17 Nisan, 2026 09:03:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Samuel Raymond Boleyn

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 7
16
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Satın Alım Talepleri
« : 18 Eylül, 2022 02:25:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Sınıf atlamadan 5 tılsıma, üzerine 3 de ekleyip 20ye tamamlayabilir miyiz efenim

Hatta 5 de Nicho Bey’imizin lanetini tamamlayalım tam olsun bizim olsun

17
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 14 Eylül, 2022 14:29:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 7, total 7
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 2, total 2

Nasıl oldu bilmiyorum ama belli ki bu kalabalıkta yarışmak gerçekten de mantıklı bir fikir değildi çünkü o kadar beklemiş ve zaman kaybetmiş olmama rağmen sonunda herkese yetişmiştim. Aynı sırada uçtuğumuzu fark ettiğimde gözüme Andre'nin çarpmasıyla "Dostum, siz mi çok kötüsünüz yoksa benim hızıma yetişilmiyor mu?" diye bağırarak bir kahkaha patlatmaktan kendimi alamamıştım. Tekrar gaza gelmemi sağladı tabi, efsaneyim lan çünkü. Hem teyzeyi mutlu ettim, hem Eadwig'e fatura kitledim, hem de yarışta öne geçme şansım var. Gerçi etrafıma baktığımda Eadwig'i ve Charlotte'ı görememiştim, belki de çoktan geçip gitmişlerdi. Bunu düşünmüş olsam da bir yanım da diyordu ki bu ikilinin ne yapacağı belli olmaz. Kimsenin görmediği anlarda neler yaptıklarını bir Merlin bilir. Yine arkamızdan bir iş çevirdiklerini düşünmek çok da zor değildi. Ama bunu düşünerek sinirlenmeyeceğim. Umurumda değil artık, istediklerini yapabilirler. İster gizli, ister göz önünde. Sonuçta kuzenim bütün okulun önünde kızı öperken gizlemeyi önemsemiyordu. Charlotte'ın da bir açıklaması olmadığına göre aynen dediğim gibi, istediklerini yapabilirler bundan sonra. Buna daha fazla aklımı yormayacağım.

Kalabalıktan kaçmaya çalışarak süpürgeme sarılmış ilerliyordum. Başka bir peruk misafiri kabul etmeye hiç niyetim yoktu. Olabildiğince insanlardan uzak kalmaya çalışarak hız kazanıyordum. Bu sırada aşağıdan birkaç laf işitti kulaklarım. "Okuldakilerle yetinemedin galiba Samu, sınırlarını aşmışsın!" diye bağırıyordu arkamdan biri. Kim lan o? Dönüp bakmadan tutamadım kendimi. "Ne demek o?" diye bağırdım omzumun üstünden çocuğu görmeye çalışırken ama çoktan uzaklaşmıştım yanından. Adım mı çıkmış nolmuş! "Ulan dedikodumu yapmadan duramıyorsunuz siz de ha." diye bağırdım ortalığa.

Neyse döndüm önüme. Yarış diyorduk. Çevremizden dumanlar yükselmeye başladı. Beş süpürgeli, hepimizi çevreleyen kapkara duman, kalabalıktan çığlıklar yükseliyor. "N'oluyor ya..." diye mırıldanıyorum. Bitireceğimiz yeri de görüyor sayılırdım aslında, hiç sorgulamadan kaçmak istedim ama... Kulağımda duyduğum vızıltıyla buz kesildim. Sağ elimi süpürgemden çekip kulağımın yanında savurdum rahatsızlıkla. Ses kesilmişti, çok çok kısa bir süreliğine de olsa rahatlamıştım. Derken diğer kulağıma arı vızıltıları dolmaya başladı, bir tane değil sanki binlerce arı kulağıma girmeye çalışıyorlardı. Bu sefer diğer elimi de bıraktım ve etrafa savurmaya başladım ama birkaç taneyle bitmiyordu. Bütün çemberi doldurmuşlardı. Dumanlardan daha karanlık bir çember oluşturmuşlardı. NERDEN GELİYOR BUNLAR ABİCİİİİMMM? Sokmasını istemiyorum, hiç istemiyorum. Kıyafetlerimden içeri girdiklerini hayal ediyorum, hatta en hassas yerimden soktuğunu düşünüyorum, vücudumun kabarmasını, iğnelerini çekişlerimizi... "AAAAAAAAA SİKTİRİN GİDİN!" Vücudumda arı iğnesi kalırsa zehirlenirim. Hareket etmeyi bırak kolumu kaldıramam günlerce. İstemiyorum. Hastaneye götürmek zorunda kalacaklar. Ne yapacağım onu da bilmiyorum anasını satayım. Bu vücut iki kere aynısını kaldıramaz. "BİRİ BİR ŞEY YAPSIN! ÖLECEĞİZ OĞLUM ÖLECEĞİZ!" Kollarımla arıları savurmaya çalıştığım için süpürgenin kontrolünü de tamamen yitirmiştim. Bir sağa bir sola savruluyor, tabelalara çarpmamaya çalışarak arada kafamı eğiyordum. Şansıma arılar şimdiye kadar sokmamışlardı hiçbir yerimden, o yüzden doğru bir şey yaptığımı düşünüyordum ama böyle sonuna kadar gidemezdim. İmkansız yani, arılar değilse de süpürgem hazırlayacaktı benim sonumu. Asamı çıkardım bin bir zorlukla. Düşün düşün, nasıl kurtulmuştum bir öncekinden? Eadwig'le koşuşumuzu düşünüyorum. Çamura batmıştık ardından... Üzerime oturmuştu. Beni koruyan kuzenimdi. Ki şu an ne burada olduğu vardı ne de beni koruyacağı. Nereden geldiyse bu kadar arı da bir anda!

Diana'nın bana bağırdığını duyunca gözlerimi kapattım. O güzel yüzünü arıların soktuğu gelmişti gözlerimin önüne. "Diana, dayan..." diye bağırmaya çalıştıysam da çok güçlü çıkmamıştı sesim. Çok canı yanıyor olmalıydı. Bir çözüm bulamıyordum. Kolumla yüzümü kapatmıştım ve derimin üzerine sürtündüklerini hissediyordum. Ama hiçbiri sokmuyordu hala. Diana'dan cevap alamadığım için bağırdım bu sefer daha yüksek. "İyi misin?!" Cevap gelmeyince gözümü açtım ve arkama baktım zorlanarak. Yanıma doğru geliyordu.  İyi olduğundan emin olmam gerekiyordu. Değildi. Gözleri dolmuş, burnu kızarmış... "Ağlama..." diyebildim sadece. Korkumu yenmeye ve ona yardımcı olmaya çalışıyordum ama her şey birlikte inanılmaz zordu. Tek şansım arıların zarar vermemesiydi. Kollarını açtı ve bana uzandı Diana. Dudakları arasından çok yumuşak bir "Lütfen." çıkmıştı. İçimin yağları erimişti bu sese. Güçlü, hırçın kız yerine minik ve bana ihtiyacı olan bir çocuk duruyordu karşıma. Onu böyle görmeye dayanamıyorum. Güçlü olmam lazım. Kendi sorunumu bir kenara bırakıp yardım etmem lazım. Ben dayanabilirim.

