[spoiler]Şarkı seçimi için Ceren Hanım’a teşekkürlerimizi iletelim.[youtube]
https://www.youtube.com/watch?v=pzPElFdxMCM[/youtube][/spoiler]
Bu konu açılışı Charlotte'un Eadwig'e 5. sınıf sonunda mektup göndermesiyle başlayıp günümüzde ne durumda olduklarını anlatmaktadır.
[justify]
Merhaba Eadwig,
Okul yaz tatiline gireli çok olmadı ama biz konuşmayalı uzun bir süre oldu. Dağın eteklerindeki çiçeklerin arasında oturuyordum ve aklıma düştü yüzün(tamamen karalanmış) nasıl olduğun. Burada toprak çok uyumluyken yıldızpatılarım açmıyor. Sebebini hala çözmeye çalışıyorum. Sanırım açması için bir unsur daha lazım, en azından bence. Yağmurdan bahsediyorum. Biliyorsun, neyse… Kendimden bahsetmek için yazmıyorum satırlarımı. Nasılsın? Tatilin nasıl gidiyor? Umarım ailenle birlikte vakit geçirmekten keyif alıyorsundur. Son konuştuğumuzda… Notlardan bahsetmiştin ve anlamlandıramadığım birkaç şeyden daha… Eğer hala aynı konu canını sıkıyorsa okula döndüğümüzde birlikte çalışabiliriz, ne dersin? Teori kısmı benim. Sen de bana pratikte nasıl daha atak olunabileceğini öğretirsin. Ayrıca Hogwarts kapanmadan önce keşfettiğim bazı saklı odaları ve gizli geçitleri sana göstermeyi çok isterim. Aslında… Birçok şeyi senle paylaşmak hoşuma gider.
Ayrıca, sana yazmanın yüz yüze konuşmaktan daha güç olacağını tahmin edemezdim.
Tatilde harika anılar biriktirmeyi unutma. Döndüğümüzde dinlemeyi çok isterim. Ya da... Tatilin bitmesini beklemeden de okul dışında görüşmek ister misin?
Seçtiklerini yaşaman dileklerimle...
Unutmadan… Tütün kullanımını azaltmalısın bence.Charlotte Vera RillianEk: İki Alpaca’yı sevmeye çalışan hareketli Charlotte fotoğrafı
Uçuruma bakıyordu aklım. Yatakhaneden ayrılmanın işkence olduğu zamanlardan biriydi. Ama biliyordum ki bazen hayata uyanmam gereken anlar vardı. Belki bir kâbusun içine düşmüştüm belki de uyanmak istemeyeceğim türden bir rüyaya. Hakikatı merak ediyordum. Deneyimlemeden, sesimi haykırmadan, korkularımla yüzleşmeden öğrenemeyeceğim gerçeğinden ise kaçamıyordum. Kendi cehennemimin duvarlarını örüyordum akreple yelkovan birbirini durmak bilmeden kovaladıkça. Sanki zaman onca tik taka rağmen hiç akmıyordu. Okulun koridorları sorgulanmak için alınan öğrencilerin adıyla çalkalandığından beri huzursuzluğum had safhadaydı. Gerçekten Carmilla ile mi karşılaşmışlardı? Eadwig neden Yasak Orman’a gitmişti? Samuel niye oradaydı? Kimine göre bir kıyım olmuş orada. Sınırlarımızı zorlamışlar. Duvarları arasında en güvende olduğumuz yerde bu mümkün müydü? Safsatadan ibaret, dedim kendi kendime. İnanmak istemiyordum böyle şeylere. İnanırsam korkardım yeterince endişelenmiyormuşum gibi. Nasıl tek parça halinde çıkmışlardı o zaman? Aptal mı bu çocuklar? Dişlerimi sıktım. Kafamı dağıtmak için bu akşam yemeğe erkenden gidecektim. Sabah kahvaltısında konuşulanları duyduğumdan beri su haricinde bir şey kabul etmiyor midem. İyice halsiz hissetmeye başladım ve ayna karşısında bitap gözüküyorum.
Neyse ki Hufflepuff büyük salona oldukça yakın. Ortak salondan çıkmadan önce Eleanor’a yakalandığımda yüzümdeki hüzün kırıntılarını yakalamasından kaçınamamıştım. Koluma girdi apar topar.
