Nisan, 2026 09:54:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - André Harris

Sayfa: 1 2 3 [4] 5
46
Yasak Orman / Ynt: Kuzişim gelmiş (Vol II)
« : 03 Şubat, 2022 22:59:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Samuel'ın sözlerine karşılık yalnızca kafamı salladım hafifçe, sonrasındaysa asamı küçük "h" çizercesine sallayıp dizimi bandajladım ve elimi temizledim. Ardından yanıma gelen Eadwig'in sözleri ise en basit tabirle kafamı karıştırmıştı. "Ha?" diyebilmiştim yalnızca ama fazlasını da söyleyemedim. Çok üstünde durulmadı. Ortam zaten gergin, gecenin köründe Yasak Orman'da belamızı aramaya gelmişiz adeta. Sorgulamaya lüzum yoktu. Mevzulara pek hakim değilim ama Büyük Salon'da duyduklarım aklımı uzun süredir kurcalıyor, onları sıralıyordum aklıma geldikçe: "Eğer bir böcürt falansa Ares tek idi, üç kişi olmamız avantajlı olabilir. Yani üç tane değillerse şansımıza. Gerçek formunu anlarız. O kadar çok... Olsalar Ares de birden fazla korkutucu şey görürdü, değil mi? Carmilla ise... Savaşabileceğimizi sanmıyorum ama kaçabilir miyiz ki? Bir şeyler düşünmeli mi acaba? Belki sis falan yaratsak ortama... Koşma seslerimiz ama takip edilebilir ve rotamız da belli yani, şato. Peki o zaman..." Konuşmalarım bir noktada gevelemeye dönüşmüş, ardından düşüncelerle kesilmeye başlamış ve en son sadece sessiz düşüncelere bırakmıştı yerini. Muhtemelen bu sebeple pek önem teşkil etmiyorlardı... Zaten ortamdakiler ne kadarını da anladı muamma idi fısıldadığımı da ele alırsak.

Yolculuk nihayetinde bir yere varmıştı. Muazzam bir yere. Çok önemli ipuçlarına. Nitekim görmek istediğim son şeydi muhtemelen bu arbaletler ve cadı avcılarının naaşları. Malum günler geldi aklıma istemsizce, karanlık ormanı aydınlatan asalarımızın ışıkları söner gibi oldu. En azından benim için. Güçlükle girdim söze: "Bu arbaletler... İpucu olabilir," diyerek zar zor eğilip aldım bir tanesini eline. Tabii kim bilir kaç gündür çürüyen bu bedenlerin üzerine eğilmek pek iyi bir fikir değildi. Hele Britanya yağmurlarının etkisiyle iyice çürümüşken. Bu koku... Hepimizin burnunu ve ağzını kapsayacak görünmez birer balon yarattım asamı sallayarak üç kere. Ağzımı kaplayan balondan dolayı daha boğuk çıkmaya başlamış sesimle Eadwig'in düşüncelerine dair yorum yaptım: "Doğru diyorsun... Buradaki yaratıklar bizim için bile sıkıntı. Bir grup muggle için... Bu silahların belki de önemli bazı özellikleri va-."

Bir ıslık sesiyle sözlerim kesilmiş, Eadwig'in önüne saplanan ok ile neye uğradığımı şaşırmıştım. "C-Ca-Ca-Cadı av-c-cıları..." dilimden dökülebilen yegane sözler oldu. Asamı sağ elim titreyerek tutuyorum. Saldırı altındayız, ama savaşmak istiyor muyum ki? O rahibenin sözleri çınlanıyor kulağımda.

"Demek öyle diyorsun, André... Peki o zaman, sana tek bir soru sormama izin ver. Bütün bu süreç boyunca inatla savundun sizin gibi olmayanlara zarar vermeyenleriniz de olduğunu. Ya sizden kaç kişi tanıyorsun, sizden olmayanlara yardım etmiş olan?.."

Değil savaşmak, büyü yapma isteğimi yitirdim. Asam elimde ama hani poz olsun diye. Gerçi pozumun da caydırıcılıkla alakası yok da... Ancak ileride bir çatışma var gibiydi. Büyü ışıkları yükseldi, bir tane yatay şimşek fırladı. En yakınımda olan Samuel'a bakarak, Eadwig'in de duyabileceğini umduğum bir sesle tek kelime çıkartmayı ümit edebildim: "K-Kaçalım?.."

Lakin kaçmayı başaramadık. En azından ben kaçamadım. Okun biri üzerime geliyor. Bir an gördüm sadece. Protego atmalıyım galiba. Ama elim titriyor, hareket ettiremiyorum. Düşünmek için yarım saniyem bile yok muhtemelen. Ölür müyüm? Nitekim önümde beliren figür savuşturdu oku ve bize döndü. Elim titriyor hala. Öncekinden de fazla. Asamın ucundan çıkan loş ışık cübbesinden kızıl lekeler yansıtıyor. Kan... Katliamdan çıkmış bu kadının her yeri kan... Saçları da kızıl. Kan rengi. G-Gözlerim irileşti. D-Düşünce-lerim b-bile ke-k-ke-liyor... C-Ca-Car... diyebildim sadece.

Çok ama çok usulca geri adım atmaya çalıştım. Bu kadına yakın olmak istemiyorum. Beni kurtarmış olsa bile çok daha kötülerini yapmak isteyip istemeyeceği muamma. Uzak olsam bile şansım var mı ki? Korkuyorum. Ares'in halini hatırlıyorum. İntikamın i'si geçmiyor aklımdan. Sadece korkuyorum. Gözlerim titreyerek Eadwig ve Samuel arasında gidip geliyor. B-Bir fikirleri var mıdır ki? B-B-Benden hayır yok şu anda... B-Beyler... B-Biz ne halt yiyeceğiz?..
[/justify]

47
Yasak Orman / Ynt: Kuzişim gelmiş (Vol II)
« : 03 Şubat, 2022 02:05:51 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Büyük salonda mevzu çıktığında dikkatleri bayağı çekmişti üzerine Boleyn kuzenleri ve yancı tayfaları. Zaten ikisi de dikkatleri üzerlerine toplayan tipler çoğu zaman da, bu şekilde olaylı olmasının ek bir magazin değeri vardı haliyle. Nitekim Eadwig ile geçen günkü atışmamız sebebiyle olaylar dindikten sonra da dikkatimi çekebildiğim söylenemez üzerinden pek. Gidip söveyim diyorum ama mevzu çıkartmak istemiyorum; çözeyim, aramızı düzelteyim diyorum olaylardan sonra onun gelmesi asıl gerekir falan ama bir sıkıntı basıyor mevcut durum.

Ben de öyle kahvaltıdan aşırdığım kurabiyeden kalan kırıntıları önümdeki kitabın üzerinden silkeleyip dikkatimi kitaptan çok sapık gibi devam ediyorum çocuğun üzerinde tutmaya. Gerçi tuttuğuma değdi sanırım, Karanlık Orman falan diyorlar cumartesi akşamı... İki bina başkanı da üç... Dört... Galiba dört, en az dört okul kuralını çiğnemezsiniz... Fakat durumlar da ciddi, Ares ile konuşamamış olsam da henüz gıybetler aşikar. Profesör Urswick ise inanmayı tercih edeceğim son kaynak bile değil. Terörist diyordu daha geçen Lacroix kardeşlere... Neyse, bir şey desem mi? Ara bozukken de ama ne denir ki? Hele Samuel ile adam akıllı muhabbetim yokken çıkıp "Ben de geliyorum ehe," desem s*ktiri çekerler muhtemelen, bir de onları dinlemiş olmam ayrı olay olur. Bir yandan mevzular mühim, öte yandan riske atacaklar kendilerini. Yine de hiçbir şey yapmamak en yanlış hareket olur muhtemelen...



Nitekim muhtemelen kalkıp kalkışabileceğim en saçma seçeneği icra ediyorum şu anda... Elimde asa, ucunda lumos bile yok Karanlık Orman'da çaktırmadan dörtlü ekibi takip ediyorum. Gidip konuşabilirdim; zaten iki bina da zindanda, Eadwig'i çıkışta şatoda çevirebilirdim, en kötü ormanın girişinde bekleyebilirdim be... Karar veremeye veremeye ama arkalarından koşup takip etmeye kaldım tabii... Yolumu bilmiyorum, ekibi kaybetsem sıkıntı bir yandan. Hele şimdi bölünmüşken. Sağımda solumda ağaçlar karanlık, ışığım da yok ayırt edici bir şeyler fark edemiyorum. Arkadan bir şey gelse kapsa hani fark edenim de olmayacak. Bir saniye, arkamda... Bir şey mi VAR? "Ha?!" *PAT!*