Kollarını uzatırken onu yanıma mı almamı istiyordu? Etrafımızda bir sürü şey dönüyor. Aşağı baktım derin bir nefes alarak, dumanlardan gözükmüyordu nerede olduğumuz. Eğer yanlış bir hareket yaparsam onu düşürebilirdim. Bana uzattığı ellerinden birini tuttum ve sıktım tüm gücümle. "Yanındayım güzelim." dedim. "Sakin ol. Kurtulacağız burdan." Daha iyi olmasını istiyordum. "Yavaşça gideceğiz buradan, tamam mı? Elini bırakmayacağım. Güvendesin. Bak, arılara zarar vermedikçe sokmuyorlar. Çok sakin ilerleyeceğiz." Söylediklerimin onu yatıştırmasını istiyor olsam da kalbimin küt küt attığı 1 metre öteden duyulabilirdi. Ödüm bokuma karışmıştı. Şuradan bir kurtulalım soracağım hesabını kim yaptıysa. Ama önce, Diana'nın elini sarmaladım parmaklarımla ve önümüzdeki tek açık noktaya, bitişe doğru süpürgemi sürmeye başladım.

Elimden sadece bunun geleceğini düşünmüştüm ama Diana'nın hala ağladığını düşündükçe içim rahat etmedi. Hala zarar görebilirdi. "Bu mu lan senin koruman?" dedim kendi kendime. Elini tutmak mı aklına gelen en iyi çözüm? Eadwig gelmişti aklıma. Beni korumak için üzerime yatan kuzenim 12 yaşında bile arılardan daha az korkmuştu. Bense şu an hoşlandığım kıza bu fedakarlığı bile yapamıyorum.

Derin bir nefes aldım. "Diana." dedim. "Bana bak." Dikkkatini kendime çekmiştim. "3 dediğimde, önüme zıpla. Süpürgeyi sen kontrol edeceksin. Tamam mı? Yapabilirsin." dedim ve süpürgemde biraz geriye çekildim ona yer açarak. Koskoca teyzeyi bile taşıyabilmiştim, Dianayı haydi haydiye taşırdım. "Hazır mısın?" dedim ve ona güven veren bir bakış attıktan sonra 3'e kadar sayıp o hareketlendiğinde ben de kendime doğru çektim kızı. Önüme oturduğunda bir kolumla onu tamamen saracak ve üzerine iyice eğilerek arılardan uzak tutmaya çalışacaktım, böylece acısı azalacaktı. Hemen ardından da arılara boştaki elimle asamı uzatacak ve cansız hale gelmeleri için "Resifors!" diye bağıracaktım. Eğer işe yaradığını görürsem, bütün arı gruplarına gücüm yettiğince bu büyüyü atmaya devam edecek ve hepsini tek tek küçük boklara çevirecektim.

Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 6, total 6
Talih 1d10 : 2, total 2




18
Boleyn Adası / Ynt: Kuzenim gelmiş (Vol IV)
« : 04 Eylül, 2022 16:25:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kuzenim ilk başta soruları düzgün yanıtlamak yerine kısa kısa cevaplar verdiği için inandırıcılığımızı kaybediyor gibiydik. Maryam da Eadwig konuşurken bana manidar bir şekilde bakıp onaylamamı bekliyor gibiydi ama anlamamış gibi yaparak sigaramı üflemeye devam ettim ben. Foyamız ortaya çıkacak diye korkmuyor da değildim. Eadwig’e laf atmak hataydı belki de, iyice bozacaktı ortamı. Onun konuşmasını engelleyip söze atıldım birkaç kere ama sohbetin düzelmesi için sanırım alkol seviyesinin artması gerekiyordu. Biraz daha içtikten sonra da tahmin ettiğim gibi oldu, unutmuştuk konuştuğumuz her şeyi. Eadwig’e her ne kadar sinir olsam da viskiyi hiç de bozuntuya vermeden içmeye devam ettiği için takdir etmiştim. Düşündüğüm gibi biri değildi işte, eğlenmeye çalışıyor ve sınırlarını aşıyordu. Onu erken infaz eden bendim. Kıskanmama gerek yok dedim, en yakın arkadaşlarımdan biriydi o. Yıllardır aynı evi paylaştığım, her zaman yanımda olan Eady. Kendime gelmem lazım, çocuk benim için hiç hoşuna gitmeyen bu ortama bile geldi. Aldım elinden şişeyi ve bir sonraki yudumumu çok büyük aldım. Madem geldik buraya, değecek kadar içelim. Bir yudum, acı tat, boğazımda yanma ve sonra gelen baş dönmesi. Tütünü içime çektikçe de mayhoş oluyor, beynimin zonklayarak dönmeye başladığını hissediyordum ama sakin olmaya çalışıyordum.

Birkaç yudumdan sonra iyice kaybettim kendimi. Maryam kulağıma eğilmiş bir şeyler fısıldıyor, Eadwig’le Esme de ayağa kalkmış etrafa bakıyorlardı. Ayrılacak mıydık şimdi? Ben ağzımı aralayıp da iki kelimeyi birleştirene kadar uzaklaşmışlardı bizden. Maryam da boynumun yakınlarındaydı, dudaklarını hissetmeye başlamıştım. Sıcak nefesiyle tenim buluşuyor ve yavaş yavaş ona doğru eğilmemi sağlıyordu. Heyecanlanan kalbimi hissedebiliyordum, belki de bu sefer sadece öpüşmeyle kalmazdım. Okula dönünce gerçekten de anlatacak bir şeyim olacaktı. Herkesin ne kadar imreneceğini düşününce sırıttım kendi kendime. Maryam’ın elini aşağılarda hissettiğime bu düşünceler bir bulut gibi yok olup önemini yitirdi. Milleti özendirmekten daha çok hoşuma giden şeyler oluyordu şu an. Ben de bir şey yapmalı mıydım emin olamıyordum, o daha dominanttı ve yavaş yavaş beni arkaya itiyor gibiydi. Kıza karşı bir adım atsam tecrübesizliğimi fark edecekti o yüzden kendimi ona bırakmaya karar verdim. Arkaya doğru kollarım üzerinde yaslandım biraz. O da tam önüme geçmiş eğilmişti şimdi. Pantolonumu açmaya başladığında heyecanla yardıma giriştim. Biraz zor olsa da başarmıştım ki o sırada solumuzdaki sokaktan birilerine çarptı gözüm. Aydınlık bizim tarafa vurmuyor olsa da karaltılar belli oluyordu ve sanırım saat geç olduğu için de sessizliğin içinde kızın öpücük sesleri fazla yankılanıyordu. Ayrıca sokak lambasının ışığına bakmak da iyice başımı döndürmüş ve baygın halimden bilincimi yerine getirmişti. Midemin bulantısını da o an fark etmiştim.
 
