17 Nisan, 2026 09:29:45 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Charlotte Vera Rillian

Sayfa: [1] 2 3
1
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Yol I: Başlangıç
« : 19 Mayıs, 2023 00:42:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Bulunduğum an içerisinde adrenalin vücudumdan taşıyordu resmen. Diana ile plan yapmaya çalışıyorduk sahiden değil mi? Bizim için değerli olan şeylerin peşinden gidecektik. Cesur olmalıydım. Vazgeçmek diye bir kelime tedavülden kaldırılmıştı artık benim nezdimde. Son derece de kararlıydım, yeni döneme başlarken pes etmeyeceğim konusunda iç sesimle anlaşmaya varmıştım her halükarda. Kendimle olan motivasyon ekleme sürecim bittiğinde vücut dilime yansıyan sevincimle birlikte karışan heyecanımın baskınlığını dizginlemem gerektiğinin bilincine Diana'nın uyarısıyla hemen bir çekidüzen verdim.Omuzlarımı dikleştirirken ses tonumu ayarladım, normal bir günmüş gibi ve biz sürekli Diana ile sohbet eden iki arkadaşmışız gibi. Aksi halde olduğum yerde sevinç çığlıkları atacaktım. Boğazımı temizleyerek "Tamam, tamam... Sakinim." dedim. Sakin olmazsam bana güvenebilecek gibi gözükmüyordu zaten Diana. Kırıcı bir tavırdı bu sergilediği. Dudaklarım çizgi halini tekrardan benimserken "Böyle bir durumda bizi zor duruma sokar mıyım sence? Biraz inancın olsun." diye söylediğimde kırgınlığımı lanse etmemeye çalışmıştım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. Hem kırılmanın da vakti değildi. Çok anlaşamadığımız malumdu. Ortak değerler üzerinde buluşabilsek yeterdi. Kendimi üzmeyecektim. Yüzüm gevşerken Diana'da fikre sıcak bakmaya başlamış gibi duruyordu. Hafta sonunu beklemekten başka çaremiz yoktu. İşte, bu noktada ben de Diana'nın az önce söylediği gibi kanatlı bir hayvan olmak isterdim. Kesinlikle bir baykuş olmazdım ama bulunduğumuz anda yol kat ettirebilecek herhangi bir kanatlara sahip canlı olsam yeterdi.

Diana aklından geçen planlamayı sunduğunda başımı salladım. Dikkat çekmememiz gerekliydi. En ufak hata bizim başımıza çorap örebilirdi. Özellikle de okuldaki öğrencilerinin birçoğu bize Eadwig ile Samuel'i sorarken kendimi daha çok tetikte olmak zorunda hissediyordum. Bir şey biliyormuşuz da saklıyormuşuz gibi davranıyorlardı. Diana'nın da başına sürekli bir kalabalığın üşüşüp kızı bunalttıklarını görmüştüm. Bana göre işin garibi ise bana da bir şeyler sorulmasıydı. Eadwig ile olan iletişimimiz malumdu. Evet, ev adresini biliyor olabilirdim ama olan bitene dair hiçbir şey bilmiyordum. İnsanların gözünün bu kadar çok bizim üzerimizde dolandığının daha önce hiç bu kadar farkında olmamıştım. Ayrıca, söylentilere göre Bakanlık işin içindeyse gizliliğin üst düzey olduğu kanısındaydım. O yüzden doğrusu ne ise gittiğimizde öğrenecektik. Mühim olan mevzuyu öğrenmek de değildi. Sevdiğimiz ve değer verdiğimiz insanların yanında olmak istiyorduk, ne olursa olsun. Kararlı bakışlarımla onayladım Diana'yı o yüzden."Gün ışımadan bile çıkabilirim ortak salondan. Olabildiğince erken buluşmaya çalışalım uygun olursa. Umarım yokluğumuz kahvaltıda fark edilmez." derken aynı odayı paylaştığım kızlara halsizlik numarası çekmeyi düşünüyordum. Hastalandığım zaman huysuz olduğumu bildikleri için yanıma hiç yaklaşmayacaklarını önceki deneyimlerimden öğrenmiştim. Uyurgezer olduğumdan sabahları yatağımda olmamam gözlerine batmazdı da. Buraya kadar hiçbir sorunum yoktu. Wonk'un çalışma stilinin sorusuyla zihnimden koparıldığımda elimi çeneme götürdüm düşünceli bir tavırla. Kulağımda bir yandan da Gryffindorlu cadıdaydı. Büyü yapamayacağımız aşikardı. Kendi güvenliğimizi de düşünmemiz gerekliydi. Adaya gitmenin tehlikeli bir yolculuk olacağını ikimizde biliyorduk. Kafamda her söylediğini toparlamaya çalışıyordum. Çenemi sıvazlarken kıstığım gözlerimi araladım. Dedikleri gayet uygundu bana. Hazırlıksız yola çıkmamız büyük aptallık olurdu. Yavaş yavaş sessizleştiğim noktadan girecektim konuya. Wonk, kişileri gözlemlerdi. Karakteristiğine uygun bir şey isterdi. Her verileni o yüzden kabul etmezdi. Gerçek bir değeri olmalıydı karşı tarafın sunacağı eşyanın. Başımı yana yatırıp Diana'yı süzdüm şöyle bir. "Önce Wonk konusunu halledelim. Hmm..."

Kısa bir anın ardından devam ettim:"Wonk, dediğim gibi tuhaftır biraz. Ona gelenleri test etmeyi sever. İlk olarak seni tanımak için birkaç soru soracaktır. Özel sorular değil, elbette, merak etme. Az çok tanıdığım şekliyle yola çıkarak senden cesaretini temsil eden bir şey isteyebilir. Tabi, bu sadece benim öngörüm. Elinde elma ile bile gitsen senin için değeri olduğunu anladığında onu isteyebilir. Kandırılmak istemez, kim ister zaten? Pis bir ağzı da var. Wonk ile ikinci bir görüşme yapmayacağımız için önden götüreceğin eşyayı seçsen iyi olur."

Wonk'a elimde benim için önemi olan her şeyi vermiştim neredeyse. Köşeye acil durumlar-aile tarafından- için ayırdığım bir iki eşya vardı yalnızca elimde. Hala büyükannemlerle ilgili mektupları neden baykuş ile gönderemiyor olduğumu anlayamasam da sorgulamakla uğraşmak istemiyordum. Zamanı geldiğinde öğreneceğimden emindim. Her şekilde Eadwig için elimde ne var ne yoksa verecektim. 

Düşünülmesi gereken bunca şey olması canımı sıkıyordu. Diana hazırlık işini kendi halledeceğini söylese dahi ben de elim boş gidemezdim ya. Belki şansımız yaver giderdi ve hiç büyü kullanımını gerektirecek bir durumla karşılaşmazdık ki büyü de kullanamayacak olduğumuz gerçeği plan yapma çabamızın en başından beri beynimin bir köşesini tırmalarken güveneceğimiz şey mantığımız ve kas gücümüz mü olacaktı? Diana'yı uzaktan tanımama rağmen farklı zeka türlerimiz ve farklı yeteneklerimiz olduğunu net bir biçimde görebiliyordum. Bu bizim için avantaj sayılırdı bana göre ancak o ne düşünürdü hiçbir fikrim yoktu. Yine de ihtiyacımız olabileceğini düşündüğüm birçok eşyayı çantama sığdırabilirdim. Limana gidecektik sonuçta. Akla gelen ve gelmeyen her şeye ihtiyacımız olabilirdi. Belki kılık değiştirmek için birkaç parça eşya uygun düşerdi. Yiyecek, içecek ve muggle parası iş görebilirdi. Şimdiden listelemeye başlamıştım gerekli olanları ama yatakhaneye gidince her şey kafamda daha da net bir hale bürünürdü. Kafamı sallayarak Diana'ya son düşüncelerimi iletmek için üst vücudumu biraz daha eğdim söyleyeceklerim duyulmaması için."O zaman anlaştık. Son hazırlıklarımızı yapıp yola koyulalım. Yan yana birlikte çok sık gözükmesek daha iyi olacağından eğer akşam yemeğinden sonra aklına bir şey takılırsa veya eklemek istediğin bir şey olursa az önceki çiçeklerin bulunduğu yerdeki taşlığın arasına not sıkıştırabilirsin, her ihtimali değerlendirelim diye söylüyorum yani..." Göz ucuyla çiçeklerin olduğu tarafı işaret etmiştim. Diana'nın bunu yapacağını düşünmesem de bize iletişim yolu açmak birden aklımda yer edinmişti. Onun için tuhaf olduğumu biliyordum. Benliğimi inkar edemezdim ya. Diana ile kanımızın hemen birbirine kaynamasını beklemiyordum ama ortak bir amaç uğruna birbirimizle anlaşabilirdik. Kızın garip bakışlarıyla daha fazla karşılaşmak istemediğimden kısa kessem iyi olacak gibiydi."Başka bir şey yoksa... Gideyim ben şimdi, görüşürüz (?)." demiştim şaşkın bir yüz ifadesiyle. Bulunduğumuz durumda göz önüne alınırsa iletişim konusunda harika değildim. Bir iki adım gerileyip etrafı kolaçan ettim hemen. Kalabalık bir Hufflepuff grubunun arkasından olduğum yerden atılarak aralarında kaynayıp geçtim hızlıca. Önce mutfağa uğramalıydım. Bizim mutfağın emektarlarının ağzından renk belli etmeden bir şey duymuşlar mı diye bilgi edinmeye çalışacak ve aynı zamanda da bize yolluk yiyecekler ayıracaktım. Bu işimin en kolay kısmı sayılabilirdi. Adımlarım arasında daha çok yeni günün nelere gebe olacağına dair düşünceler vardı. Ve, o da şüphesiz ki bilinmezlikten ibaretti.

2
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Yol I: Başlangıç
« : 27 Nisan, 2023 23:23:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Okul bahçesinin bir köşesinde düşünce deryamın uçsuz bucaksız sularında boğuluyordum. Adımlarım beni buraya ne ara getirdi onun bile farkında değilim. Yeni dönem, hiç umut ettiğim gibi olmamıştı. Fazla bir beklentim olduğu söylenemese de bir şeylerin değişeceğini veya en azından yüzümün geçmiş okul dönemlerine nazaran daha çok gülmesini istemiştim. Yine başaramamıştım. Derslerden istediğim verimi alamıyordum. Günlük aktivitelerime zaman ayıramayacak hale gelmiştim. Kasvetli hissediyordum kendimi. Bunun asıl sebebini ise içten içe bilsem de itiraf etmek hoşuma gitmiyordu. Duygularıma âmâ değildim yine de. Merak duygum beni bir tahtakurdu gibi kemiriyordu. Birkaç gün önce Samuel ile Eadwig’in müdürün odasına çağırılışı herkes tarafından tuhaf karşılanmıştı. İlk başta bir önemi yok gibi gözükse de o gün bugündür ortalıkta olmayışları okuldaki insanların çenesine vurmuştu. Bir sürü söylenti dolaşıyordu. Aralarından yalnızca bir tanesi katiydi. Başta mühim bir durumun söz konusu olduğunu düşünmüyor oluşum büyük bir yanılgıdan ibaretti. Söylenenleri doğrulayan birçok unsur var denilebilirdi. Uzun bir süredir toz pembe yaklaşamıyorum dünyaya. O sebeple merakımla birlikte endişem ayyuka çıkıyordu. Eadwig iyi mi? Sağlığı yerinde mi? Samuel ile birlikteler mi acaba? Birbirlerine destek oluyorlar mıydı? Bakanlık ile başları bela da mı? Çok soru vardı zihnimde uçuşan. Onu görmek istiyordum. Yüzüne bakmak ve ne durumda olduğu sadece gözlerine bakarak anlamak istiyordum. Son iki gündür beni uykularımdan eden göğsümün ortasındaki yangı boşuna değildi. Her bir hücremi saran bu sancıyı söküp atamıyordum. Ona ulaşmam gerekiyordu rahatlayabilmem için. Yine beni görmek istemesin, yine kaçsın, yine bahaneler uydurup bana kızsın ama sadece iyi olsun. Başka bir isteğim yok.

Burnuma baharı özleten ama sonbaharı müjdeleyen ekinezyaların o güzel kokusu ilişince adımlarımı bulundukları yöne doğru çevirmiştim. Neredeyse on beş dakikadır şuursuzca onların canlı renklerinin boğucu havayı nasıl delip geçtiğini izliyordum. Çömeldim. Dizlerimi kollarımın arasına alıp daha yakından bir bakış atmaya başladım. Narin yapraklarını sevmeye çalıştım. Bazı tomurcuklar yeni yeni açmaya başlamıştı. Açma sürelerini hızlandırmak için her türlü bitki çeşidi ile iletişime girerdim. Çiçeklere çok fazla değer verirdim. Umudumu yeşertirlerdi. Dile gelsinler veya gelmesinler yine konuşacaktım onlarla. İçimi başka kime veya neye dökebilirdim ki zaten? “Sizce iyi midir?” diye sordum usulca geniş yapraklarını görkemlice açmış olana. “Eadwig diyorum. Onun burada olmayışı garibime gidiyor. Sanki o kalın duvarları çatladı ve su sızdırıyor. O çatlak giderek büyüyecek. Duvarlarıyla birlikte benliğini de yıkacak. Onu tanıyorum… Canının yandığını hissedebiliyorum.” Yutkundum. Mektup atsam eline ulaşır mıydı? Hayır, ulaşsa da kaygılarım dinmeyecekti onu görene kadar. Çaresizce omuzlarımı düşürdüm. Neredeyse imkansızdı. En azından destek olmadan imkansız gibi gözüküyordu aklımdan geçenler. “Ne diyorsunuz? Sizce bir yol-“ derken bir sesle bölündüğümde önce irkildim. Şansın yüzüme güleceğini henüz bilmiyordum. Ekinezyalara başımı daha da yaklaştırdım. Konuştular mı? Gaipten sesler mi duymaya başladım? Yok artık Merlin’in sakalı! Silkindim hemen. Ensemde hissettiğim bir gerginliğin ardından çiçeklerimin üstüne düşen gölge ile arkamda birinin durduğunun farkına anca varabilmiştim. Şaşırtmıyorum kendimi. Başımı pozisyonumu bozmadan çevirdim arkaya doğru. Diana mı selam vermişti bana? İnanılacak şey değildi doğrusu. Gözlerimi kırpıştırdım. Sataşmak için gelmiş olamazdı. Yıllar ikimizi de değiştirmişti sonuçta. Çatılan kaşlarımı genişletip  “Merhaba.” diyebildim normal bir ses tonuyla. Taş zeminlere de selam vermiş olabilirdi, emin olamazdım fazla iletişimimiz olmadığı için. Kaba gelen bir yanı vardı bana. Olgunluktan ziyade zırhlı gözüküyordu. Belki de içindeki çocuğu kaybedeli çok olmuştu. Diana’nın birkaç kez güldüğünü görmüş olsam da daha çok birilerine sesini yükselttiğinde denk gelmiştim hep. Ve bir de uzun zamandır genellikle Samuel’in yanında görmeye gözüm alışmıştı. Benden haz ettiğini sanmıyorum. Hele de Samuel ile aramızda geçen olaylardan sonra bana karşı bilenmiş olabilirdi. Sorun değildi ön yargılı yaklaşması. Öyle olduğuna inanıyordum ama kalbimde ona karşı olumsuz bir his yoktu. Çünkü uzaktan veya yakınlarında olmamdan bağımsız Diana’nın gözlerinin parladığını her koşulda görebiliyordum Samuel’in yanındayken. Mutlu olmasını isterdim onun da ama isteğimin aksine yüzü pek öyle söylemiyordu.