“Neyin var? Bütün gün yoktun ortalıkta. Biçim Değiştirme çalışırken yine mi başarısız oldun? En son seni ona üzülürken bu suratla görmüştüm. Bak ne diyeceğim sana… Konuşulanları duydun mu? Sorguya gidenlerden birinin yaralandığını söylüyorlar. Hangisiydi o sarışın olan mı? Hayır ya. Siyah saçlı güzel gülüşlü olandı galiba.” Ben kaçmaya çalıştıkça herkesin ağzı açık keseye dönüşüyordu. Herkes onları konuşuyordu ve artık paranoyalarımı tutamıyordum. Bir şey mi olmuştu? Kalbimde sabah beridir bastırdığım çarpıntı sinsice hatırlatıyordu varlığını. Değer verdiklerine zarar gelmesi... Düşüncesi dünya üzerindeki bütün çiçekleri söndürürdü. Yok öyle bir şey. Kötü haber tez yayılırdı ki, diyerek telkinde bulunmaya dikta ettim benliğimi. Eleanor gibi kendi halinde olan bir kız bile kendini kaptırmıştı bu konuya. Tek konuşmak istediği olanlardı. Tabi ki söylediğini inanmayı yine yeniden reddederek bir iç çektim. Yaralansalar önce hastane kanadına, eğer halledilemeyecek bir şey ise St. Mungo’ya götürürlerdi diye düşünüyordum. Kandırmıyorum dimi kendimi? Mantıklı olan tekti çünkü. Üstünde durmak yerine kontrol etmekte zorlandığım korkumu bastırmak için şahsıma dönüp cevapsız bıraktım kızı. Salona girerken de gözüm Slytherin masasından Gryffindor masasına kaymıştı. Art arda yumruklar iniyordu mideme. Hufflepufflılar çoğunlukla yemek yemeyi severdi. O yüzden genellikle en erken bizim masa dolardı boydan boya. Ortalardan bir yere geçerken fısıltılar kulağımda biriktikçe enerjim son kullanma tarihini doldurmuştu. Eğlenceli bir dedikoduymuş gibi kuzgunlardan duyduklarını anlatan boş kafa Edward’ın ileri geri konuşmalarını duyduğumda masaya otururken dayanamayıp susması için elimi savurdum. Vişne suyu üstüne döküldü çocuğun. Ben, ben değil gibiyim. Aklım çıkıyor onlara bir şey olma düşüncesiyle ama korkular beni terk etmiyor. Kontrolümü yitirdim. Söylenmek için ayağa kalktığında
“Başlama istersen.” dedim katı bir biçimde. Civardaki herkes bu yaptığıma şaşkın şaşkın bakakalmıştı. Kısa bir sessizlik oldu. Eleanor kulağıma eğilip,
“Anlatmak istediğinde dinlerim ama şimdi bir şeyler atıştırmanla ilgileneceğim. Benim için yemek zorundasın. Korkuyorum artık.” dediğinde ısrar edilmesinden hoşlanmadığım için iyi niyetine karşılık gülümsedim zoraki. Buruk bir gülümseme olduğu aşikardı.
“Yalnız tatlı yerim o zaman. Olur mu?” dedim. İsteksiz isteksiz önüme kayısılı yulaf toplarını çektim önüme.
“En az beş tane yiyeceksin onlardan.”Başımı salladım.
Dediği gibi de yaptım kızın. Dakikalar boyunca daldım gittim. Aklımı çekip alamıyordum işte düşünmekten. Neden dönmemişlerdi? Ne vardı? Gerçekten dedikleri gibi birine bir şey mi olmuştu? Ya ben hangi birini düşüneyim? Herkes iyi olmalı. Kimseye zarar gelmemeli. Samuel ile birlikte çok sık vakit geçirmeye başlamıştık. Ayakkabımda dahi adının baş harfi vardı. Her zaman yanımda olmaya çalışıyordu, fikirlerimi destekliyor, düşüncelerimi önemsiyor ve beni güldürmeyi biliyordu. Söylenenlerin aksine hiç de şımarık olduğunu düşünmüyordum. Onunlayken gülüyorum genelde. Sakladığı bir yönü var gibiydi ama zamana bırakıyordum onu tanımayı. Eadwig… Eadwig ise bambaşka bir hikayeydi. Nefret ediyordu benden, belki de tiksiniyordu ve en önemlisi de korkunç bir kesik atmıştı kalbime. Bandaj tutmuyordu. Dönemin başında gelip kesin bir dille bana tavrını koymuştu. Ardından, kermeste olan anlamlandırılamamaktan kaybolmuş bir umursamamazlık ve Samuel ile gölde az daha boğuluyorken hiçbir şey bilmeden yaptığı çirkin itham. Herkes bir şeyler konuşurken beynimin içi bir fare gibi kemiriyordu beni. Kimsenin bir şey söylemesine gerek yoktu ben bana düşmanken. Dalıp gitmişken Eleanor kolumu tutup sarstı beni. Algılamam geç olmuştu hareketini dalgınlığımdan.