Hiç istemiyordum durmak. O kadar iyi hissettiriyordu ki kızın dudakları… Hayallerimden çok, çok, çok daha iyiydi. Hatta dişlerimi sıkmıştım bir ses çıkarmamak için. Ama kendimi çok rezil hissediyordum. İnsanların bakışlarını görmek aşırı rahatsız etmişti. O tarafa baktıkça mide bulantım geliyordu geri. Önce karnımı tuttum engel olmaya çalışarak. Sakın bana bunu yapma diyordum içimden. Sonra bakışlarımı kıza çevirdim. Ne yaptığını görürsem durmasını istemem ve ana kapılırım diye düşünüyordum. Ama sonunda dayanamadım.
“Dur..” dedim gözüktüğümüzü söylemek istediğim için ama umurunda değildi kızın. “Kendimi iyi hissetmiyorum…” Oturur pozisyona gelmeye çalışırken hiç beklemediğim bir anda beni göğsümden arkaya doğru ittirdi ve kayalara kafamı vurmamı sağladı. “AHH!” diye bağırdım acıyla. Zaten sırtım ağrımıştı başından beri, kendime geldikçe ne kadar rahatsız olduğumu fark ediyordum. Acı, uyuşukluğumu ortadan kaldırıyor gibiydi.

Maryam yanıma doğru gelip “Yaa Samuuueeel, niye sakin durmuyorsun bitaneemm?” diye beni azarladı. Saçı başı iyice dağılmış ve makyajı akmıştı, yakınıma gelince fark etmiştim halini. Hiç hayalimdeki gibi bir tecrübe olmuyordu. Midemin kabarmasıyla kızın suratına bakamadan yanıma dönüp kusmaya başladım. Maryam’ın da sessiz bir çığlık basarak “Iyyyy…” dediğini duyuyordum. Rezilim cidden. Akşam yemeğinde çok bir şey yemediğim için sıvı kusuyordum hep. İçimdeki her şeyi çıkardığımda döndüm geri yerime ve sırt üstü uzandım gözlerimi kapayarak. Gözüm kapalıyken de başım dönüyor. Elimi kaldırdım alnıma yaslamak için ama kontrolü bende değil gibiydi, havada alnımı bulamadan geri göğsüme düştü. Gerçekten o an kayalardan denize doğru yuvarlandığımı hayal edip gözümü açmak zorunda kaldım. Açınca da ışıktan kamaşan gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım sağıma doğru. Maryam artık yanımda değildi. Bize doğru gelen kuzenime doğru yürüyordu. Daha doğrusu, kardeşini de alıp gidecekti büyük ihtimalle. Eadwig bana kızmaya geliyorsa hakkıdır diye düşünüyorum. Utançtan yerin dibine gireceğim az sonra.

Pantolonumu çektim geri. Yanıma yaklaştıklarında ağzımı silerek doğruldum. Ama beklemediğim bir soruyla karşılaşmıştım. Amacı neydi ki şimdi? Yalan söylemeyi vücudumdaki alkol seviyesine rağmen hatırlayabildim bir şekilde. “Üst sınıflar bu kadar eğleniyorlar mı sence?” dedim gülmeye çalışarak. Pek eğlendiğim söylenemez gerçi. Hala midem bulanıyor. Kızlar da çok salak. Ama bunu kabul etmek kaybetmek gibi geliyor o sırada. Eadwig konuşmaya başladı tekrar. Kızlara hakaret ettiğini duyunca kaşlarımı çattım. Onlar da kol kola girmiş, kuzenime bakıyorlardı şaşkınlıkla. “Ne diyorsun kuzen ya?” diyerek ayağa kalktığım sırada bana bağırmaya başladı. Boleyn olduğumu bağırıyordu ortalıkta. Kızlardan “Neeeğ? SİZ BOLEYN MİSİNİZ?” şeklinde ciyaklamalar başlayınca az önce sokaktan geçenler bunu da duydular mı diye kontrol etmek zorunda kaldım. Az önceki samimi halimizi gördükten Boleyn olduğumuzu da duymaları hiç ama hiç hoş olmayacaktı. Eadwig’e çıkışacaktım ki ikizlerden birine savurduğu bir tokatla ağzım açık kaldı. “Napıyorsun lan sen?” diye yükseldim iyice ve omzundan ittim kızdan uzaklaşsın diye. Aklım almıyor yaptığı şeyi. Konuşamazlar bizimle diyor. “Gelmeseydin lan o zaman? Zorla mı getirdik!” diye bir kere daha ittirdim omuzlarından sinirle. O da bana sorumsuz olduğumu bağırmaya başladı. Kaçıyormuşum her şeyden ve… Ona yük bindiriyormuşum? Sıkıcı diyemezsin bana diye bağırıyor. Onu düşünmediğimi söylemeye başladı sonra da. Neyini düşünmem gerekiyor ki ya? Yani sanki elimden bir şey geliyormuş da yapmıyormuşum gibi davranıyor. Kötü bir durumu mu var hem? Yediği önünde yemediği arkasında. Şaşkınlıkla dediklerini dinliyorum sadece çünkü içindekileri kusup bitirene kadar ne desem dinlemeyecek belli. Kızlar da kaçıp gittiler bu sırada.

Ne istersem aldığımı söylediğinde kendimi tutamayıp “Sen kafayı yemişsin.” diyebildim. Ne istemişim şimdiye kadar? Benim böyle bir lüksüm olduğuna mı inanıyor? Her şey onun. Her şey. Ya ben istenmeyen bir misafirim be evlerinde. Gerçekten bunu yaşamayı “istediğini yapabilmek” olarak mu görüyor? Ben istemez miydim o adamlarla sohbet edebilmeyi? Ben istemez miydim sigara içerken yakalanınca başıma bir şey gelecek mi diye korkmamayı? Onun bu saatte burada olmasıyla benimkisi arasında dağlar kadar fark var. Bunu nasıl göremez? Ben tek başıma değil de Eadwig’le geldiğim için belki 10 katı fazla ceza alacağım yakalandığımızda. Onu kötüye alıştırdığım için azar yiyeceğim, belki daha kötüsü. Ona rağmen beraber yapmak istedim. Ve kurallara uymamı, dişimi sıkmamı mı söylüyor? Şu an yaptığım şey çok daha zor! Ben sabırlı olmasam gebertirdim be bütün ailesini! O kadar nefret ediyorum ki… “Ben dişimi sıkmıyor olsam, biz bir daha görüşmezdik Eadwig! Kendine gel artık!” diye bağırdım ama o beni dinlemeden devam ediyordu. Sinirle oturdum geri kayalığa. Kızlar da gitti anasını satayım. İçine etti gecenin. Sinirden başım zonkluyor, zaten kusmuğum da hemen yanda bize bakıyor, zevk de alamadım yeterince, ortada kaldı her şey.