Neden geldiğini öğrenmenin tek yolu vardı o yüzden.“Konuşalım tabi ki.” diyerek doğruldum. Söze girdiğinde tüm odağımı ona vermiştim. Benim için dikkatimi toplamak nadiren bu kadar kolay olurdu. O konuşurken dudaklarım tek çizgi halini almıştı. Yaşananlardan kaynaklı yüzüme konan zoraki gülümsemem giderek solmuştu. Olumsuzca başımı salladım haber almadığıma dair. “Senden ne eksik ne de fazla bir bilgim var maalesef.” Benim kadar konuşkan biri için bu kadar az cümle kurmak rahatsızlık vermişti. Temkinli yaklaşıyordum üstümde eğreti dursa da. Uzun bir süredir kendime çekidüzen vermeye çalışıyordum. Yer yer durgunluğum ve insanları şaşırtabilecek tavırlarım olabiliyordu. Olgunlaşmaktı belki de bilemiyorum ama değişime gebeliğin sesini işitebiliyordum. Eadwig ile aramızda yaşananlar sanırım yavaşca beni olgunlaştırıyordu. Bazı şeylere bakış açım değişiyordu. Çocuksu hareketlerimi bilinçli veyahut bilinçsiz bir şekilde törpülemeye çalışıyordum. İnsanları daha farklı bir yaklaşımla incelemeye başlamıştım mesela. Bu yüzden karşımdakinin Samuel’i merak edişini daha iyi anlayabiliyordum. İçimde o hep sahip olduğum gençliğin getirisine erişebiliyordum. Samuel'in, Diana için söylediği kadar önemli biri olduğuna inanmaktan öte hissedebiliyordum verdiği değeri. Samuel benim için de önemliydi. Her ne kadar beni arkadaşı olarak görmese de…

Düşüncelerimin etkisi olan ufak bölünmüşlüğümü bir çırpıda toparlamalıydım hemen. Diana, geçmişimize değindiğinde ise kısaca “Sorun değil. Hepsi geride kaldı dediğin gibi.” diyerek destek çıkmak istedim ona. Sonuçta hiçbir zaman kinci birisi olmadım. Kulağıma yaklaşıp düşüncelerini özetleyip kaşla göz arasında Eadwig’e olan ilgimi dile getirmesinin yanı sıra bana anımsattığı olayla anlık kaşlarım çatılmıştı. O hareketi için Eadwig’e hala kızgındım. Özür dilemesini beklemiştim günler boyunca. Okuldaki insanlara malzeme vermesinden hala rahatsızlık duyuyordum. Özelimiz neden dillerde olmalıydı? Şu an Diana’ya kızmıyordum. Eadwig'in benden uzak durup yaşananları kabul edip etmemesi de umurumda değildi; bizim aramızda adlandıramadığımız bir 'şey' vardı yeterli ifadeler kuramadığımız ve herkesin de farkında olduğu. Bana kalırsa Diana'nın nasıl Samuel ile olan ilişkisi dikkatlerden kaçmadıysa o da bizi biliyordu. Kadın içgüdüsü. Yeni yeni aşina olduğum bir içgüdü.

Sırası değildi yine de bu konuları düşünmenin. Eadwig’e şu an kızgın da olamazdım. Merakımdan delirirken kızgınlığımın esamesi okunmazdı. Halihazırda, Diana bana gideceğini söylediğinde şaşırmamıştım. Sanki bunu bekliyormuşum gibi. Hem mektuptan daha iyi bir fikir olduğu açıktı. Aklımın ucundan geçmiş olsa da tek başıma böyle bir şeye kalkışamazdım ben. Düşünme payı bile bırakamamıştım. Beklediğim işaret bu olmalıydı aslında. Diana’nın gelişi bir çözüm yoluydu bana sunulan. Şimdi de hiç düşünme payı bırakmayacaktım. Ben de ses tonumu alçaltarak “Ne duruyoruz ki? İçimiz rahat etmeyecek. Onların da uzun bir süre okula geri dönebileceklerini sanmıyorum. Gitmeliyiz. Bunu kesinlikle yapmalıyız Diana!”diye söyledim. İkna edilmeye ihtiyacımın olmadığı açıktı. Yapmam gerekeni biliyordum. Bir anda fazla heyecanlanıp sesim yükselmişti de. Kontrol altına alınca devam ettim. “Onlarla ne şekilde karşı karşıya geliriz bilmiyorum ama en ufak fırsatı dahi değerlendirmeliyiz. En sonunda düşünmekten çıldıracaktım. Farklı bir yol düşünmeye cesaret edemiyordum aklımda dolansa da. Sonunda benimle aynı derdi paylaşan biri! Tek olmadığım için seviniyorum açıkçası. Birlikte bir çözüm yolu bulabiliriz, değil mi? Bana geldiğin için teşekkür ederim. Kesinlikle bu uğurda seninleyim. Ama… Bir saniye.” Yüzüme heyecanın getirdiği bir gülümseme yayılmıştı her ne kadar buruk gözükse de kendini tekrardan canlı hissediyordum. Saksıyı çalıştırma vakti gelmişti. Düşünceli şekilde civara bakındım. Aklıma bir şey geliyordu ama oldukça risk almamız gerekecekti. Döndüğümüzde başımıza ne geleceğini kestiremiyordum. Yeni müdürü henüz tanımıyordum ve dönem yeni açıldığı için şikayet edebileceğim bir sorun çıkmamıştı ortaya. Neden bunları düşünüyorum ki? Söz konusu Eadwig. Şu an risk almazsam daha ne zaman alacaktım ki? Elimden geleni yapmalıydım onun için.

Bir saniyem sessizliğimde üç dört dakikayı doldurunca dudaklarımı araladım sonunda karar verebilmişlikle. Hiçbir zaman planlı biri olmadım ama deniyordum. İstediğimde yapabileceğimi biliyordum tıpkı karşı gelmek söz konusu olduğunda başkalarına çıkarttığım zorlukları planlamam gibi. Kendimden daha emindim artık bu senenin başından beri. “Ne şekilde gideceğini bilmediğini söylemiştin. Benim bir fikrim var, Diana. Eğer şansımız yaver giderse Hogwarts sınırlarından çıkartabilirim bizi. Gerisini de düşünmeliyiz ama... Önce Hogsmeade’e gidip Domuz Kafası’na uğrayacağız. Her gün öğle sularında Wonk uğrar. Serbest kalan bir ev cini. Hogwarts mutfağında konuşurlarken duymuştum. Değerli eşya karşılığında çalışır.” Work, tehlikeli ama zeki bir cindi. Aynı zamanda deli saçması bir konuşma mizahı vardı. “Çalışma şeklini nasıl bildiğimi sorma.” diye ekledim gözlerimi kaçırıp. Ailem ile farklı bir iletişim yolunu tercih ettiğimiz oluyordu babaannemden kaçındığımız için, pek de sorun yaratacak bir şey değil. Her neyse. “Bir ihtimal bize yardımcı olabilir. Hafta sonu iznimizde bunu kolayca yapabiliriz. Yani… Sanırım.” Kabataslak bir şeyler söylemiştim. Diana ile ince bir şekilde tasarlarsak planı Samuel ile Eadwig’e ulaşabilirdik. Ne olursa olsun bunu yapabilirdik.


3
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« : 18 Nisan, 2023 22:37:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Boğazımı temizleyerek beklemenin verdiği gerginlikle birkaç kelam daha etmiştim. Hiçbir faydasını göremeyince ise vazgeçmiştim bir süre sonra. Sessizlik can sıkıcı olmaya başlamıştı artık benim için. Normalde sessizlik beni her şekilde dürterdi zaten. Bu sefer ise tek fark dersliğin içinde bir Külbükül olmasıydı. Zarar verir miydi acaba birilerine? Hiç düşünmemiştim bunu. Yavrularına dokunmak istiyorduk. Kızgın olmaması işten bile değildi, başka ne olmasını bekliyordum ki? İzin istemem de doğru bir karar olmamıştı sanırım. Ya daha çok kızdırdıysam onu? Haklılık payını bir kenara koyarsak bir plan yapmalıydım. O yumurtaları alma ihtimalimi ölçüp biçtim kafamda hızlıca. Neredeyse sıfıra yakındı. Asamı zorunluluk hissetmesem cübbemin cebinden çıkarmayacaktım bile. Bir yandan da ailemin beklentilerini karşılama zorunluluğunu üstümden atamıyordum. Beni irkilten neydi bilmiyorum ama tüylerim diken diken olmuştu. Kafamın bulanıklığı doğrultusunda hiçbir şey yapmazdım. Sadece anı yaşardım. Aklımdaki her düşünce tanesinin üzerine yoğunlaşmanın bana faydasının olduğunu görmemiştim henüz. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Nefesimi bırakırken vücudumu salarak yere bağdaş kurmak için atmıştım kendimi. Ders bitene kadar beklerdim artık. Şansım varsa dersi böyle tamamlayacaktım. Profesörün hayal kırıklığını yaşayacağını biliyordum ama elden ne gelir? Hem belki birine denk gelirdim ve sohbet ederek zamanımı geçirirdim. Evet, oyalanacaktım. Yere çöker çökmez asamla etraf aydınlatmaya karar kılmıştım ama çok fazla kıpraştığımdan ötürü işitip işitmediğime emin olmadığım seslerle dikkatim dağılmış, kulaklarımı kabartmayı tercih etmiştim ilk olarak. Yumurta arayan diğer öğrencilerden birinin gürültü yaptığını düşünüyordum ki karartının arasından bir bulanıklık görmemle ince bir sesi işitmem bir olmuştu. Boğuk sesler arasından çıkarım yapamamış olmalıydım. Odaklanınca…. Bu… Bu… Bir insan sesi değildi kesinlikle. Zeminde sürünmenin varla yok arası çıkardığı huzursuzluk veren sesle birlikte artık tıslamalar daha belirginleşiyordu.“Hayır, hayır… “ diyerek olduğum yerde kalakaldım. İçime düşen rahatsızlık hissini öteleyerek konuşmaya başladım. “Ben pes edince mi yumurtalarını vermeye karar verdin? İstemiyorum.” diyerek kollarımı göğsümde birleştirip kafamı başka bir yöne çevirdim. Sanki nerede olduğunu tam çıkarabiliyormuşum gibi. Ne büyük bir saflık.

“Ben istiyor muyum zannediyorsun yumurtalarını almayı? İksir yapılabiliyormuş da bilmem neymiş. Sahi ne iksiri demişti Profesör? Aman neyse ne, işte. Zaten karşıyım da ben buna. Zor durumdayım diye de söyledim hani ama bir önemi kalmadı artık. Hevesim saman alevinden ince benim ders işlerinde. Evet, evet… İstemiyorum yumurta falan merak etme. Usulca burada oturup ders bitiminde gideceğim. Kendini tehdit altında hissetmene gerek yok asla.”

Bir dakika. Ben kendi kendime konuşurken tıslamaların daha da yakından geldiğini fark etmemiştim. Neden hala yaklaşıyor ki? İletişim kurma çabam sonuç mu vermişti? Çataldil olmadığım için de anlamıyorum ne demek istediğini. Hata yapmıştım. Külbükül’ü konuşmaya davet etmenin ne lüzumu vardı ki? Hayır, yine dikkatim dağılıyordu. Asıl olay… Yutkundum. Tıslama sesinin giderek daha derinden sert bir tonlamada gelmesiydi. Anında olduğum yerden zıpladım. Geri geri adımlar atmaya başladım minik boyutlarda. “Eee… Ihm… O zaman ben gideyim. Konuşacak bir şeyimiz kalmadı sonuçta. Belli ki anlaşamadık. Size ve yavrularınıza hayatta başarılar diliyorum. Onların kocaman olup zeminlerde güzelce süründüklerini görürsünüz umarım…. Dondurulmamışlarsa tabi.”Sahi mi? Bu son cümle olmamıştı sanki. Hayvanlarla ve sihirli yaratıklarla aram iyidir ama yılan cinsinden haz etmem. Soğuk canlılar sonuçta. Topuklama vakti.

Kaçma vaktim geldiğinde önümü görebilmek için asamı savurup “Lumos” ile cılız bir ışık yarattım. Işık sayesinde Külbükül’ün karşımda ve yakınımda olduğunu fark edince bastım çığlığı istemsizce. Tenime o derisinin değdiğini düşününce kanım donuyor adeta. Değmesine de razıyım. Ya diş geçirirse? “Eyvahlar olsun!”. Hemen yönümü değiştirip koşturmaya başladım. Arada sırada arkama dönüp bakmaya çalışıyorum ama o kadar kıvrak bir yaratığı anlık yakalamam çok zor oluyor. Gözlerim Külbükül’ü gördüğü an kalbim daha da hızlanıyordu. Görmeden kaçmak daha iyiydi. Halihazırda varlığını ensemde hissediyordum da. Sınıf bu kadar büyük müydü? Profesör büyüyle genişlettiyse de yeni anlıyordum bu durumu. Önüme düşen saç tellerini üfürerek devam ettim. Hareket eden silüetler ve ateşe benzettiğim bir aydınlık görünce oraya yöneldim. Dört beş adımda kim olduklarını çıkaramadığım kişilerin yanına varabilirdim.  Onlardan yardım alabilirdim. Eminim ki benden iyi asa kullanıyorlardır. Kafamı karıştıran da şimdiye kadar yakalanmamış oluşumdu. Mucize miydi bu? Hayır, hiç sanmıyorum. Avıyla alay eden bir Külbükül mü? İşte o zaman sinirlenirim. Okul hayatım boyunca farklı kişiliğim yüzünden hep sorunlar yaşadım. Bir de Külbükül’e izin mi vereceğim? Çok bekler o. Yeterince gaz almıştım uzun bir baskılanmanın ardından. Ne kadar başarılı olacağım meçhul olsa da kararımı vermiştim. Kendimi savunmaya geçecektim. Önümdekiler daha seçilir olmaya başladığında onlara doğru koşumu hızlandırdım. “Açılın, açılın! Ben Charl, geliyorum. Ben ve Külbükül. Geliyoruz. Kimse ısırılmak istemez. Yardım edin!”derken az önce kendimi doldurmanın etkisiyle başımı arkaya çevirip Külbükül’ün parlak gözleriyle anlık buluştuğumda sağa sola Merlin artık ne verdiyse savurdum. Çevremdekilere zarar vermemeye çalışacak kadar dikkatliydim ancak sinir harbi ile ne kadar tutarlı bir şekilde hedef aldığımdan emin olamıyordum. Uzun süredir büyü yapmaya yapmaya umarım körelmemişimdir.

“Depulso!”

Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 7, total 7


4
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« : 02 Nisan, 2023 03:02:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yeni ve son döneme hiç olmadığım kadar hazır hissediyordum. Bunun sebebinin ise bir daha doya doya öğrencilik yaşayamayacak oluşumdu. Yaz tatili boyunca her zaman yaptığım işlere koşuşturmuş, birçok aktiviteye katılarak protesto edilmesi gereken her şeyin ön saflarında yer tutmuştum. Geçen sene hala nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde birincilik kazanmamın sonucunda ailemin çıtasını istemeyerek yükseltince bir noktada onların hevesini kırmak istememekle daha çalışkan bir öğrenci olabileceğime dair söz bile vermiştim. Tutabileceğimden pek emin olmasam da denememiş olmak istemezdim. O yüzden dönemin açılan ilk dersi için erkenden kalkmıştım. Tıka basa karnımı doyurup arkadaşlarımdan kimseye takılmadan bir başıma koridorlar arasında turluyordum. Üniformamı eksiksiz üstüme geçirmiştim. Bu bile değişimdi benim için. Saçlarımı da duştan sonra annemin gösterdiği basit bir yöntemle kıvırcıklaştırmıştım. Doğallığı tercih ettiğimden süs püs işine hala pek girişmiyordum, tek yaptığım daha düzenli gözükmekti. Sınıfa doğru gitmeye çalışırken gördüğüm kişilerden bir ikisine güler yüzümle baş selamı veriyordum. Ilvermorny'den gelen birkaç öğrenci ile tanışsam da henüz hiçbiriyle uzun uzadıya sohbet edebilme şansı bulamamıştım. Ancak onları tanımak için sabırsızlanıyordum. En azından mezun olduktan sonra Amerika'dan bir mektup arkadaşımın olmasını çok isterdim. Yapılacak listemde o arkadaşı bulmak vardı. Herkes benim için arkadaş sayılırdı ama olması gerektiği gibi az dostum vardı. Ve arkadaş olmadıklarım da... Samuel ile Eadwig idi. Samuel ile eskisi gibi arkadaş olamıyor oluşumuz beni sinirlendiriyordu. Evet, sinirden deliye dönüyordum. Sebebini anlayamadığım olaylardan kaynaklı ne yapacağımı bilememenin de bir yardımı dokunmuyordu maalesef ki. Sırf bu sebeple arkadaşlığımızı akışına bırakmıştım. En son sataşmalarına karşılık vermem hoş olmasa da artık daha da sakin bir tavır benimsemeye çalışacaktım. Eadwig ise... İşte, o apayrı bir mevzu idi. En son okul alışverişinde görmüştüm onu. Hep yaptığım gibi konuşmak istemiştim. Konuşabileceğimizi düşünmek benim yanılgımdı, artık çok iyi anlıyordum bunu. Balkabağı suyu satan kız ile konuşmasını gördükten sonra bir hayli yıkılmıştım. O kısacık anda süpürgemi kafasında kırmak ve çekip gitmek arasında savaş vermiş ve nihayetinde yapacağım hiçbir eylemin sonucu değiştirmeyeceği kararına varmıştım. Hala üzüldüğüm gerçeği bir yana, onu hala özlüyor oluşumun bana hissettirdiği suçluluk duygusu içinde tam bir buhran yaşıyordum. Keşke bunları paylaşabileceğim bir kız arkadaşım olsaydı. Güvenebileceğim birisi. Belki içimi dökebilmek beni rahatlatabilirdi veya bana destek olmak için fikirler verebilirdi. Bunun için hala ümitliydim. Ümitsiz olduğum konu ise hep Eadwig idi. Hogwarts çatısı altında yeniden bulunmanın bize ne gibi sürprizler getireceğini kestiremiyordum. Ümit edebileceğim hiçbir şeyi yaşayamıyordum bu çocuk konusunda. Göz pınarlarım ağlamaktan kuruduğundan artık sürekli olarak gözlerimi ovuşturmak zorunda kalıyordum. Stresten kendimi yemek yemeye vermiştim. Neyse ki kilo almıyordum. Ona gönderemediğim mektuplar yazıyordum ve sonra da uykuyla kendimi uyuşturmaya çalışıyordum. Dışarıya yansıyan hiçbir belirti yoktu halbuki. Daha canlı gözüküyordum aksine. Kimsenin bunu fark edeceğini de sanmıyordum. Derince bir iç çektim. Uzaktan dahi olsa onu görmek beni mutlu hissettirecekti. Düşüncelerimin ağırlığı altında ezilerek yavaşça sınıfa varmıştım bile.

Kapısından girer girmez üç beş kişinin bana dönüp bakmasıyla duraksamak zorunda kalmıştım. Şaşkın bakışlarla karşılık verirken aklım başıma gelmişti. Başımı ayaklarıma doğru eğip gülümsedim. "Ayakkabılar, tabi ki de ayakkabılar. Giymeyi unutmamışım." Ben de sabahtan beri niye toprağın dibine çekiliyormuşum gibi hissediyorum diye sorguluyordum ama aklım çok yerinde değildi. Kişisel ilişkilerimi bırakıp derse odaklanmak istiyorum, evet. Hemen bir yere geçtim. Derse önden gelebilmiş olmam mucize niteliğindeydi benim için. Hala umut vaat ediyordum, başarılı bir dönem geçirebilirdim. Profesörün gelişiyle tüm odağını ona vermeye çalıştım. Fransız mıydı bu adam? Soyadının çağrışımı bu olsa da üstünde durmayacaktım. Önüme gelen yoklama kağıdını eciş bücüş bir yazıyla doldurup yan tarafımdaki öğrenciye geçirdim bir çırpıda. Bugünün konusu Külbükül imiş. Tadım şimdiden kaçmıştı. Yumurtaları sırf aptal bir aşk iksiri yapmak için mi donduracaktık? Hayır, sorgulamamalıyım ve Profesör'e bela olmamalıyım, hiç değilse ilk ders için olay çıkartmayabilirdim. Söyleneni yapacaktım ama kendi kitabıma uygun şekilde. Gösterdiği büyüyü sözsüz şekilde denerken Profesör d'Ibelin'in çıkardığı sesle kendime güvenmeyen bir tavırla doğruldum ben de. Sınıfta bir yılan varmış. Ne harika ama! Yumurtalara zarar vermemizi istemezdi ki. Profesör ise bir köşeden kıvranmamızı izleyecekti. Yine de Profesör'ü iddialı giriş yapıp dersi daha cezbedici hale getirdiği için ilk izlenimde benim üzerimde memnuniyet bıraktığını söyleyebilirdim. Tek sorun derse odaklanmak isterken profesörün söylediklerine fazla odaklanarak vermek istediği ana mesajları kaçırmıştım. Tam benlik hareket olduğu için sorun edeceğim bir şey yoktu. Hem kendi bildiğimi okuyacağım zaten her türlü. Karanlık içerisinde birkaç adım attım.

Adımlarımı da sağlam atmaya çalışıyorum. Asamı sıkı sıkı tutuyordum ama yolumu aydınlatmak için bir uğraşım yoktu. Tek temennim birilerine çarpmamaktı veya yanlışlıkla bir yumurtaya basıp Külbükül'ü kızdırmamaktı. Bir süre daha bulunduğum alanda kontrollü şekilde içgüdülerimin beni yönlendirdiği şekilde sağ uca doğru ilerlemeye başlamıştım. Henüz özel bir yetenek geliştirememiş olsam da uğultuların azalmasıyla sesimi Külbükül'e ulaştırmak istiyordum. Deneye deneye eninde sonunda yaratıklarla ve hayvanlara konuşacağıma inancım hiç eksilmemişti. Asamı her ihtimale karşı önüme doğru tutup konuşmaya başladım: "Ihhm... Merhaba sevgili Külbükül. Kendini rahatsız hissediyor olmalısın. Sana saygısızlık etmek istemiyorum ama bu dersi geçmeye de çok ihtiyacımız var. Profesörümüz çok fazla yumurtladığınızı söyledi. Öyle hatırlıyorum en azından... Yani pıtı pıtı neredeyse her alana bırakıyor  olmalısın. Bu söylediklerim seni kızdırıyorsa... Haklısın." Ne diyebilirdim ki başka? Ses tonumu toparlamaya çabaladım. "Zaten çok fazla çocuğunuz olacak. Hepsiyle ilgilenmeniz de zor olur. Ben diyorum ki; birazını bize verseniz? Bunu izninizle yapmak çok daha doğru geliyor bana. Çoğunluğun iyiliği için iki üç tane yumurtanızı bizimle paylaşıp diğer çocuklarınızı koruyabilirsiniz. Eğer aileme karşı sorumluluklarım olmasa inanın bana sizin yanınızda olup yumurtalarınızı korumanızda yardımcı olurdum gözümü bile kırpmadan. İhtiyacım olmasa bunu asla yapmak istemezdim. Sana zarar vermek isteyebilirler. Diğer çocuklarını da düşünmelisin. Azıcık yumurta karşılığında maksimum kazançla bu dersi bitirebiliriz... Iı..Iıh...  Orada olan var mı? Külbükül? Beni duyabiliyor musun? Neredesin?" Elimde asayla ilerliyordum hala nereye gittiğimi bilmeden. Külbükülü konuşarak ikna edeceğimi düşünmek oldukça saf bir davranıştı ama yapmam gerekliydi. Sihirli bir yaratıktan zarar görmek veya ona zarar vermek istemiyordum. Önce anlaşmayı denemeliydim. Sihirli yaratıkların niyeti sezdiğini düşünmüşümdür hep. Eğer denk gelirsek bana kızamayacağı kadar temiz duygularla hareket etmeye çalışıyordum. Bir yandan da koruma büyümelerini her ihtimale karşı aklımdan geçiriyordum. Saldıramazdım ama defans yapabilirdim herhangi bir aksilikte.

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 1, total 1
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 6, total 6

5
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı | Duyurular
« : 29 Mart, 2023 00:54:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Adınız - Soyadınız: Charlotte Vera Rillian
Binanız: Hufflepuff
Sınıfınız: VII. Sınıf

Daha önce ders hakkında sevmediğiniz şeyler nelerdir?
-Daha fazla sevebileceğimiz sihirli yaratıklar ile etkileşime geçememiş olmamız. Elinizde sevimli olan bütün yaratıkları getirir misiniz?
Daha önce ders hakkında sevdiğiniz şeyler nelerdir?
-Açık havada işlenebiliyor olması ve sihirli yaratık formları hakkında teorik ve pratik şekilde bilgiler edinebiliyor olmamız idi.
Eğer bir sihirli yaratık olsaydınız ne olurdunuz?
-Tekboynuzlu at tabi ki de.
Eklemek istediğiniz her hangi bir konu var mı? Varsa ne?
-Yineleyeceğim bir konu: sevilebilecek ve mıncırılabilecek bir sürü sihirli yaratık ile tanışalım, lütfen. LÜTFEN.

6
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 05 Eylül, 2022 00:22:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Charlotte insanları güler yüzle karşılık verip sorun çıkarmamasından son derece memnundu. Sorumsuz bir şekilde giriştikleri işin kimseye zarar vermemesini isterdi. Para kazanıyordu burada insanlar sonuçta. Neyse ki sorunsuz bir şekilde aralarından sıyrılmayı her seferinde başarmış; bazılarını kibarlık yapa yapa etkilemişti. Her yaştan insanlarla anlaşabilirdi Charlotte. Sevimli yüz ifadesi bu konuda kendisine çok yardımcıydı. Son engelden de rahatça kıvrıldığında iri yarı bir adamdan çıktığını düşündüğü borazan bir sesle dikkati dağılarak arkasına dönmeye yeltendi. "Hey gidi gençlik be! Az hızlan! Bu kadar narin yarışma! Bastır! Bastır!". Destek veren söylemi çok hoş iken ses tonu o kadar baskılıydı ki bir an için sesin sahibini görmek için merakına yenik düşmüştü porsuk. Gözlerini kısıp çevrede aransa da anlık bir görüş sağlayamadığından pes etmişti. Tam o sırada nnüne döndüğünde nereden çıktığını anlayamadığı bir sandıkla ciyakladı."Aaaiy!" Düşünemeyecek kadar tutulmuştu aslında. Savsaklamasına rağmen refleksleri imdaına yetişerek Charlotte'u süpürgeyi yukarı kırmaya zorlamıştı. Keskin bir yükseliş ile daha da zorlanınca kısa bir süreliğine iyice bocalamıştı. "Hay Merlin'in pötlek gözleri! Niye gaza geldim ki bu kadar ben!" Burnundan nefes alıp verdi. Aksiyon geriyordu bu kızı.

Yarışın geri kalanına daha sakin devam etmeye karar vermişti ki uçmaya devam ederken gidişatı kontrol etmek istedi. Hala mantığa ulaşabilir olmak rahatlatıcıydı onun için. Gringotts'a az kalmıştı. Bir U dönüşü yapılmalıydı. Yavaşça halledebilirdi. Ancak, bunu gerçekten istiyor muydu? Neredeydi diğerleri? Bir sağa, bir sola, bir önüne ve bir de arkasına baktı yavaşladığı süreçte. Parlak bir sarılık eksikti sanki. Öne geçmiş olsa fark ederdi değil mi? O kadar da dikkatsiz değildi. Hemen süpürgesini geriye çevirdi. Yarışı bırakıyor muydu o an için emin değildi ama kapanmamış bir meselesi vardı Charlotte'un. Yüzünün sinirden kızardığını hissedebiliyordu. Ya hırs yapıp pazar alanında bir yere takılıp düşmüştü ya da her zaman yaptığı gibi kaçıyordu. İçten içe iyice dolan Charlotte, düşüncelerinin yükü altında ezildi, birçok kez. Nefesinin batmasından sıkılmıştı artık. Sevgiyi acı veren kedi fare oyunu olarak görmek istemiyordu. Konuşmak istemişti yalnızca. Artık komik geliyordu bu durum ona. Birbirlerine iki cümle söylemekten acizler miydi? Ana Salon'da Samuel'e bir şeyleri kanıtlamaya çalışırken kendisini ne duruma düşürdüğünün farkında olmayan bir bencile miydi bunca duygu? Sindirebileceğini zannetmişti ama yanılmıştı. Tatil boyunca bir sürü şey söylemeyi düşünmüş, usulca konuşup halletmeyi istemiş, yer yer sinirden düşünemez hale gelmişti. Son olanlar hazmedilecek gibi değildi. Savaşın ortasındaydı sanki. Buna son vermek istiyordu hazır denk gelmişlerken. Okulun açılmasına bu kadar az zaman kalmışken her şeyi rayına oturtabileceğini düşünmüştü. Yanlış düşüncelere kapıldığını ise şimdi anlıyordu. O hışımla hızlandı. Biraz daha geriye doğru mesafe kat edince Eadwig görüş alanına girmişti. Tam da tahmin ettiği gibiydi! Kendi kendine söylenmeye başladı Charlotte: "Nereye gidiyorsa! Saçmalık! Bekle dedik, BEKLE! Balkabağı kesecektik daha! Karşısında sanki sinek vızıldıyor! Görürsün sen şimdi. Öyle veya böyle... Konuşacağız. KORKAK!"

Yüzüne gelen saçlarını başını sallayarak geriye attı. Daha da sinirleniyordu giderek. Asasını çıkardı hızını artırmaya çalışırken. Yetişecekti ona. Bu gün bir şekilde illa ki konuşulacaktı bazı şeyler. Hiç değilse artık kaçamayacağını gösterecekti ona. Asasını güzelce Eadwig'e hizalayıp hiddetle "Impedimenta" dediğinde büyüyü olur da başaramazsa bir başka efsun savurmayı deneyecekti. Bu negatif senaryonun gerçekleşmesi dahilinde kendine de kızgın olacağı barizken o sinirle nasıl bir büyünün zihninden çıkacağını kestiremiyordu. Şimdi savurduğu büyü işe yarasa iyi olurdu. En azından hala tatlı tatlı halledebilirdi konuşma işini, belki.[/justify]

Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 8, total 8
Talih 1d10 : 7, total 7

7
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 25 Ağustos, 2022 00:39:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Charlotte sorunsuz bir kalkış yaptığında sevinçten ağzı kulaklarına varmıştı neredeyse. Bunca yıldır boşuna mı düşmemişlik yapmıştı bu işin üzerine? Kendini bir şeylere kolayca adayamadığı için olması muhtemeldi. Henüz rüzgarı yüzünde hissedebileceği bir mesafeye çıkamayacak olmaları keyif almadığını göstermiyordu porsuğun. Sıkıcı geçen bir tatilin ardından böyle bir aksiyona girişmek bütün neşesini yerine getirmişti. Bir şeyler başarma hissiydi. Korkusunun olmadığını yükselmeye başladığı anda heyecanla atan kalbi sayesinde teyit edebilir duruma gelmişti. Artık tek yapması gereken yarışa dahil olmaktı belki de, ancak; hala kendini test etmesi bitmemişti. Uçuyor olmanın verdiği zevki sürdürebilecek miydi? Veyahut bunu  Kontrollüce yola kendini kaptırdığında kafasında seçenekleri tartıyordu öte yandan. İlk olarak köşeyi sıkıntısız bir şekilde dönmeliydi. Ne başkalarına ne de dönem başlamadan önce kendisine zarar vermek istemiyordu. Köşeye yaklaştığında dinginlik ile dönüşe geçebilirdi. Hiç değilse kafasındaki planı buydu. Ardından da pazar alanına gelince süpürgesine sıkı sıkı sarılmaya devam ederek hızını biraz daha arttıracak, aynı zamanda da seçebildiği bütün boşluklardan ilerleyecekti. Standlar bir tık gözünü korkutuyordu. Dönüşe doğru geçer geçmez pazar alanını görmesiyle birlikte Eadwig'in yeni arkadaşının öne geçmesiyle bu işi biraz daha ciddiye almaya kararlı bir şekilde pazar girişine asıldı. Tam alana girmeden önce arkasında kalan isme baktı. Slytherinliler'in ortasında kalmaktan hoşnut değildi. Onlar buradaysa diğer isimlerin olduğu yol daha kalabalıktı.

