17 Nisan, 2026 08:29:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Bartemius Rosier

Sayfa: [1]
1
Seherbaz Büro / Anılar konuşur mu ?
« : 31 Mayıs, 2023 15:15:12 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Anılar, anılar aynı dipsiz bir kuyu gibidir. Küçük bir taş attığında o taş hiç bir zaman kuyunun sonunu bulamaz. Anılar değişebilir, unutulabilir hatta yok olabilir. Öyle anılar vardır ki bizi mutlu edip yüzümüzün gülmesini sağlarken kimileri de acı çektirir. Izdırabın eşiğine getirir bazıları da hayatımızın son bulmasına neden olur. Her anı güzel değildir, her anı mutlu değildir sadece kendimizi mutlu hissettirmek için kandırırız kendimizi o dipsiz kuyunun sonunu görebilmek için belki de insan bunları yaşayarak hayattan ders çıkarıyordur. Anıları ile birikmiş hatıralar ve buram buram kokan acılar.

Bulanık mavi küçük sıvının yaratabileceği güçtü bu işte. İlk baş her yer bulanıklaşmaya başladı sanki bir tünelden geçiyordu genç büyücü ama öyle karanlık ve yolunu kaybetmiş hissine kapılan tünellerden değil etrafa ışık saçan mavi ve beyaz renklerin ehenk içinde buluştuğu tüneldi bu. Kısa süre içinde tanıdık bir yüz gördü. Aslında pek tanıdık değildi ama yaşlı adamın kim olduğunu biliyordu sadece genç büyücü. Yüzü bulanıktı ama yine de tanımıştı onu daha sonra genç ve güzel Asyalı bir kadın gördü. Nasıl bir şeye bulaştığını bilmiyordu genç büyücü yada hangi anının içine girdiğine ama özel bir anıydı bu özel ve acılarla dolu. Kısa süre sonra küçük bir çığlık duydu büyücü, genç ve güzel kadından gelen. Acı dolu bir çığlık, kadının bir daha gözlerini açamamak üzere kapatacağı andan hemen önceydi. Sanki boş bir çuval gibi yere yığılmıştı zavallı kadın. Büyücü neler olduğuna anlam veremiyordu ama gördüğü şeyler o kadar gizli şeylerdi ki. Karanlığa gömülmüş anılar bir daha yüzeye çıkmaması gerekenler. Nasıl bu küçük şişenin içinde olabilirdi ki bu anılar nasıl bura da bulunabilirdi. Kaçak büyücünün anılarıydı bunlar, baskın yaptıkları evde bulunan bir kaç küçük şişenin içine gizlenmiş anılar. Şişelerin bir kaçı sağlamdı sadece ve çoğunun kayıp olduğu söyleniliyordu ve bir kaç kişi onları bulmak için harekete bile geçmişti. Bulunan şişelerde incelenmek için bürodaydı işte ve büyücü birisinin içine girmişti işte. İçine girdiği anıdan ayrılmaya çalışırken şişeleri gerçekten bulunması gerektiğini anladı genç büyücü.

Ne yapması gerektiğini bilmiyordu, gördüğü kadın arkadaşının eski karısıydı onu anlamıştı ve Lilith'in annesi. Kadının öldürüldüğünü biliyordu ama nasıl olduğunu şimdi görmüştü. Acaba Balian kadının öldürüldüğünü ne şekilde biliyordu yada küçük kız. Küçük kızın annesinin gözlerinin önünde öldürüldüğünü öğrenmişti Bartemius yani söylenenler o şekildeydi fakat şişenin içinde gördüğü sanki birkaç bir şey farklıydı. Genç büyücü bu olaydan şüphelenmeye başladı ne olduğunu arkadaşına anlatması gerekiyordu yada küçük cadının zihnine girmesi. Orada onun hatırladıklarının nasıl olduğunu bulması gerekiyordu.

Genç büyücü cadıyı diğer sorgu odasında bulmuştu. Etrafta kimse yoktu ama cadının neden orada oturduğunu bilememişti. Onla konuşur gibi yapıp belki zihnine girmeliydi belki de kendisini hiç fark ettirmemesi gerekiyordu. Genç büyücü ikinci seçeneği seçti, nede olsa ona yeterince yaklaşmış ama ona gözükmeyecek kadar da uzaktı. Hem görse bile seherbazlar buralarda dolana biliyordu ne diyebilirdi ki. Genç cadıya konsantre oldu büyücü, derin bir nefes aldı ve şişedeki anıyı düşündü daha sonra cadının zihninin içine girmek isteğini ve kısa süre içinde bunu başardı. Farklı bir yerdeydi ama şişenin içinde ki yerle aynıydı burası. Bir otel tabelası gördü ilk önce. Tabela okuyamadığı bir dilde yazılar vardı Asya dilindeydi. Cadının annesinin Koreli olduğunu hatırladı büyücü. Genç adam içeri girdi otelden ve merdivenlere yöneldi. Sanki bir şey onu kendisine doğru çekiyordu, bir odanın önünde durdu genç adam ve kapıya elini uzattı. Kapı sanki onu bir sis gibi içine aldı ve içeri girdi genç büyücü. Yavaş yavaş odalara bakınırken küçük bir kız gördü. Yatağın hemen ucunda oturuyordu ve yatağın da uzanan kadının bileklerini kesiyordu. Şişenin içinde görüğü kadın ile aynı kadındı bu. Büyücünün kocaman açılan gözleri küçük kızı izliyordu. Lilith'in zihninde ki annesinin ölümü onu kendisi öldürdüğü şeklindeydi ama şişenin içinde ki çok farklıydı. Öldüren lanet ile ölmüştü genç cadı. Zaman aynıydı, mekan aynıydı ama ölüm şekilleri farklıydı. Genç cadının anıları değişmişti yada değiştirilmişti kendisinin öldürdüğünü zannediyordu annesini. Belki de o büyücü suçu küçük cadıya atmak için yapmıştı bunu. Her bir parça tek tek yerine oturuyordu artık büyücünün gördükleri ile.

2
Amerika Birleşik Devletleri / Deli
« : 03 Eylül, 2022 22:41:51 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Psikiyatr bozuntusu herif her halde arayıpda bulmuştu burayı. Cidden buluşmayı yapmak için daha iç karartıcı bir yer seçemezdi. Ortam aydınlık ve beyazdı ama belki de floresan ışıkların etkisinden hastaneye benzer bir havası vardı. Sanki kötü bir şey olmadan gelmeyeceğiniz bir yerdi. Aslında burada olan elemanlardan hiç biri hayatının bir yerinde bir bozukluk olmasa burada olmazlardı ya. Bende dahil. Devletin umutsuz vakalar için bu kadar uğraşması garipti. Daha öncede bir çok kez dediğim gibi ben olsam benimle uğraşmaya bu kadar kasmazdım. Sanırım başkan olmamam insanlar açısından iyi bir şeydi. Gerçi ben marş olarak 'Bohemian Rhapsody' nin okunduğu ve kiliselerde ekmek ve şarap yerine bir kasa bira verildiği bir ülkede yaşamak isterdim. Sıkıntıdan düşüncelerimin ne kadar saçma şeylere kaydığını fark edince çaprazımda oturan elemanın saatine bakmaya çalıştım, başaramayınca neredeyse boş olan odayı incelemeye giriştim. Odanın köşesindeki su giderlerine ve fayans duvarlara bakılırsa burası duş yada ameliyathane olarak kullanılmıştı. Ya da aklıma başka bir şey gelmiyordu. Hayal gücümün sınırlarını zorluyordum. Thomas denen herif yakın bir zamanda buraya damlasa iyi olurdu yoksa gerçek anlamda delirecektim. Peki çoğu insanın yargısına göre ben zaten ''deli'' yada ''kaçık''tım ama bu oda gerçekten beni sınırlarıma doğru zorluyordu. Solumda oturduğu metal sandalyeden kayıp düşecekmiş gibi duran adam odaya girdiğimden beri belki de yüzüncü defa gözlüklerini düzeltti. İçinde olduğumuz oda soğuk değildi ama adam ensesinden aşağı buzlu milkshake dökülüyormuş gibi titriyordu. Titreme yüzünden gözlüğü aşağı kayıyordu, yeniden gözlüğünü düzeltiyordu. Hiç bitmeyecek bir döngü içine girmiş gibiydi. Herifi tutup sandalyenin ucundan gerisine çekmek istiyordum yoksa tıpkı gözlüğü gibi birazdan kıçını yerden toplaması gerekecekti. Tekrar gözlüğünü düzeltti. Belkide bir tikti. Düzeltirken arkasına doğru bakar gibi oldu, son anda vazgeçip önüne döndü. Gözleri korkmuş gibi kocaman olmuştu. Bir anlığına aklımdan ''Hey dostum, sakin ol biraz arkanda hiç bir halt yok.'' demek geldi ama vazgeçtim. Eleman büyük ihtimal bana bakıp gözlüğünü düzeltirdi ki, bu hareket cidden sinirime dokunmaya başlamıştı. Gözlüklünün yanında oturan kızıl saçlı herifte rahatsız olmuş gibiydi. Hiç durmadan sağ elinin parmak uçlarıyla sol elinin parmak boğumlarına sonrada sol elinin parmak uçlarıyla sağ elinin parmak boğumlarına vuruyordu. Şimdi bir kaç kez üst üste izleyince bu harekette tıpkı gözlük gibi sinirime dokunmuştu. Dediğim gibi bu odada biraz daha kalırsam cidden delirecektim.