Eadwig’in son sözleriyle birlikte kafamda şimşekler çakmaya başladı. Yasaklıyormuş bana dışarı çıkmayı. Kendi adasıymış. Kolumdan tutunca boştaki elimle ittim var gücümle geriye doğru ve ayağa kalktım. Sesim bağırdıkça gürleşiyordu. “SEN KİMSİN LAN?” Cebimden refleksle asamı çıkarmaya yeltendim ama yaz tatilinde büyü kullanamayacağımız için eve bırakmıştım. Hırsım geçmemişti, bir yumruk salladım suratına. Yumruk atmayı pek iyi bilmiyorum. “İki sigara içiyorsun diye adam mı sandın kendini?” diye bağırıyorum. “Sen benim hiçbir şeyimi üstlenemezsin, anladın mı? Kim üstlen dedi zaten? SEN NE SANIYORSUN KENDİNİ? SANA MI MUHTACIM? BANA ÖZENMENE Mİ MUHTACIM?” Çok oturdu dediği. “Mahvettin her şeyi. Seninle eğleneceğimi düşünmek hataydı. Bayılıyorsun adına da adana da. Bıktım, hepinizden bıktım. İĞRENİYORUM YALNIZLIĞINIZA. Etrafındaki herkesi uzaklaştıracaksın böyle. Bak gittiler mutlu musun? Ortamın içine hipogrif boku attın. Artık bi' rahat bırakın beni!” diye son kez ittim kuzenimi. Sonra midem bulanmaya başladı, eğildim yana ve içimdekileri boşalttım bir daha. Konuşabildiğim sırada da "Rezil ettin ikimizi de." diyebildim. "Seni de sikiyim, evini de. Gelmiyorum hiçbir yere. Siktir git." Kayalara tırmanarak çıktım karanlıktan ve sokakta ilerlemeye başladım sinirle. Nereye gideceğim onu da bilmiyorum ama hiçbir kuvvet beni geri döndüremez artık.

-rp sonu-
Samu da dönmüştür eve bi ara yani napıcak acaba sokakta ne sanıyosa kendini

19
Boleyn Adası / Ynt: Kuzenim gelmiş (Vol IV)
« : 04 Eylül, 2022 01:42:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Özgürlüğün sınırları bilmem ne diye boş yapıyor kuzenim. "Eveeet kanka, başkasının özgürlüğü başladığı anda bizim özgürlük fıss falan fistan. Şu an sınırsız olmamızın, kimseye, bak KİMSEYE bir zararı yok." Kollarımı açıp çevremi gösterdim yanımızda kimse olmadığını gösterircesine. Merlin'e yeminim olsun rahatladım çıktığımız anda. Yokuşu inerken zıpladım ayaklarımı birbirine vurarak. "Ayaklarım da yere değmiyor anasını satayım."

Tabi çok da cıvıtmak istemiyordum, daha gece uzundu o yüzden düzelttim yakamı paçamı geri. Eadwig'i dinlemeye başladım. Melez olduğumuza anca aptalların inanacağını söylüyordu. Düşündüm ciddi bir şekilde kızları. Yani melezler de ne kadar farklı bir hayat yaşıyor olabilirlerdi ki? Ben Clayton'dan biliyordum az buz bir şeyler ama Eadwig'in Muggle'lar hakkında Muggle kelimesi dışında bir şey bilmediğine emindim. Neyse ki kızlar gerçekten de yarım akıllılardı. "Sen... Sen güven bana." dedim kendimden emin bir şekilde. O sırada da yokuşu inmiş bir dönemece gelmiştik. Buradan sonrası ya köyün merkezine gidiyordu ya da düz bir mahalleye. Sağdan gidince pek bir şey yoktu, evler ve yerli halkın kullandığı birkaç dükkan. Sol taraf ise ticaretin döndüğü, gemilerin yanaştığı ve bizim de rotamızın bulunduğu yoldu. "Şurdan." diye tarif ettim o konuşmaya devam ederken.

Duyduğum fikirle "Ne tatlısı dostum ya?" dedim bıkkın bir şekilde. "Senin o güzelim ruhunu kim sömürd-" derken sözümü geri yuttum gördüğüm manzarayla. Eadwig, sigara. Normal bir olaymış gibi yaktı tüttürmeye başladı. Hiç de haber vermeden nasıl becermiş bu işi, sanki her gün yaptığı bir şeymiş gibi rahat rahat yürümeye devam ediyor."Gören de bir derdin var sanacak kuzen." dedim dalgaya vurarak ama oralı olmadı pek. Demek ki bazı kuralları yıkmayı o da istiyordu. "Garipsin ha. Bi' değiştin şu an gözümde." dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Sadece garip de değil, açıkçası havalı gözüküyordu şu an gözüme. Olgun bir beyefendi gibiydi. Ben daha bir iki kere tadına bakmıştım. Hogwarts'ta üst dönemlerin yurt odasında camdan üfletmişlerdi bir iki fırt. Tadı da leşşş gibi. Neden içtiklerini anladıysam ben de adadaki heykeller gibi şurada taş olayım. Ha üflemesi güzel, ona inanırım da hiç öyle el titretmelik bir güzelliği yok gibiydi. Bir daha da canım çekmedi pek. Bu yüzden Eadwig bana bir dal uzattığı zaman elime almış olsam da onun yanında tecrübesiz kalacağım için çekimser yaklaşmıştım. Dalga geçecek miydi? Öksürmezsem pek farkında olacağını sanmıyorum, eminim içtiğime inanıyordur zaten. Denediğimde de sevmediğimi söylemedim kimseye. Sigarayı yaktığında içime çekmeye çalıştım alevlenmesi için. Böyle yapıyorlardı yoksa sadece kağıdı yanıyormuş. Çekince önce boğazımda ağır bir yanma hissettim, ardından normal bir nefesi içime geri çekemeden öksürmeye başladım. Ah, siktir ya. "Ya, su içmiyorum saatlerdir. Boğazım kurumuş." dedim üzerini kapatmaya çalışarak ve ardından konuyu değiştirmek için alkol alacağımız yeri işaret ettim.