Yol durumu bir avantaj mıydı dezavantaj mıydı henüz bilinmez, her şeyi belirleyecek olan pazar alanıydı. Ve diğerlerinin hamleleri. "Pardon... Çok pardon... Çekilebilir misiniz lütfen? Dikkat edin. Lütfen." diyerek ince sesiyle duyulabildiği kadarıyla kibarca insanları uyarmaya çalıyordu. İşiteceği küfürlere şimdiden kulaklarını kapamıştı. Kulaklar kapalı gözler son derece açık bir halde seçtiği boşluklara doğru ayaklarını iyice toplayıp süpürgeye dayamış bir şekilde yön belirlemeye çalışıyordu. Her şey bir yana önündeki ismi rahatlıkla görebiliyor, ensesinde bir ağırlık hissediyordu. Onca şey arasında bir an aklında oluşan munzur fikri bastırma güdüsüyle hareket ediyordu. Boş bir hırsa yenik düşme niyetinde değildi. Lakin, son düzlükte kendisinden beklenmeyecek bir hamle yapabilirdi. [/justify]

Yetenek 1d8 : 5, total 5
Destek 1d8 : 8, total 8
Talih 1d10 : 7, total 7


8
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 22 Ağustos, 2022 00:58:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Charlotte iyice soluklandığında süpürgesini hazır konuma getirmeye uğraşırken duyduğu sesle -Daha doğrusu pek de duyamadığı sesle- bir ceylan edasında irkilmişti. Ensesinden gelen sıcaklıkla kendini bir silkti. Ana salonda yaşananlardan sonra Eadwig ile aralarının ne olduğu hala şaibeliydi. O gün gerekli tepkiyi koyamamış olmak ve kuzenler arasında bir sorunun dışarıdan bakıldığı gözle ana karakteri olmak Charlotte'un kendine yakıştırdığı bir şey değildi. Belki daha fazla büyümeliydi. Dikkatsizliği, verilen mesajları anlayamaması onun için her zaman bir soruna teşkil etmişti. Hayatı boyunca böyle olsun istemiyordu artık. Büyümekten kaçamazsın, diyordu sürekli olarak kendisine. Çıkmaz sokağa girdiğinde yapılacak tek şey sadece beklemekti bir süreliğine. Evet, istediğini duymuştu. Herkes duymuştu. Ancak, herkesin ağzına laf vermiş olmak Charlotte'un sinirlerini bir güzel altüst ederken bir yandan da kendini suçlu hissetmesine sebebiyet vermişti. Başka koşullar altında duyabilmek varken neden hikayede bol bol insan olmalıydı? Üstelik hikayenin bir diğer kısmında olan üçüncü kişinin de kısa zamanda bir değer kazandı yüze adeta bir tokat gibi vurursa... İç dünyasıyla düzenli bir boğuşma halinde tatile bu sebeple düşük bir ruh hali ile başlamış, ortalama şekilde ilerletmiş ve vasat bir şekilde sonlandıracaktı. O günden sonra Charlotte kendinde ufak tefek değişiklikler yapmış sayılırdı esasen. Başkaları tarafından fark edilmesinden ziyade uygulamaya koyabilmesi önemliydi. İlk hedefi; eskisi gibi umursamamazlığa vurarak insanların tepesine binmesine izin vermemekti. İkincisi ise daha uyanık olmaktı. İyi niyetinin suistimal edilmesine ek olarak eline yüzüne bulaşan durumlara bir son verilmeliydi. Kim veya ne olursa olsun.

Eadwig'e diş göstermeden sıcak mı buruk mu belli olmadığı bir gülümseme verdi. Buna engel olamazdı. Engel olmak gibi bir niyeti de yoktu. Selam verebilmek adına başını diğer çocukların arasından uzattığı sırada sırada Diana ile Samuel'in de boy göstermesiyle ikiliyi süzdü. Samuel dürtüleriyle hareket eden birisiydi Charlotte için. Eadwig'in bir farkı olduğu söylenemezdi ancak mantığının sesini eninde sonunda yakaladığından mütevellit daha otokontrollü gibiydi. Belki de bunu düşünecek en son kişi Charl idi. Malum fazlasıyla savruktu. Hogwarts'ın açılışından önce karşılaşacaklarını düşünmediğinden biraz afallamıştı porsuk. Parmak uçlarını yere vurarak bir an önce yarışın başlamasını diliyordu ta ki iğneleyici bakışlar ve sözler kendisini bulana kadar. Samuel miydi bunu söyleyen? Alaycı bir gülüş attı. Belki de hayatında ilk defa. Dürüstlüğüne laf getirtmezdi Charlotte. Minik cüssesini iyice öğrencilerin arasına sokarak sohbete katılmaya karar vermişti o an. Değişimin sancısından payını alacak tek kişi Charlotte değildi."Sekiz yaşında mıyız Samuel? Başkalarının sırlarına ilgi göstermeden önce kendi etrafında gelişen olaylara dikkat kesilirsen belki insanları yaftalamamayı öğrenirsin en azından."Arkadaş görüp çok sevdiği birine içi ezile ezile söylediği bu lafla daha öfkeli hissediyordu. Uçmak için aradığı motivasyon bu olabilirdi. Buna tutunacaktı."İddia mevzusuna sıcak bakmıyorum.Mantıklı olan her şeye 'tamam' derim. Seçin aranızda siz." dedikten sonra başlamak için birkaç adım da sıyrılarak Eadwig'in yanına doğru yaklaştı. Kulağına eğilerek fısıltılı bir tonla "Bitiş çizgisinde beni bekle." dedi yalnızca. Zihnini kapatmayı başarıp başaramadığını bilmiyordu ama tek yaptığı sadece bastırmaktı.

Daha fazla beklemeden herkesin hazır olmasıyla yerine geçtiğinde açık olan saçlarının önünü bir tokayla geriye doğru tutturarak süpürgeyi bacaklarının arasına aldı. Talimatlar basitti. Charlotte'un tek olayı kendini denemekti zaten. Yer-yönü bir hayli kötü olduğundan ve arada alışveriş yapanlara da zarar vermemek için temkinli davranacak yine de çatıyı geçmeden ona yakın bir halde uçacaktı. Yönünü arka tarafa çevirip Gringotts'a gidiş için farklı bir yol kullanacaktı. Dar bir alana gireceğini ve yolu uzatacağını çok iyi biliyordu ama bu riski alacaktı. Sonraki mesele hız kazanmaktı. O da canı isterse veya gidişat neyi gösterirse. [/justify]

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 7, total 7
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 4, total 4
 

9
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 20 Ağustos, 2022 21:33:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yeni dönem öncesi babasıyla alışverişe geldiğinde Charlotte her zaman bunalırdı. Her sene bu aylarda babasının kendi elinden düşürmediği teşekküllü bir listenin kopyasını Charl'ın eline tutuştururdu. Charl ise bunca malzemeyi ne yapacağına asla anlam veremezdi. Eğitime son derece önem veren baba Rillian ile Charlotte'un tek anlaşamadıkları konu bu idi muhtemelen. Charlotte eğitim ve öğrenime pratik yaklaşıyor, kitapları sevse de onları okumak istediği zaman okuyordu.  Dayatmalardan hoşlanmıyordu. İksirler için ise formüllerden ziyade daha çok karmaşa yaratmayı seviyordu. Kaynayan kazanın içinden ne çıkacağının sürpriz olması daha güzel olmaz mıydı? Eh, maalesef ki bunu da kimselere izah edemiyordu. Etmeye de uğraşmıyordu aslında. Sabit bir yaklaşım gibi gözükse de öyle değildi. Sadece umursamıyordu. Olduğu gibi, gelişine, anı anda yaşamayı seviyordu. Kendi düzeniyle daha başarılıydı. Öyle ki adeta bir bal kavanozundan fırlamışcasına bina birincisi olmuştu. Hala inanmamakla birlikte ailesinin beklentilerini istemeden fazlasıyla yükseltmişti. Babasının son çılgınlığı Charl'ın Quidditch takımına katılmasaydı. Bunu ilk duyduğunda aralıksız iki dakika boyunca güldüğünden babası algıları kapalı bir şekilde bu fikre sahiden sevgili kızının takıma katılma fikrine sıcak baktığını düşünmüştü. O sebeple soluğu Diagon Yolu'nun kalabalık sokaklarında almışlardı.

Ne dese ikna edemediği babasıyla alışverişe gelince haliyle ilk yaptıkları iş yeni bir süpürge almak olmuştu. En son ne zaman uçmuştu Charlotte? Hatırlamıyordu. Kötü bir uçucuydu. Süpürge üstünde durmayı öğrenmesi iki haftasını almıştı birinci sınıfta. Onun gibi özgürlüğüne ve keyfine düşkün bir öğrencinin süpürgelerle arası iyi olmalıydı belki de rüzgarın ve yüksekliğin verdiği huzurla. Ara ara denemelere kalkışmış ve bir süre sonra süpürge ile arasında ki kontrol sorununa bir çözüm geliştirememişti. Korkuyor olabilir miydi? Bunu şimdiye kadar hiç düşünmemişti. İlk teorisi korkmanın aksine yer-yön bulma yeteneğinin zayıf olmasıydı ve akabinde onu takip eden reflekslerinin ağırlığıydı. Başta ciddiye almamış olsa da üstüne düşmemek bir noktada sinirini bozmuştu. Zayıflığından kaçmak ne kadar doğruydu? Suratı ekşidi. Bunu fark eden babasının kolları Charlotte'un omzunda yerini bulmuştu. Sıvazladı bir süre. Onu neşelendirmek istiyordu. Büyümenin ne kadar sancılı olabileceğini biliyordu orta yaşlı adam."Liste dışına çıkabileceğini de biliyorsun. Neden gidip kendi istediğin dükkanlara da bakmıyorsun? Derste yediğin şekerli tüy kalemleri tüketme hızına bakarsak bu dönem için daha fazla alman gerek. Portakallısının yeniden stoklara geldiğini duydum." Yeni dönem... Mezuniyet senesi... Quidditch... Dersler... Portakal... Ne? Babası az önce iki yıl önce üretimi durdurulan portakallı tüy kalemlerin yeniden satışa sunulduğunu mu söylemişti? Charlotte'un ihtiyacı olan buydu işte. "Ciddi misin?" Suratına bakıp devam etti."Evet, ciddisin. Yani.. İnanılmaz! İki yılın sonunda yeniden geldiklerine inanamıyorum! Böyle güzel bir tadı üreticilerinde unutamayacağını biliyordum! Ee-e... Ben niye burada duruyorum ki? Gitmem gerek. Hepsini almalıyım. Hepsini!" Heyecanı sesinden belli olan porsuk koşar adımlarla adresini çok iyi bildiği dükkana doğru yol alırken babası arkasından yalnızca gülüyordu. En az iki saat kadar kızını kendi haline bırakmasının yerinde bir karar olduğu kanısına varmıştı onu böyle neşeli bir şekilde görünce.

Cümbüşün arasından süpürgesinin varlığının imdadına yetişmesiyle kurtularak dükkan önüne vardığında cama asılmış dans eden harflerin oluşturduğu yazıyla adeta yıkılmıştı. "Günlük satım erkenden bitmiştir. İlginiz için teşekkür eder ve yine bekleriz." Elini alnına yapıştırarak hayıflandı bir süre. Şanssızlık bir güne karşılık gelseydi o da Charlotte için bu gün olurdu kesinlikle. Elinde süpürgesiyle dikilirken yakınındaki öğrencilerin konuşmalarına istemsizce kulak kabarttı. Söylediklerine göre bir "sokak yarışı" vardı. Süpürgelerle. Herkese açık olan bu fikrin kimden çıktığını düşünürken André'nin de adının geçmesiyle heyecanlandı Charlotte. Kesinlikle bir porsuk bir porsuğu desteklemeliydi. Başka kimlerin olduğunu henüz bilmiyordu. Babasının yanına dönünce sıkılacağını da çok iyi bildiğinden yarışı seyredecek bir tepe bulmanın mantıklı olacağını düşünüyordu. Geldiği hızla duyduğu kadarıyla öğrendiği yarışın başlayacağı alana yöneldi hemen. Şekerli tüy kalemleri unutmuştu. Yarın yine en alakasız anda hatırlardı nasılsa.

Soluk soluğa okuldan silüetlerin yanına yaklaşmayı başarabildiğinde kesik kesik konuşuyordu: "Oh! Hey... André! Iıı.. William! Ve uuh... Gry-ffindorlu sporcu güleç çocuk! Bb-eni bekleyin. Ben de varım."

Evet, Charlotte'un karar değiştirme hızı belli ki koşuculuğuna göre daha formdaydı. Şimdi uçmayacaktı da ne zaman uçacaktı? Uçmak için seçtiği yol çok engebeli ve yanlış olsa da ayağına kadar gelen bu muazzam fırsatı tepemezdi. Korkusu olup olmadığını öğrenmek istiyordu en azından. Hem babası onun adına bu kadar hevesliyken denememeyi kendisine yediremezdi.  Biraz eğlenmenin de kimseye zararı olmazdı. Olur muydu yoksa? [/justify]

10
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Gecelerine Gün Gibi
« : 18 Ağustos, 2022 01:56:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Güzel bir söz mü söylemişti o? Sanırım. Yoksa ananasın tatlılığına mı söylüyordu? Hafif bir mayhoşluğu da var gibiydi aslında ananasın. Hiçbir şey anlamamıştım. Bazen gereksiz düşünüyorum. Şu an mesela bunu düşünme sebebim nedir? Bilmiyorum, aklım çok dağınık. Uykusuz kalmamın büyük bir etkisi var üzerimde. Zihnimi her zaman toplayamam ama özellikle de bugün algılarım daha da düşük. O yüzden yalnızca gülümsedim. Tatlıyla başlangıç yapmamın tesiri vurmaya başlamıştı artık. Daha da iştahlıydım şimdi. Yemeğe iyice gömülebilirdim. Düşünceli oluşu için istemediği kadar  teşekkür etmeliydim Samuel'e. Sorgudan gelip bunları düşünmesi büyük incelik. Aslında yalnız bir çocuk değil. Fazla aktif, fazla sosyal. Benim bünyeme ağır gelecek derecede çevresi kalabalık. Bunalırdım onun yerinde olsam boğazlı kazak giymiş gibi. İki üç arkadaş bana yeter de artardı. Neden bana böyle bir şey hazırlamıştı ki? Vaktini geçirebileceği bir arkadaş grubu ve peşinde koşan sürüsüne bereket kız vardı. Herhalde hepsinden sıkılmış olmalıydı. Farklı bir arkadaşlık arıyor olmalıydı. Farklı bakış açıları. Farklı paylaşımlar. Samuel'in karakterini seviyorum. Uzaktan gözüktüğü kadar kibirli değil. Onun da artık iyi olduğunu görmek beni mutlu ediyordu. Düşüncelerimin etkisiyle gülümsemem yüzüme iyice yayılıyordu. Yediklerimin de etkisi var haliyle. O konuşmaya başlayınca pür dikkatli tavırım esir almışlığıyla bir atıştırıyor bir onu dinliyordum. Eadwig, ananas, Samu. Sonu nereye bağlanacak acaba diye merakla beklerken bir anda kendini kaptırıp dalan Samu'yu dürtüp dürtmemek arasında kararsız kalmıştım. Yüzüne gölge düşmüştü sanki. Ne düşünüyordu ki? Canını ne sıktı birdenbire? Çatalı tabağa bırakıp peçeteye uzanırken silik bir sahte öksürükle böldüm kendisini.