Arkamda hiçbir şey olmadığını fark etmiş olsam da gözüm önümde olmadan yürümek pek akıllıca bir hareket değildi tabii yerler ağaç kökü doluyken. Ansızın karşımdaki gözlerin bana doğrulduğunu, gözümü kamaştıran asa ışıklarının arasından zar zor seçebiliyordum. "Ş-Şey... Açıklayabilirim!" Ansızın gözlerim irileşmişti; dizimde bir ıslaklık hissediyordum, muhtemelen bir yara idi fakat önce kendimi açıklamam lazımdı. Acilen. "B-Ben... öz-ür d-dilerim, şey, sizi, s-sapıkl-lamak istememiştim... Sadece..." Nefes alış verişim çekinceden düzensizleşmişti. Bir iki kekeleme sonrası ancak nefesimi düzene sokup anlaşılır iki kelam daha edebilmeye başladım "B-Büyük Salon'daki planlarınızı d-duydum... Açıkçası..." Elim kafamda, saçımı kaşıyordu huzursuzca. Kendimi nedense bir tık daha güvende hissettiriyordu bu hareket oldum olası. "Y-Yardıma ihtiyacınız olabileceğini düşündüm... F-Fazladan kişi o-olarak yani... H-Hem t-tılsımlara hakim sayılırım! İ-İşinize yararım!"[/justify]

48
Kehanet Dersliği / Ynt: 1865-66 Eğitim Yılı | Güz Dönemi Kehanet Dersi
« : 02 Şubat, 2022 05:25:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Kehanet dersliğine çıkan bitmek bilmez merdivenleri çıkarken cübbesinde kızıl işlemeler bulunan dostu Gregory'le hararetli bir konuşma içerisindelerdi: "Bak Greg, şu kuleleri senelerce imanımız gevreyene kadar çıkacağımıza..." Sanki tüm bu süreç boyunca konuşuyor olmaları nefes nefese kalmalarında hiç pay sahibi değilmişçesine soluklandı kısa bir anlığına ve devam etti cümlesine. "...diyorum ki bir ara burayı süpürgeyle çıkalım. Çekinmeyip yapmamız lazım bunu bir ara!"

"Kısa fıkraymış", muhtemelen André'yi azıcık dahi tanıyan birisinin yegane tepkisi olurdu. Gerçi bir araya geldiklerinde ateşle barut gibi olan ikiliden böyle ihtimaller hiç beklenmez de değildi. Nitekim şatonun içerisinde süpürge kullanımını kısıtlayan bir yasağın şaka maka olmadığına dair uzun bir münakaşa ve beyin fırtınası, dersliğin kapısının eşiğindeki basamaklara gelmeleri ve derse girişteki sıkı denetim yüzünden sıkışan yaya trafiğinden ötürü duraksamalarıyla son bulmuş, apar topar icra edilen son dakika hazırlıklarına dönüşmüştü.

-André, bir baksana, kravatım düzgün mü ya?
-Dur şurasını düzelteyim... İyi dedin ama, sen de benimkine bir el atsana.
...

Profesör Urswick'in sıkı denetiminden yalnızca ufak birer dokunuşla geçen oğlanlar sınıfın ortalarına geçtikleri vakit bir müddet beklemek durumunda kalmışlardı ders için. Kadının kontrolleri ve dayakları bitmek bilmiyordu zira. Önündeki kehanet küresine bakarken "Peki ben neden mal gibi bu seçmeliyi alıyorum ki hala?.." diye iç geçiriyor, halihazırda keyifli geçeceğinden zerre ümidi olmayan dersin başlamasını daha da büyük bir can sıkıntısıyla bekliyordu.

Vakit geçmedi.

Profesör Yamashita'dan varlığını öğrendiği, origami denilen bir teknikle ilgileniyordu bir süredir boş vakitlerinde. Cebinden bir parça renkli parşömen çıkartıp şekil vermeye koyuldu, uzun uğraşı sonucunda minik bir kaplumbağa yaptı.

Vakit geçmedi.

Sınıfta herkesin doğru yerlere oturduğunu kontrol ederken profesörleri, asasıyla kaplumbağaya ufak bir tılsım fısıldadı ve şekilli parşömen, kamplumbağa hızında kürenin çevresinde turlamaya başlarken boş bakışlarla onu izledi.

Nihayetinde biraz vakit geçmiş olsa gerek ki ders, daha doğrusu ders sürelerini sömüren haftalık muhafazakar reisçi politika seansı başlayabilmişti. Gerçi bu sözler neyin nesiydi? Dönemin başında intihar eden üç kardeşten söz ediyordu. Cecilia ile pek tanışık olduğu söylenemezdi lakin Lorraine ile Rosalind sınıf arkadaşlarıydı. Neden intihar etikleri hakkında bir fikir sahibi değildi ama onlara terörist demek?.. Kararsızlığı bazen derslerde sorulan sorularda dakikalar yiyen yahut ağzından ancak cımbızla laf alınan o kızlara hele terörist demek?.. Bu kadın, altıncı sınıflara, yani intihar edenlerin beş yıllık sınıf arkadaşlarına bu vaazi geçtiğinin farkındaydı, değil mi? "Lacroix kardeşler terörist değildi!" diye bağırmak istedi. Yapamadı. Yoksun olduğu birçok vasıf vardı kumral saçlı oğlanın ve cesaret, bunların başta gelenlerinden biriydi. Gözleri seğirebildi yalnızca, bu beyanları daha fazla kaldıramayacağını hissetti.

Ayağa doğruldu karnını tutarak, rezalet bir yalancıydı lakin acı çeken yüz ifadesi rutin hayatında ne yazık ki gereğinden fazla bürünmüş olduğu bir ifadeydi. Yüzünü buruşturdu midesini üşütmüşçesine, profesörlerinin kendisine fazla fırça çekmemesini ümit ederek bakışlarıyla müsaade isteyip kapıya yöneldi. Bu ithamlara karşılık verecek cesareti yoktu belki, bu yaptığının bir tepki olduğunu da muhtemelen ne profesörleri ne de sınıftaki herhangi biri anlayacaktı. Muhtemelen "canı tatlı pısırık André mideciğini üşütmüş, uf olmuş" muamelesi görecekti. Lakin verebildiği yegane tepki buydu korkak oğlanın. Bunu yaptı...[/justify]

49
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Hogwarts'ta Hayatta Kalma Rehberi Kural 38: Gece 2'den sonra yat ve uyu
« : 31 Ocak, 2022 01:22:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Eadwig'in kendisini durdurması ve olayları toparlayış şekli pek haz etmemiş olsa da kesinlikle etkileyiciydi. Diktiği bardağı yeniden doldurup uzattı asasıyla. Sonrasında Franziska'nın söze girmesiyle ise adeta dumur olmuştu. Birkaç saniye hiç zikir bile etmediği türküyü dinledi. Hayır, bunları söylemek kelimenin tek anlamıyla acınasıydı. Zavallının önde gideni olan kumral saçlı oğlan için dahi acınasıydı. Ama tabii bu kadarla kısıtlı kalmamıştı, çevredekiler de bu alaya dahil olmuşlardı. Yüzünde kızarmamış muhtemelen tek yer olan gözleri de kızıla çalarken tutamadı gözyaşlarını.

-Yalancı! B-Ben söylemedim böyle bir şey!

Tabii alaya pek engel olabildiği söylenemezdi, muhtemelen daha bile inandırıcı kılıyordu olayları. Üstelik az önce yanıp tutuştuğu kızdan bu sözlerin gelmesi can yakıcıydı. Ayağa kalktı, tam arkasını dönecekken duraksayıp tekrar söze girdi yumuşak bir ses ile: ...ve işin üzücü yanı, şu halde dahi sana yalancı dediğim için hala üzülmekten kendimi alıkoyamıyorum, biliyor musun? Sen... Sen... Ağzını son bir kez araladı ve oynattı ancak ağlamasının yarattığı hıçkırıklar iki üç saniye boyunca kelimelerin ağzından dökülememesine, ses tellerini oynatamamasına sebep oldu. Konuşamayıp kendisini daha çok rezil ederken siniri daha çok bozuldu, daha çok ağladı ve hızlı adımlarla Hufflepuff Ortak Salonu'na doğru yola koyuldu.

50
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Hogwarts'ta Hayatta Kalma Rehberi Kural 38: Gece 2'den sonra yat ve uyu
« : 30 Ocak, 2022 23:54:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Mirabelle'in tehditlerinin şaka olup olmadığı konusundaki kararsızlığı, en azından yumruk yemediği için kısmi bir rahatlamayla sona ermişti. Ne var ki bu rahatlama, çikolata saçlı kızın verdiği doğruluk cevabı karşısında pek uzun sürememişti. "E-... B-..." az önce kaçındığı yumrukları misliyle yeme korkusuyla yanakları iyice kızarmış halde kalakaldı yalnızca. Ne diyebilirdi ki böyle bir durumda? Korkmalı mıydı, sevinmeli miydi -yardımına çokça da yetişiyordu zira- emin değildi.

Nitekim bu duygu karmaşası içerisinde muhtemelen beynini allak bullak edecek yegane faktörler de denklemin içerisine girmişti Regina'nın ansızın eşiğinden döndüğü kız kıza öpüşme ve hemen sonrasında kendisini ne sebeple olursa olsun malum sıralamada ikinci sıraya koymuş olması neye uğradığını şaşırtmıştı kumral saçlı oğlanı. Aralarına katışan kız ileyse darmaduman olmuştu her şey. Franziska... Kendisiyle dönemin başlarındaki bir tılsım dersinin çıkışında ettikleri malum muhabbetten sonra bir daha hiç sıradan bir gözle bakamadığı kız şimdi burada, gecenin köründe belirmek zorunda mıydı? Üstelik bu kadar sırların bu kadar tehlikede olduğu bir oyun oynanırken. Kızı görmesiyle beraber artık kızarıklığı tüm yüzünü sarmalamıştı. Sadece gülümseyebildi sessizce ve bir jest amaçlı kızın oturacağı yere doğru asasını sallayıp ufak bir koltuklama tılsımı uyguladı.