Bira içmeyi tercih etsem de -çünkü daha Hogsmade'de denediğim tek içki Kaymak Birasıydı- Eadwig'in ısrarı sonucunda ödemeyi ona kitleme fırsatı çıktığı için viskiyi kabul ettim. Harçlığım anca kendime yetiyordu ve viskiye ayıracak bir miktar yoktu elimde şu an. Yürürken o etraftan huylanıp laf ediyor, ben de rahatlasın diye az kaldı diye yalan atıyordum. Bu sırada da Eadwig hakkında düşündüğüm şeyleri tekrar değerlendirmeye almış ve biraz utanmaya başlamıştım. Onun sonunda ana kuzusuna dönüşeceğini düşünüyordum, hatta onu böyle bir ortama getirdiğim için de tecrübesiz kalacağını ve ayak uyduramayacağını kuruyordum kafamda ama birayı beğenmeyip viski aldıran da oydu sigara içen de. Boyu da sanırım benden birkaç santim daha uzun. Gözlerimi kısıp kafamdan onunkine doğru bir çizgi hayal ettim. Göze batan bir fark olamaz. Hem benim omuzlarım daha geniş. Yürüyüşüne bakıyorum istemsizce ve daha şık duruyordu. Bir eli cebinde, diğer eline de bilmem kaçıncı sigarası. Ben de eski pantolonum yüzünden bileklerim açıkta, kendimi çıplak hissetmeye başlamıştım. Eve gelen adamlar da büyük ihtimalle birkaç seneye onu staja çağırırlardı Bakanlık'ta. Ben ne yapacağım?

İmalı bir şekilde kızları sorduğu zaman "Söyledikleri yerdeyiz." dedim bıkkınlıkla. Yalan mı atacağım sanki? Etrafa bakındım biraz, kayalıklarda iki karaltı görüyordum. O tarafa doğru adımlamaya başladım, ardından emin olamayarak "Maryam?" dedim dönmesi için. Doğru tahmindi, kız ayağa kalktı sesle birlikte ve "Ahhh sonunda!" diye civaklayarak yanıma geldi koşar adım. Siyah kabarık saçlarını omzundan geriye doğru atıp bana vücudunu yaslayarak sarıldıktan sonra arkasını döndü. "Kız gelsene Esme! Ay bu da çok çekingen bir şey ya. Kuzenin de böyleyse kaçıracağım seni buradan, haberin olsun!" dedi yakamı düzeltirken. O sırada da kardeşi yaklaşmıştı yanımıza. Eadwig'e baktım sırıtarak. İkiz olduklarını söylemeyi unutmuşum kuzen ya. "Valla evden yaka paça zor çıkardım ama sizi görünce hatasını fark eder kızlar." dedim iyice sırıtarak ve kızın beni sürüklemesiyle oturdum kayalardan birine. Esme de kuzenimi tutmuş dibine oturtmuştu. Utangaç dediği buysa...
"Ev derken Sammuu?"
Hı? "Ha şey ya, ağız alışkanlığı benimkisi de. Odadan yani."
"E sen bize odamız çok çirkin demiştinnn?" Uzata uzata konuşuyor, ağzında da sakız var konuştukça dişine yapışmış halini görüyorum. Bir yandan iğreniyorum, bir yandan da diyorum ki böyle nasıl öpüşeceğiz? Veya ağzı kokmasın diye almış olabilir sakızı, atar birazdan diye umuyorum.
"Hea ya evet kirli oda. Eadwig işte, dağınık herifin teki! Dağıtıyorsun bari topla be oğlum!" diyerek gülmeye başladım. Sohbet dönsün diye konuşuyorum işte, ciddiye almazdı herhalde Eady. "Ben demesem yüz yıl çıkmaz o kafesinden. E normalded oraya çağıracaktım zaten biliyorsunuz, ama toparlamak uzun sürerdi.."
"Ay biz sana unuttururuz o odayı sen rahat ol hayatım! Sabaha kadar buradayız sonuçta." diye gülmeye başladı Esme de. Ben de ortam yumuşasın diye gülüyorum dediklerine kısaca. Çok da uzatmaya gerek yok sohbeti, kaliteli bir şey konuşamayacağız gibi zaten. "Az laf çok iş. Size hediyemizi sunalım ne dersiniz?" Elimdeki poşetten viskiyi çıkardım gururlu bir şekilde. Kızlar da alkışlıyor bu sırada gülerek. Açtım şişeyi, sonra bardak getirmediğimizi fark ederek "Yaa siktir." dedim. Küfür edince de kızlara ayıp olacağı için onlara çevirdim hemen bakışlarımı ama hiç takmış gibi durmuyorlardı. Tam tersi Maryam aldı eline şişeyi ve bardak lafını dahi etmeden kafasına dikti. "Hıığ- O da olur." dedim şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak. Böyle de içiliyordu demek ki. Ardından şişeyi bana uzattığında hiç bozuntuya vermeden aldım elime ve yutkunarak diktim kafama. Bira gibi olacağını düşündüğüm için büyük bir yudum almıştım ama şişeyi geri çekene kadar boğazımdaki yanma ciğerlerime kadar inmişti. Ağzımın içinde de inanılmaz tatsız, ekşi acı bir tat bırakmıştı. Yüzümü buruşturmak zorunda kalmıştım, bu da kızları daha çok eğlendirmişti. Gözlerimi açtım iyice ve kafamı salladım kendime gelmek için. "Huff, fenaymış. Kaliteli ama, size layık." dedim ve göz kırptım kıza. Bu göz kırpma hareketini de bu yaz çalıştım, önceden yapamıyordum. Birkaç gün ayna karşısında mesai gerektirmişti.

Şişeyi kuzenime uzattım. "Asıl gurmesi burada ya. Sen al kuzen." Sonra da kızların bize sorduğu sorulara yanıt vermeye başladım. "Biz mi? Gezginiz biz. Özel bir görev aslında. İçeriğinden bahsetmesek daha iyi olur. Boleynleri... Yok tanımıyoruz ya. Dedim ya adaya birkaç haftalığına geldik." Kız da baya unutkan bir şey çıktı, söylediklerimi bir daha söyletiyor üst üste. Bu sohbet daha nereye gidecek bilmiyorum. Sıkılıp gidelim de diyemem Eadwig'e hemen, belki de o eğleniyordur. Hatta Esme baya yanaşmış gibi duruyor yanına. Ben fark etmeden işi yürütecek yine kesin. Sigarasını içiyor havalı havalı, ben de soytarı gibi burda yalan üretmeye çalışıyorum. "Şşşt."yaptım sinirle ve elindeki sarılmış sigaralarından birini aldım, çakmağıyla da yaktım. "Ben çok konuştum, kuzenimle daha yakından tanışsanıza." dedim topu ona atarak. Planımı düzgün yapmadığımı söylüyordu, bakalım salak salak sorulara o nasıl kılıf uydurabiliyor. Çok akıllı ya hani.