'Ayna kötülüğü yansıtmaz, yaratır. Bu yüzden aynaya uzun uzun bakmamalı, sadece göz atmalı.’

Şu an aynaya dik dik bakıyordum işte. Asıl ironik olanı ise ''ayna''dan nefret etmiştim.
Kızıl saçlı herifin gözü bileğindeki saate kaydı. Pahalı görünüşlü, fiyakalı bir şeydi. Kısa saç kesimi ve gösterişsiz takımıyla pek de adama uymuyordu. Daha çok ödünç alınmış bir şey gibiydi. Gözlerim metal bacaklı üstünde sıcak su makinesi ve kurabiye olan masayı geçip duvarda olmayan ama olması gereken saati aradı. Kanımca en azından yirmi dakikadır burada oturuyorduk. Rahatsız, metal sandalyeler üstünde hemde. Thomas'ın geç kalmak için araba kazası yada ölmek gibi iyi bir nedeni olsa iyi olurdu. Sol tarafımdakilerin tiklerini de izlemekten sıkıldığım için sağ tarafıma baktım. Pek de iyi bir değişiklik olmamıştı. Tüyler ürpertici kız sağ tarafımdaydı. Son geldiğim hafta hikayesini anlatan kızdı, duvardaki pürüzler çok eğlencelilermiş gibi boşluğa bakarak sırıtıyordu. Başka bir yerde karşılaşmış olsak sorununun ne olduğunu sorardım (yada tepki verecek mi diye kafasına bir şey atardım, o an elimde bir şey olup olmamasına bağlıydı.) ama şu an ki durumumuzda sorununun ne olduğunu gayet iyi biliyordum. Yine de o sırıtışın kapsama alanında olmak hoşuma gitmiyordu. Kızın yanındaki herifte sanki kızdan duyduğum rahatsızlığı görmüş gibi hafifçe gülümsüyordu. Tabii görmesinin imkanı yoktu, kafasını saran bandajların altındaki göz çukurları boştu. Kızıl saçlı adamın gözü yeniden saatine kaydığı sırada bodrumun kapısı açıldı. Thomas tamamen sağlam bir şekilde gözümün önünde duruyordu. ''Piç herif, umarım geç kalmak için iyi bir sebebin vardır.'' diyeceğim sırada arkasından bir kişi daha fayans zemine adım atarak odaya girdi. Adam o kadar normal ve hayal ettiğimden o kadar farklı görünüyordu ki, kız ellerini çırpıp ''Ryan!'' diye bağırana kadar gerçekten beklediğimiz adam olup olmadığından emin olamadım. Kıza istemeden tiksinmiş bir bakış attıktan sonra -tepkisi yüzünden- Thomas'ın ünlü Ryan'ına döndüm. Sonunda adamı kanlı canlı görebilmiştik. Şey, pekte canlı görünmüyordu ama... Yani herifin cildi bal mumuna benziyordu ve saçları kulaklarının altına gelecek kadar uzun olmasına rağmen saman gibi cansız görünüyordu. Cildi ve saçları o kadar dikkat çekiciydi ki, iki gözünün renginin farklı olduğunu bir süre herifin yüzüne dik dik bakınca idrak edebildim. Aslında gözleri o kadar büyüktü ki dikkatimi ilk onlar çekmeliydi. Göz kapakları biri mavi, biriyse neredeyse hastalıklı gibi görünen yeşil gözü zorlukla tutuyor gibi duruyordu. Thomas'ın önden gitmesini yada onu tanıştırmasını beklemeden kendini tam karşımdaki sandalyeye attı. Dış görünüş olmasa da en azından bir şeyi tutturmuştum. Zengin çocuğuydu kesin. Öz güveni bunu söylüyordu. Ya da küçük bir ihtimal bunları takmayacak kadar kafası uçmuştu. Herifle göz göze gelene kadar hala onu süzdüğümün farkında değildim. Normalde biriyle göz göze geldiğimde insanlar hiç zaman kaybetmeden kafalarını çevirdikleri için kıpırdamaya kasmadım. Ne var ki herifte takmadan bakışlarıma karşılık vermeye devam etti. Kaşımı kaldırarak karşılık verdim. O da aynı şeyi yaptı. Ya da yapmaya çalıştı. Kaşı yerinde kaldı ama yüzü sanki cilde yapışık bir maskeymiş gibi altında kaşı oynatması gereken kasın hareket ettiğini gördüm. Gariple, iğrenç arası bir şeydi. Sanki cildinin altında bir şey dışarı çıkmak için kıvranıyormuş gibi. Iyk-

“Bize kendini tanıtmayacak mısın Ryan?” diyerek ikimizi de içinde olduğumuz durumdan kurtardı Thomas. Ryan kafasını yavaşça ona çevirip baktı. Yüzünü göremiyordum ama onu tanıdığım şu otuz saniye için konuşursak ''Cidden? Biraz önce adımı söylemedin mi?'' bakışı attığına emindim. Thomas'ın kılı kıpırdamadı. Başkası olsa pis bakışlara bağışıklığı olduğunu söylerdi. Ben sadece bizim klasik Thomas piçi, diyordum. Beni herifin kaslarının hareket edebildiğine inandırmak için yazılı bir belge getirmeniz gerekirdi. Herif artık Thomas'ın ifadesiz yüzünden ne okuduysa bize dönüp konuşmaya başladı: “Ben Ryan Hellberg...” Duraksayıp omuzunun üstünden Thomas'a baktı. “Yirmi iki yaşındayım...” diye devam ederken gülmemek için dilimi ısırdım. Thomas seni cani köpek, ne yapmaya çalışıyordu? Daha önceki buluşmalara gelmediği için çocuğu ilk okul günlerine döndürüp cezalandırmaya mı? Neyse ki Ryan tekrar Thomas'a baktı ve o da başını sallayıp kendi koltuğuna oturdu. “Şimdilik bu kadar yeterli. Ryan'a sormak istediğiniz bir şey var mı?” Cehennemde narenciye yetişmeye başladığında beni çağır diyecektim ve dünyadaki insanların hepsinin de benimle aynı fikirde olacaklarına emindim ki, yanımdaki kız sevinçli bir şekilde iki elini de havaya kaldırıp heyecanlı bir şekilde sallamaya başladı. Neredeyse Thomas'a ona söz vermemesini söyleyecektim ama benden önce davrandı: “Evet Yuuko.”
“Nasıl yandın?”
Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Kıza o gün ikinci kez istemeden tiksinmiş bir bakış attım. Şey, insanlar araba kazası geçirdiklerinde bile bildiğim kadarıyla üzgün bir ses tonuyla ne sorulacaksa sorulurdu. Bir sırıtışla, nasıl yandın diye sormak benim bile ahlak sınırlarımı aşıyordu. Siktir et ahlak kurallarını, kızın sandalyesine şöyle güzel bir tekme attıktan sonra üstünde tepinmek istiyordum. Ne durumda olduğunu görmek için Ryan'a baktım. Gayet sakin bir şekilde gözlerini kırpıştırıp, boğazını temizledi. Sanki bunun sorulmasını bekliyordu. Belkide daha önce çok sorulmuştu. “İstemiyorsan cevap vermek zorunda değilsin.”
Thomas'ı öpebilirdim. Burada bir sinir krizi görmeye dayanamayacağımın yanı sıra -Ryan'ın yüzü seğirmeye başlamıştı- duymakta istemiyordum. Yanmıştı işte. Tadının daha güzel olması için canlı canlı kaynar suya atılan ıstakozlar gibi işte. Nesini dinleyecektik ki bunun? “Sesinin nesi var?” İlginç bir şekilde gözlüklünün sandalyesini tekmeleyesim gelmedi. Belki de soruyu yumuşak ve daha çok onun için endişelenirmiş gibi sorduğu için, belki de gözlerinde arkasından aslanlar kovalıyormuş gibi bir bakış olduğu için. Sağ tarafımdaki bu kızla aynı odada kalmaktansa gözlüklüyü evime alıp beslerdim. Gerçi sonuçları pek iyi olmazdı. En son seherbaz görevinde aldığım japon balığı bile bir hafta hayata tutunamamıştı. Kız soruya ilginç değilmiş gibi burun kıvırıp kalktı ve üstünde su ısıtıcıyla kurabiyelerin olduğu masaya gitti. Ryan yeniden boğazını temizledi. “Boğazımdan ameliyat olmam gerekti...” diye üstün körü bir cevap verdi. Kız geri dönüp yerine oturdu, elinde kurabiye kutusu da vardı.
Ne çeşit bir ameliyat geçirdiğini ve doktorların ses tellerinin orada yanlışlıkla bir şey unutup unutmadığını merak ettim. Sesi keskin cam parçaları yutmuş gibi çıkıyordu çünkü.
Kız bana da bir kurabiye uzattı. Üstünde kırmızı renkli jel olan kare bir kurabiyeydi. İstemeyerek aldım, şu an o kadar uçuk hissediyordum ki kurabiyenin üstündeki jel bana püre haline getirilmiş beyin gibi geliyordu. Thomas başka sorusu olan var mı diye kafasını sağa sola çevirdi. Kız bu sırada kafası bandajlı adamada bir kurabiye verdi. Adam fındıklı kurabiyeyi ağzına atmadan önce parmağını üstünde dolaştırdı. “Kimsenin sorusu kalmadıysa bu haftanın tartışmasına geçelim. Bugün kimin sırası?” Bandajlı adam elini kaldırdı. Yüzünde artık o ufak gülümseme yoktu. Belki kurabiyenin tadı hoşuna gitmedi diye düşündüm. Ben benimkini sevmemiştim. “Oh, evet bu hafta senin sırandı Vincent.”
Adam kurabiyesini sonunda yutup cevap verdi: “Evet, benim sıram.” Yüzündeki gülümseme geri dönmüştü. Şey, belki de kurabiye hoşuna gitmişti.