Sonrasında yedikleri baskının ise kurtarıcısı olacağını düşünmüştü lakin üzülüyordu. Franziska ortama henüz yeni gelmişken özellikle bitmek zorunda mıydı hemen?.. Neyse ki Eadwig kafa oğlandı da kendilerine kaymakbirası da sağ olsun ufak bir kıyak geçmeye hazır gibiydi. Hemen asasının bir hareketiyle büyük bir bardak yaratıp doldurdu içerisine tepeleme birayı uzattı "Oo, hoş geldin; buyur gel," diyerekten.

Bu olayların ardından şişe çevrildi, ve... Çevrilmez olaydı... Gerçekten de birbirlerine mi denk gelmek zorundaydı şişe? Bir anlığına ağzı şaşkınlıkla açıldı sadece, kal geldi. Gelen soru ise... Lanet olsun... Neye uğradığını şaşırmış bir halde yalnızca ağzı yarı açık bakakaldı. Ama böyle devam edemezdi, karşısında hoşlandığı kız varken -öyle bir şey varsa şayet- karizmasını koruması lazımdı. Yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi ama gözleri vurun bana dercesine bakıyordu. Gerçekten düşündüklerini mi söylemeliydi? Yalan söylese şansını kaybedebilir miydi? En baştan beridir bir şansı dahi var mıydı ki? Ağzını araladı ne diyeceğini bilemeden. Bir şeyler demesi lazımdı zira. B-Ben... Franziska... Açıkçası bunu şu anda s-söylemek b-biraz zor ol-sa da seninle öyle bir vakit geçirmek mu-

Hızlı adım tıkırtıları ve bir azar, uzun boylu ve özellikle gecenin bu saatindeki endamı ve siyah giyim tercihi sebebiyle bir hayli korkutucu hale bürünen antik rünler profesörünün baskınıyla kesilmişti cümlesi. Bir yandan minnettardı, bir yandan korkuyordu. Kendisi konuşuyordu az önce ve açıklama yapmak bu noktada ona mı düşerdi? Buradaki muhtemelen herkes, hiç doğru düzgün konuştuğunu görmediği Gaye bile kendisinden daha iyi bir şekilde konuşabilirdi muhtemelen. Ama sorumluluğu üzerinde hissetti, hemen ayağa doğruldu. "P-Profesör! Özür dileriz, bazı s-sıkıntılar çıktı ve ş-şurada bir sütun büyüyle hareketlenip bize saldırdı! Şey, bayağı saldırdı yani k-kesinlikle biz yıkmadık!" diyerek arkadaki mermer yığınını gösterdi. "S-Sonra ise, s-sonra ise bu f-fıçıyı bulduk ve b-biraz moral olsun diye... Özür dileriz!.."



(edit: çizili kısımlar sonraki RP'deki dirsek sonrası susturuldu sdf)

51
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Hogwarts'ta Hayatta Kalma Rehberi Kural 38: Gece 2'den sonra yat ve uyu
« : 30 Ocak, 2022 20:59:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Şişe çevirmece teklifine karşı heyecanlanmamış değildi kıvırcık saçlı dostunun. Nitekim, kendisi bu oyunu oynama konusunda bir hayli beceriksizdi. Üstelik yakalanırsa başları belaya da girebilirdi. Öyle bir durumda kaymak biraları başlarına patlamazdı, değil mi? Tereddütle konuştu mırıldanmadan hallice bir sesle: "Sanki yakalanırsak sıkıntı olur mu ki, emin miyiz bu konuda?" Sesi belki de mırıltıdan bile fazla kısıktı, özellikle genel heyecanın yanında. Eh, belki de iyi bir fikir olabilirdi. Kaç kere böyle geceleri olabilirdi bu şatoda? Bir süre sonra kendisi de destekledi bu öneriyi.

Yalnızca iki dakika içerisinde, ilk şişenin kendisine bakması sonucu pişman olmuştu. "Ares yapma bunu..." diye geçirmiş olsa da içinden artık çok geçti. "Başka bir soru alabilir miyim ya, ehehe?" diyerek bir hayli cılız bir girişimde bulunmuş olsa da sonuç kaçınılmazdı. "Arkadaşlar çok özür dilerim ama kendisine bunu teklif etmeyi denersen Profesör Urswick mi daha korkutucu bir tepki verir Eurus mu hayal dahi edemiyorum. Çok özür dileyerek..." diye ortamı yumuşatmayı denedi. Sahiden, ne diyecekti ki?.. Üstelik insanlara karşı kırıcı olmadan...

"Ares, öncelikle sanırım en çok bu soruyu sormuş olmandan nefret ediyorum. Yeterince açıklayıcı olmuştur umarım..." diyerek kaçamak bir cevap verdi lakin muhtemelen yumuşak olamamasının en az sorun yaratacağı kişiye kaçamak cevap verebilmiş olmak neye yarayacaktı? "Gaye, seni doğru düzgün tanımıyorum bile ama gecenin köründe bu sorunun bana soruluyor olmasının bir sorumlusu da sensin bir kere! Sonra... Regina! Sen de sanırım sekiz aydır bana karanlık sanatlar çalıştıracaktın..." Görece kolay olanlar çıkmıştı aradan ama şimdi kendisine bakan iki Ravenclaw çok daha sıkıntılı olacaktı... Önce dudaklarını büktü, buruk bir ifade kapladı yüzünü içinde bulunduğu durumu düşününce. Sonraysa söze girdi: "Noah... Bazen fazla inatçı oluyorsun cidden ya, inat ettin mi cidden yanlış anlama ama ben pes edene kadar tartışıyoruz hani..." Ve en zorlusuna gelmişti sıra. Balodaki o günden sonra garip bir şekilde oldukça sık karşılaştığı, aralarındaki mesafenin azaldığını düşündüğü ama samimiyetini de tam kestiremediği, lakin kendisinin yakın gördüğü kıza döndü diyeceklerinden çekinerek: "Mirabelle, sen de... Ee... Sinirlendin mi çok fazla yumruk atıyorsun, bazen tersine gitmekten korkmuyor değilim..."

Son cümlesinin ardından ortamdaki herkesle göz temasından kaçınarak, kızarmış yanaklarıyla tepki almaktan çekinerek şişeye uzandı: "Neyse, şey, ben çeviriyorum..."

This dice roll has been tampered with!
Soran 1d6 : 3, total 3
Sorulan 1d6 : 2, total 2

(edit: 3, Gaye'e denk geliyor. 2 ise benim. 3'e öteleniyor. 3 ama zaten soran, 4'e öteleniyor. Yani Gaye, Mirabelle'e soruyor.)

52
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Hogwarts'ta Hayatta Kalma Rehberi Kural 38: Gece 2'den sonra yat ve uyu
« : 21 Ocak, 2022 00:46:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Acısı çok uzun sürmemişti. Zira bir veya birkaç sebepten ötürü Büyük Salon'da kahvaltı saatlerinde bulunandan daha kalabalık bir güruh olay yerine seherbazların Kanlı Balo'ya gelişinden bile hızlı intikal etmiş ve çevresindeki sütunları muhtelif metotlarla alt etmişlerdi. Hırpalanmış oğlan, kurtarıcılarına döndüğünde oldukça tanıdık simalarla karşılaşmıştı. Gözlerinde belirgin bir minnettarlıkla gözlerinin içine baktı diğerlerinin: "Ş-Şey... Teşekkür ederim..."Ama siz... bakışları üç sınıf arkadaşının üzerinde kısaca gezmiş ve devam etmişti cümlesine. "Hepiniz burada ne yapıyorsunuz?"

Sonrasında başına bir şey geldi mi diye endişeyle döndüğü küçük kızın nasıl olduğunu kontrol etmek için o tarafa yönelmişti ki ağustostaki o korkutucu balodan beri anlayamadığı bir sebepten ötürü çok fazla denk geldiği Mirabelle'in kendisine ansızın azar çekmeye başlaması tüm endişelerini, sızılarını, şaşkınlığını ve şayet varsa diğer algı ve hislerini sindirmeye yetmişti. Mental olarak cenin pozisyonuna geçmiş ağlayan oğlan, metanetini korumaya çalışarak -ama yalnızca çalışarak, beceremeyerek- titreyen bir ses tonuyla "Özür dilerim, bilinçli değildi, ama şu kız için endişelendim, özür dilerim..." gibi tepkiler vermeye koyulmuştu. Omuzlarına sarılan battaniyeyle ve azar faslının bitmesiyle soluk alış verişi düzelmeye başlamış ve çevresine belki de ilk defa dikkat etmeye başlamıştı. Bu sütunlar neden kendilerine saldırmıştı şimdi?