20
Boleyn Adası / Ynt: Kuzenim gelmiş (Vol IV)
« : 03 Eylül, 2022 16:25:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Dışarı çıktıktan sonra temiz havada birkaç tur atınca masadan kalkışımın kabalığını fark etmiş ve sonuçlarını düşündükçe pişman olmaya başlamıştım. Victorine’den, onları misafirleri karşısında soktuğum durum hakkında bir azar yiyeceğim kesindi ama babama ve anneme karşı daha sorumlu hissediyordum kendimi. Onlar, her ne kadar sebebini anlayamıyor olsam da, bu aileyle anlaşmak için varlarını yoklarını ortaya seriyorlardı. Bense planlarını bozmak isteyen bir köstebek gibi hissediyordum kendimi. İstemeden oluyordu çoğu zaman. Sabırsız davranıyorum ve patlıyorum hemen. Ama adamlar ağızlarını açmadılar ya! Babam Gryffindor olduğum için utanıyor, biliyorum. Bir gün alıp başımı çekip gideceğim, yanlış kararlar verip sokaklara düşeceğim sanıyor. Gryffindor olduğumu öğrendikten sonra attıkları mektubu hatırlıyorum da… Sadece “Olay çıkarma.” yazmıştı. Annem ise bu konu hakkında hiçbir şey söylememiş, okulun güzelliğinden yararlanmamı ve kendimi geliştirmek için uğraşmamı, bol bol da yemek yememi öğüt vermişti. Teşekkürler anne. Neyse, en azından benim iyi olmamı istediğini biliyordum. En azından babam gibi gelip bana “Gryffindorlar ailelerine bakmayı bilmezler çünkü düzgün düşünemezler, bu hayatta en önemli şey bir sonraki adımını planlamak. Sakın cahil olma, cesaret hiçbir zaman iyilik getirmez Raymond.” gibi zırvalıklar anlatmıyor yıllardır.

Düşündükçe sinirleniyordum tabi. Zaman da daralıyordu, çekip gitsem daha iyiydi şimdiye kadar ama Eadwig’in evden çıktığını görmüştüm. Yanıma geldiğinde tahmin ettiğim gibi evden çıkamayacağımızı söyleyip bana balkonda bomboş oturma önerisinde bulundu. Göz devirdim. “Var yaa planımı tam da böyle bir şey için iptal etmeyi hayal ediyordum dostum! Yaşlılar gibi üzüm yiyip balkonda oturmak!” Sinirle dalga geçtim kuzenimle. O sırada bana uzattığı üzümleri yiyor olmasam daha da sinirlenebilirdim ama şekerli şekerli yatıştırdılar biraz. “Git de misafirlerinle ilgilen Eady, nasıl fikir? Zaten geç bile kaldık.” Homurdandım. Döndüm gideceğim ama şöyle bir sorunum da var: Bu planda iki kişi olmak zorundayız. Yani ikna etmem gerekiyor. Hem Eadwig'le bir şeyler yapmayalı da uzun zaman oldu, gelsin istiyorum abi!

Derin bir nefes aldım ve kuzenime döndüm sakince. "Bak kuzen, günlerdir bu evden adımımızı atmıyoruz dışarı. Şu surların..." Bahçenin çevresini gösterdim. "...dışına çıkmak istemiyor musun? Ne var merak etmiyor musun? Okula dönünce anlatacak bir şeylerimiz olsun istemez misin!" İkna etmeye çalışarak yaklaşmıştım ona doğru ama çocuk üzerimi süzüyordu. Ne giydiğimi sorunca rahatsızca pantolonumu aşağı çektim bacaklarımdan. Bir yerlerim belli olmuyordur diye umuyordum. "Niye garipsiyorsun ki?" dedim savunmaya geçerek ve onu işaret ettim. "Seninkiler gibi bir şey işte. Her zaman giyindiğin gibi." Evet Eadwig her zaman resmiydi, sanki her an bir devlet başkanı misafirliğe gelebilecekmiş gibi düzgün giyiniliyordu bu evde. Bana yakışmamıştı ama sanırım, alışık da değilim, üzerime de oturmuyor bu tarz. "Yakışmamış değil mi? Gidip değişiyorum ya-" derken susturdu beni.  İyi başladı aslında biliyor musunuz? İltifat edecek sandım. Ama sonra hizmetçilerle arkadaşlığa çevirdi konuyu. Rahatsız olduklarını bildiğim için gizlice konuşuyordum zaten ya. Demek ki hala batıyordu gözlerine. Ama dedikleri bildiğin yalnız kal daha iyi gibi bir şeydi. Kafayı yerim ben tek başıma, anlamıyor herhalde bunu. "Kanı bozuk diye diye çevrende kimse bırakmayacaksın. Git evlen çocuk yap diyen mi var sana onlarla? Kanından sana ne oğlum?" Gerçekten öyle değil mi ama? Yani soyunu devam ettirmek amacıyla bakmıyorsan herkesle arkadaş olabilirsin. Neyseki Clayton burada değil ve kavga çıkmıyor diye düşünmeden edemedim. Arkadaş grubumuzda melez olan tek kişiydi. Eadwig'le de pek anlaşabildiklerini söyleyemeyeceğim zaten. Daha çok Cyneric ile birlikte espri yaptıkları için bağlanabilmişti gruba. Ama bu sene aramızı buz kestiği çok olmuştu.

Eadwig yemeğe geç kaldığımı söyleyince oflamaya başladım. Arkadaşım olması gerekmiyor muydu bu çocuğun? "Bak yürüyorsan yürü gidelim. Kızlara söz verdim kuzenimi de getireceğim diye ama çekemeyeceğim bu muhabbeti." Hala bana gelmiş rezil diyor ya. Önceden bana hiç böyle bir şey söylemezdi. Hakkımda böyle düşünmeye başlamış demek ki artık. Rezil bir çocuğum sadece. Yürümeye başladım bahçe çıkışına doğru. İçimden de gelecek mi diye bir şüphe vardı o yüzden son bir laf atmadan duramadım ve arkamı döndüm gülerek. "Sen artık annişinle içersin akşam çayını. Zaten çok kızar öğrense değil mi? Senin gelebileceğini söyleyen bende hata!" Güldüm yüksek sesle ve döndüm geri arkamı. Bu da onu motive etmiyorsa ben artık kendime eğlenecek başka bir arkadaş bulmalıyım demektir.