3
Amerika Birleşik Devletleri / Sadece sıradan bir gün
« : 03 Eylül, 2022 19:16:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
New York
Zamanında çapkınlık için tutulmuş ufak apartman dairesi.

Saat daha çok çok erken. Ama ben sarhoşum. Hastalıklı derecede beyaz olan elimin parmakları arasında yarısı küle dönmüş bir sigara diğer elimde de neredeyse dibine gelinmiş bir bira şişesi var. Dibinde kalan son yudumuda içtikten sonra ayaklarımın dibinde yatan cam şişe çöplüğüne katılacak o da. Biramın son yudumunu içip iyice ufalan sigaramı şişenin içine atıyorum sonra şişeyi de normalde yaptığım gibi sertçe yere fırlatmak yerine parmaklarımın ucuyla yavaşça yere bırakıyorum. Tek pencereli ufak dairemde başka bir bira şişesinin kalmamış olduğunu fark ediyorum o anda. Yastığa dayalı başımın bir kaç santim uzağında duran sigara paketine uzanıyorum. Sadece iki tane kalmış. Birini dudaklarımın arasına sıkıştırıp yakıyorum. Evde yiyecek bir şeyler olmadığının uzun süredir farkındaydım, midem daha da fazla süredir farkındaydı ama dışarı çıkıp bir şeyler almaya uğraşmamıştım. Şimdi ise hem içkim hemde sigaram aynı anda tükenmişti. Bana küçük çaplı dumanlı cennetimden çıkmamı söylüyordu sanki birileri. Dairemin bozuk zili ekranı karıncalanmış bir televizyon gibi cızırdadı.
Kapıdaki her kimse kapının kilitli olmadığını içeri girebileceğini bağırıyorum. Normalde kapıya gidip ilk önce delikten kimin geldiğine bakardım ama başım öyle kötü dönüyordu ki kafamı yastıktan kaldırdığım an kusacağıma emindim. Odama ayakkabılarıyla birlikte Nico giriyor. Neresine bakarsanız bakın dikkat çekici ama boş bir piçtir o. Ama bu gün üstüne cart sarı bir deri ceket giydiği için bakışlarım önce kıyafetlerine kayıyor. Normalde olsa gözlerinizi turuncu saçından ve kocaman mavi gözlerinden alamazdınız. İçeri sırıtarak attığı ilk adımlar odamın ortasına gelip beni görünce duraksıyor, gülümsemesi sekteye uğruyor. Galiba bok gibi görünüyorum. İki gündür yataktan çıkmadığım düşünülünürse yüksek bir ihtimal. Bakışları önce bana sonra yerlerdeki büyük çoğunluğunu boş içki şişelerinin olduğu çöp yığınına kayıyor. ''Berbat görünüyorsun.'' dedikten sonra yanıma oturup sigara paketindeki o son kutsal aşkımı dudaklarına götürüp yakmam için bana doğru uzatıyor amcık herif. ''En azından palyaço gibi görünmüyorum.'' diyerek çakmaktan gelen tık sesi ile sigarasını yakıyorum. Keyifli keyifli gülerken burun deliklerinden yüzüme duman üflüyor. Belki de onunda kafası güzel. Saat. Saat kaç acaba? Pencereden gelen ışığa bakılırsa öğleden sonra ama vücudum akşam olduğunu söylüyor. Bir süre karşılıklı tüttürdükten sonra sonunda ağzındaki baklayı çıkarıyor herif. Rudy ile birlikte takılacaklarmış ve iki elemanın aklına birden beni çağırmak gelmiş. Ne iyi niyetli amcıklarsınız siz öyle. Rudy'nin Gregor'a borcu olduğunu ve benden borcunu sonra ödeyeceğini Gregor'a iletmemi isteyeceğini bilmesem duygulanacağım. Gregor tehlikeli bir herif. Birkaç yıl önce ufacık taş çatlasa on kişilik bir çetesi vardı bir halta yaradıkları da yoktu. Sonra yanlarına Leo diye sıkı bir eleman katılmıştı. Şu an herifler çeteden çok mafyayı andırıyorlardı. Yine de korktuğum yoktu, Gregor'un beni sevdiğini söyleyemem fakat bana bir şey olmasına izin vermezdi. Adam beş yıl kadar önce ölen ikiz kardeşime itiraf etmese de deli gibi aşıktı. Bana baktığında onu görüyordu büyük ihtimal. Bunları düşünürken iyice dalmış olmalıyım sigaralarımız bitmek üzere, Nico cevap bekler gibi yüzüme bakıyor. İyide bu herif ne diye Rudy'nin işlerini yapıyor? Yine eğlencesine başını belaya mı sokmak niyeti? Neyse Gregor'la beş kelime konuşmak şartıyla beleş yemekle içki. Deneyelim bakalım şansımızı.