“Ne oldu?” dedim. Başıyla kapıyı gösterdi.
“Gelmişler.” diye söylediğinde bir ferahlık dindi üstüme. Çok fazla sıkmış olmalıyım bünyemi. Hemen olduğum yerden baktım. Herkesin arkadaş grubu başına apar topar giderken kocaman bir sevinç çehrelemişti yüzümü. Tek parçaydılar. Bıraktım her şeyi ve bir hışımla kalktım masadan. Etrafları daha da kalabalıklaşırken koşarak onlarla olan mesafemi kapattım. Gryffindor’dan adını bilmediğim birkaç çocuk Samuel’in önünü açtığında görüp görmediğinden emin olmadan
“Samuel! Dönmüşsün!” diyerek boynuna atladım. Hem de nasıl atlamak. Boynuna atladığım gibi ayaklarım yerden kesilmişti.
“O kadar çok şey söylüyorlar ki hakkınızda… bir şey oldu sandım. İyisin.” diyordum daha da sıkarken onu.
“İyisiniz.” diye düzelttim. Mirabelle falan da vardı bu sorgu grubunun içerisinde. Eadwig'e bakamamak ise şu an beni yakıp kül ediyordu. Eş zamanlı olarak da Samuel'in zarar görmediğinden emin olmak rahatlık sağlamıştı bana. Mirabelle'i de dürtüp konuşmak için kollarımı ayırırken Samuel’in izin vermeyip kendine çekip sarılmasıyla karşılık verdim ben de. Sonunda bıraktığında beni gülerek
“Fazla zorladılar herhalde seni. Yine sarılırsın, bir yere gitmiyorum.” dedim. Henüz ben daha koşarken sinirli yüz ifadesini görmüştüm öteden çocuğun. En başında yanına gelen arkadaşlarına art arda bir şeyler anlatıyordu hararetli hararetli. Çocuklardan birinin araya girmesiyle ona cevap vermek zorunda kaldığında kulağımda çığırtkan bir sesle rahatsız duydum. Kızlar... Her yerdeler. O esnada Winton ile göz göze geldik. Garip bir çocuk. Bir şey söylemiyor ama çok şey anlatıyor.
“Sakın.” dercesine baktı bana. Ne yapıyorum ki? Yılışık tipler çevresini sarmışken Eadwig’e ulaşamam. Varlığımı silmek istiyordur muhtemelen dünyadan. Kaçınılmaz olarak benim de gülüşüm sönmeye başlamıştı. Neden? Kusmalıydım bazı sözleri belki de. Ne zaman istenmiyorum diye değer verdiğim kişilerden vazgeçtim ki ben? Hele de bu denli korkutucu bir olayın ardından.
Samuel beni dürttüğünde ayak üstü biraz daha konuşup yarın öğle arasında görüşmek için sözleştik. Yemek yemek için dağıldılar sonra. Andre ile birlikte masaya döndüm ben de konuşa konuşa. Ancak, sorgu konusuna değinmedim pek. Kafasının biraz olsun uzaklaşması lazımdı. Onun da iyi olduğunu görünce rahatlamıştım haliyle ama başına gelenlerden sonra biraz farklı davranmaya başladığını düşünmüştüm. Kolay kolay atlatılabilecek bir travma değildi sonuçta. Mutlaka etkileri olacaktır. Zaman lazımdı ona.
“Ben geçeyim o zaman. Görüşürüz sonra.” diyerek Eleanor’un yanına gidip oturmadan beni geçe kalırsam idare etmesini söyledim. Yalnız kalmak istiyordum. Aldım düşüncelerimi de yanıma, çıkışa doğru ilerledim. Bomboş bakıyordum. Bütün renkler kaybolmuş, güneş sanki bir daha doğmayacak, çiçekler açmayacak sanki. Adımlarımın nereye götürdüğünden emin değilim. Ne iyi gelir bana? Nefes almak. Hayır, göğsümde giderek artan sancının dinmesinin yolu kaçmak değil, birisinin aksine. Halihazırda adımlarım bile zindanlara yönlendiriyor beni. Koşullanmış vücut bilincinden bağımsız ama bağımlı ilerliyor. Tüm gün boyunca doldurdum zaten kendimi. Korktum, ağlamamak için çaba sarf ettim, kuşkularım hapsetti beni ve ben karşılık olarak yalnızca kaçacak mıyım? Bugün değil. Loş zindan koridorunda sırtımı kolonlardan birine dayayıp doğru beklemeye başladım. Ne diyeceğimi düşünmenin bana bir faydası olmazdı. Düşünebildiğim tek şey gün boyunca nasıl olduğuydu. Meşe ağacı arsızca çatırdıyor. Dallarını herkese uzatıyor, ben hariç. Hak etmiyorum. Hiçbir zaman hak etmedim. Yaptığı her şey yanına kar mı kalacak? Kalmamalı. Ben o ima ettiği kişi değilim. Saçma sapan çıkarımlar yapmasına ve başına buyruk davranmasından nefret ediyorum. Sorumsuzun teki! Kafasına estiği gibi konuşmamazlık yapamaz! Kaç yıldır belirli bir motifi takip ediyoruz. Resmen saçmalık! Olduğum yerde tepindim. İyice köpürmüştüm. Kıskanmış mıydım biraz da? Ne kıskanacağım. Kim ki o?