Düşündüğüm gibi o da başladı yürümeye. "Ohhh beee! Şimdi oldu işte." Zıplayıp kolumu attım omzuna ve "İşte maceraların adamı ya! Ortağımsın sen oğlum! Çok eğleneceğiz bak çok!" dedim keyifle. Ardından çıkışa yürürken olayı anlatmaya başladım. "Şimdi şöyle ki dostum, ben arada sırada... Kaçmış olabilirim buradan. Kızma hemen bak çok sıkıldım. Hatta senle anlaşalım önce. Kurallardan bahsetme bana bugün, günlerdir kaç kere tekrar tekrar tekrar tekrarrrr duydum şunları anlatamam. Biliyorum hepsini, ama kuralları bazen yıkman gerekir ki kendi hayatını yaşa! Adada pazara falan indim, dükkanlarda gezdim biraz. Sonra daaa bu kızlarla tanıştım. Aslında ikisiyle de tanışmışım ama onu anlamadım ilk... Neyse gözlerinle gör daha iyi. Ben bunlara kendimi farklı tanıttım tabii ki. Kuzenimle birkaç haftalığına geldik dedim. Bir motelde kalıyoruz ve yaşımız da 17 sanıyorlar! Dün cebime bir not sıkıştırmışlar Eady! İskeleye çağırdılar, eliniz boş da gelmeyin demişler." Bu sırada akrabalarımız Lancaster ve Godwinson'ların kulelerini de geçmiş ve çıkışa ulaşmıştık. Ayna şeklinde bir geçitti burası. Şehre açılan, Boleyn hanedanı dışındaki insanların arasına karışabileceğimiz yol buradan geçiyordu. Döndüm kuzenime, "Özgürlük kadar güzeli yok. Göreceksin." dedim ve sırtını sıvazladıktan sonra geçide girdim.

21
Boleyn Adası / Ynt: Kuzenim gelmiş (Vol IV)
« : 03 Eylül, 2022 00:20:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Odamın kapısı tıklandığında alnıma düşen tutamı yukarıya doğru bastırmakla meşguldüm. Mutfak çalışanı Fhatma cevabımı beklemeden kapıyı açıp “Samu, yemeğe geç kalıyorsun!” diye 3. uyarısını yaptığında eğildiğim boy aynasından uzaklaştım ve ona döndüm. Kollarımı açtım kombinimi göstererek. “Nasıl?” dedim ve bir tur attım etrafımda. Gözlerini kaçırarak iyi olduğunu söylediğine göre çok kötü olmuş. “Neee?” dedim uzatarak. “Buna kötü diyen son kişi kör oldu ha.” Aynadan baktım kendime. En şık gömleklerimden birini giymiştim. Bej rengi, keten, kol düğmelerine de özenmiştim oldukça. Babamın pahalı düğmelerini aşırdım odasından dün gece! Pantolon biraz sıkıydı, oturunca yırtılır mı diye de korkmuştum hatta. Geçen seneden kalma kahverengi bir pantolon, boyum uzayınca biraz bileklerimi göstermeye başlamış ama… Kalıbı güzel! Rengi de iyi gibiydi. Kızlar bu tarzı beğeniyorlar bu aralar. “Cidden beğenmedin mi Fhatma? Doğruyu söyle bak yoksa.. rezil olurum! Önemli biliyorsun.”

Fhatma benden birkaç yaş anca büyük, evdeki çalışanlardan birinin kızı. Okula göndermiyorlar, burada ablalarıyla birlikte çalışıyor. Boleyn’lerden sıkıldıkça da sohbete yanıma kaçıyor. En çok onunla sohbet ediyorum bu evde. Neredeyse Eadwig’den bile çok. Okuldaki yaşadıklarımı, Ada’da yaptıklarımı, evdekilerle kavgaları… Hatta arada gidip toplantı odasından amcamları dinlediğimiz bile oluyor. O kadar gizli ne konuşuyorlar merak etmeyen delidir. Evde biraz da gözüm kulağım oldu sayılır yani. Dost biriktirmek çok önemli.

Bu ev son birkaç yıldır değişiyor. Önceden geldiğim o eğlenceli büyük yazlık evi değil de sanki artık… Daha soluk, daha cansız ve biraz da hapishane gibi. Evet hatta tam olarak hapishane! Odalarımızdan çıkmıyoruz, çıktığımızda gardiyan gibi etrafta mutlaka bizi izleyen birileri oluyor ve hatta Eadwig ile görüşmemize bile annesi olacak o kadın saat sınırı koydu. Şaka mı bu ya?

Geçen yaz geldiğimde de eskisi gibi değildik. Yemekler ayrı yeniyor, beraber bahçe yürüyüşleri ve süpürge yarışları yapılmıyordu artık. Ama bu yaz daha fena. Sıkılıyorum ya evde, koskoca köşk ama 4 duvar içine tıkıldık kaldık haftalardır! Zaten ben biliyordum başından böyle olacağını, dedim bizimkilere de. Gitmeyelim yani ne olacak ki? Dip dibe aylarımızı geçirmeye değiyor mu? Victorine ile toplasan günde 2-3 cümle kurduğumuz olmuyor birbirimize. Annemle de geçinemiyorlar, onu eziklediğini görebiliyorum. Kendini burada iyi hissetmiyor, ama sorduğumda aman Victorine hanım da bilmem ne. Yamacından ayrılmıyor, bırakmıyor kadını bir türlü. Diyorum acaba ben mi tanımadan yargılıyorum, yakınındakilerin sevdiği bir insan mı kendisi… Ama yok. Ben tanıyorum malımı arkadaş. Bana böcek gibi bakıyor kadın. Sadece bana değil  anneme de aynı. Hiçbir zaman sevmeyeceğim büyük ihtimalle. Sonuç olarak, babam evdekilerle anlaşan tek insan. Nasıl bir anlaşma tarzları olduğunu anlamıyorum gerçi ama babamın onlara karşı bir hürmeti olduğunu görebiliyorum bu yüzden 3 ay yanlarında kalmak görevimizmiş gibi davranarak devam ediyoruz hayatımıza. Gerçi bu sene 2 ay kalıp Londra’ya dönmekte anlaştık ama göreceğiz.

“Yani… Yakışmış işte dedim ya! Kirletme dikkat et… Zaten…” Fhatma tam konuşmaya başlamışken susunca kaşlarımı kaldırdım.
“Zaten ne?”
Kız geveledi bir şeyler.
“Off var ya seni anlamak için Hogwarts’ta ayrı ders açılması lazım. Yemin ederim ağzını okumaya çalışmaktan bi hal oldum kızım..”
Öksürdü önce. “Kime süslendin ki?”
“Kız mıyım ben süsleneceğim? O nasıl laf?” Cevap veremeyince ve gevelemeye başlayınca yine başladım ben. “Süs derken mesela Eadwig gibi bir süs mü, hani o şık giyiniyor ya. Elitimsi bir süslülük mü yoksa sokakta görüp çakma derisi dökülen şapka takmış fırfırlı gömlek giyen erkek süslülüğü mü? Kalitesiz deme sakın bana!”
Kız oflayarak döndü arkasını çekti gitti. Lönk diye gitti bildiğin evet. Anlamsızca baktım kapıya bir süre, sonra “Hmm, iyidir ya.” diyerek çıktım odamdan ben de ve indim alt kattaki yemek odasına.   