Sigaramı söndürüp kalkıyorum, Nico rahatlamış görünüyor. Cidden neydi bu piçin derdi?
Yataktan kalkıp iki adım atıyorum sonra yere çöküp öğürmeye başlıyorum. Nico beni zar zor tuvalete götürüyor, ben kustuktan sonrada dairemde zar zor bir şişe su bulup bana getiriyor. İçmeden önce avucuma döküp yüzümü temizliyorum, bir yudum kadarını içtikten sonra kalanını tuvalete boşaltıyorum. Sular kesik çünkü. Bir iki ay önce faturalarımı ödemeyi bırakmıştım. Hah bu arada mumlar. Mumlar. Elektriğinde yok, seni dairene bırakmadan önce söyle Nico'ya sana mum alsın biraz.
Dairemden çıkmadan önce bir yarım saat daha oyalanmış oluyoruz böylece. Üstümde ne olduğu ancak dairemden çıktıktan sonra aklıma geliyor. Siyah kot pantolon, siyah atlet üstüne de gri renk hırkamsı bir ceket vardı. Biraz üşümek dışında bir problemim olmayacaktı yani. Florida da hava hiç bir zaman dondurucu olmazdı. Bunları hangi ara giymiştim ben? Belkide Nico giydirmişti beni. Hala sarhoştum biraz. Yeni bir arabası vardı. Nico için her şeyi diyebilirdiniz fakat parası olmadığını söyleyemezdiniz. Ha, bu arada Nico gerçekten bir piçti ama bu yüzden o kadar parası vardı. Yanlış hatırlamıyorsam babası şu zengin iş adamlarından biriydi. Hani şu sürekli takım elbise giyenlerden. Annesi ya hala Nico'nun babasının yanındaydı yada ölmüştü. Hiç birimiz onu görmemiştik çünkü. Rudy'nin evine giderken neredeyse hiç konuşmuyoruz. İlk önce son zamanlarda neler yaptığımı falan sormaya çalışıyor. Tek kelimelik cevaplar verip hevesini kırıyorum. Belki de tahmin ettiğimden kötü görünüyorum. Rudy'nin evinde aynaya bakmayı beynimin bir köşesine not ediyorum. Rudy'nin evi benim evime biraz uzak. Ben şehrin ortalarında bir apartmanda oturuyorum Rudy ise denize daha yakın bir yerde iki katlı aile evlerinin olduğu bir yerde yaşıyor. Rudy'nin evine varana kadar Nico iki sigara içiyor. Bana vermiyor, bende vermesini istemiyorum. İstesem bile vermeyecek nasıl olsa evdeki o son sigaramı da ben içmeyeyim diye içti büyük ihtimalle pislik. Araba durduğunda Nico'ya saat kaç diye soruyorum Nico arabadan inerken telefonunu çıkarıp saate bakıyor. Altı. Batan güneşe bakıp kafamı sallıyorum.

Rudy kapıyı çabucak açıp bizi içeri alıyor. Nico'nun yanında beni görünce rahatlar gibi oluyor. Bu ikisinin ne düşündüğünü merak ederken gözlerimle evin içini tarıyorum. Rudy ailesiyle yaşıyor gibi, fotoğraflara göre birde kız kardeşi var, sakallı biraz tombul bir baba ve sarışın mükemmel dişleri olan anneye sahip bir aile. Ve oğulları uyuşturucu bağımlısıydı. Bilmiyorlardı büyük ihtimal. Salonu sadece açık olan televizyonun ışığı aydınlatıyor. Koltuğun hemen dibindeki sehpanın üstünde çerezlerle bir paket cips var. Kül tablası yok. Bu sigara da yok demekti, neyse ki bira vardı. Nico sigara konusunda tam bir keşti. Yarım saat sonra terlemeye başlayacak kırk dakika sonrada balkona çıkıp sigara içecekti. Küçük Rudymiz ailesinin onun sigara içen arkadaşları olduğunu öğrenmesini istemiyordu.
Salona yerleştik, Rudy Nico ve bana da birer şişe bira verdi. Nico kafama diktiğim şişeye baktı ama bir şey söylemedi. Birkaç dakika sonra Nico ve Rudy uyuşturucudan sonra gelen günümüz gençliğinin en büyük günahını işlemeye başlıyorlar. Geyik yapmaya. Bana ne Cassie yeni kürtaj olduysa? Şu uyuşturucudan içeri giren herifide sevmezdim zaten, o kadar ki polise sıkı çalışmalarından ötürü bir kutu donut gönderebilirdim. Arada bir bana dönüp bir şeyler söyleyip gülüyorlar bende dinlemediğimi fark etmesinler diye kafa sallıyordum.

Ayna. Ayağa kalkınca Nico bana bakıyor tuvalete gideceğimi söylüyorum. Büyük ihtimal yine bira yüzünden kusacağımı sanıyor. Asıl niyetimse aynaya bakmak. Kendimi ilk gördüğüm an nefesimle birlikte bir küfürüde dışarı veriyorum. Ne olmuştu bana böyle. Gözümün altındaki morlukların birinin boyayla yaptığı şaka olup olmadığını anlamak için siliyorum. Yok, anlaşılan orjinaldiler. Yüzümdeki kemiklerde iyice çıkmışlardı, anlaşılan kilo vermiştim ki bu benim için kötü bir şeydi çünkü zaten hastalıklı bir derecede zayıftım. Saçlarımda hiç acımadan iki gündür yataktan çıkmadığımı belli ediyorlardı. Birbirinden bağımsız şekilde sağa sola fırlamış saç tutamlarımı ellerimle biraz yatıştırmaya çalıştım. Sonuç biraz öncekinden de beterdi, bir banyo yapıp doğru düzgün bir tarakla açmadığım sürece bu saçlar bu halde kalacaklardı. Saçlarımda uzamışlardı. Kulaklarımın altında kıvrılıyordu uçları. Acaba iki gün değil iki haftadır mı yataktaydım. Görüntüme bakılırsa daha fazla bile olabilirdi.
Salona geri dönüp cipsleri ve çerezleri ağzıma tıkıştırmaya başlıyorum. Nico ve Rudy ilk başta ne halt etmeye çalıştığıma bakıyorlar sonra bir anlam veremedikleri için konuşmaya devam ediyorlar. Rudy'nin bana Gregor konusunu açması için bir saat, Nico'nun üç kere sigara içmeye çıkması ve benim iki paket cips yemem gerekiyor. “.... Çok değil sadece bir iki hafta erteletsen parayı denkleştireceğim.” Diyerek uzun cümlesini bitiriyor Rudy.
Tamam anlamında kafa sallıyorum. Rudy bunu yeterli bir cevap olarak görmemiş olacak ki sorar gibi bana bakıyor. Nico elini omuzuma koyuyor. “Konuşacak merak etme sen.” Dedikten sonra yeniden sigara içmeye çıkıyor. Bu kez bende onu takip ediyorum ve itiraz etmesine izin vermeden paketten bir sigara alıyorum. İsteksiz bir şekilde sigaramı yakıyor. “Senin olayın ne?” diye soruyorum belimi balkon demirine yaslayıp.
“Andre.” sigarasından bir nefes çekiyor “kendi yararına olmayacak kadar zekisin biliyorsun dimi?” Kaşlarımı çatıyorum. “Seninde bir işin olmasa beni sırf Rudy için Gregor'a göndermezsin. Neden bilmiyorum ama herifin bana yakın olmasından hoşlanmıyorsun. Rudy’yi de öyle aman aman önemsediğini söyleyemem, aksine sen oturup bir yandan patlamış mısır yiyerek Gregor'ın Rudy'i harcamasını izleyecek bir tipsin.” Bana uzun uzun keyifle gülüyor. “Benim olayım ha?” Yüzündeki gülümseme kaybolurken bir süre önüne bakıyor.