Büyük ihtimalle bir saatten fazla beklemiştim. Birçok silüet geçti önümden. Bir kez olsun kafamı kaldırıp bakmadım. Yalnızca bir an ışığın arkadan vuruşuyla oluşan gölgeyle cebimden asamı çıkarttım vakit kaybetmeden. Yanında birileri olsa dahi önemseyecek durumda değildim. Sırtımı dayadığım duvardan ayrılarak onu doğru ilerledim. Şansıma tekti. Nasıl oldu da Boleyn prensini yalnız bırakmışlardı? Hele de tüm okul merak içindeyken? Dikildim önüne.
“Gidiyoruz.” dedim soğuk bir mizaçla. İçten içten yüzüm yanıyor ama sinirden. Her şeyin ama her şeyin hesabını soracaktım. Yakaladım bileğinden. Sessiz ve kimsenin olmadığı bir yer, uğrak olmayan bir konum biliyorum. Zindanların en yüksek noktasına kadar hiçbir şey demeden çekiştiriyordum onu. Sinirden yolu karıştırdım bir ara. Durup merdivenlerin orada bir kontrol ettim. Eadwig’e de
“Söyleme bir şey, sakın.” dedim. Uzun soluklu bir nefes alınca duran aklım çalışmaya başlamıştı nihayetinde. İksir dersliğine bağlanan odaya pervasızca dalıp Eadwig’i de içeriye soktum. Hala elimde tuttuğum asayla kapıyı kilitledim. Kaçıp gidecek korkusuyla hala bileğini sıkıyordum. Loş odanın sahiplerinin bazıları kavanozlarda kapalı şekilde yerleştirilmişlerdi. Bazı ateşböcekleri gruplu hallerde odanın belirli köşelerindeydiler. İki üç tanesi ışığını saçıyor gerisi uyuyordu. İksir profesörünün ortalıklarda olmadığı günlerde ziyaret ederdim onları sürekli. Günde üç saat ışık saçan bu tatlı canlılar tatsız birtakım konuşmalara şahitlik edeceklerdi. Zarar vermeyecekleri de belli olduğundan rahatlıkla hareket edebilirdim. Döndüm yüzümü Eadwig’e.
“Neden Yasak Orman’a gidiyorsun? İşine geldiğinde cesur gelmediğinde korkak mı oluyorsun? Hiç mi bir hareketini düşünmezsin sen ya?” diye girdim konuya. Normal bir tonda cümlelerimi sıralarken yerimde duramayıp bir sağ bir sol yapmaktan kaçınamamıştım.
“Sen şimdi üstten üstten konuşmaya da başlarsın.” dedim ve hışımla asamı bir daha savurdum.
“Silencio!” Bugün ben konuşacaktım ve o ne kadar sürerse sürsün dinleyecekti. Karşılık vermeye kalkarsa iki misliyle gidecektim üstüne.
“Ya bir şey gelseydi başına?” dediğimde duraksayıp
“Başınıza.” diye düzelttim kaşlarım gerim gerim gerilirken. Söylediğime öfkelenip hıncımı Eadwig’ten çıkaracaktım. Üstüne doğru yürüdüm. Alt bacağına doğru vurdum bir tane.
“Benim bile hayal gücümü aşıyor yaptığın hata. Hiç mi ölçüp biçmezsin tehlikeyi? Ne geliyorsa başına o kalın kafandan geliyor. Bunca zaman gizlemeyi nasıl başardın gerçek yüzünü? Zor olmadı mı? Madem kendin gideceksin niye Samuel’i de yanında götürüyorsun? Düşüncesizlikten öte bir şey değil bu.” Tek derdim bu muydu? Çarpıtıyordum öfkemi ve farklı şekilde kusuyordum onu kaybetme korkumu kaybetme korkusu hissetmemem gerektiği yerde. Bir daha geçirdim alt bacağına ayakkabımın burnunun ucuyla.