Bölmek belki de iyi bir fikir değildi. Yön değiştiren bir ok gibi sorduğu soruyla şaşkın şaşkın Gryffindor'un imza ismine baktım. Ne diyebilirdim? Ne demeliydim? Eadwig ile aramızın iyi olmadığını bilmeyen yoktu bu taş duvarlar arasında. Yutkundum. Yalan söylemekten hoşlanmıyorum. Eadwig'in durumunu ona anlatamazdım. Biz bile henüz çözememiştik dün yaşananları. Aramızdakilerden ziyade şu an önemli olan Eadwig'in yeni özel yeteneğiydi keşfedilen. Çekinmemem gerekirdi. Kötü bir şey yapmamıştık ki biz. Çekinecek ne vardı hem? Havaya kalkan kaşlarımı ardından gelen yardım konusuyla indirdiğimde söze girmeye hazırdım. "Bir tanıdığımın..." Tanıdık? Fazla yabancı."Yani... Bir arkadaşımın..." Asla arkadaş değildik. Giderek durumu batırdığımı hissediyordum. "Çok değer verdiğim birisinin yanındaydım. Bir konuda yardımcı olmaya çalışıyordum. İhtiyacı ya da isteği olmasa da." Kuzeninle mahzenlerde anılarına yolculuk ettik diyemedim.Eadwig'i rahatsız edeceğini bildiğimden isim vermemiştim ama ondan alakasız bir şekilde bahsetme taraftarı da olmamıştım. Samuel ile Eadwig hakkında bir şeyler paylaşabilir miydim? Ona güveniyordum; güvenmek için erken olsa bile. Biraz daha zamana ihtiyacımız vardı her koşulda.O esnada ben dalıp gitmiştim kısa bir süreliğine. Dikkat dağınıklığım herkes tarafından bilinen bir şey neyse ki. Bir ananas daha attım ağzıma. Akışı bozmamakta kararlıydım. Ağzımdakini hızlıca bitirip dudaklarımı araladım Samuel'in sorununa odaklanma isteği ile:

"Ne diyorduk? Hah! Yardım konusunda doğru adrestesin. Ne ile başın belada söyle bakalım. Kabuslar mı görüyorsun? Kızılderililer'in mükemmel bir iksiri var bunun için. Herkes bilmez. Birlikte yapabiliriz. Ya da... Uykularını bölen bir şeyin hiç gitmediğini söyledin. Kulağına mı fısıldadılar? Iı-ı... Bilirsin işte, adını anmak istemediğim bazı yaratık türleri var. Bazen bana da uğrarlar.  Fazla konuşuyorlar. Katlanmak çok zor... Ama... Bir dakika! Yoksa... Yoksa sorguda psikolojini etkileyecek bir şey mi oldu? Her şeyi paylaşabilirsin benimle. Açık fikirliyimdir. Çekinme, lütfen. "

Kaptırmıştım kendimi. Farkındalığın gelişi ile duraksayıp daha oturaklı bir yüz ifadesiyle ekledim. "Seni dinlesem daha iyi olacak tabi. Söze girmeni bekleyemedim ki. Bazen çok fazla konuşuyorum, değil mi? Alışırsın. Anlat hadi, yardıma hazır bir şekilde can kulağıyla sendeyim! Bölmek yok!" [/justify]


11
Hogwarts Zindanları / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol IV)
« : 20 Mart, 2022 03:01:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bilinmek, görülmek, duyulmak, anlaşılmak. Bunları hiçbir zaman umursamamıştım. Bilmeyi, görmeyi, duymayı ve anlamayı da. Dindirilemez bir merak ile gidiyordum ona. Bahar mı yangın mı önemsemiyorum. Dikkatli olmam gerektiğini bildiğim halde yine aynı hatayı yapıyorum. Zamanın durmasını istediğim anda kollarımın arasındaydı. Ne kadar yakın ve ne kadar uzak. O, istediği yere gidip istediği her şeyi yapabiliyordu genellikle. Unutuyordu çünkü. Ben ise bir yere gidemiyordum. Çünkü hep hatırlıyordum. Hatırlamakla lanetlenmiştim. Belki de lanet doğru bir kelime seçildi. Düşüncelerim içinde kavrulurken bile aksi sözleri kabullenemiyordum. Üstüne üstlük, bunun için üzülemezsin dedikçe üzülmeye devam ediyordum. Bunu kendime söylemek mecburiyetinde olmaktı beni üzen. Düşmüştüm ama dizlerim yarın kanayacak ve yarın sabah canım acıyacaktı. Ve bir diğer gün, yine… Ateş gibi Eadwig. Elde tutamıyorsun.

“Yeter.” dedi. Yakıyor. İttirdi beni. Ben de açtım ellerimi. Kalkıp gideceğini düşünürken yüzümü tuttu ve düşüncelerimin kafasının içinde çınladığını söyledi. Nasıl? Bunca zaman… Hayır, hayır… Öyle bir şey mümkün mü? Deminden beridir. Çok fazla düşündüm. Çok açık ettim kendimi. Eadwig zihnimin içindeyken nereye saklanabilirim ki? Neden saklanmalıyım? Bütün düşüncelerim ve hislerim sahile vuruyor. Aklımı uzaklaştırmalıyım. Az önce de denemedim mi ben zaten bu yöntemi? İşe yaramıyor. Çiftliği düşün. Anneni düşün. Profesör Moore’un derslerini nasıl sabote edebileceğini düşün. Olmuyor. Olduramıyorum. Kazan gibi kaynatıyorumdur kafasını. Yeni bir işkence yöntemi olabilir mi bu? Çift taraflı bir işkence. SUS ARTIK, diyordum kendime. O an, Eadwig sarıldı bana. Gözlerimi kapattım. Bilincimin içinde dağ esintisi kol geziyor. Sessizlik. Düşünmüyorum. Anda kalarak derin derin nefes alıp verdim. Bir meşe ağacın gölgesinde küskün ama barışmaya yenik düşecek biri gibi oturuyordum sanki. Aptallık ettiğini nihayet kabullenmişti. Dediklerinin sonunda yalnızca anladığımı ima edecek şekilde “Hıhı.” diyebildim mayışıklıkla. Endişelerimin beni bıraktığı o kısacık zaman ağzımda keyif veren bir tat bırakmıştı. Eadwig zayıf olduğunu kabullendiğinde göğsümden başımın tepesine kadar bir sıcaklık hissettim. Gözlerimi açtım. Öfke değil. Ancak, bir incinmenin belirtisi. Zayıf değildi. Nasıl zayıf olabilir? Şu an dahi önceliğine beni koyuyordu oturup onu düşünmemiz gereken yerde. Ne haddime onu düşünmek? Bilmiyorum. Bir şey söylemedim. Kabullenmeyecektim bu durumu.

Az önce yaşadıklarını anlatmaya başladı özetler gibi. Kulağa korkutucu geliyordu. Bir yerlerde okuduğuma eminim. Yeteneği var. “Sakinim ben. Kes şunu. Beni düşünme artık.” dedim donuk bir edayla. “Konuşalım istiyorum ben de.” diye ekledim apar topar da. İkimiz arasında kalan kolumu kıpırdattım önce, sonra da diğer eline uzandım. Hala solgun gözüküyordu. Vücut ısısını kontrol etmek istememin yanında elini de tutmayı istiyordum. Zaten bir keçiden hallice olan inadını aşmalıydım önce konuşabilmek için. Üstüne düşmemesi çok olasıydı. Söze nasıl gireceğimi bilememekle birlikte sessizliğe gömülmüştüm bir nebze. Bir yandan da burnumu rahatsız eden zindanların rutubet kokusu hapşırtacak gibi olmuştu beni. Burnum kaşındı. Hapşıramayınca kaşınan burnumu bir iki kere sağa sola burnumu kırıştırdım. Elimi çekmek istemiyordum tekrar tutacak cesareti gösteremeyecek olmamdan ötürü. Daha da kaşınınca hafifçe başımı uzatıp Eadwig’in yanağına burnumu sürttüm bir süre ama ne yaptığım konusunda hiçbir fikrim yok. Rutubet kokusunu Eadwig’in kokusuyla değiştirirken ona yakın olmanın heyecanıyla zihinsel açıdan daha sakin hissediyordum. Sakin ama utangaç.”Şey… Neyse..” Üstünde durmadım. Ne yaptığımı söylemiyordum. Zihnimden geçen her şeyi bilmiyor mu? Çıktım kolunun altından hemen. Kendimi yana kaydırıp dizlerimi de yine kendime çekip kucağına başımı yerleştirdim. Saçlarım gözlerimin önüne düşünce çekmedim. Dümdüz karşımdaki duvara bakarak hiç düşünmeden söylemlerimi sıraladım.“Bak… Benimle kütüphaneye gelmelisin. Üzerinde çalışman gerekecek bunun. Sana dediğim şeyden o. Zihnini çok aktif kullanmak seni yorar. Duymamayı öğrenmelisin. Kendi zihnini de korumalısın. Emin değilim… Ama… O anı… Nasıl yaşamadığına eminsin? Birdenbire nereden çıktı ki? Seni ne bu kadar strese sokuyor? Ya da neden daha önce böyle bir şey yaşamadın? Senle birlikte nasıl olur da o görüntüyü veya anıyı her ne ise artık… Nasıl görebildim? Çok soru var. Üstüne düşmemezlik yapamazsın. Sen kaçtıkça ben zorlarım.” dedikten sonra daha mantıklı bir şeyler söylemek için zorladım kendimi.“İkinci sınıftayken bana annenin her şeyi bildiğini söylemiştin. Böyle mi? Aileden gelen bir şey olabilir belki.” O zamanlar nasıl olduğunu anlamamıştım ama şimdi taşlar yerine oturuyordu. En azından elimde bir teori vardı. Rahatsızlıkla başımı kıpırdattım. Kemikleri batıyordu. Çok sert. Biraz daha duruşumu düzeltirken yönümü de Eadwig’i aşağıdan görecek şekilde çevirmiştim.“Ciddiyim. Yardımcı olmak istiyorum. Çözelim. Sonra istediğin kadar uzak durup başkalarıyla takılmaya devam edebilirsin.” Yine düşünmeden ağzımdan dökülmüşlerdi. Düşünmeyince hep böyle oluyordu işte. Eadwig beni ıssız bir adada sığınaksız bırakmıştı.

Çok kontrollü davrandığımı savunamıyorum. Ben de şaştım haliyle. Kafamın içine geri döndüm. Cümlelerimi sese dökmeme lüzum yoktu. Üzgünüm, yanında olmana izin vermeyeceğini biliyorum. Zoruma gidiyor mu? Bazen. Yine de benden bir şey eksiltmiyor yaptıkların. Sen de bunu biliyorsun. Ne kadar hızlı koşarsan koş bu gerçekten kaçamayacaksın. Sen ittikçe ben daha yakın olacağım. Yeni bir şeyler deneme zamanı. Belki yakın oldukça bir mıknatıs gibi iterlerdi birbirlerini. Ya da ikna yöntemiyle bize bir illüzyon sunuyordum.[/justify]

12
Tılsım Dersliği / Ynt: Tılsım Dersi
« : 17 Mart, 2022 12:43:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Deli gibi kaçınıyorum Eadwig ile aynı ortamda olmaktan. Her düşündüğümü duyabiliyor. Ne kadar da korkutucu. Bir şey gizlemek istediğimden değil ama hiçbir zaman ne düşüneceğimi de bilemem ki. Rastgele çalışan bir düşünce yapım var. Dinleyeceğini düşünmesem de tedbirle yaklaşmaya çalışıyorum. Birkaç gün sonra bunun korkusuyla ve tehlikenin farkındalığının anca aklımda yer etmesiyle kaçındım çoğu dersten. Tabi, bu eğitimime iyice mani olmaya başlayınca toparlamaya çalıştım kendimi. Vücudumu zorlayarak dersliğe kadar geldim. Kapıdan girdiğim ilk anda Winton'ı görünce bakışlarımı Eadwig'e çevirmeden hızlıca suçlu gibi kaçmaya hazırlanıyordum. En arkaya geçecektim ve ondan uzakta aklımı koruyarak huzurlu bir şekilde dersten ayrılacaktım. Öyle olmadı. Eleanor beni kolumdan tuttuğu gibi neredeyse çocuğun dibine oturttu. "Ne yapıyorsun?" dedim şokla. Şüpheli şekilde yerimde duramıyor, sürekli etrafa bakıp farklı şeylere odaklanmaya çalışıyordum. Sınıf ne kadar ferahmış. Eleanor yine saçını taramadan gelmiş. Winton'ın varlığı gerici. Mirabelle'i göremedim. Samuel de yok. Hmmm. Canım limonata içmek istiyor. Ev cinleri de keşke bizle derse girse. Sarı saç çıkarma iksiri ile kaç kez kandırıldılar acaba? Sarı saç. Sarı. Eadwig neden yine-HAYIR! OF! Çıldırmak üzereyim. Biri beni tokatlamalı. Neyse ki o sırada kurtarıcı gibi Profesör dersliğe geldi.

Sevmeyeni yoktur bu Profesör'ün. Dünya tatlısı bir kadın bir kere. Ona odaklanarak hem dersi öğrenebilir hem de paranoyaklığı elden bırakabilirdim. Tüm hevesimle dinlemeye koyuldum. Sorduğu soruyu düşünecek kadar odaklanamadığımdan arada bir kolumu çimdiriyordum kendimi hizada tutmak için. Kafa karıştırma büyüsü çok işime yarardı. Protestolarımda beni zorlayan tiplerin üzerinde kullanabilirdim. O sırada Eleanor dürttü beni. "Profesörün ne dediğini duydun mu? KSKS Profesörü için." Ne dedi ki? İki dakika yararlı şeyler düşünemiyoruz. "Yok." diye yanıtladım fısıltıyla. "Aralarında nasıl bir şey olmaz? İlgisini çekmiyormuş. Tek düze dedi adama ciddi ciddi." Eleanor dedikoduya bayılır. Orada bir kalakaldım. Profesör Moore'a çoğunlukla karın ağrısı olurum, derslerini eleştiririm ama adamı hiç tek düze olarak nitelendiremezdim. Adam yakışıklı bir kere. Bilgi de dolu."Stabil birisi bence." Onu hoş yapan da buydu. "Ya tamam, neden bunları konuşuyoruz? Derse odaklanalım hadi." dedim. Alıcı gözle bakmış gibi olmak utandırmıştı beni ve bir hayli rahatsız etmişti. Ciddileşmeye çalışarak Profesör Yamashita'yı göz hapsine aldım. Herkese tek tek dönüş yaptıktan sonra sıraya geçmemizi söyledi. Teoride hep iyiydim. Pratik de ise vasat olabiliyorum. Yine de tılsımda daha yetenekliyim. Deneyeceğim şansımı. Aktivitelerim için bu büyüyü yapabilmem lazım. Ben böyle düşünürken sıra Eadwig'e geldi. Bir önümde Winton var. Arkamda da Eleanor. Çekindiği için beni öne attı. Kaçamadım daha fazla. Büyüyü yapıp yapamayacağını merak ediyordum. O sırada sözleri fısıltıyla söylemeye çalışıyor, asamı sallıyordum hoyratça. Güya uzaklaştıracaktım aklımı. Merakıma yenik düşerek Winton'ı da biraz itelemişim o sırada. "Pardon. İzninle." diyerek ben de onu bir arka sıraya attım. Hala asamı sallıyorum ama kulağım Edwig'e asılı kaldı. Yapamadığı için üzülmüşmüş. Hadi len oradan. Bu da bizi koparacak iyice. Şuna bak. İnsan profesörüne asılır mı ya? Kıskanmamam gerekliydi. Ama bütün iblisler çöktü mü benim omzuma? Çöktüler. Git kopar kafasını diyorlar bana. Neden yapmayayım ki? Zaten bütün gün kızlarla takılıyor. Her gün bir başkasıyla sarmaş dolaş. Sarı papatya tam. Yolmaz mıyım ben seni? Yolarım. Şimdi sırası değil sadece falan diye de bir yandan mantığımı konuşturmaya çalışıyordum hala. O sinirle asamı daha hiddetle çevirdim sözü söylerken. Asamın titreştiğini hissedince eğdiğim başımı kaldırıp Eadwig'e baktım. Çocuk irkildi bir. Yoksa!? Tuttu mu? Olmuş, olmuş. Kucağıma düşen quaffleı o çembere sokmaz mıyım ben şimdi? Asarım o çembere. Bu akşam, saat sekiz, Kara Göl. diye iç geçirdim. Duyuyor beni nasılsa. Hele bir gelmesin. Bakış attı bir yandan dönüp. Mesaj iletilmiş demektir. Profesör, Eadwig ile ilgilenip cevabını verdikten sonra o sıradan ayrılmadan tam önce elimin birini arkasından omzuna belli belirsiz yerleştirip kendimce bir uyuzluk yaptım minik şekilde omzunu sıkarak. Malum, Eadwig sıradan ayrılırken yaşananları anlayıp anlamadığımdan emin olamadığım için mahcup bir şekilde karşısına geçtim kadının. Yutkundum bir. Aklım öyle bir dağıldı ki asamın ucundan çıkan ışık gözle görülemeyecek kadar ufaktı. "Üzgünüm Profesör." dedim utana sıkıla.