“50. caddeyi duydun dimi?”
Ağzım açık kalıyorum öylece. 50. caddeyi herkes bilirdi. Bütün oğlancı kulüpleri oradaydı. Reşit olmayan oğlanları da sattıklarını duymuştum. Ama son zamanlarda hoşuma gitmeyen bir söylenti çıkmıştı. Nico'nun oradaki tiplere çocuk bulduğu. Lanet olsun. Yeni araba, yeni ceket. Son zamanlarda Gregor'un 50. caddeden epey rahatsız olduğunu da duymuştum. “Nico…” diye başlıyorum ama sözümü kesiyor. “Sadece oraya el atmamasını söyle olur mu?” Sigarasını balkondan aşağı atıp içeri giriyor. Bense bir süre soğukta öylece dikiliyorum.
Kararsızım. Gregor'a yapmasını yada yapmamasını söyleyeceğim hiç bir şeyin ucu bana dokunmayacak, yine de gerginim. Cidden Nico'nun olayı neydi? Sırf para kazanmak için böyle bir işe girmezdi. Belki de o da oğlancıydı. İnanabilirdim. İlk tanıştığımızda bana da biraz sarkmaya çalıştığını hissetmiştim. Normal bir bara gitsem bile her zaman bana asılan bir herif çıkar. Boyum bir seksene yakın olmasına rağmen ince bir yapım vardı, yüzümün hatlarıda çok yumuşaktı, belkide boyum dışında feminen göründüğüm içindi. Kendimi boyum kısa hayal edemiyordum. Ağır ağır içeri girip Nico nun yüzüne bakmadan koltuğa çöküyorum. Pis bencil. Niconun polis tarafından yakalanmasındansa Gregor dan bir güzel dayak yiyip işin içinden sıyrılmasını tercih ederdim. Ama Gregor u engellersem büyük ihtimal polis ağına takılacaktı yada daha da kötüsü mafyaya yada oralardaki büyük adamlar her kimse Nico onlara kazık atmaya çalışırdı. Onlarda bunu çakıp Nico yu Gregor'un yapacağından çok daha beter ederlerdi. İşte bunu hiç istemiyordum. Elimi yana atıp hala yüzüne bakmadan Niconun elini tutup sıkıyorum. Kafasının bana döndüğünü duymaktan çok hissediyorum ama hala gözlerinin içine bakamıyorum. Lanet olsun. Normal insanlar bana günahları kadar güvenmezlerken sen neden bana hayatını bırakıyorsun? “Ailen yarın sabah gelecek değil mi?” Rudy nin onaylayan bir ses çıkardığını duyuyorum. “O zaman Andre bu akşam burada kalsın, yarın sabah ailen gelmeden onu uyandırıp bi taksi çağır o evine gider.” Bunun üstüne kafamı çevirip ona bakıyorum. “Seni şimdi o pislik yuvasına gönderemem. Tanrı aşkına elektriğin bile yok.” Elini küçük bir çocuğu ikna eder gibi omuzuma koyuyor. “Şimdi ben gidip o çöpleri biraz toparlarım yarında bir temizlikçi tutarız. Faturaların nerede biliyor musun onları ödemeliyiz.” Bir süre düşünüyorum. “Posta kutumdadırlar herhalde.” Nico ceplerimi karıştırırken tepki vermiyorum en sonunda anahtarlığımı buluyor ve halkadaki en küçük anahtarı alıp gerisini bana geri veriyor. Galiba posta kutumun anahtarını aldı ve galiba benim yerime faturalarımı ödeyecek. İyi çocuk ya bu Nico. Bir süre Rudy’le hangi odada kalacağımı konuşuyorlar. En sonunda benim Rudy'nin odasında uyuyacağım anlaşılıyor, Rudy de koltukta uyuyacak çünkü anne babasının yatağına yatmayacak kadar terbiyeli bir çocuk.

Nico beni omuzlarımdan tutup yukarı kata çıkarıyor. Rudy ise hala aşağıda televizyon izliyor. Nico belli ki Rudy'nin odasına daha öncede gelmiş. Yatağa oturuyorum Nico da nazikçe ayakkabılarımı çıkarıyor. Hala bu herifin benimle neden bu kadar ilgilendiğini anlayabilmiş değilim. Nico herkesle dalga geçer, kendine bir yararı yoksa kimseye iyilik yapmazdı. Tam anlamıyla alçak bir herifti bu al ver ilişkilerinde ama nedense faydadan çok zarar getiren bu benle gayet nazikçe ve sabırla ilgileniyordu. Açıkça ben başka biri olsam benle ilgilenmeye kasmazdım. Bacaklarımı yukarı çekip uzanıyorum, Nico da üstümü örtüp oturuyor. “Gregor'la konuşacaksın değil mi?”
“Rudy'le yattın mı?” diye aniden soruyorum bir an bocalıyor sonra sakince evet anlamında kafa sallıyor. “Bu yatakta mı?” İkinci bir evet. Biraz kıpırdanıp yayların sesini dinliyorum, evet,sormasam bile burada yapıklarını anlardım. Nedense yüzünde bir suçluluk ifadesi beliriyor. “Sabah eve dönünce beni ara olur mu?”
“Bu elemana güvenmiyorsun, değer vermiyorsun, onunla yatıyorsun ama bir şekilde beni bu eleman için Gregor a gönderiyorsun…” Bir süre susuyorum Nico da cevap vermiyor hareket eden eli duraksıyor yalnızca. Göz göze gelmeye çalışıyorum ama gözleri benim saçlarıma kitlenmiş. En sonunda pes edip iç çekiyorum. “Kendine bir şey olmasına izin verme yeter.”
“Vermem.” deyip bana gülümsedikten sonra kalkıp gidiyor.
Yatak örtüleri yumuşatıcı hatta neredeyse temizlik kokuyor, Rudy'nin benim için yeni çarşaflar takacak zamanı olmamıştı belki de tesadüftü, yine de Rudy gibi kokmayan çarşaflarda uyumak güzeldi. Yastıkta evimdekinden daha yumuşaktı ve karnımda uzun süreden sonra ilk defa dolu olduğu için kısa sürede uykuya daldım.

4
Amerika Birleşik Devletleri / Yolcu
« : 01 Eylül, 2022 00:25:25 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Canada/ Alaska, Terk Edilmiş Bölge Dyea


Dyea çevredeki şehirler gelişip büyüdükçe,yollar ona bağlanmayı bıraktıkça hayalet şehre dönüşmeye başlamıştı. Şimdi sadece oldukça sığ olan gölün çevresinde yaşayan az bir nüfus vardı. Yada öyle sanılıyordu. Dağın eteklerine doğru, kışla bütün yapraklarını dökmüş ağaçlar tarafından gizlenmiş iki katlı bir kulübe vardı. Kamufle olması istenilmiş gibi tamamen tahta ve ahşaptan yapılmış, bazı yerleri yeşile boyanmıştı. Yine de evin sahiplerinin saklandıkları her kimse evin kamuflajı işlerine yaramamıştı. Evin kapısının önünde ölü bir kadın yatıyordu. Kanla ıslanıp ağırlaşmış olanlar dışında kıvırcık saçları hala canlıymış gibi soğuk rüzgarda savruluyordu. Bir kez boynundan, iki kez göğsünden vurulmuştu. Üstündeki koyu renk, kalın kıyafetler onu koruyamamıştı, gri kazağının ön tarafı boynundan akan kanlar yüzünden koyu bordo olmuştu. Evin yakınında ki çalılıklardan birine kadının elinden kayıp giden düşük kalibreli silah duruyordu. Kadının ilerisinde evin koridorunda iki ölü adam yatıyordu. Yüzlerinde kar maskeleri, bedenlerini saran kurşun geçirmez yelekler vardı. Giysilerinin koyu kumaşı yüzünden nerelerinden vuruldukları belli olmuyordu. Üstlerinde bir orduyu donatmaya yetecek kadar silah ve bıçak taşıyorlardı. Koridorun sağ tarafında, mutfak olarak kullanılan minik odanın içindeki yemek masasının üstünde dört tane tabak, bir kaç çeşit kahvaltılık, ekmek, bir gazete ve ölü bir adam vardı. Bu seferkinin üstünde ne maske nede koruyucu gömlek vardı, iki kez karnından, bir kez göğsünden vurulmuştu ama bunlar onu durdurmamış olacak şakağında da bir kurşun deliği vardı. Uzun boyu yüzünden kafası masanın diğer tarafından sarkmıştı. Büyümüş yeşil gözleri boş bir şekilde odaya bakıyordu. Silahı masanın bacaklarından birinin hemen dibinde, yerdeydi. Kapının hemen yanına saplanmış bir bıçak ufak pencereden giren az miktarda güneş ışığında parlıyordu.