“Adanın başına geçecekmiş. B*k geçersin. Beceriksiz ve korkakmış. Tam üstüne bastın! Kaçıp gidecekmiş. N*h gidersin! Dile getirebilecekmiş bazı şeyleri korkusuzca ama yokmuş öyle bir dünya! Arkadaşının dediğini kontrol edecekmiş ormana giderek. Aptalmış anca! KOCA BİR APTAL!” Ayaklarına vurmak içimdeki öfkeyi dindirmiyordu. Hiç hayatım boyunca bu kadar şiddetli bir şekilde bağırdığımı hatırlamıyorum. Yüzüne bakmak da istemiyordum. Koyverirdim her şeyi ve sıkıca sarılırdım ona. Döndüğü için. İyi olduğu için. Tutunduğum siniri bırakırsam düşerdim. Yine ona beni incitme şansı tanırdım. Baktıkça hem sinirlenecek hem sarılma isteğiyle kavrulacaktım. İkiye bölünmekten yorulmuştum. Derin bir nefes alıp
“Sen…” dedim. Yutkundum.
“Kendini…” diye ekledim. Sesim titredi.
“Nasıl…” dedim. Göğsüne vurdum.
“Tehlikeye…” dedim. İki elimle ittirdim.
“Atarsın?” dedim. Bir daha ittirdim geriye doğru. Dolan gözlerimi sağ elimin tersiyle ovuşturup görüşümü düzeltmeye çalıştım. Çok mu açık etmiştim? Endişelendiğimi bilmesinden de korkmak nasıl bir seviye artık ucunu takip edemiyorum. Şüphelendiğim şeyleri süzgeçten geçirebileceğim noktayı çoktan geçtim.
"Sadece bu da değil." Gırtlağımda büyüyordu harfler. Yutmak isterdim.
"Sana bakmak acıtıyor artık. Dördüncü sınıfta sen korumadın mı beni? Şimdi niye zarar veriyorsun? Canımı mı acıtmak istiyorsun? Başardın. Söylediklerinle, yaptıklarınla, başkalarıyla olan etkileşiminle... Budalasın." Takılgan otuyum ben. Bana yakıştırdığı lafları bünyem kabul etmiyor. Tutuldum ve kuruldum bir kere. Sürekli kulağımda sesi. Ya çok güzel olduğumu söylüyor geceleri ya da 'Düzgün konuş Rillian' diye bağırıyor. Halbuki onunla tanıştığımda ve her konuştuğumda yeni bir parçamı keşfediyordum.
Kalbi, eğer varsa, ilmek ilmek sökülsün istedim.
“Samuel’den hiç senin olmadığın kadar rahat olduğu için mi hazzetmiyorsun? Veya senden farklı olarak iletişim kurabiliyor diye mi? Bütün hıncını bizden çıkarıyorsun, değil mi? Onu da kendine mi benzetmeye çalışıyorsun? Sen yanımda olmak istemiyorsun diye ona yumruk mu atmalıydın? Korkak mı davranmalı senin gibi? Ya ben… Ya bana söylediklerin neydi? Sahiden de umurunda değil miyim? Nefret mi etmemi istiyorsun senden? Bencilin tekisin.” İttirmeden edemedim sinirlerim kontrolü ele geçirirken. Duvara kadar dayandı sırtı. Konu dallanıp budaklanmıştı. Alacağım hiçbir cevap tatmin etmeyecek beni. Sadece doğruları işitmek istiyorum.
”KONUŞ! APTALCA DA OLSA KONUŞ! KENDİNİ AKLA!” diye bağırdım büyüyü bozarken. Hissettiklerimin yüzde birini bile aktaramadım daha. Dolmuşluğum bir çığ gibi giderek büyüyordu ve ben eziliyorum altında. Fazla mı üstüne gidiyordum? Bana davranışlarının asıl sebebini, kaçak dövüşmesinin altında yatan korkuları bilmek istiyorum. Söylediği kötü onca şeye rağmen neyi zorluyorum ben? Bir kalbi olduğunu görmek istiyorum. Sıkıntıya düştüğümde ona gidip anlatmamak için zor duruyorum. Annem ile ilgili aldığım mektubu bir tek onunla paylaştım ben zamanında. Şimdi ise annemin durumu o zamanlar olduğundan daha kötü ve ben içime atmaktan başka bir şey yapamıyorum. Yanına gidemiyorum. Anılarını paylaşamıyorum. Dolu dolu gülemiyoruz birlikte. Bakıyor bana ama görmüyor. Sükût ve sükûn… Artık bana uğramıyor. [/justify]