Yavaşça doğrulup çevresine bakınırken yürümekte oldukları rotada, karşılarında üç fıçı görmesiyle bir an duraksadı. Bu şekil, bu boyut, bu ahşap... Şaşkınlıkla mırıldandı ortamdaki diğer kişilerin de duyabileceği şekilde: "Bu fıçılar... Kaymak birası değil mi?.."

53
Hogwarts Bahçesi / Hogwarts'ta Hayatta Kalma Rehberi Kural 38: Gece 2'den sonra yat ve uyu
« : 20 Ocak, 2022 23:54:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
André için birçok sıfat kullanılabilirdi: zeki, iyi niyetli, algısız, naif, korkak, beceriksiz, sakar, çekingen... Bu gece içinse bir araya geldiklerinde oldukça korkutucu sonuçlara gebe olacak olan bir ikili ön plana çıkıyordu: Aptal ve meraklı.

Biçim değiştirme dersine çalışmak için geç saatlere kalmış, ortak salondaki masalardan birinde oturuyordu kumral saçlı oğlan. Tüy kalemi yan tarafından gelen loş ışığın gölgesinde kağıdın üzerine olabilecek en can sıkıcı açıyla düşüyor, yazılan kısmı okunmaz hale getiriyordu. Lakin zaten gecenin körü olmuşken düzenini değiştirmeye pek de enerjisi yoktu dağınık saçları iyice dağılmış saçlı çocuğun. Kalemini parşömeninin üzerine fırlatıp gerinmek için arkasına yaslandığındaysa garip bir manzarayla karşılaşmıştı.

Muhtemelen alt sınıflardan olan, hem bundan hem de ikisinin de çok büyük ihtimalle çekingen insanlar olmalarından dolayı zerre tanımadığı kız yüzünde garip bir ifade, ortak salonun kapısından yarı çıkmış bir şekilde kendisine parmağıyla "gel, gel" işareti yapıyordu.

"Ha? Efendim? Nereye geleyim?"

Nidalarına yalnızca bir ortadan kaybolmayla cevap alan oğlan yerinden doğruldu. Evet, aptaldı ve meraklıydı. Koridorlarda, kimseye duyulmamayı umarak fısıldıyordu hafif yankılarla kendinden küçük binadaşına tekrar ve tekrar. Ama cevap alamıyordu. Fakat anlamsızca takip ediyordu. Ne diye ediyordu? Çünkü aptal ve meraklıydı. Nitekim buz gibi Hogwarts bahçesinde ulaştı sonunda takip ettiği çocuğa. "Ceza yiyeceğiz şimdi, geri dönelim ortak salona!" diye sessizce ama gür olmaya çalışan seslendi kıza. Nafile. E kendi geri dönseydi? Yok, illa başını derde sokacaktı, bela ise onları havuz makarnaları formunu almış elastik tokatçı sütunlar olarak karşılamıştı.

"nE?" Asasını çekerken sağ eline yediği beton tokadıyla asasız kalmış, haşamat olmaya başlamıştı bu beklenmedik olay karşısında. Yani tamam André biraz gerizekalıca davranabiliyor da bazen, "Bahçe avlusunun sütunlarının gece gece dalması nedir?" diye düşünmek isterdi belki. Ama şu anda yalnızca çaresizce dövülüyordu...

54
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Satın Alım Talepleri
« : 20 Ocak, 2022 22:34:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Biraz büyü kabiliyeti saralım efenim':
Biçim Değiştirme: 8 -> 10
Lanet: 2 -> 10
Tılsım: 10 -> 20
    Toplam: 10 GP

Üç de patent alayım kenara, durup durup büyü icat etme RP'si yazarım...
    Toplam: 9 GP

Son güncellemeler doğrultusunda Asasız Büyü 1. Seviye (6 GP)

Kendi kendime satın alma talebinde bulunmak da garip de... Neyse... Kont Richmond'ın karakter başvurusu hala tek geçer tabii...

55
Fransa / Fransa Günlükleri: Neoklasisizmin Gölgesinde
« : 05 Ocak, 2022 20:02:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ağustos 1864, Carcassonne

Lisette köşkünün arka bahçesinde, sıkkın bir şekilde uzanmıştı rengarenk hezarenlerle bezeli çimenlerin bir köşesinde. Göğsünün üzerine, kendisine gölge yapan erguvan ağacının pembe yapraklarından iki tanesi konmuş; yerde uzanan oğlanla beraber tepelerindeki, biraz önce veda ettikleri ağacın yaprakları arasından göğü izliyorlardı. André'nin sağ elinde büyü kuramıyla alakalı çokça iç bayıcı hesaplama karalanmış ufak bir defter, sol elindeyse ucundaki son bir iki damla siyah mürekkebi altındaki çimenle kaplı zemine bırakmış bir tüy kalem vardı.

"Eh, sanatçı bir kişiliğin olmadığını biliyorum ama böylesine kendini soyutlamana şaşırdım."

Ansızın tepesindeki pembe yapraklarla arasına sarışın bir kız kafası girmiş ve yerdeki oğlanın korkuyla sarsılmasına, bu sırada iki elindeki iki eşyayı, göğsünün üzerinde sakince manzarayı izleyen erguvan yapraklarıyla beraber yere düşürmesine sebep olmuştu. Kendinden bir yaş büyük olan kız, pısırık kuzeninin bu kadar kolay korkmasından bir hayli eğlenmiş, neşeli bir kıkırtıyla omzundaki çantadan geniş, turkuaz bir örtü çıkartıp yere sermiş ve beyaz elbisesine yanındaki çocuğun beyaz gömleğine karşı davrandığının aksine dikkat ederek André'nin yanına yerleşmişti.

"Ee, dilini mi yuttun? Onlara eşlik etmediğin için bizimkiler sana iyi bir fırça kayacak gibi akşam yemeğinde, haberin olsun."
"Eski tablolarınız daha güzeldi. Bu yeni akım, neydi, neo... Ee..."
"Neoklasisizm."
"Hah, evet. Çok fazla insan var. Ne bileyim, tanımadığım insanların portrelerini evin duvarlarına asmış gibi geliyor."

Aimée, aldığı cevap karşısında muazzam bir kahkaha atmaktan alıkoyamamıştı kendisini. Bir iki saniye boyunca yalnızca gülmüş ve muhtelif jestlerde bulunmuş, ardından ancak söze girebilmişti.

"Şu vakte kadar neoklasisizme dair yapılmış en eğitimsiz fakat en doğru yorumu yapmış olabilirsin. Bunu annemin ya da annenin duyması ihtimalinde neler olacağını hayal bile edemiyorum ama..."
"André! Charlotte teyzen senin ömründen fazla yılını sanata ve inceliklerine adamış bir kadın. Otoriten olmayan konularda konuşman seni ancak kalitesiz gösterir! Nasıl bir centilmen olacaksın böyle davranırsan?"

Annesinin ses tonunu taklit ederek ufak bir azar provasında bulunmuş ve gülüşmüşlerdi karşılıklı. Bir an sonrasındaysa yüzü asılmıştı kumral saçlı oğlanın:

"Otoritem olmayan konuları yalandan sevmemi istemesini biliyor ama..."
"André, bunu böyle ifade..."
"Ama öyle Aimée. Yani bilmiyorum. Seni bizimkiler seviyor, Cecille'i de seviyorlar. Sevilesi insanlarsınız, tamam ama neden konu bana geldiğinde sürekli azar oluyor konu yani anlamıyorum."
"Beklentileri biraz... Spesifik."
"Lanet beklen... Özür dilerim, biraz moralim bozuldu da."

Kumral saçlarının yanında iyice kontrasta sebep olan bir kızıla döndü oğlanın yanakları. Özellikle anne tarafı akrabalarıyla her daim seviyeli bir ilişki içerisinde olurlardı. "Gerçek birer beyefendi ve hanımefendiler" misali... André için bu edalar, bu ortamda kullanılan ve kendisinden kullanması beklenilen dil her daim eğreti ve yapmacık idi. Düzgün davranmak, saygılı davranmak zaten özümsediği bir şeydi ama böylesine bir kasıntılık? Özellikle duyguları denklemin içerisine girdiği anlarda direkt bir çatlak veriyordu "beyefendi" ağzı oldum olası. Kuzeni Aimée yanında kısmen rahat olabildiği yegane kişiydi anne tarafında ama onunla da her daim bir mesafesi vardı. Özellikle aile içerisinde kız kardeşi gibi parmakla gösterilen, kendisinin de biraz örnek alması beklenen bir figür olması istemsizce bazı duvarları muhafaza etmesine sebep oluyordu.

"Önemli değil. Bazen oluyor istemsizce..."
"Senden bunu duymak biraz şaşırtıcı ama?"

Yanındaki sarışın kızın bir anlığına kaşları çatıldı. Bir pot mu kırmıştı az önce? Göz bebekleri çekinceyle irileşirken çatık kaşlı yüz kendini düşünceli bir tavra bırakmıştı. İki çift göz önce birbirine baktı, sonra Aimeé'nin yeşil gözleri yere, birbirleriyle çarpışmaya başlamış ayaklarının ucuna yöneldi söylemek üzere olduğu cümlelerin vereceği suçluluk duygusu ile.