Evin banyosunda yerdeki kalaslardan birini kaldırarak girilen bodrumda iki küçük beden hala nefes alıyordu. Bodrum eski eşyalarla ve özellikle silahlarla doluydu. Duvarlara bir çok kutu istiflenmişti. En fazla dokuz yaşında olabilecek iki küçük çocuk birbirlerinin mükemmel birer kopyasıydılar. İkisi de büyük yeşil gözlere, siyah kabarık saçlara ve kağıt beyazı bir tene sahiptiler. Biri büyük bir kutunun arkasına, diğeri dolabın arkasına saklanmıştı. İkisinin elinde de birer bıçak vardı. Dolabın gölgesindeki yukarıdaki kahvaltı masasından alınma kör sayılabilecek bir bıçak tutuyordu, diğerinin elinde duvara saplanmış olana benzer özel yapım, keskin bir bıçak vardı. İkisinin de gözleri bodrumun girişine dikiliydi. Sessizlik uzarken dolabın arkasındaki ikiz elindeki kör bıçağın ucunu ısırıyordu sabırsızlıkla. En sonunda kendini tutamadan “Gitmeliyiz.” dedi kısık sesle. Diğeri bir saniye duraksayıp konuşup konuşmaması gerektiğini düşündü. Konuşursa kardeşinin uzatacağını biliyordu ama yine de cevap verdi. “Gidemeyiz, açık alanda daha savunmasızız. Denenleri yaptık, çoktan numarayı aradık Bartemius. Birazdan gelirler.” Bartemius sinirli bir ses çıkarttı, yavru köpeklerin hırlamasına benziyordu. “Çoktan burada olmalılardı!” diye kısık sesle bağırdı. Üst kattan adım sesleri geldi. İkiside dondular. Bodrumun kapısını koruyan kalasın kaldırılıp duvara dayanmasının sesi geldi. Birbirlerine baktılar ama bakışları hemen açılan bodrum kapısına döndü. Bartemius yerinden hafifçe kalkarak kaçmaya hazırlandı, bıçağı savaşmak için yeterince iyi değildi. Bunun yerine kaçıp saklanacak, sonra arkadan sürpriz bir saldırıyla kardeşine yardım edecekti. Diğer ikiz, Marleen, bıçağın üstündeki tutuşunu sıkılaştırdı, kardeşinin dizlerinin kalkmak için kırıldığını gördüğü anda aklından ne geçtiğini anlamıştı. Bodrumun merdivenlerinden iki takım elbiseli adam indi, önden gelenin boyu diğerine oranla bayağı kısaydı. “Bartemius? Marleen?” Marleen sesteki İtalyan aksanını duyar duymaz ‘dur daha emin değiliz’ demek için dönmüştü ki kardeşinin çoktan ayakta olmasından yararlanıp adama doğru koştuğunu gördü. En azından bıçağını saklamayı akıl etmişti. Adam eğilip kendine doğru koşan çocuğun ona sarılmasına izin verdi, bir elini sırtına koyarken gözlerini kısıp gölgelere baktı. “Marleen? Benim Fredrick, artık çıkabilirsin.” Çocuk ayağa kalktı, ama önce kardeşi gibi bıçağını sakladı. Fredrick’in arkasındaki adam polis üniforması giyiyordu. Kardeşine oranla neredeyse ayaklarını sürür gibi adama yaklaştı, Fredrick Bartemius'u biraz uzağına çekti ve Marleen’in kafasına bir elini koyup onlara baktı. “İyi misiniz?” İki çocukta ifadesiz ona baktı, adamın gözlerinden bir şey geçti onlara baktığında, ama ikisi de fark etmedi. “İyiyim.” “İyiyiz.”

Fredrick onların cevaplarını kafasıyla onayladıktan sonra omuzunun üstünden arkasında bekleyen polise bir bakış atıp onlara geri döndü ve daha kısık sesle konuştu. “Polisten önce gelemedim. İyi olduğunuzdan emin olup olayı anlatmanızı istiyorlar.” İki çocukta bir an kaşlarını çatacak gibi oldu ama ikiside hemen ifadesizleşti. Bir şey söylemediler. Fredrick ayağa kalkıp takımının ceketini düzeltti. Plana göre polisten önce gelmeliydi, plana göre polisler bu evi hiç bulmamalıydı. Ama adamlar onu gafil avlamıştı, olay yaşandığında çok uzaktaydı. Bu ona adamların onun uzağa gidişini beklediğini düşündürmüştü. İzlenme ihtimaline dikkat etmeliydi. En önde polis memuru, en arkada Fredrick olmak üzeri bodrumdan dışarı çıktılar. Evin içi polislerle, tulum ve takım giymiş insanlarla dolmuştu. Marleen yanından geçerken mutfağa bir bakış attı. Masadaki adamın cesedi gitmişti, onun yerine yerde büyük, siyah bir torba vardı. Bartemius kardeşinin elini tutup sıktı, yürümeye devam ettiler. Yerde yatan adamların ve kadının üstünden geçerken iki çocukta bakışlarını karşıya kilitledi. Dışarıya, rüzgarın kan kokusunu dağıttığı ormana çıktılar. Bir çok sivil görünüşlü ve normal polis arabası evin önüne park etmişti, orman zeminindeki savrulmuş yapraklar son hızla geldiklerinin işaretiydi. Bartemius çevresine bakarken çalıların arasında ki tabancayı gördü. Yanlışla çarpmış gibi kardeşinin koluna vurdu. Marleen kafasını çevirmeden sadece gözleriyle o tarafa baktı. Henüz onlardan başka kimse görmemiş gibiydi, gençliklerinden gelen kısa boyları işlerine yaramıştı. Fredrick’le birlikte bodruma inen polis memuru ilerleyip arabalardan birinin arka kapısını açtı. Marleen yutkunup aniden “Kusacağım.” Dedi ve evin yanındaki çalılara doğru ilerledi. Bartemius biraz yana kayıp polis memurunun kardeşini görmesini engelledi. Bu sırada kardeşi kusar gibi yere doğru eğildi. Destek almak için yere götürmüş gibi yaptığı elini silahın üstüne koydu ve bir kaç kez öksürdükten sonra elindeki silahı cebine sokarak doğruldu. Bu kez “İyi misin?” diye soran polis memuru oldu. Marleen kafasını evet anlamında sallayıp kardeşinin arkasından arabaya bindi. Frank polis memuruna kendi arabasıyla takip edeceğini söyleyip şoförünün beklediği arabaya doğru yürüdü.


5
Amerika Birleşik Devletleri / Katiller,hainler! Onları savaşa çağırırmıydınız?
« : 17 Ağustos, 2022 21:25:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Emin misin?” “Oldukça.” New York'dan oldukça uzakta, Houston'ın kıyı şeridine doğru uzanan bir yerlerde, bir çiftlik evinde bulunan ceset ile ilgili ihbar sonrasında yerel seherbazların raporunu okuduktan sonra hiçbir şeye dokunulmamasını söyleyen baş seherbaz, doğruca Bölge Seherbazı Bartemius Rosier'in yanına geldiğinde aralarında geçen konuşma bu şekilde sonlanmıştı.
Hava şartları ve baş seherbaz süpürge kullanma konusundaki becerileri düşünüldüğünde oraya uçarak gitmenin mantıklı olmayacağı bir gerçekti. Cisimlenmek için oldukça uzak olmasının yanında gidecekleri yere yakın bir baca da bulunmuyordu. Böyle durumlarda en iyi ulaşım yönteminin anahtar olduğunda ikisi de hemfikir olsa da ellerinde halihazırda olmadığından yenisinin hazırlanması da uzun bir zaman alacaktı. Muggle araçlarını kullanmanın da pek bir fayda sağlamayacağı düşünüldüğünde geriye neredeyse hiçbir şey kalmıyordu. Neredeyse.
Bartemius, on beş dakika gibi bir süre içerisinde hazırlandıktan sonra üzerine oldukça kalın, dizine kadar inen bir mont geçirmiş ve evinin salonunda kendisini bir bardak viski ile içini ısıtarak bekleyen baş seherbazı da alarak sokağa çıkmıştı. Dışarıda esen şiddetli rüzgâr, sokaktaki evlerin camlarını uğuldayarak sıyırıyor ve onların titrek tıngırtıları ile pespaye bir melodi tutturuyordu. Yerde kalın bir tabaka oluşturan kar, her ne kadar artık gökyüzünden süzülmeye devam etmiyorsa da en fazla bir saat sonra tekrar yağışını sürdüreceğe benziyordu. Kapıdaki deliğe yerleştirdiği metalin birkaç saniye içerisinde soğuması dahi dışarıdaki pürüzsüz keskinliğini anlatmaya yetiyordu havanın. Evinin girişini kilitledikten sonra asasını iç cebinden çıkaran Bartemius, birkaç kelime fısıldayarak büyü ile de güvence altına aldı orayı.