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 3, total 3
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 6, total 6

13
Hogwarts Zindanları / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol IV)
« : 01 Mart, 2022 20:33:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]”YETER!” diye bir anda bağırmasını beklememekle birlikte ağlamam kesilmişti. Dedim, kesin yer yarılacak gök inleyecek bu gece. Korkuyorum. Bir kırıcı sözünü daha kaldıramam. Yutkundum ama gözlerimi hiç ayırmadım ondan. Ağlıyordu. Sinirliydi. Tamam, engelleyemediğim bir şekilde endişemi göstermiştim ama söylediklerim asıl hissettiklerim değildi ve asla onun bana yaptıklarının yanında devede kulak kalırdı. Yine de kendimi berbat hissetmiştim, nefret ediyorum kendimden. Onun için endişelendiğimi nasıl anlayamaz? Kilitlemiş komple beynini ve kalbini. Kör müsün? Sağır mısın? Duygulardan yoksun musun? Nesin sen ya nesin!? Utanmadan da çık kafamın içinden diyor. Ne mi yapıyorum? “Saçmalama! Ben bir şey yapmıyorum.” dedim bozulmuş bir tavırla. Kafasını ellerinin arasına aldığını ilk anda fark edemedim o sinirle. Sinir krizi mi geçiriyordu yoksa? Aptal Charlotte. Kendime karşı biriktirdiğim öfkeyle içimin her bir zerresi yanıyordu. Onu öyle görünce hemen kolunu sanki düşecekmiş gibi tutup panikle “İyi misin? Gidelim mi hastane kanadına?” dedim. Cümlemin bitimiyle yer ayağımın altından çekildi, duvarlar yok oldu, sesler uğultulu şekilde kulağıma doldu, vücudumun ağırlığını hissedemez oldum. Zihnim bulanıyor.

Hava akımı kesildi. Bilmediğim bir yerdeyim. Yabancıyım olduğum ortama. Neredeyim? Eadwig nerede? Sorularımın ardı arkası kesilmiyor. Odasından çıkan küçük bir çocuk gördüm. O beni görmüyor. Tam önündeyim. Geçip gitti öylece. Saçları…  Mum ışığı söndüğünde dahi parlıyor. Ay gibi. Etrafına ışık saçıyor. Takip ettim onu. Tanıdık bir his sardı kalbimi. Yoksa… O Eadwig mi? diye geçirdim kafamdan. Ne kadar da tatlı. Başkası olamaz. Nasıl onun çocukluğunda onun anılarında belirebiliyorum peki? Ürperdim. Alt kata geldim onunla birlikte. Sessiz sessiz ilerlemişti. Alt kata inerken minik Eadwig’le senkronik şekilde elimle ağzım ve burnumu engellemesi için kapattım. Daha önce hiç almadığım çürük benzeri bir kokuydu. Midem kalkmak üzereydi. Zorla bastırdım soluk borumdaki yanmayı. Eadwig basamaklardan indikçe uzaklaştım ondan. Bir adamın arkasında duvarın tam köşesindeyim. Mideme ve göğsüme bir sürü gül dikeni batmış gibi bir acı hissi. Küçük ama etkili. Gördüklerim… Kapattım gözümü. Çıkarın beni buradan. “Dur gelme!” diye bağırmaya çalıştım ama sesim çıktı mı emin olamıyorum. Koku artık atmosferin her zerresinde. Kazanın sıcaklığı boncuk boncuk terletiyor adeta. Eve gitmek istiyorum. Anneme sarılmak ve gördüklerimi unutmak istiyorum. Aklım uçuyor ve yakalayamıyorum. Bedenler yığılmış… Ses böldü beni. Bir kadın sesi. Çok otoriter. Artık yanlarındayım. Tuttu ayakları kanla ıslanmış çocuğu ve…  Nefes nefese kalmış bir şekilde iksir odasındayım yeniden. Gözyaşlarım korkuyla yüzümü yıkıyor sessizce. Üstümden tren geçmiş gibi sersemledim. Eadwig ittirdi beni. İttirdiği gibi de eğilip bir güzel midesini boşalttı. Hayatımda en zorlandığım anlardan biriydi. O kusarken başımı yana çevirdim. Öğürme sesi rahatsız etse de elimi bir süre ağzıma yumruk halinde götürüp burnumdan nefes almayı deneyerek portakal bahçelerinin kokusunu düşündüm.  Güçlü olmalıydım. Eadwig’i ben zorlamıştım. Olan biteni algılamaya çalışırken başımın üstündeki saç tellerim bile sızlıyordu. Nasıl bir duygu yoğunluğu? Birdenbire dünyanın tüm çirkinliği gözlerimin önüne serilmişti. Babasıydı o muhtemelen. Başka kim olacak? Ya annesi? Annesi çocuğu korumak mı istemişti? Manipülasyon değil miydi bu? O an en doğru hareketin bu olduğu gerçeğinden ne kadar koşarsam koşayım kaçamam. Yine de Eadwig nasıl bir ailede büyümüş? Hiç mutluluğu tatmış mı? Yalnızlık onun küçük yaşlardan beri üstüne giydiği bir hırkaymış meğer. Yaprak dökmeleri ise hep sebepliymiş.

Hatırlamamalıydı. Belki de hiç bilmemeliydi. Huzurunu yok ettim. Zaten zarardan başka ne verdim ona? Ayağına bir ağırlık gibi asılıyım. Zihninin derinliklerine gömülü anıya ulaşacaksa da ona yol açan ben olmamalıydım. Ama şu an yanındayım. Onu yalnız bırakamam. Elimle gözyaşlarımı sildim Eadwig hala arkası dönük bir halde bana konuşurken. Özür de dilediğinde üzüntünün öfkesiyle iç yanağımı ısırdım. Suçluluktan ölmemi mi istiyor? Hayır, düşünmek yok. Sakın düşünme. Tut kendini. Arrgh, olmuyor işte! Ne yapsam olmuyor. Beceriksizin tekiyim. Zihnimi altın tepsi de sunuyorum. Ne olur, sus. Kapan, bayıl, gerekirse öl. Duymuyordur dimi? Hemen kontrol edemez ki öyle. Eder mi? Of, bilmiyorum! Mükemmel bir yetenek nasıl işkenceye dönüşür? İşte böyle.  Dur Charlotte. Eadwig’e yardım etmelisin. Zor bir gece olacak ve onun ne zaman sana ihtiyacı olursa hep yanında olacaksın, istemese bile. Titrek bir sesle “Hayır… Hayır! Ben nasıl böyle bir şey yapayım? Sana neden zarar vermek isteyeyim? Yemin ederim ben bir şey yapmadım.” dedim aramızdaki açıklığı kapatırken. Kolundan destek verircesine tuttum çıkardığı yerden uzaklaştırmak için geriye doğru yavaşça çekerek. “Önce bir elini yüzünü yıkayalım. Gerisini sonra düşünürüz.” Neyi düşünüyorsun? Oturup ne olduğunu mu anlamlandırmaya mı çalışacaksınız? Bir saçmalık daha eklendi yaptıklarıma.  Kızarık gözleriyle buluştuğumda korkarak geri çektim bakışlarımı. Nefretini daha ne kadar körükleyebilirim?  Asamın ucuyla hemen önümüzde ancak üstümüze gelmeyecek şekilde hızlı bir su fışkırttım. Ağzını ve yüzünü temizlemesini bekledim. Ardından da bir “Aklapakla” ile zemini sudan ve mide öz sıvısıyla birleşmiş akşam yemeğinden temizledim. Asamı cübbemin cebine geri iliştirirken Eadwig’e döndüm. Elimi yerleştirip yanağında kalan ıslaklığa dokundum. Baş parmağım ile su yoğunluğunu azaltmaya çalışıyordum ama hala söyleyebileceğim bir sözüm yoktu ona. Beni suçlaması umurumda değildi. Olmayacaktı da. Bağımızın kuvvetli olduğunu ikinci sınıftan beri biliyorum ama hiç bulunduğumuz geceki kadar yoğun hissetmemiştim. Çekinceyle duraksadım.“Bir dakika.” diyerek elimi cebime götürdüm. Mendil taşımam normalde. Ev cinlerine yıkattıktan sonra koymuşum, kalmış öyle. Samuel’in mendiliydi. Sorun olmayacağını düşünerek uzattım direkt kurulaması için yüzünü. “Şş-imdi… Dd-daha iyi misin?” André’yi net bir şekilde anlıyorum şu an. Bitmek bilmeyen bir karmaşa.

Etrafa bakındım. “Otursak iyi olacak. Gel.” dedim. Oturacak yer yok. Benim için önemsizdi. Duvar kenarı olması yeter de artardı. Söylediğine karşılık “Evet, alt tabaka gibi yerde oturacağız.” dedim. Hiçbir zaman şu minvaldeki laflarına takılmıyordum. Koşullandırılmış oluşuna veriyordum her zaman. Aile etkisinin bir çocuk üzerinde yadırganamayacak kadar çok olduğunu biliyordum. Cübbemi ve pileli okul eteğimi düzgünce tutarak yere eğilip oturdum. Sırtımı da duvara verdim. Bacaklarımı da yere değdirmeyecek kadar hafifçe dizimden büktüm. Sarı renklerle donatılmış üniformamın altına giydiğim kısa parlament mavi büyüyle küçültülmüş çoraplarımı kirletmek istemiyordum. Sonra da hala ayakta dikilmekte olan Eadwig’in paçasından çekiştirdim yine seradaki gibi. Oturdu. Başımı havaya doğru diktim duvara hala değerken. Özel yetenekler hakkında çok bilgim yok. Az buçuk okuduğum kadarıyla biliyorum kitaplardan. O peki? “Biliyor muydun?” diye sordum ilk. Hiç biliyormuş gibi değildi yüz ifadesine baktığımda ya da beni suçlayışıyla. “Bilmiyormuşsun. Ne olduğunun farkındasındır. Zihinfend ya da zihinbend, artık hangisiyse. Bildiğim bir şey değil pek. Öğrensek iyi olacak gibi… Ama… Öncelikle, özür dilemek istiyorum senden. Sana çıkışmamalıydım. Sadece sana bir- “ Yarıda kestim cümlemi. Ona bir şey olacağı düşüncesinin üstüme yıktığı korku ve özlemle saldırmıştım. Kötü bir amacım yoktu ama bazen masum sebepler kötü bir sonuç doğururdu. Şimdi olduğu gibi. Bir daha fevri kararlar almak yoktu. Yılların dolmuşluğu olsa bile o lanet çenemi kapatacağım ve asla affetmeyeceğim, affedemeyeceğim kendimi. “Yaşadıkların için çok üzgünüm. Her şey için. Susalım istersen. Anlatmak istersen anlatırsın. Ne konuşursak konuşalım söylediklerimiz bu odayı asla terk etmeyecek. Seni yalnız bırakmayacağım ” Bu gece için. Yani, tekrar görmeyi niye istesin zaten beni? Paranoyak oldum. Ya okuyorsa beni düşüncesiyle olduğum yerde kıpırdanıp karşı duvara bakmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. Sakinle biraz Charl. Ne söylenir ki? Ne yapılır da acısı hafifletilir? Aklımı zorluyorum ama yok, olmuyor.

Düşünme kabiliyetim gördüğüm kan dondurucu çirkin manzaralardan sonra tozla duman oldu. “Zor bir ortamda büyümüşsün.” diye bir cümle çıktı ağzımdan patavatsızca. Avaz avaz bağırmak istiyorum. Zorlamamalıyım onu. Açılmak isterse açılacaktır. Göz ucuyla bakayım dedim yüzüne. Bitap düşmüştü. Göz altları çökmüş ve teni soluklaşmış. Halbuki göründüğünden daha güçlü olduğunu yeni yeni anlıyordum baktıkça. O hala farkında olmasa da ben görüyordum onu. Carmilla ve cadı avcılarından sonra sorguya gitmişti, üstüne ben gelip eski konuları açtım. Çok gerginim. Profesör Urswick tarafından yüzlerce kez tokatlanmak daha az acılı olurdu. Bir daha yutkundum çaresizlikle. Yatakhanede yalnız başıma kaldığımda ve kendimi rahatsız hissettiğimde şarkı söylerim.“Çok sessiz burası. Şarkı söyleyeceğim.” dedim. Zekâm inanılmaz biçimde ışık saçıyor ya, yapabileceğim en mantıklı şey şarkı söylemek mi? Deli korkuyorum. Kriz yönetiminde de hiçbir zaman iyi olmadım, soğukkanlı olmaya çalıştıkça elime yüzüme batırıyorum.  Amcamın bana çocuk yaşta öğrettiği ve sakinleştirici etkisi olduğuna inandığım bir şarkıyı söyleyecektim. Kendisinin uydurduğuna eminim. Ben mi sakinleşmeye çalışıyorum Eadwig’i mi sakinleştirmeye çalışıyorum, arada kaldım. Şöyle söze bir girdim çirkin sesimle. Sonra puf! Unuttum sözlerini. Donma büyüsü yemiş gibi kaskatı kesildim. Nasıl mümkün olabilir ki? Yıllardır ezbere bildiğimi unuttum. Mırıldanayım melodisinden çıkartırım dedim, “Offf!” çektim sonunda. Beceremedim. Elimi yüzüme kapattım absürtlüğümden ama onu da ayarlayamayıp yüzüme bir tane geçirmişim gibi oldu. Eadwig boşuna bana trende söylemedi o sözleri. Dediği her lafı hak ediyorum ben, yine de önemsemiyorum. Söz konusu ben değilim burada. Yardımcı olacağım derken aptallığımı daha çok gözüne sokuyorum ama sorun değil. O iyi olsun, yeter.