"Eh, annemin her daim beni şımarttığını mı düşünüyorsun? Sizin yanınızda elbette ki biricik başarılı, tam bir leydi, hanım hanımcık kızıyım. Mesela geçtiğimiz dönem iki dersimden kaldım. Tabii siz sadece hangi derslerde başarılı olduğumu duyuyorsunuz. En azından Patrice teyze yalan söylemiyor..."

Parmakları birbiriyle çekingenliğini ifade edercesine oynarken mırıldandı kısık bir ses tonuyla:

"Bu aramızda kalacak..."

Ellerini açık mavi ve beyaz arası kat kat geçişleri olan elbisesinin uzun eteğine uzatıp dizine kadar yukarı çekti çekinceyle. İlk anda utangaç bir şekilde bakışlarını kaçıran André, ancak bir müddet sonra durumu fark etmiş ve geri çevirmişti gözlerinin odağını kuzenine doğru, bu sefer baldırına. Kızıl renkli uzun ince çizgilerle kaplıydı. Kamış izleri...

"Aimée... Sen... Charlotte teyze..."
"Bu, aramızda kalacak."

Anladığını ifade edercesine sessizce kafasını salladı beyaz gömlekli oğlan. Anladığı sadece bunun bir sır olduğu değildi, çok daha fazlasını ifade ediyordu bu kafa sallama. Bir anlaşma, dert ortaklığı, kabul ettikleri anlayış yoksunluğunun bir ilüzyon misali dağılışını ifade ediyordu. Ve belki o gün değil lakin o günden sonra Fransa'daki günleri iki kuzen için oldukça farklı geçecekti...

56
Aziz Michael Kilisesi / Ynt: Aziz Michael'ın Kanatları Altında
« : 28 Kasım, 2021 21:27:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Üstü çıplak, altında günlerdir giydiği pantolonuyla cezasını düşünüyordu kumral saçlı oğlan. Belki de haklıydı karşısındaki kadın, hak ediyorlardı yargılanmayı, koskoca camiadan birkaç kişi bile çıkıp bu suçları alınamadığı için üzerine, yardımda bulunmayı denemediği için muggle'lara. Ancak istemsizce bile olsa bir cadı avcısının yanında bulunmaması gereken yegane eylemde bulunmuştu: Büyü... Şimdiyse çekecekti cezasını. Günler, haftalar sonra ilk defa tanışacaktı birileriyle. Tanımadığı insanlar bile olsa... Konuşacak birileri vaat edilmişti uslu bir çocuk olursa kendisine. Şimdiyse elinden alınmıştı yegane iletişim imkanı. En son ne zaman birisiyle konuşabilmişti kendisi haricinde? Ağlamaya devam ederken titriyordu rutubetli odada vücudu. Kısmen sırtındaki sızılardan, kısmen soğuktan, kısmen duyduğu suçluluktan, çoğunlukla ise kaybettiği imkandan...

Kendine acıma seansı, ötelerden gelen absürt bir çatırtı ve kırılma sesiyle kesilmişti. Meraklı bir oğlandı André her daim, bu sebeple kapıdan kafasını uzatıp kontrol etmek istiyordu lakin kendisini sandalyeye bağlayan halatlar ile pek mümkün değildi bu. Hemen sonrasında kapının öteki tarafından işittiği tanıdık ses ve bilindik sözler ise tavşan gibi açılmasına sebep olmuştu gözlerinin: "Bombarda Maxima!"

Patlamanın etkisiyle sandalyesi -haliyle kendisi- yan devrilmiş olsa da karşısında gördüğü üçlüyü görmesiyle boğazı düğümlenmiş, heyecandan konuşamaz hale gelmişti: "S-Siz... I-Iris? Wi-l-l-iam? Alf-Alfred? Sizin bb-bura... Burada..." Halihazırda ağlamakta olan oğlan apayrı bir ağlama boyutuna ulaşmıştı mutluluktan. Başta sadece zangırdıyordu tepkisizce. Kendisiyle konuşuldukçaysa tepkilerini verebilmeye başlamıştı. Gözleri hiç olmadığı kadar irileşmişti heyecanla, ümitle. Güler yüzlü olmasına karşın hiç olmadığı kadar yukarı kıvrılmıştı dudakları. "B-Ben... T-Teşek... Teşekkür... Ederim. S-Siz... B-B-Ben..." ve daha çok ağlamaya başlamıştı. Gerçi titriyordu gözleri ama pek ağlayabildiği söylenemezdi. Susuz kalmış bünyesi gözyaşı üretebilmeyi bırakmış sayılırdı. Ama tüm mimik ve jestleriyle, yanakları ıslanmazken bile ağladığını anlamak mümkündü oldukça acınası bir haldeki oğlanın.

Kendisi çıkartılırken yürümekte zorlanıyor, ayak uydurmakta güçlük çekiyordu. Halsizdi, bitkindi, canı acıyordu. Her bir adımında burada geçirdiği vaktin çoğunda bağlı olan el ve ayak bilekleri sızlıyor, omuzlarının her ileri geri hareketinde sırtı yanıyordu. Ama kararmıştı gözleri hem korku hem de heyecanla. Geri düşürmek istemiyordu arkadaşlarını, söyleyecek ise çok fazla şeyi vardı. Bir yandan koşarken asasız olduğu için insanlara ayak bağı olmamaya çalışıyor bir yandan da tonla gerekli yahut gereksiz soru soruyor veya cümle kuruyordu:

"Yalnız siz... Hogwarts açılmamış mıydı?"

"Siz de mi? B-Ben... Çok..."

"Büyü yapma...mızı önleyebiliyorlar!"

"Ş-Şey, burada başka çocuklar da var demişlerdi, o-onları..."

"Çok garip aletleri var, a-at arabalarına özellikle dik-kat..."

"Yani b-ben... Ne diyeceğimi b-bilemiyorum..."

"S-Siz nasıl buldunuz burayı?"

"S-Siz de mi? B-Buraya kaç kişi? Kiml... Te... Teşekkür ederim..."

"B-Bir saniye, o 'çocuk'lar... Ben... Pardon..."


[spoiler]
Yetenek 1d8 : 5, total 5
Destek 1d8 : 3, total 3
Talih 1d10 : 4, total 4
[/spoiler]

57
Aziz Michael Kilisesi / Aziz Michael'ın Kanatları Altında
« : 27 Kasım, 2021 13:31:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bu RP, 18 yaş altı insanların okuması için sakıncalı olabilecek miktarda şiddet ve vahşet içermektedir.



[spoiler][youtube]https://youtu.be/cIpkq-2BtVI[/youtube][/spoiler]

ŞRAK!
"AAAĞH!"
"Sanırım dikkatin dağıldı André, ne diyordun?"
"Kırım Savaşı'nın sorumlusu..."
"...Evet?"
"..."

Siyah küt saçları omzunun üzerinde biten kadın, elindeki menekşe ağacından yapılma kamışı otoriter bir tavırla yanına indirerek kumral saçları yıkanmamaktan yağ ve ter bağlamış oğlanın karşısına geçti, biraz eğildi, çevresinde dakikada tam olarak kırk yedi tur atarak dönen gümüş madalyondan ziyade yere bakmaya çabalayan yüzüne uzattı elini. Çenesinin altından ince parmaklarıyla tuttuğu başı yükseltti, korkudan titreyen kahverengi gözleri kendi donuk gri gözleriyle buluşturmak amacıyla.

"Bak André, ben sana zarar vermek istemiyorum. Yalnızca tarih dersi veriyorum. Eğer dersinde başarılı olursan yemek de yiyebilirsin. 'Tanrı'nın tapınağı olduğunu, Tanrı'nın Ruhu'nun sende yaşadığını bilmiyor musun? Kim Tanrı'nın tapınağını yıkarsa, Tanrı da onu yıkacak. Çünkü Tanrı'nın tapınağı kutsaldır ve o tapınak sensin,' diye buyurur Corinthians 3:15-17. Günahkar olmak istemezsin, değil mi?"

Konuştuğu oğlanın kamışla kamçılanmaktan kızıl, hatta mor yaralarla bezenmiş sırtının sorumlularından değilmiş misali bir şefkat bürümüştü kadının sesini. Bakışları yumuşamış, tüm hatlarıyla adeta anaç denilebilecek bir hal almıştı.

"Şöyle dumanı üstünde tüten bir peksimet mesela... Ne güzel olurdu, değil mi? Yemek yemek istemez misin André?"

Karşısındaki oğlan gözlerini ilk defa yukarı doğrulttu uzun aradan sonra, sanki kendisinden ağır bir yükü kaldırmaya çalışıyormuşçasına bir zorlukla. Yenilgiyle... Daha dört gün önceki kıyımda kim bilir kaç can almış cadı avcısı, direnme şevkini kaybetmiş gözlere bakarak, sanki o duyguya sahipmişçesine anlayışla salladı başını aşağı yukarı doğru. Parmaklarını oğlanın çenesinden çekti ve doğruldu tekrardan ayağa. Arkasını dönüp kara tahtanın yanına yürümeye başlamışken kenarları yukarı kıvrılmış dudaklarında tatmin olmuş, netameli bir gülümseme vardı. Tahtanın yanına geldikten sonra on altı yaşındaki oğlana döndürdüğü yüzündeki bakışlar ise değişmişti. Şimdi merak ve beklenti sarmalamıştı suratını. Bu haliyse karşılık almıştı hemencecik.