Asa yapımcıların en zengin büyücülerinden ve biri Mugglelara yönelik olmakla beraber üç şirketin yöneticisi olan Arnald Rich,sanat eserleri konusundaki hassas ve oldukça güçlü tutkusunu hiçbir zaman saklamamıştı. Kendisini bir koleksiyon yapmaya iten bu ilgileri, onu doğru yerlerdeki insanlarla da tanıştırmış ve servetinin giderek büyümesine katkı sağlamıştı. Bartemius ise Arnald'ı ise çok daha eskiden, Ilvermorny de okuduğu yıllardan tanıyordu. Eğitim aldıkları dönemde tablolar üzerine konuşarak başlattıkları bu ilişki, pek de arkadaşlık sayılmazdı. Daha ziyade, birbirleri ile müzayedelerde denk geliyorlar ya da davet edildikleri sergi açılışlarında, bir tablo önünde sohbet ediyorlardı. Bu muhabbetlerin içeriği, birbirlerinin hayatına pek dokunmasa da ikisi de birbirinin hangi konumlarda olduğundan haberdardı ve bir yıl kadar önce, Bartemius Bölge Seherbazı olduğunda, Rich malikanesinde verdiği bir davete onu da çağırmıştı. Doğru yerlerdeki insanların önemi… Hiçbir şeyi karşılıksız yapmak gibi bir niyetinin olmadığını açıkça söylemek zor olmasa da Arnald Rich, oldukça cömert duruyordu çevresine karşı. Yapılan her iyilik, hayatının ileriki dönemleri için bir yatırımdı ne de olsa. Özellikle devlete bir yatırım yapacaksa…
Bartemius, Bay Rich'in üç şirketini birden yönettiği ofisin kapısını birkaç kez tıklattığında, saat gece yarısını biraz geçiyordu. Bu saatte içeride Arnald'ı bulmak imkânsız olacaksa da ona ulaşmanın en kısa yolu buydu. Malikanesi, şehre uzak sayılabilecek bir yerdeydi, özellikle de havayı düşündüklerinde. Ofiste her zaman güvenliği sağlayacak birkaç kişinin olduğundan emin olduğundan Rosier'in aklına gelen bu çözüm, gerçekten de işlerine yarayacaktı.
İçerideki görevlilerden biri kapıyı usulca açtığında, içeriden yayılan loş ışığın altında birikmiş sigara dumanıyla çevrili sorgulayıcı bakışlara karşılık cebindeki kimliğini çıkartarak gösterdi Bartemius Rosier. Karşısındaki kişinin Seherbaz olduğunu anlamakta hiç de zorlanmayan büyücü, parmak uçlarında duran asayı iç cebine özenle yerleştirirken niçin ziyaret ettikleri ile ilgili sorular sordu ve bu saatte burada yetkili kimseyi bulamayacaklarını belirtti. Bunu biliyordu Rosier ve resmi bir iş için değil, yalnızca Bay Rich'e ulaşmaları gerektiği için uğradıklarını belirtmekten çekinmedi. Onu bu saatte rahatsız etmenin doğru olmayacağını söyleyeceğini tahmin ettiğinden, kendisinin de ilgi duyacağını belirtmişti. Hayır, aslını isterse memnun olacaktı ve geçen her bir dakika, her saniye işleri geciktiriyor ve Bay Rich'i sinirlendirme potansiyeli taşıyordu.
Binanın kapısını kapattıktan sonra merdivenlerden üst kata çıkan görevli bir şömine ile malikaneyle görüştü ve Bartemius Rosier kendisi ile acil bir şekilde görüşmek istediğini belirtti. Evet, ofisteki bacayı kullanıp kullanamayacaklarını soruyorlardı. Bay Rich, isteklerini kabul etmiş ve merakla beklediğini iletmişti. Umuyordu ki uykusunu bölen bu konuşma, buna gerçekten değerdi. Bay Rich'in ofisindeki baca, şirketleri ve malikanesi dışında hiçbir yere bağlanmayan, özel bir hatta sahipti. Yeşil alevler arasında yapılan seyahatleri pek sevmese de acil durumlar için bunları yaptıran Arnold, bu gece ileri görüşlülüğü için kendisini tebrik edecekti mutlaka.

Malikane’ye ulaştıktan sonra onları karşılayan iki güvenlikten birisi, salona kadar Baş Seherbaz ve Bartemius Rosier'e eşlik etmiş ve sonra, tekrar bacanın başına dönmüştü. Zengin olmanın bir getirisi olarak her tarafı korumalarla çevrilmiş bu adamın özel bir yaşamının olup olmadığını sorgulamadan edemedi Baş Seherbaz ve eğer bu fikirlerini Rosier'e açmış olsaydı, kesinlikle olmadığından bahsedebilirdi. Arnold Rich, yirmili yaşlarının başındaki pek çok kişiyi yatak odasında ağırlamaktan mutluluk duyuyordu. Kapalı kapılar ardındaki eğlencelerinden kendisi ve bu davetliler haberdar olsa da korumaların ve diğer çalışanların içeri giren çıkandan haberi daima oluyordu. Birkaç yıl önce, Ingiltere ziyareti esnasındaki bir davetlisinin fotoğrafları ve ismi basına yansıdığında birkaç görevlinin kapı dışarı edildiği ile ilgili haberler de oldukça uzun bir süre, sosyetik çevresinde fısıldansa da kimsenin yüzüne bir şeyler söylemediği, söyleyemediği bir gerçekti.

“Beyler, hoş geldiniz!” Sahte bir gülümseme ile kendisini karşılayan Arnold Rich'e pek benzer bir şekilde karşılık verdikten sonra elini uzattı Rosier. Onları kabul ettiği için teşekkür etmiş, yanındaki arkadaşı Baş Seherbaz 'ı tanıtmıştı. Buraya, bir cinayet ile ilgili gelmişlerdi. “Umarım benden şüphelenmiyorsunuz!” Alaycı bir ton ile sorduğu soruya karşılık dahi beklemeden üç bardağa viski doldurdu ve konuklarına ikram ettikten sonra gösterişli koltuğuna yerleşti. Şöminenin yeni yakılmış alevi, etrafı ısıtıyordu. “Sizden bir iyilik istemeye geldik, Bay Rich.” Büyücünün çehresine, bu defa gerçek bir tebessüm yayılmıştı. Yapmayı en sevdiği alışveriş, kendi ayakları üzerinde buraya kadar gelmişti ne de olsa. “Dinliyorum.” Sağ bacağını, solun üzerine yerleştirdi ve viskisinden bir yudum alarak bakışlarını konuklarına çevirdi.
“Adam Cornelius'un yani Chashwi Wolfe'un sevkiyat taşıyıcısının rastgele bir ölüm değil de...Asalar için öldürülmüş olmasından şüpheleniyoruz.” Arnold Rich çehresine ansızın yayılmaya başlayan hüzün ve endişe, yüzünün her kıvrımına gölge düşürüverdi bir anda.Iki ezeli rakip olan Chashwi Wolfe'un sevkiyatçısına ait ceset, Houston'da bir çiftlik evinde hemde Arnold Rich'in evinde bulunmuştu. Bu, bir ticaret değildi. Bu, gerçek anlamıyla bir cinayetti.

6
Yetişkin Postası / Bartemius Rosier - Baykuşhane
« : 16 Ağustos, 2022 23:25:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »


Kişisel ve bakanlık hakkında ulaşmak için mektuplarınızı bu adrese yollayabilirsiniz...Eğer adresimde yoksam en yakın hot cadının adresini deneyin...Oradayım!

7
Yetişkin Karakter Başvuruları / Bartemius Rosier
« : 16 Ağustos, 2022 17:23:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı:Bartemius Rosier

