16
Boleyn Adası / Uzaklardan Gelen
« : 06 Temmuz, 2022 02:52:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Güneş tan yerinden en tepeye yükselmişti. Yer yer buruşmuş bir kumaşı andıran hafif kırışıklıkları olmasa gökyüzünden ayırt edilemeyecek safir mavisi deniz, gün ışığı altında ışıl ışıl parıldıyor; uzaklardan gelen turkuaz dalgalar, dinginlikle kıyıya vuruyor ve denizköpüğüne dönüşerek kaybolurken ıslattığı yerleri okşuyordu adeta. Gökyüzünde tek bir bulut dahi yoktu, havaysa insanın içini ısıtacak kadar sıcak ancak terletmeyecek kadar serindi.
İskelede bir kadın vardı; usta bir ressamın fırçasından çıkmışçasına görkemli olan bu manzarayı geride bırakacak kadar alımlı, ona bir kere bakanı bir daha baktırtacak kadar güzel… İnce parmakları bir güneş şemsiyesini kavramıştı. Onun üzerine düşen gün ışığı değil de, sanki ilahi bir ışın demeti aydınlatmıştı onun durduğu yeri. Boştaki eliyle de ara ara altından bir cep saatini kontrol ediyordu kadın, aceleci bir tavırla değil, sükûnet ve sabırla.
Üç gemi durmuştu şimdiye kadar limanda, hiçbiri beklemekte olduğu misafirini getirmemişti. Victorine aylar önce, ta Çin’den, ticaret ortaklarından biri olan ailenin gönderdiği mektuba rastlamıştı rutin mektuplarını kontrol ederken. Kızlarını Britanya’ya gönderdikleri ve ona emanet ettikleri yazıyordu mektupta. Ricayı kabul etmişti, büyük büyük babasının hatırı ve tabii ki de bir şart ile: Zamanı geldiğinde bir iyilik borçları olacaktı kendisine. Sahi, küçücük bir kızın o kadar yolu aşıp tek başına buraya kadar gelmeyi başarabileceğine olanak vermiyordu. Eğer az sonra karaya yanaşacak olan gemiden inerse bir hayli şaşıracağını kendine itiraf etmeden duramıyordu Victorine.
Dalgaların kırılıp hızla kıyıya vurma sesleri duyuluyordu limandaki kalabalığın uğultusunun arasından; düşüyorlar, geri çekiliyorlar, sonra tekrar düşüyorlardı. Onu gören selam vermeyi ihmal etmiyordu, bazıları minnettarlık bazıları da bir görev bilinciyle. Adadaki herkes tanıyordu Yüce Boleyn’i nihayetinde, onun yaptıklarını biliyor, ona saygı duyuyor ve hatta ondan korkuyorlardı. Ve içlerinden geçen ne olursa olsun Victorine hepsini duyuyordu, sorumluluğunun en büyük zorluğu da buydu. Sesler hiçbir zaman susmazdı, sözcüklere dökülmemiş olsalar dahi.
Trene bağlamış dakikalar birbirini kovalarken bir gemi yaklaştı iskeleye, adımlarını gemiden inmeye başlayan yolculara doğru çevirdi asil kadın. Çoğunluk adaya ticaret mallarını getirmiş işçilerden oluşuyordu. Boleyn Adası’nın dışarıdan ziyaretçisi olmazdı, adaya girişlere yalnızca ticaret için izin veriliyordu, onların erişebildiği alanlar da kısıtlıydı. Güvenlik adına alınmış önlemlerden biriydi bu.
Bir asa hareketiyle iri sandıkları peşlerinden sürükleyen işçilerin arasından küçük kızın solgun yüzünü gördü Victorine. “Boleyn Adası’na hoş geldin, Victoria. Kendini evinde hisset.” Sevecen bir ifade ile elini uzattı kıza.
[/justify]
İskelede bir kadın vardı; usta bir ressamın fırçasından çıkmışçasına görkemli olan bu manzarayı geride bırakacak kadar alımlı, ona bir kere bakanı bir daha baktırtacak kadar güzel… İnce parmakları bir güneş şemsiyesini kavramıştı. Onun üzerine düşen gün ışığı değil de, sanki ilahi bir ışın demeti aydınlatmıştı onun durduğu yeri. Boştaki eliyle de ara ara altından bir cep saatini kontrol ediyordu kadın, aceleci bir tavırla değil, sükûnet ve sabırla.
Üç gemi durmuştu şimdiye kadar limanda, hiçbiri beklemekte olduğu misafirini getirmemişti. Victorine aylar önce, ta Çin’den, ticaret ortaklarından biri olan ailenin gönderdiği mektuba rastlamıştı rutin mektuplarını kontrol ederken. Kızlarını Britanya’ya gönderdikleri ve ona emanet ettikleri yazıyordu mektupta. Ricayı kabul etmişti, büyük büyük babasının hatırı ve tabii ki de bir şart ile: Zamanı geldiğinde bir iyilik borçları olacaktı kendisine. Sahi, küçücük bir kızın o kadar yolu aşıp tek başına buraya kadar gelmeyi başarabileceğine olanak vermiyordu. Eğer az sonra karaya yanaşacak olan gemiden inerse bir hayli şaşıracağını kendine itiraf etmeden duramıyordu Victorine.
Dalgaların kırılıp hızla kıyıya vurma sesleri duyuluyordu limandaki kalabalığın uğultusunun arasından; düşüyorlar, geri çekiliyorlar, sonra tekrar düşüyorlardı. Onu gören selam vermeyi ihmal etmiyordu, bazıları minnettarlık bazıları da bir görev bilinciyle. Adadaki herkes tanıyordu Yüce Boleyn’i nihayetinde, onun yaptıklarını biliyor, ona saygı duyuyor ve hatta ondan korkuyorlardı. Ve içlerinden geçen ne olursa olsun Victorine hepsini duyuyordu, sorumluluğunun en büyük zorluğu da buydu. Sesler hiçbir zaman susmazdı, sözcüklere dökülmemiş olsalar dahi.
Trene bağlamış dakikalar birbirini kovalarken bir gemi yaklaştı iskeleye, adımlarını gemiden inmeye başlayan yolculara doğru çevirdi asil kadın. Çoğunluk adaya ticaret mallarını getirmiş işçilerden oluşuyordu. Boleyn Adası’nın dışarıdan ziyaretçisi olmazdı, adaya girişlere yalnızca ticaret için izin veriliyordu, onların erişebildiği alanlar da kısıtlıydı. Güvenlik adına alınmış önlemlerden biriydi bu.
Bir asa hareketiyle iri sandıkları peşlerinden sürükleyen işçilerin arasından küçük kızın solgun yüzünü gördü Victorine. “Boleyn Adası’na hoş geldin, Victoria. Kendini evinde hisset.” Sevecen bir ifade ile elini uzattı kıza.
[/justify]