"Kırım Savaşı'nın baş sorumlusu, eski Sihir Bakanı Evangeline Orpington'dır. Büyücülük toplumu bu savaşın çıkmasına ve ıı..."

Bir anlığına düşünmek üzere duraksadığında karşısındaki kadının, öğrencisinin başarılı olmasını ümit eden hevesli bir eğitimci misali teşvik dolu, inanç dolu gözlerin üzerinde olduğunu fark etti. Stresli, açlık ile kısıtlı açlık çekmesi arasındaki ayrımı belirleyecek birkaç saniyenin ardından devam etti cümlesine: "...altı yüz yetmiş bin muggle'ın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur." Cümlesini bitirdiğinde mutluydu, umutluydu. Hatırlamıştı kendisine öğretileni ve azıcık da olsa bir şeyler yiyebilecekti. Ne var ki karşısındaki kadının yüzündeki hayal kırıklığı ve tatminsizliği fark etti kısa süre içerisinde.

"André, André, André..."

Kendisine doğru yaklaşmaya başlamış olan kadına bakan gözleri korkuyla irileşmişti: "Efendim... Kötü bir şey mi söyledim? Öğrettiklerinizi öğrendiğime ve doğru hatırladığıma emini-AAAAĞĞH!" Sırtına şiddetle vurulan kamış ile yarım kesildi sözü.

"İnsan diyeceksin André, insan... O lanetli, kirli, hakaret dolu kelimelerinizi kullanmaya devam etmen, bana, öğrettiklerimi hiç öğrenmediğini düşündürtüyor. Yazık... Sende potansiyel görmüştüm oysaki..."

ŞRAK!
Haykırdı.

"Yalnızca seni böyle şeytanın oyunlarına alet ederek yetiştiren ebeveynlerinden böyle olmuş, özünde nazik biri sanmıştım..."

ŞRAK!
İnildedi.

"Ama sen, daha bizzat sen hayattayken toplumunuzun aldığı canlara dair bile en ufak bir pişmanlık duymuyorsun..."

ŞRAK!
"AĞH! B-Ben sadece..."
ŞRAK!
Boğazı yırtılmanın eşiğinden döndü.

"Küstahlık yapma! Kırım Savaşı sadece bir örnek! Daha ne kadar can aldınız Tanrı bilir... Ne kadar can aldınız? Ne kadar?! Minicik çocuklarını şeytana alet etmiş annen ve baban kesin almıştır zaten... Belki sen de birkaç can almışsındır bizzat hatta, ha?!"

Acıdan gözleri sırılsıklam olmuş oğlanın görüşü iyice bulanıklaşmıştı. Açlık, susuzluk, yorgunluk; şimdiyse acı ve gözyaşları... Dudaklarını güç bela aralayabildi, yüreğinde kalan ve gençliğinden gelen ateşin son parçası, belki son kıvılcımıyla karşı koydu ithamlara: "A-Annem ile babam... Ka-Ka-Katil değiller... Onlar... Biz... Hiçbir insana zarar vermedik!" Kontrolünü kaybetmişti, gözleri kararmıştı. Yalnızca bir gaz lambası ile aydınlanan loş odanın karanlık köşeleri rahatsız ediciydi. Karanlık... En son ne zaman gün ışığı görebilmişti? Beş gün? Yoksa on beş mi?.. Muhtemelen bir bodrum katındalardı ve penceresiz odalarda yalnızca gaz lambalarının yandığı ve yanmadığı anlar vardı hayatında. Bir günü kırk sekiz saat yaşıyormuş gibi hissediyordu ama tüm çektiği acıların yaşanabilmesi ve böylesine çarpık bir düzene sokulmuş olabilmesi için yalnızca on saat gibi de yaşıyor olabilirdi günlerini pek ala. Çevresi süresini ölçemediği süredir karanlıktı. Yüreğinde yanan kor sönmeye yüz tutmuştu, dışarıdaki gölgeleri dışarıda tutmaya devam edemiyordu içini aydınlık, sıcak tutarak. Sadece bu kasvetli bodrum katı değil, ruhu da soğuk ve rutubetli bir hal almaya yüz tutmuştu. Ansızın bir hareketlenme hissetti altında. Bağlanmış olduğu sandalye, karşıdaki kara tahta, şu kenardaki masa ve üzerindeki gaz lambası... Tümü çılgınca titriyordu kontrol dışında. Gaz lambası, titreyerek yere düşeyazmış lakin ani bir refleks ile kendisinden uzaklaşan figür tarafından tutulmuştu masanın üzerini terk edemeden.

Hemen sonrasında çenesinde hissettiği parmaklar nazikçe değil, muazzam bir kuvvetle kavrıyordu kendisini. Canı acıyordu. Bitkinlikten, temel ihtiyaçlarının karşılanamamasından kırılmış bedeninde en ufak bir direnç kalmamış olmasıysa durumu yalnızca daha zor kılıyordu kumral saçlı oğlan için. Karşısındaki siyah elbiseli kadın ise başını sağa sola sallıyordu sadece, sakinleşmiş bir umutsuzluk ile. Az önceki hiddetinden eser kalmamış bir metanet ile girdi söze:

"Demek öyle diyorsun, André... Peki o zaman, sana tek bir soru sormama izin ver. Bütün bu süreç boyunca inatla savundun sizin gibi olmayanlara zarar vermeyenleriniz de olduğunu. Ya sizden kaç kişi tanıyorsun, sizden olmayanlara yardım etmiş olan?.."

Son direnme güdüsü vücudundan büyünün kontrolsüzce taşmasına sebep olacak kadar kuvvetlenmiş oğlan kalakaldı sadece. Adeta iki parmakla fitiline bastırılan mum ateş misali söndü tüm direnişi. Sahiden... Bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. Kabul etmek istemiyordu ama çok iyi biliyordu. Yanakları ansızın sırılsıklam olmuş, hiçbir fiziksel acının kendisini ağlatamadığı kadar ağlamaya başlamıştı minik porsuk. Gözyaşları araladığı dudağından içeri sızıp diline tuzlu bir tat yayarken mırıldandı kalan son gücüyle: "Kimse..."

Üzerine doğru eğildiği zavallı kırılma noktasına ulaşmıştı an içerisinde. Yüzünde tatmin olmuş bir gülümseme, bağrına bastı sarılarak oğlanı ve hüznünü birkaç saniye, adeta üzülen oğlunu teselli etmeye çalışan bir anne figürü misali. Kendisinden kaynaklanan tüm acılara karşın hıçkırmaları hafiflemeye başlamıştı inançlarının, doğrularının, iradesinin ve akli dengesinin sınırları her gün hayal edemeyeceği şekillerde zorlandığı oğlan. Zira şu anda yüzünü bağrına basan figür belki günlerdir, belki haftalardır bulabildiği ilk şefkat kırıntısını gösteriyordu kendisine. Sarıldığı esnada yüzünü bürümüş uğursuz tatmini ufak bir odaklanma sonrası anlayışlı bir ifadeye bırakan kadın, önündeki çocuktan usulca ayrılmaya başlamış, mırıldanmıştı nazikçe.

"Şimdi anlıyorsun, değil mi minik oğlan... Daha iyi anladıkça, daha iyi hissedeceksin. Tövbe için hiçbir zaman geç değil. Ama... Az önce yaptıklarının sorumluluğunu da üstlenmelisin. Adil olmak istiyorsan, adalet sana da işlemeli, değil mi? Senin gibi olan diğer çocuklarla tanışmanı, belirsiz bir tarihe erteliyorum miniğim. Çok yakındın, ama sen en büyük ve affedilmesi güç günahı işledin... Merak etme, nefsini ıslah etmene bizzat yardımcı olacağım..."

Çevresinde gümüş madalyon kusursuz bir şekilde tur atmaya devam ederken André, yalnızca hıçkırıyordu sessizce...

58
Mag Mell - Bar / Ynt: Scarlet Masquerade
« : 21 Kasım, 2021 19:49:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Balonun kalanı boyunca genç şövalye bozuntusu Mirabelle'e muhafızlık yapıyor, bu esnada çokça sohbet ediyorlardı. Gerçi konuşan daha çok Mirabelle idi ancak kumral saçlı oğlanın pek de var olmayan sosyal kabiliyetleri düşünüldüğünde muhtemelen bu, çok daha sağlıklı olandı. Gerilim ve stres ile ailesinden habersiz geldiği bu mekanda yalnız geçirdiği her on dakikada bir kontrol ettiği baba yadigarı gümüş köstekli saatinin yelkovanı kim bilir kaç tur atmıştı çikolata saçlı kızın yanında geçirdiği süre boyunca. Her şey güzeldi, babasının yıllardır kendisine öğretmeye çalıştığı -tabii bu daha çok Sör Beauvoir'nın başarısı olsa gerekti- her türlü beyefendiliği, içinde bulunduğu şövalye zırhının da verdiği cesaret ile uygulamaya dökmeye çalışıyordu. Bir insanla ikili olarak diyalog kurabildiği ender anlardan biri içerisindeydi, mutluydu. Ta ki balo salonuna o uğursuz karanlık çökene kadar...