Karakterin Yaşı:30

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri:Neredeyse her gece beraber olduğu Elizabeth'im dediğine göre Bartemius'un insanlara gösterdiği iki farklı kişiliği var. Yakın olduğu ve ailesi olarak gördüğü insanlara karşı son derece sıcak kanlı ve şımarık davranırken tanımadığı ya da sevmediği kişilere adete bir buz küpü olarak kendini gösterir. Fazla kolay iletişime geçen biri olmadığından okul hayatı boyunca gerçekten arkadaşı diyeceği iki kişi olmuştur; Eric ve Alissa Turner. İncindiği zamanlarda kendisini odasına kapatır, eğer oradan çıkmasını gerektiren bir durum olursa psikolojik duvarlarını örer ve en yakınları dahil kimsenin geçmesine izin vermez. İnsanlardan yardım istemenin zayıflık belirtisi olduğunu düşünmesine rağmen birilerine yardımcı olmaktan çekinmez. Genellikle önem vermediği insanların kendisi hakkındaki olumlu ya da olumsuz düşüncelerini önemsemez, ne yaparsa yapsın insanların konuşacak bir şey bulacağını bildiğinden kendini boş yere aksini kanıtlamak için yormak yerine ara sıra sırf eğlenmek için insanlara istediğini verir. Fakat değer verdiği birileri kendisi hakkında kötü bir yorum yaptığında uzun bir müddet kendisini toparlayamaz. İnsanları hayatına kolay almadığı için, hayatındaki az sayıda kişiyi çıkarması da zor olur. Üzgün olduğu zamanlarda hayatındaki kız bu duruma üzülmesi işleri daha da kötüleştirir ve kısır döngüye girerler. Genellikle memnuniyetsiz bir yüz ifadesine sahip olsa da sevdiği insanlarla birlikte olduğu zaman oldukça eğlenceli biri olabilmektedir. İnsanları ya da onlarla gereğinden fazla iletişim kurmayı sevmez, katı bir disiplin anlayışına sahiptir ve kendi ailesindeki bireyler dışında gülümsediği kişilere nadiren gülümser, gülümsediğinde ise genellikle daha çok aşağılama yüklü bir sırıtış halinde gözükür. Kimseyi hafife almasa da genellikle diğer insanlara tepeden bakıyormuş gibi gözükmeyi sever. Duygularını saklamak konusunda genellikle sıkıntı çekmez ve kontrolü kaybetmekten nefret eder. Genellikle son derece kızgın ve sert gözükse de hayvanlar ve bazen de çocuklara karşı yumuşak bir tarafı vardır. Bir şeyi yapmadan önce o olayın doğurabileceği bütün senaryoları tek tek düşünmeye meyillidir. Akıl almayacak derecede hırslıdır ve bu nedenle döneminin en çok ders alıp bu derslerden, Bitkibilim istisna olmak üzere, en yüksek notlar ile geçen tek öğrencisidir. Şımarık bir yapısı olmasına karşılık bunu tek gösterdiği kişiler kısıtlıdır. Rosier gibi bir ailede, Lilith gibi bir anne ile büyüdüğünden çok fazla şeyden korktuğu söylenemese de tüylerini ürperten birkaç şey vardır. Kıvrak bir zekası vardır ve son derece kurnazdır.


Karakterin Kısaca Geçmişi:1836 yılının bir kış günü Amerika,New York'da gözlerini açtı hayata Bartemius. Mutlu bir ailenin iki çocuğunun en büyüğüydü. Annesi sıradan bir Muggledı, babası ise bir büyücüydü. Genç adamın babası Ilvermorny denilen cadılık ve büyücülük okulunda sihir tarihi profesörüydü. Kendisinden sadece dört sene sonra ise küçük bir kız kardeşi dünyaya gelmişti. Küçük, sarışın kıza Rose ismini koymuşlardı. Ailesi gibi onunda seveceği ve koruyacağı biri olmuştu küçük kız kardeşi. Kanının melez oluşu hem Muggle hayatına hakim olmasını hemde büyücülük hayatına yetenekli olmasını sağlıyordu. Babasının öğrettikleri ile büyücülük dünyasına ilk adımı attı. Daha çok küçük yaşta babasının sayesinde büyüye merak saldı. Babasının kitaplarını gizli gizli okumaya başladı ve daha sonra bu fark edilince babası ona daha işine yarayacak kitaplar verdi. Kendini daha küçükken geliştirmeye başlayan Bartemius ufak ve zararsız büyüleri de bu yaşta öğrenmeye başladı. Eğitimine büyük bir ilgi gösteren Bartemius aile içinde de küçük kardeşine ilgi gösteriyordu. Onun her şeyden korumaya çalışıyor ve onu seviyordu.

Sonunda Bartemius'un beklediği şey olmuş on bir yaş doğum gününden sekiz ay sonra Ilvermorny'den kabul mektubu gelmişti. Babası ve annesinin gurur dolu bakışları ve kardeşinin sevgi dolu bakışları ile Ilvermorny'e gitmişti. Babasının okuduğu sihir tarihi kitaplarından etkilenmiş ve kendine göre haklı haksız yanlılarını çıkarmış ve tamamen adaleti savunur olmuştur.İlk sene bazı öğrencilerin torpilli laflarına maruz kalmıştır babası yüzünden fakat o buna aldırmamıştı. Babasına diğer öğrenciler gibi mesafeli davranıp onunda adaletli olduğuna inanmıştır. Sadece kendisini eğitmek için babasından yardım istemiş iyi bir büyücü olmaya çalışmıştır. Bartemius dördüncü sınıfa geldiğinde Ilvermorny'e kardeşinin de katılmasıyla biraz ilgisi ona doğru kaydı. İlk sene kardeşine ilgisini arttıran ve ona yardım eden Bartemius kendi derslerinin normalde aldığı notların altına düşünce kardeşine olan ilgisini bir anda çekti. Onun için en büyük şey iyi bir büyücü olmaktı. Yinede abi kardeş ilişkisi devam etse de her geçen senede aralarına yavaştan mesafeler girmeye başladı. Beşinci seneye geldiğinde ise heves ettiği özel yetenekleri araştırmaya başladı. Genetik olmayan büyüyle öğrenilen bilen yetenekleri araştırdı ve kendi karakterine uygun bir yetenek olan Zihinfendar yeteneğini buldu. Çok uğraşlar sonucu kendini bu yetenek için geliştirmeye başladı. Yedinci sınıfa geldiğinde bakanlıkta staj yapmaya başladı ve okulunu bitirdiğinde bu yoldan ilerlemeye aklına koydu. Bunun için feda etmesi gereken bir şeylerinin olduğunu biliyordu. Orada olan olaylar yüzünden ailesinden uzak kalmayı seçti ve onlarla olan bağı adeta kopardı.

Hogwarts'tan mezun olduğunda iyi bir büyücü olmuştu üstelik zihinfendar yeteneğini de geliştirmişti. İlk sene ne yapacağına karar veremedi fakat ailesinden bu ilk sene tamamen koptu. Amerika'nın başka bir şehrine Chicago'ya yerleşti ve orada yaşamaya başladı. Kardeşi ile de arasındaki mesafe daha da uzamış oldu. İlk zamanlar küçük küçük mektuplaşmalar ikinci sene kesilir oldu. Bartemius artık kariyerine önem vermeye başladı. Kariyerine küçük bir adım olarak bakanlığa bağlı seherbaz oldu. Bu onun kariyerindeki ilk ve en önemli adımdı. Uzun bir süre bakanlıkta seherbazlık yaptı.

Her şey sorunsuz giderken sevdiği kadınla mutlu bir hayat paylaşmak istiyordu ama bunun için cesaret bulamıyordu. 27.Ekim 60 tarihine gelindiğinden hayatının kara günü başlamış oldu. Sevdiği kadının cadı avcılarının en meşhur ikilisi kız kardeşler çifti tarafından tuzağa düşürmüştü. Genç adam sevdiği kadının cesetini bulduğunda adeta çılgına dönmüş daha sonra ona yapılan işkence ve büyüler ile hafızasını kaybetti.

İstediğiniz Meslek: Seherbaz

Karakterinizin (varsa) Mensubu Olduğu Hizip: Yok

Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:5
Lanet Gücü:13
Tılsım Gücü:10
İksir Gücü:5

[spoiler]Sonsuzluk uzun bir kavran değil midir. Belki bir kaç dakika gibi gelen sonsuzluklar, sanki sonsuz gibi sürecek fakat bir anda bitenler. Yaşamla ölüm arasında kalanlar ve sonsuzluğun duygusunu yaşamak için çırpınanlar. Pek ya ölümde bir sonsuzluk değil midir, insanları beklediği en büyük sonsuzluk. Peki ya cennet ile cehennem de kalanların arafta kilerin sonsuzluğu.  Ne cehenneme düşerler yanmak için günahları nedeni ile neden cennete düşerler iyiliğin akan nehrinde yıkanmak için. Arada bir yerde araf ta sıkışmış kalanlardır onlar.

Genç adam elleri arasında ki mektuba baktı. Üzerinde seherbazlık bürosuna özel mühür vardı. Hemen yanı başında ki küçük masanın üzerinde duran kahverengi benekli bir bakanlık baykuşu getirmişti bu mektubu ona. Kısa süre önce terfi dilekçesi kabul edilmiş ve sevdiği mesleğini daha kaliteli bir şekilde yapmaya başlamıştı ve şimdi de bir mektup almıştı. Mektubu açtığında olay yeri inceleme ile ilgili bir mektup olduğunu gördü.[/spoiler]

Sayfa: [1]