İlk defa sözlü iletişim kuramadığımdan hep bocalamalarım. “Senin yolundan gideceğim.” dedim ani bir kararla fazla yükselmeden. İstiyorsa ağlama duvarı olurum, kum torbası gibi görebilir, sayıp sövsün. Öfkesini kussun, her şeye ve herkese. Ya da bütün karmaşık sadeliği ile orada dursun öylece. Dizlerimi toparlayıp yana doğru kırdım. Boy açıklığını kapatıyordum iki büklüm olmasın diye. Dizlerimin üstünden aldığım destekle yükselmiş sayılırdım, omzumla dayanıyordum artık duvara, daha dönüktüm ona. Bir kolumu ense boşluğunun oradan geçirip sağ elimle de başını tutup aynı anda çekerek başını göğsüme doğru çektim. Saçlarını sevme dürtümü baskılamaya çalışarak olabildiğince sıkıca sarmaladım onu. ”Yaslan bana.” Kısık çıktı sesim. Ne anlatırsa dinleyecek, susarsa susacaktım. Bağırıp çağırıp dökerse de onu anlayacaktım. Ne ise o olmasını istiyordum. Cenneti kurabilmek için önce kendi cehenneminin derinliğini susturmasına olanak tanıyacaktım. [/justify]

14
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Gecelerine Gün Gibi
« : 01 Mart, 2022 01:47:58 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Esneye esneye Büyük Salon’a doğru gideceğim derken dalgınlıkla yine bir üst kata çıkmışım. Kafam dolu olunca yolları daha çok karıştırırım, hiç şaşmaz. Gene bu sefer dört beş kat çıkmadığıma şükür etmiştim. Geç kalacağım Samuel’in yanına diye ufak bir panik haline girmiştim ama beklerdi beni herhalde diye düşünüyorum, o kadar sözleştik. Malum geceler sorgulamak için yaratılmış. Zaten yatakhaneye çok geç bir saatte dönmüşüm, dünü aklımdan silmek veyahut üstüne düşünmemeye çabalamak zor oluyor bir de tam çıkmadan önce Eleanor beni yakalamış, ayaküstü sorguya çekmişti yine. Hiç susmuyordu bazen. Samuel ile ilgili şeyler sordu bana. Nelerden hoşlandığını merak etmesinin yanı sıra onun hakkında duyduğu bir ton lafı bana da aktarmıştı. Niye böyle bir şey yaptı hiç anlamadım. Zaten hakkındaki bilgilerim kısıtlıydı ama söylediklerine inanacak kadar saf değildim. Daha geçen hastane kanadına gitmeden önce konuşmuştuk bazı şeyleri sonuçta. Çocuğu da sürekli sürekli asılsız laf kalabalıkları için darlayamam ki. Demez mi bana sen kimsin diye? Dese yeridir bence. Ben de niye merak ediyorum bir türlü çözümleyemedim. Sanırım çevremdeki herkesin bana dürüst olmasını istiyorum. Peki ya ben yüzde yüz dürüstlük sergiliyor muydum? Şaibeliydi biraz. Eksik bilgi vermek de dürüstlüğe girmezdi bence. Bunu bir şekilde düzeltmem gerekliydi ama bazı şeyler dile gelmiyordu. Huzursuzluğunu taşımaktan gölden sonra rahat bir uyku çekememe sebebim fazlalaşmıştı. Ben ne zaman her şeyi kafaya takan bir kız oldum? Altıncı sınıf bana güzel bir açılış getirmemişti. Uykusuz gecelerim daha Hogwarts trenine bindiğim gün başlamıştı. Giderek de artacağa benziyordu. Hem niye bilmek istiyordu zaten Samuel onu da anlamlandıramıyorum. Yine de hoş bir hareket değildi kızın yaptığı. Doldurmak mı istiyor beni? Neden yapsın? Bilmiyorum, karışık işler. Eleanor çetrefilli ve içine kapanık bir kız. Tavırlarını sorgulamayı bırakalı çok olmuştu.

Merdivenlerden iner inmez karşımda Samuel’i görünce gülümsemem bütün yüzüme yayılmıştı. Ne kadar da enerjik. Heyecanlı bir şekilde konuşmaya başladı hemen. Birlikte yemek yememiz imkansızdı. Ben daha çok ayaküstü atıştırır sonra buluşuruz diye düşünüyordum. O kadar da çok oyalanmadığımı varsayıyordum. “Teşekkürler, gayet iyiyim. Açım tabi ki. Kurt gibi. Dönü-“. Yarıda kaldı cümlem. Yemişti muhtemelen Samuel. Ne yapalım sonra mutfağa uğrardım fırsat bulduğumda. Sağ tarafıma geçip yolu gösterdiğinde onunla uyumlandım. Çok tatlı. Bir konuda yardım mı isteyecek? Boleynler’in tatlı yüzleri de mi varmış? Şaşkınlıkla bir duvar kenarında sabahladığım için kaskatı kesilmiş olan vücudumu bozuntuya vermeden hareket ettirerek “Hayhay. Açık havada olmak gibisi yok zaten. Harika olur.” dedim. Samuel konuşurken onu dinlemeyi tercih ettim çünkü uykumu alamadığımdan sersem gibiyim biraz. Plan dedi, uyuyamadığını belirtti. O niye uyumamıştı ki? Hadi benim malum. Onun da sebepleri olmalı. Belki derslere takılmıştı ya da son günlerde yaşadıkları kulağa oldukça korkutucu gelen Yasak Ormn olayı. Ayrıca sorgu hakkında konuşamadık tabi. Sormalıydım, merak ediyordum. “Maalesef öğleden önceki derslere girmedim. Canım istemedi diyebiliyorum. Dinlenmeye ihtiyacım varmış biraz. Ayrıyeten, hazırlamam gereken bir protesto metni var. Onun üzerine çalışmam gerek daha. Belki bana yardım edersin. Ne dersin? Daha sorgunun detaylarını dinleyeceğim senden.” dedim sıcakkanlılıkla. Yardım edeceğini biliyordum, Samuel öyle bir çocuktu. Elinden gelse herkese yardım edecek gibi duruyordu her an, insanın güvenini kazanan türden. 

Daha bahçeye adım atar atmaz yüzlerimize vurma zarafetini esirgemeyen güneş anında etki yapmaya başlamıştı. Memnuniyetim artmıştı. Nereye gittiğimizi bilmediğimiz bir tarafa doğru yönlendirdi beni. Bahçede benim bilmediğim bir yeri Samuel nasıl bilebilirdi? Elleriyle çalıları araladığında geçmeden önce dedim ki “Beni şaşırmaya fazla alıştırmasan iyi olur.” Sonra da reveransına karşılık ellerimi havaya kaldırıp ne yaptığını sorgularcasına bir tepki verdim. Ne şapşal bir hareket. Demek hızlandırılmış bir gün, diye içimden geçirirken gülümsememi engelleyemedim. Bir de çocuk ayarlamış. Geldi, düzeneği kurdu ve gitti. Ağzım kulaklarıma varacak ama daha çok utanıyorum. Başka bir şey düşünmeli miyim? Normalde dikkatimi çekmez ve farklı şeyler düşünmem genelde ama aklım çeliniyor. Eadwig’in tavrı yüzünden daha çok gözüme gelmeye başlamıştı aslında bazı hareketler. Gölde ne ima ettiğini anlamamak için zihinsel bir problemi olması gerekirdi kişinin.  Önden oturdum ve Samuel’de yanıma yerleşti. Sepetten çıkarttıklarını tanıtırken iştahımın kabardığını hissediyordum. “Nasıl ayarladın ki bunca şeyi?” dedim kendimi tutamayarak. “Hmmm. Balkabaklı mantı… Bir ilk olacak.” Tadını hayal etmeye çalıştım. Vejetaryen usulü imiş. Eleanor mu söylemişti? Nereden biliyor kurcalamak istesem de üstünde çok durmadım. Tahmin edilebilir bir şeydi bana göre ama düşünceli hareketine bayılmıştım itiraf etmek gerekirse. Bir an için Sarı’dan da bahsedince dudaklarımı büzdüm. Sarı’yı yemiş gibi bir hisse bürünmemek için aklımı uzaklaştırmalıydım ondan. Saçımı kulağımın arkasına taktım ve ellerimi dizimde birleştirdim. Menünün devamını merak ederken tatlıyı görmemle gözlerim parladı. “En sevdiğim meyvelerden!” derken heyecanım her halimden belliydi. Sonunda saydıkları bitmişti. “Nasıl mı? Cidden soruyor musun? Bunca zahmete girmişsin. Her şey mükemmel gözüküyor. Ben dayanamayacağım sanırım. Önce tatlıdan başlayacağım hatta.” derken çatal bıçaklara uzandım. Ona da uzatırken “Bakma öyle. Tatlı daha çok yeme isteğimi getiriyor. Yoksa nasıl bitecek ki hepsi?” dedim sırıtarak. Çatalımı pudra şekerli ananasa saplarken aklıma gelen düşünceyle takılmak istedim ona. “Beni kızdıracak bir şey yaptın da ben mi farkında değilim? Dökül bakalım.” Gevezeliğime katlanırdı umarım. “Hah! Bir de sorgudan bahsetmek ister misin? Çok yorgun gözüküyordun geldiğinizde. Çok sert mi davrandılar? Detayları kendine saklama seçeneğin her zaman var.” dedikten sonra tıkınırken şekerli ananasının tadının güzelliğiyle adeta mest olmuştum. “Ama dur!” Sevinçle bir tane daha çatalıma taktım ve Samuel’e doğru uzattım.“Önce benim yemek yeme düzenini denemen lazım. Her zaman değil ama çoğunlukla yaptığım bir şey.”  İstemezse çok ısrarcı olmayacaktım. Rahatsızlık duymasını istemezdim. [/justify]

15
Hogwarts Zindanları / Sen Varsın Diye (Vol IV)
« : 25 Şubat, 2022 02:43:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler]Şarkı seçimi için Ceren Hanım’a teşekkürlerimizi iletelim.[youtube] https://www.youtube.com/watch?v=pzPElFdxMCM[/youtube][/spoiler]

Bu konu açılışı Charlotte'un Eadwig'e 5. sınıf sonunda mektup göndermesiyle başlayıp günümüzde ne durumda olduklarını anlatmaktadır.


[justify]Merhaba Eadwig,
Okul yaz tatiline gireli çok olmadı ama biz konuşmayalı uzun bir süre oldu. Dağın eteklerindeki çiçeklerin arasında oturuyordum ve aklıma düştü yüzün(tamamen karalanmış) nasıl olduğun. Burada toprak çok uyumluyken yıldızpatılarım açmıyor. Sebebini hala çözmeye çalışıyorum. Sanırım açması için bir unsur daha lazım, en azından bence. Yağmurdan bahsediyorum. Biliyorsun, neyse… Kendimden bahsetmek için yazmıyorum satırlarımı. Nasılsın? Tatilin nasıl gidiyor? Umarım ailenle birlikte vakit geçirmekten keyif alıyorsundur.  Son konuştuğumuzda… Notlardan bahsetmiştin ve anlamlandıramadığım birkaç şeyden daha… Eğer hala aynı konu canını sıkıyorsa okula döndüğümüzde birlikte çalışabiliriz, ne dersin? Teori kısmı benim. Sen de bana pratikte nasıl daha atak olunabileceğini öğretirsin. Ayrıca Hogwarts kapanmadan önce keşfettiğim bazı saklı odaları ve gizli geçitleri sana göstermeyi çok isterim. Aslında… Birçok şeyi senle paylaşmak hoşuma gider.

Ayrıca, sana yazmanın yüz yüze konuşmaktan daha güç olacağını tahmin edemezdim.

Tatilde harika anılar biriktirmeyi unutma. Döndüğümüzde dinlemeyi çok isterim. Ya da... Tatilin bitmesini beklemeden de okul dışında görüşmek ister misin?

Seçtiklerini yaşaman dileklerimle...

Unutmadan… Tütün kullanımını azaltmalısın bence.


Charlotte Vera Rillian

Ek: İki Alpaca’yı sevmeye çalışan hareketli Charlotte fotoğrafı


Uçuruma bakıyordu aklım. Yatakhaneden ayrılmanın işkence olduğu zamanlardan biriydi.  Ama biliyordum ki bazen hayata uyanmam gereken anlar vardı. Belki bir kâbusun içine düşmüştüm belki de uyanmak istemeyeceğim türden bir rüyaya. Hakikatı merak ediyordum. Deneyimlemeden, sesimi haykırmadan, korkularımla yüzleşmeden öğrenemeyeceğim gerçeğinden ise kaçamıyordum. Kendi cehennemimin duvarlarını örüyordum akreple yelkovan birbirini durmak bilmeden kovaladıkça. Sanki zaman onca tik taka rağmen hiç akmıyordu. Okulun koridorları sorgulanmak için alınan öğrencilerin adıyla çalkalandığından beri huzursuzluğum had safhadaydı. Gerçekten Carmilla ile mi karşılaşmışlardı? Eadwig neden Yasak Orman’a gitmişti? Samuel niye oradaydı? Kimine göre bir kıyım olmuş orada. Sınırlarımızı zorlamışlar. Duvarları arasında en güvende olduğumuz yerde bu mümkün müydü? Safsatadan ibaret, dedim kendi kendime. İnanmak istemiyordum böyle şeylere. İnanırsam korkardım yeterince endişelenmiyormuşum gibi. Nasıl tek parça halinde çıkmışlardı o zaman? Aptal mı bu çocuklar? Dişlerimi sıktım. Kafamı dağıtmak için bu akşam yemeğe erkenden gidecektim. Sabah kahvaltısında konuşulanları duyduğumdan beri su haricinde bir şey kabul etmiyor midem. İyice halsiz hissetmeye başladım ve ayna karşısında bitap gözüküyorum.

Neyse ki Hufflepuff büyük salona oldukça yakın. Ortak salondan çıkmadan önce Eleanor’a yakalandığımda yüzümdeki hüzün kırıntılarını yakalamasından kaçınamamıştım. Koluma girdi apar topar. “Neyin var? Bütün gün yoktun ortalıkta. Biçim Değiştirme çalışırken yine mi başarısız oldun? En son seni ona üzülürken bu suratla görmüştüm. Bak ne diyeceğim sana… Konuşulanları duydun mu? Sorguya gidenlerden birinin yaralandığını söylüyorlar. Hangisiydi o sarışın olan mı? Hayır ya. Siyah saçlı güzel gülüşlü olandı galiba.” Ben kaçmaya çalıştıkça herkesin ağzı açık keseye dönüşüyordu. Herkes onları konuşuyordu ve artık paranoyalarımı tutamıyordum. Bir şey mi olmuştu? Kalbimde sabah beridir bastırdığım çarpıntı sinsice hatırlatıyordu varlığını. Değer verdiklerine zarar gelmesi... Düşüncesi dünya üzerindeki bütün çiçekleri söndürürdü. Yok öyle bir şey. Kötü haber tez yayılırdı ki, diyerek telkinde bulunmaya dikta ettim benliğimi. Eleanor gibi kendi halinde olan bir kız bile kendini kaptırmıştı bu konuya. Tek konuşmak istediği olanlardı. Tabi ki söylediğini inanmayı yine yeniden reddederek bir iç çektim. Yaralansalar önce hastane kanadına, eğer halledilemeyecek bir şey ise St. Mungo’ya götürürlerdi diye düşünüyordum. Kandırmıyorum dimi kendimi? Mantıklı olan tekti çünkü. Üstünde durmak yerine kontrol etmekte zorlandığım korkumu bastırmak için şahsıma dönüp cevapsız bıraktım kızı. Salona girerken de gözüm Slytherin masasından Gryffindor masasına kaymıştı. Art arda yumruklar iniyordu mideme. Hufflepufflılar çoğunlukla yemek yemeyi severdi. O yüzden genellikle en erken bizim masa dolardı boydan boya. Ortalardan bir yere geçerken fısıltılar kulağımda biriktikçe enerjim son kullanma tarihini doldurmuştu. Eğlenceli bir dedikoduymuş gibi kuzgunlardan duyduklarını anlatan boş kafa Edward’ın ileri geri konuşmalarını duyduğumda masaya otururken dayanamayıp susması için elimi savurdum. Vişne suyu üstüne döküldü çocuğun. Ben, ben değil gibiyim. Aklım çıkıyor onlara bir şey olma düşüncesiyle ama korkular beni terk etmiyor. Kontrolümü yitirdim. Söylenmek için ayağa kalktığında “Başlama istersen.” dedim katı bir biçimde. Civardaki herkes bu yaptığıma şaşkın şaşkın bakakalmıştı. Kısa bir sessizlik oldu. Eleanor kulağıma eğilip, “Anlatmak istediğinde dinlerim ama şimdi bir şeyler atıştırmanla ilgileneceğim. Benim için yemek zorundasın. Korkuyorum artık.” dediğinde ısrar edilmesinden hoşlanmadığım için iyi niyetine karşılık gülümsedim zoraki. Buruk bir gülümseme olduğu aşikardı. “Yalnız tatlı yerim o zaman. Olur mu?” dedim. İsteksiz isteksiz önüme kayısılı yulaf toplarını çektim önüme. “En az beş tane yiyeceksin onlardan.”Başımı salladım.