İlk anda şaşırdı herkes gibi ancak maskeli balonun bir etkinliği olabileceğini düşünerekten girişken bir adımda bulundu. Sağ eliyle, belinin sol tarafındaki süt beyazı demir kılıcın mücevher işlemeli kabzasını kavradı ve kükredi aptalca olduğunu çok yakında idrak edeceği bir cesaret ile: "Endişeniz olmasın leydim, ben sizi korurum!" Oyundu onun için an içerisinde içinde bulundukları durum; farkında değildi karanlıkta saklanan uğursuzluğun, gölgelerin örtemeyeceği korkunun. Çıkışını takiben Fransızca fısıltılar yükselmeye başladı salondan. Hayır, Fransızca değildi bunlar; başka bir şeydi... Lakin pek uzun süremedi dil analizi. Yaklaşık üç metre ötesindeki orta yaşlı bir cadının asasından yayılan loş ışığın aydınlattığı alandan hızla geçen bir ok önce düşüncelerini, hemen ardındansa takım elbiseli bir erkeğin yüreğini delmişti an içerisinde. Adını yahut yüzünü bilmediği o adam yere, ayağının yarım metre ötesine düşmüştü cansızlaşmaya başlayan bedeniyle. Gözleri irileşti kumral saçlı oğlanın. Salonun muhtelif yerlerinden birkaç patırtının daha geldiğini duydu.

Çığlıklar doldurdu kulaklarını, kaçışmaya meyletti insanlar görüşündeki. İşte o noktada yükselen uğursuz, gür sesler, salonun dört bir yanından yükselen ancak aynı hayırsız kelimeleri zikreden gür sesler yararak aldı dağınık ve düzensiz çığlıkların yerini; yekün, tek bir ses misali: "Malleus Maleficarus!" Işıklar söndü. Sağ eliyle kavramakta olduğu soğuk metalin dokusunun değiştiğini, tahtaya geri dönüştüğünü hissetti. İnsanlar birer ikişer cansız bir biçimde yere yığılırken ise kimse cisimlenmiyordu. Kendisi henüz bilmiyordu malum tekniği ancak kaçması gerekmez miydi diğerlerinin? Karanlığı bozan boy boy silüetler yalnızca daha çok çığlık atıyorlardı, daha çok korkuyorlardı, ayakları üzerinde çil yavrusu misali dağılıyorlardı.

Kendisiyse içinde bulunduğu konumu unutmuş, yavaşça adımlıyordu bilmediği bir yöne doğru. Yüzü düşünceli, korkuyla titreyen eli; kılıcından ayrıldı ve asasına gitti. Zeki bir oğlandı André, tahmin ediyordu giriştiği eylemin sonucunu lakin inanamıyordu. Gerçekleşecek sonuçtan emindi zihni ancak yüreği ve ümidi, düşüncelerinin hızına ayak uyduramamıştı. Salladı asasını bir hilal şeklinde, çaresizce. Hiçbir şey olmadı. Tahmininin doğruluğundan dolayı ince bir gülümseme bürümüştü miğferinin altındaki dudaklarını. İşte o anda sol yanağından aşağı süzülen damla, hissedebildiği tek şeydi. Çığlıklar kulaklarını, karanlık gölgeler gözlerini uyuşturmuş şekilde kalakaldı bir süre. Nefes alıp veriyordu sadece. Bir anlığına nefesi düzensizleşti, art arda iki kere nefes aldı. Duman... Yangın? Zihni bir boşluk olmayı o an içerisinde bırakmıştı. Adımını yerden kaldırırken ikinci bir duyusu geri geldi ve ayakkabısının, yerden yükselmesini zorlaştıran, yapışkan bir sıvıya bulanmış olduğunu fark etti: Kan...

Gözleri dehşetle açıldığında ve çevresine gerçekten dikkat etmeye başladığında yanındaki kızı kaybettiğini fark etti. "Mirabelle!" dedi içinden. Sağına soluna bakındı hızlıca. Onu korumalı- koruyabilir miydi ki? Gerçek oklar atılıyordu insanlara... Duraksadı bir an yine. Arkadaşına yardım etmeliydi, öte yandan kendisini bile kurtarabileceğinden emin bile değildi ki! Gözleri karardı, halihazırda karanlıkken ortam pek yardımcı olmuyordu. Çıkışa doğru yönelmeliydi, belki yol üstünde denk gelebilirdi ona... Yanakları sırılsıklam, gözbebekleri irisine yer bırakmayacak kadar genişlemiş bir halde ilerlemeye başladı sağı solu tarayarak. Mekanın tek çıkışı vardı. Sonra duraksadı. Buraya gelenler her kim ise bir kıyım yapmaya gelmiş ve çıkışlarını önlemişlerdi. Herkesin kapıya yöneleceğini bekliyor olmalılardı, kapı değildi buranın çıkış yolu. Pencereler... Balodaki ilk vakitlerini yalnız başına geçiren oğlan duvar köşelerinde çokça bulunduğundan dolayı bir hayli iyi biliyordu pencereleri. Evet, oralardan çıkabilirdi! Adımlarını ilerletirkense pencereye yakın olan karaltılar fark etmişti. Sabitlerdi. Burada bir kişi kaçmıyorsa o kişi... Hayır, yöneldiği taraf güvenli olmasa gerekti. Düşünce treni son hız devam ederken sol tarafındaki merdivenlerden yükselen, oldukça iyi tanıdığı bir ses ile bölündü hesaplamaları.

"Profesör! Profesör Yamashita!" diye seslenmekten kendisini alıkoyamadı şaşkınlık ve ümit ile sesin kaynağına. Başını çevirdiğinde üst kattaki devasa yangından dolayı ön tarafı aydınlık olan, merdivenin ortasındaki ruh emiciye döndü ve göz göze geldiler ilk anda. Arkasında, henüz merdivene adımlamamış arbaletli figürleri yangının ışığının açısı sağ olsun seçebiliyordu rahatlıkla kendisi muhtemelen siyah bir karaltı iken. Tabii seslenişi profesörün peşindeki figürlerin dikkatlerini üzerine çekmiş olabilirdi. Ama bu değildi şu anda aklında olan... Bir açmazda kalmanın eşiğindeydi sonsuz değer verdiği kısa boylu cadı, bir şeyler yapmalıydı...

"Orası yangın! Sizi alayım!" diyerek profesörünün inişini yumuşatacak bir masa çekmeye meyil etti yanından. Masa düşündüğünden ağırdı lakin sırtından yangının sıcağını hisseder, ciğerleri kara ve öksürüklere tutulmasına sebep olan dumanlarla dolarken masanın üzerinde gördüğü iki ateş viskisi şişesi aklına bir fikir getirdi. "Yangın profesör, şey, arkaya, duvar, ateş!" diyerek şişeleri aldı ve profesörle kendisinden hepsi aynı yönde kalan infazcıların arasına, daha çok kendi yakınına iki şişeyi fırlattı açıyı olabildiğince lehlerine tutmak adına. Malum kişilerin üstlerine fırlatmak aklına bile gelmemişti porsuk yürekli şövalye bozmasının. Kendisinden yaklaşık bir metre yüksekteki cadıya düşüncelerini korkudan mütevellit düzgünce anlatamamış olsa da takipçileriyle aralarında bir ateş duvarı yapmak ve kendilerine uzaklaşma imkanı yaratmak istiyordu. Sonrasındaysa... Aklına gelen bu fikrin sonrası tamamen boşluktu minik şövalyenin. Ama Profesör Yamashita yanındaydı, belki kendisine yardımcı olabilirdi, değil mi? Bu mezbahadan sağ çıkabilmenin bir yolu varsa ancak o bilebilirdi...


Bu RP, isabetlilik amacıyla mekan sahibinden balo salonunun krokisi alınarak yazılmış ve iki katlı bir evin merdiveninden masa örtüsü fırlatmak suretiyle bir fizik testine tutulmuştur. Görseldeki turuncu X André, mavi X Mirabella'yı, kırmızı kutular GM metnince betimlenen cadı avcılarını, sarı çizgi ise çekilmek istenen ateş duvarını temsil etmektedir. Bu RP, öyküsel bütünlüğün sağlanması adına yalnızca belli bir noktaya kadar André'nin gözünden kaleme alınmıştır.
[spoiler][/spoiler]


Yetenek 1d10 : 5, total 5
Destek 1d10 : 5, total 5
Talih 1d10 : 1, total 1

59
Tılsım Dersliği / Ynt: Profesör, şey için gelmiştim...
« : 06 Kasım, 2021 14:15:36 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Birçok hayalinin, gelecek planlarının an içerisinde bağlı olduğu malum onayı veya reddi verecek dudakların uçlarının neşeyle yukarı kalkışı, adeta birkaç saniyelik belirgin bir vakit almıştı kumral saçlı oğlan için. Heyecanla irileşmeye başladı gözleri bu süre içerisinde, işittiği ilk cümle neticesinde kendi yüzünü de neşe sarmaladı. İkinci cümleyse... Yanaklarının, boyunbağıyla aynı renge bir hayli hızlı bürünmesine sebep olmuştu.

"Şey, profesör; açıkçası biraz... Bilmiyorum, aslında sanırım... Son notlar açıklanmadan evvel size bunu sormak istemedim, son sınavda ne kadar iyi yaptığım konusunda emin değildim, sonrasında açıklandı ama yine de..." Hızlıca kafasını salladı sanki bu hareketi az önceki tüm gevelemelerini unutturacak, uzay-zamandan silecekmişçesine. Sonrasında dudaklarında yediği haltı kabullenen yarı utangaç bir gülümsemeyle tekrar söze girdi: "Evet, biraz geç kalmış olabilirim tabii... Ama profesör, kabul ettiğiniz için çok teŞEK-" Ses telleri, heyecan ve ergenliğin etkisiyle bir anlığına kaymış ve hayatında ilk defa eline keman alan bir aceminin sebep olduğu yüksek tonlu ve melodiklikten alabildiğine uzak gürültüye benzer bir ses çıkartmıştı. Bir anlığına utanç ile durmuş olsa da sonrasında gülmekten kendini alıkoyamamış, biraz önce aldığı onayın heyecanı ve garip anın komikliğine bırakmıştı kendisini. Normal koşullarda şu anda utançtan yerin dibine girmiş olurdu genç Hufflepuff fakat Profesör Yamashita farklıydı. Yanında rahat hissedebildiği, paylaşımda bulunabildiği; kendisini İngilizcesiyle yapabileceğinden daha iyi ifade edebildiği "tılsım" dilini paylaşabildiği yegane insandı zira. "Şey, teşekkür ederim efendim... Açıkçası... Ne diyeceğimi tam bilemiyorum ama çok teşekkür ederim."

Eşyalarını toplamasına cevap vermek için es veren cadının söylediklerini can kulağı ile dinledi genç "stajyer". Neşeli yüzü, ciddi konular konuşulmaya başlandığı anda ciddileşmeye, sorgulamaya, biraz da çekinmeye başlamıştı kendisi farkına bile varamadan. En belirgin özelliklerinden, rezalet bir yalancı olmasına sebep olan, ruh halini naklen dışarı aktaran yüzü iş başındaydı. Kafasını yavaşça, anladığını belli eder şekilde aşağı yukarı salladı. Karşısındaki simanın ansızın gülümsemeye başlaması ve eşyalarını toplamaya dönmesi sonrası iki, üç saniyelik ufak bir süre cümlelerini toparladı önce. Fazla oyalanmadansa söze girdi: "Anlıyorum efendim. Evet, yani Spongify yaparken bile kafamı yardığımı düşünürsek özellikle..." Bunu gülümseyerek söylemişti lakin o olayı düşünmesi, başının arkasından yayılan ve ense tüylerinin diken diken olmasına sebep olan bir ürpertiyle sarmalanmasına sebep olmuştu bir anlığına. Ufak bir yutkunmanın ardından devam etti konuşmaya: "Ne isterseniz profesör, talimatlarınıza kesinlikle uymaya çalışı... Uyarım." Gözü bir anlığına havada büyüyle süzülüp valizin yolunu tutan eşyalara takılmış lakin uzun sürmemişti bu dikkat dağınıklığı. "O zaman şey... Tam olarak nasıl çalışmalar yaparız efendim? Ayrıca yanınızda ne kadar süre çalışmamı istersiniz? Bir ay yapan da çok oluyor ama eylüle kadar da çalışabilirim, şey, yani... İsterseniz..."

Kısa açıklamanın ardından dikkati ansızın dağılmış, elini hızlıca cebine atıp babasının verdiği gümüş köstekli saati çıkartmıştı. Gözleri irileşmiş bir şekilde "Tren! Aaa, profesör, benim trene yetişmem gerekiyor, düşündüğümden fazla vakit... Çok, çok özür dilerim apar topar oldu ama müsaadenizle..." diyerek doğrulmaya başladı. Bir iki adım atacak oldu ki son bir kez arkasını döndü. "Tekrar çok, çok teşekkür ederim profesör," deyip yeniden çıkışa yönelecekti ki aklına gelen son soruyla yine terk eyleyemedi ofisi: "Ee, bu arada, ben, şey, ne zaman başlayayım, nereye geleyim efendim?.."[/justify]

60
Tılsım Dersliği / Profesör, şey için gelmiştim...
« : 04 Kasım, 2021 02:46:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Tarih: Haziran 1865

[justify]Haziranın son haftası gelmiş, Hufflepuff yatakhaneleri ve ortak salonu harıl harıl eşyalarını toplamayı son güne bırakan öğrencilerin koşuşturmalarıyla tam bir keşmekeşlik haline bürünmüştü, muhtemelen diğer tüm binalar gibi. André de yapmayı sevmediği işleri yapmayan veya son ana bırakmayı alışkanlık edinmiş biri olarak, pek farklı durumda değildi. Fakat aklını kurcalayan bir durum, bir handikap vardı normalde de özensiz yaptığı toplanma işini iyice savsaklayarak yapmasına sebep olan: Yetişmesi gereken bir yer. Bazı kıyafetlerini katlamadan, adeta valizinin içine fırlatarak yerleştirmiş ve o yılki yatakhane arkadaşlarına "Beyler, benim kaçmam lazım, kompartımanda bana yer ayarlayın," diyerek üzerinde krem rengi bir tunik ve bordo boyunbağı ile valizini peşinde sürüklemeye başlamıştı. Giriş kata çıkmış ancak bu katta bulunan tüm insanların aksine bahçeye değil, tam aksi yönde, üçüncü kata doğru yol alıyordu.

Tılsım dersliğinin ofis kapısının önüne geldiğinde bir duraksamış, derin bir nefes almıştı. Aklına gelen fikir, çok mantıklı ve geçen yıl neden denemediğini sorgulamasına sebep olacak nitelikteydi. Öte yandansa emin değildi bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden yahut olmasının mümkün olup olamayacağından. Konuşacağı kişinin kanaatine bağlıydı her şey nitekim. Öğrenmeninse tek yolu vardı. Elini kaldırdı, kapıyı tıklattı. Geç kalmamış olmayı ümit ediyordu. İçeriden gelen müsaadeyse nefesini rahatça vermesine sebep olmuştu kapıyı ittirirken.

"Merhaba profesör, umarım namünasip bir anda gelme-" ofisin halini gördüğünde istemsizce cümlesi bir an yarım kalmış ve gecikmeyle sonlanabilmişti: "-mişimdir..." Her daim muhtelif parşömenlerle, çalışma notlarıyla ve minderlerle dağınık olan oda an içerisinde adeta iki yüz elli yedi cinperi içeride salınmışçasına bir teröre uğramıştı. Çalışma notları minderlerin, süs eşyaları kitapların, muhtelif sihirli eşyalar çeşitli kutuların üzerinde ve düzenden alabildiğine uzak bir şekilde dağıtılmış vaziyetteydi. Öyle ki, bütün bu eşyaların böylesine düzensiz ve bir örüntü oluşturmaksızın yerleştirilebileceği yalnız bir şekil varsa şayet, o şekil özenle tercih edilmiş gibiydi odanın düzeninde. Açık sandıklara ve valizlereyse eşyalarını yerleştirmekle, daha doğrusu yerleştirmeye çalışmakla meşguldü uzun, düz saçlı kadın.

Kendisini karşılarken doğrulan cadı, asasının bir hareketiyle minderlerden birinin üzerini boşaltıp oturmasını işaret ederken söze girdi kumral saçlı oğlan: "Profesör, aslında buraya şey için gelmiştim..." Bir anlığına duraksadı, kavuşturduğu ellerinin başparmakları birbirleriyle adeta bir güreşe tutuşmuşken gözleri yerdeki halı zemini incelemeye başladı. Düşünce olarak her şey güzeldi ama iş gerçekten istemeye gelince tüm vücudunu sarmalamıştı çekingenlik. Bu tip bir şeyi karşısındaki cadıdan isteyebileceği tek şansı vardı muhtemelen hayatı boyunca. Ya reddedilirse? Belki de daha çok çalışmalı, daha çok profesörünün gözüne girmeyi denemeli ve bir sonraki sene istemeliydi. Doğru bir an mıydı ki? Bu kadar ayaküstü istemesi belki de baştan kendisini sıkıntılı bir duruma sokacaktı. Tüm bu düşünceler kafasını kurcalarken, kısa boylu kadının meraklı halleri ile silkelenmiş ve irice bir yutkunduktan sonra söze girmişti: "Şey, acaba siz, bu yaz tılsımlar konusunda çalışma yapmayı düşünüyor musunuz? Eğer düşünüyorsanız... Yanınıza beni çırağınız olarak alabilir misiniz?" Cümlesini bitirdikten sonra çekingenlikle kafasını yerden kaldırmış, dudaklarını birbirine bastırmış; yüreği yarı heyecan, yarı korkuyla sarmalanmış bir şekilde profesörüyle salise başı bozup yenilediği bir göz teması kurmaya başlayarak beklemeye koyulmuştu.
[/justify]

Sayfa: 1 2 3 [4] 5