Dediği gibi de yaptım kızın. Dakikalar boyunca daldım gittim. Aklımı çekip alamıyordum işte düşünmekten. Neden dönmemişlerdi? Ne vardı? Gerçekten dedikleri gibi birine bir şey mi olmuştu? Ya ben hangi birini düşüneyim? Herkes iyi olmalı. Kimseye zarar gelmemeli. Samuel ile birlikte çok sık vakit geçirmeye başlamıştık. Ayakkabımda dahi adının baş harfi vardı. Her zaman yanımda olmaya çalışıyordu, fikirlerimi destekliyor, düşüncelerimi önemsiyor ve beni güldürmeyi biliyordu. Söylenenlerin aksine hiç de şımarık olduğunu düşünmüyordum. Onunlayken gülüyorum genelde. Sakladığı bir yönü var gibiydi ama zamana bırakıyordum onu tanımayı. Eadwig… Eadwig ise bambaşka bir hikayeydi. Nefret ediyordu benden, belki de tiksiniyordu ve en önemlisi de korkunç bir kesik atmıştı kalbime. Bandaj tutmuyordu. Dönemin başında gelip kesin bir dille bana tavrını koymuştu. Ardından, kermeste olan anlamlandırılamamaktan kaybolmuş bir umursamamazlık ve Samuel ile gölde az daha boğuluyorken hiçbir şey bilmeden yaptığı çirkin itham. Herkes bir şeyler konuşurken beynimin içi bir fare gibi kemiriyordu beni. Kimsenin bir şey söylemesine gerek yoktu ben bana düşmanken.  Dalıp gitmişken Eleanor kolumu tutup sarstı beni. Algılamam geç olmuştu hareketini dalgınlığımdan.“Ne oldu?” dedim. Başıyla kapıyı gösterdi. “Gelmişler.” diye söylediğinde bir ferahlık dindi üstüme. Çok fazla sıkmış olmalıyım bünyemi. Hemen olduğum yerden baktım. Herkesin arkadaş grubu başına apar topar giderken kocaman bir sevinç çehrelemişti yüzümü. Tek parçaydılar. Bıraktım her şeyi ve bir hışımla kalktım masadan. Etrafları daha da kalabalıklaşırken koşarak onlarla olan mesafemi kapattım. Gryffindor’dan adını bilmediğim birkaç çocuk Samuel’in önünü açtığında görüp görmediğinden emin olmadan “Samuel! Dönmüşsün!” diyerek boynuna atladım. Hem de nasıl atlamak. Boynuna atladığım gibi ayaklarım yerden kesilmişti.“O kadar çok şey söylüyorlar ki hakkınızda… bir şey oldu sandım. İyisin.” diyordum daha da sıkarken onu. “İyisiniz.” diye düzelttim. Mirabelle falan da vardı bu sorgu grubunun içerisinde. Eadwig'e bakamamak ise şu an beni yakıp kül ediyordu. Eş zamanlı olarak da Samuel'in zarar görmediğinden emin olmak rahatlık sağlamıştı bana. Mirabelle'i de dürtüp konuşmak için kollarımı ayırırken Samuel’in izin vermeyip kendine çekip sarılmasıyla karşılık verdim ben de. Sonunda bıraktığında beni gülerek “Fazla zorladılar herhalde seni. Yine sarılırsın, bir yere gitmiyorum.” dedim. Henüz ben daha koşarken sinirli yüz ifadesini görmüştüm öteden çocuğun. En başında yanına gelen arkadaşlarına art arda bir şeyler anlatıyordu hararetli hararetli. Çocuklardan birinin araya girmesiyle ona cevap vermek zorunda kaldığında kulağımda çığırtkan bir sesle rahatsız duydum. Kızlar... Her yerdeler. O esnada Winton ile göz göze geldik. Garip bir çocuk. Bir şey söylemiyor ama çok şey anlatıyor. “Sakın.” dercesine baktı bana. Ne yapıyorum ki? Yılışık tipler çevresini sarmışken Eadwig’e ulaşamam. Varlığımı silmek istiyordur muhtemelen dünyadan. Kaçınılmaz olarak benim de gülüşüm sönmeye başlamıştı. Neden? Kusmalıydım bazı sözleri belki de. Ne zaman istenmiyorum diye değer verdiğim kişilerden vazgeçtim ki ben? Hele de bu denli korkutucu bir olayın ardından.

Samuel beni dürttüğünde ayak üstü biraz daha konuşup yarın öğle arasında görüşmek için sözleştik. Yemek yemek için dağıldılar sonra. Andre ile birlikte masaya döndüm ben de konuşa konuşa. Ancak, sorgu konusuna değinmedim pek. Kafasının biraz olsun uzaklaşması lazımdı. Onun da iyi olduğunu görünce rahatlamıştım haliyle ama başına gelenlerden sonra biraz farklı davranmaya başladığını düşünmüştüm. Kolay kolay atlatılabilecek bir travma değildi sonuçta. Mutlaka etkileri olacaktır. Zaman lazımdı ona. “Ben geçeyim o zaman. Görüşürüz sonra.” diyerek Eleanor’un yanına gidip oturmadan beni geçe kalırsam idare etmesini söyledim. Yalnız kalmak istiyordum. Aldım düşüncelerimi de yanıma, çıkışa doğru ilerledim. Bomboş bakıyordum. Bütün renkler kaybolmuş, güneş sanki bir daha doğmayacak, çiçekler açmayacak sanki. Adımlarımın nereye götürdüğünden emin değilim. Ne iyi gelir bana? Nefes almak. Hayır, göğsümde giderek artan sancının dinmesinin yolu kaçmak değil, birisinin aksine. Halihazırda adımlarım bile zindanlara yönlendiriyor beni. Koşullanmış vücut bilincinden bağımsız ama bağımlı ilerliyor. Tüm gün boyunca doldurdum zaten kendimi. Korktum, ağlamamak için çaba sarf ettim, kuşkularım hapsetti beni ve ben karşılık olarak yalnızca kaçacak mıyım? Bugün değil. Loş zindan koridorunda sırtımı kolonlardan birine dayayıp doğru beklemeye başladım. Ne diyeceğimi düşünmenin bana bir faydası olmazdı. Düşünebildiğim tek şey gün boyunca nasıl olduğuydu. Meşe ağacı arsızca çatırdıyor. Dallarını herkese uzatıyor, ben hariç. Hak etmiyorum. Hiçbir zaman hak etmedim. Yaptığı her şey yanına kar mı kalacak? Kalmamalı. Ben o ima ettiği kişi değilim. Saçma sapan çıkarımlar yapmasına ve başına buyruk davranmasından nefret ediyorum. Sorumsuzun teki! Kafasına estiği gibi konuşmamazlık yapamaz! Kaç yıldır belirli bir motifi takip ediyoruz. Resmen saçmalık! Olduğum yerde tepindim. İyice köpürmüştüm. Kıskanmış mıydım biraz da? Ne kıskanacağım. Kim ki o?

Büyük ihtimalle bir saatten fazla beklemiştim. Birçok silüet geçti önümden. Bir kez olsun kafamı kaldırıp bakmadım. Yalnızca bir an ışığın arkadan vuruşuyla oluşan gölgeyle cebimden asamı çıkarttım vakit kaybetmeden. Yanında birileri olsa dahi önemseyecek durumda değildim. Sırtımı dayadığım duvardan ayrılarak onu doğru ilerledim. Şansıma tekti. Nasıl oldu da Boleyn prensini yalnız bırakmışlardı? Hele de tüm okul merak içindeyken? Dikildim önüne. “Gidiyoruz.” dedim soğuk bir mizaçla. İçten içten yüzüm yanıyor ama sinirden. Her şeyin ama her şeyin hesabını soracaktım. Yakaladım bileğinden. Sessiz ve kimsenin olmadığı bir yer, uğrak olmayan bir konum biliyorum. Zindanların en yüksek noktasına kadar hiçbir şey demeden çekiştiriyordum onu. Sinirden yolu karıştırdım bir ara. Durup merdivenlerin orada bir kontrol ettim. Eadwig’e de “Söyleme bir şey, sakın.” dedim. Uzun soluklu bir nefes alınca duran aklım çalışmaya başlamıştı nihayetinde. İksir dersliğine bağlanan odaya pervasızca dalıp Eadwig’i de içeriye soktum. Hala elimde tuttuğum asayla kapıyı kilitledim. Kaçıp gidecek korkusuyla hala bileğini sıkıyordum. Loş odanın sahiplerinin bazıları kavanozlarda kapalı şekilde yerleştirilmişlerdi. Bazı ateşböcekleri gruplu hallerde odanın belirli köşelerindeydiler. İki üç tanesi ışığını saçıyor gerisi uyuyordu. İksir profesörünün ortalıklarda olmadığı günlerde ziyaret ederdim onları sürekli. Günde üç saat ışık saçan bu tatlı canlılar tatsız birtakım konuşmalara şahitlik edeceklerdi. Zarar vermeyecekleri de belli olduğundan rahatlıkla hareket edebilirdim. Döndüm yüzümü Eadwig’e. “Neden Yasak Orman’a gidiyorsun? İşine geldiğinde cesur gelmediğinde korkak mı oluyorsun? Hiç mi bir hareketini düşünmezsin sen ya?” diye girdim konuya. Normal bir tonda cümlelerimi sıralarken yerimde duramayıp bir sağ bir sol yapmaktan kaçınamamıştım. “Sen şimdi üstten üstten konuşmaya da başlarsın.” dedim ve hışımla asamı bir daha savurdum. “Silencio!” Bugün ben konuşacaktım ve o ne kadar sürerse sürsün dinleyecekti. Karşılık vermeye kalkarsa iki misliyle gidecektim üstüne. “Ya bir şey gelseydi başına?” dediğimde duraksayıp “Başınıza.” diye düzelttim kaşlarım gerim gerim gerilirken. Söylediğime öfkelenip hıncımı Eadwig’ten çıkaracaktım. Üstüne doğru yürüdüm. Alt bacağına doğru vurdum bir tane. “Benim bile hayal gücümü aşıyor yaptığın hata. Hiç mi ölçüp biçmezsin tehlikeyi? Ne geliyorsa başına o kalın kafandan geliyor. Bunca zaman gizlemeyi nasıl başardın gerçek yüzünü? Zor olmadı mı? Madem kendin gideceksin niye Samuel’i de yanında götürüyorsun? Düşüncesizlikten öte bir şey değil bu.” Tek derdim bu muydu? Çarpıtıyordum öfkemi ve farklı şekilde kusuyordum onu kaybetme korkumu kaybetme korkusu hissetmemem gerektiği yerde. Bir daha geçirdim alt bacağına ayakkabımın burnunun ucuyla.“Adanın başına geçecekmiş. B*k geçersin. Beceriksiz ve korkakmış. Tam üstüne bastın! Kaçıp gidecekmiş. N*h gidersin! Dile getirebilecekmiş bazı şeyleri korkusuzca ama yokmuş öyle bir dünya! Arkadaşının dediğini kontrol edecekmiş ormana giderek. Aptalmış anca! KOCA BİR APTAL!” Ayaklarına vurmak içimdeki öfkeyi dindirmiyordu. Hiç hayatım boyunca bu kadar şiddetli bir şekilde bağırdığımı hatırlamıyorum. Yüzüne bakmak da istemiyordum. Koyverirdim her şeyi ve sıkıca sarılırdım ona. Döndüğü için. İyi olduğu için. Tutunduğum siniri bırakırsam düşerdim. Yine ona beni incitme şansı tanırdım. Baktıkça hem sinirlenecek hem sarılma isteğiyle kavrulacaktım. İkiye bölünmekten yorulmuştum. Derin bir nefes alıp “Sen…” dedim. Yutkundum. “Kendini…” diye ekledim. Sesim titredi. “Nasıl…” dedim. Göğsüne vurdum. “Tehlikeye…” dedim. İki elimle ittirdim. “Atarsın?” dedim. Bir daha ittirdim geriye doğru. Dolan gözlerimi sağ elimin tersiyle ovuşturup görüşümü düzeltmeye çalıştım. Çok mu açık etmiştim? Endişelendiğimi bilmesinden de korkmak nasıl bir seviye artık ucunu takip edemiyorum. Şüphelendiğim şeyleri süzgeçten geçirebileceğim noktayı çoktan geçtim. "Sadece bu da değil." Gırtlağımda büyüyordu harfler. Yutmak isterdim."Sana bakmak acıtıyor artık. Dördüncü sınıfta sen korumadın mı beni? Şimdi niye zarar veriyorsun? Canımı mı acıtmak istiyorsun? Başardın. Söylediklerinle, yaptıklarınla, başkalarıyla olan etkileşiminle... Budalasın." Takılgan otuyum ben. Bana yakıştırdığı lafları bünyem kabul etmiyor. Tutuldum ve kuruldum bir kere. Sürekli kulağımda sesi. Ya çok güzel olduğumu söylüyor geceleri ya da 'Düzgün konuş Rillian' diye bağırıyor. Halbuki onunla tanıştığımda ve her konuştuğumda yeni bir parçamı keşfediyordum.

Kalbi, eğer varsa, ilmek ilmek sökülsün istedim.“Samuel’den hiç senin olmadığın kadar rahat olduğu için mi hazzetmiyorsun? Veya senden farklı olarak iletişim kurabiliyor diye mi? Bütün hıncını bizden çıkarıyorsun, değil mi? Onu da kendine mi benzetmeye çalışıyorsun? Sen yanımda olmak istemiyorsun diye ona yumruk mu atmalıydın? Korkak mı davranmalı senin gibi? Ya ben… Ya bana söylediklerin neydi? Sahiden de umurunda değil miyim? Nefret mi etmemi istiyorsun senden? Bencilin tekisin.” İttirmeden edemedim sinirlerim kontrolü ele geçirirken. Duvara kadar dayandı sırtı. Konu dallanıp budaklanmıştı. Alacağım hiçbir cevap tatmin etmeyecek beni. Sadece doğruları işitmek istiyorum. ”KONUŞ! APTALCA DA OLSA KONUŞ! KENDİNİ AKLA!” diye bağırdım büyüyü bozarken. Hissettiklerimin yüzde birini bile aktaramadım daha. Dolmuşluğum bir çığ gibi giderek büyüyordu ve ben eziliyorum altında. Fazla mı üstüne gidiyordum? Bana davranışlarının asıl sebebini, kaçak dövüşmesinin altında yatan korkuları bilmek istiyorum. Söylediği kötü onca şeye rağmen neyi zorluyorum ben? Bir kalbi olduğunu görmek istiyorum. Sıkıntıya düştüğümde ona gidip anlatmamak için zor duruyorum. Annem ile ilgili aldığım mektubu bir tek onunla paylaştım ben zamanında. Şimdi ise annemin durumu o zamanlar olduğundan daha kötü ve ben içime atmaktan başka bir şey yapamıyorum. Yanına gidemiyorum. Anılarını paylaşamıyorum. Dolu dolu gülemiyoruz birlikte. Bakıyor bana ama görmüyor. Sükût ve sükûn… Artık bana uğramıyor. [/justify]

Sayfa: [1] 2 3