Bugün Pazar akşamıydı, bütün aile yemek için toplanıyorduk her Pazar. Masanın başında Apollo, sağında Victorine, solunda  Apollo’nun misafiri o hafta her kimse, devamında amcalarım, aralarında babam, en sonda da annem ve ben. Eadwig’le iki uçlardaydık denilebilir ama bugün ona bir not ulaştırmam gerekiyordu. Odamda hazırladığım parşömeni iyice katlayıp küçültmüştüm, servis yapan elemanlardan birinin cebine masaya oturmadan hemen önce sıkıştırıp “Eadwig’e!” diye fısıldadım.

Masaya en son gelen bendim. Apollo’nun sert bakışlarıyla karşılaşmış olmama rağmen hiçbir şey söylemeden sessizlik içinde oturdum yerime, onlar da sohbetlerine devam ettiler. Tabağımdakileri yemeye başladım hızla, bir yandan da sohbetlerini dinliyordum. Sanırım Eadwig’in tanışması için Bakanlık’tan önemli birilerini getirmişlerdi ki sohbet ederken dikkatlerinin bozulmasını istemiyorlardı. “Eadwig de Slytherin bina başkanı olmak istiyor.” gibi bir şeyler zırvalıyordu Victorine. Adamlardan biri güldü, “Boleynlerin Slytherin varisleri tükenmiyor tabii ki! Şaşırdık mı?” dedi. Ardından diğeri atıldı söze, “Koskoca ailede Slytherin dışında bir binaya giden söyleseniz Merlin’e yeminim olsun şapkamı çıkarırım burada.”

Eee?

Babamla bakıştık o an. Niye söylemiyor ki? Oğlum Gryffindor desene. Burda bir Boleyn daha var desene. Çevirdi gözlerini onun yerine. Mahcup bir şekilde ona çevrilen bir soruyu yanıtlamaya devam etti. Ben de döndüm, ne yapayım? Kalkıp yaygara mı çıkarayım? Ben de buradayım diye bağırayım mı? Çok yapıyorum düşüncelerimde bunu. Ama sonra neden diyorum. Ne gerek var ki? Gelmişiz yemeklerini yiyoruz, yataklarında yatıyoruz, sorun çıkarmak istemiyorum bir de üzerine. Tam olarak söyledikleri gibi biri olmak istemiyorum. Umrumda değil ne yaptıkları. Eadwig görsün mesajı, kalksın gidelim. Bu yüzden sohbetleri bitene kadar bekleyeceğim.

Dedim. Bekleyecektim. Ama Eady Bey kendini sohbetten alamadı bir türlü! Mektubu ona adam kaç kere, KAÇ KERE uzattı ama bir türlü fark edemedi ki alsın daaa okusun daa kalkmaya hazırlansın. Sonunda içimden küfür ede ede kalktım masadan, bir hışımla da çıktım salondan. Sinirle soluyarak arka kapıdan çıkıp köşk bahçesinin çıkışına doğru yürümeye başladım. Madem ailenle evcilik oynamak istiyorsun, oyna kuzen! İstediğini yap yani bana mı kaldı? Benim planım zaten 1000 basar 1000. Çok pişman olacak gelmediğine.

22
Boleyn Adası / Kuzişim gelmiş (Vol IV)
« : 02 Eylül, 2022 20:10:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bir şarkı da benden gelmesin mi?
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=m6TXPNybrmk[/youtube][/spoiler]



Sonunda ergenliğe girmiş Samu ve Eady düşününüz efenim. no kuziş anymore
Tarih: 4. sınıf yazı


23
Boleyn Adası / Ynt: Kuzişim gelmiş (Vol III)
« : 02 Eylül, 2022 19:34:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"AĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞ!"

Kuzenler koşmaya başladılar çığlıklar içinde ama bu ne kadar iyi bir çözüm olacaktı tartışılır. Bağırmak en iyi ihtimalle birkaç arıyı korkutmuş olabilirdi. Bir kovanda ortalama 40 bin arı olduğunu düşününce bu, sonsuzluktan 1 veya 2 çıkarmaya benziyordu. Hala fazla arı vardı anlayacağınız. Sırtlarından, bacaklarından, kollarından, boyunlarından... Açık olan HER yerlerine dolmuştu arılar. Aslında arılar pek sevmezler dokunulmayı, dokunmadıkça da zarar vermezler ama bu iki çocuk kollarıyla öyle hareketler yapıyorlardı ki büsbütün düşman edinmişlerdi arı sürüsünü. İki taraf da canının derdine düşmüştü ve sürüsünü korumak isteyen dişi arılar acımadan bırakıyordu iğnelerini minik çocuklarda.

Samuel elindeki şişeyi sallayarak birkaçını içine almaya çalışır gibi hareketler yapıyordu ama acısından sonunda hareket edemez oldu ve Eadwig ile beraber yere kapaklandıklarında ağlamaya başlamıştı bile. Canının bu kadar acıdığını hiç hatırlamıyordu! Eadwig'i de bu duruma o sokmuştu, o sırada başka bir şey düşünmek ne kadar mümkünse o kadar utanmıştı Samu. Önce kendi kendine bir yol bulmak istedi, yattığı yerde çok savunmasızdı. Dizlerinin üzerine kalktı yerden destek alarak, derken Eadwig'in ittirmesiyle tekrar düştü toprağa ve bu sefer çamurun içinde debelenmeye başladı! Niye böyle bir şey yapmıştı ki? O da mı vuracaktı bir tane? Bacaklarına da arılar dadanmış devam ediyorlardı saldırıya! Aptallığı yüzünden hak ediyordu belki de bunu. Arı kovanına niye yanaşmıştı ki? Yerinde başkası olsa bilirdi tehlikeli olacağını. Düşünemiyordu, yeterince zeki değildi belki de. Diye diye çocuk kendini eziklemeye başladı içinden. Tabi rahattı, kuzeni koruyordu onu. Farkına bile varmamıştı ilk başta. Sonradan bastı kafası olanlara, arılar artık üzerinde değildi çocuğun, kuzeninin ağlama sesleri ise devam ediyordu. Ağlamaklı sesiyle "Ea-Eady?" diyebildi debelenmeyi bıraktığında.  O sırada da çocuğun bağırışı duyuldu, ardından bütün acısı kesildi Samu'nun. Yüzünü çamurdan çıkarıp bakamamıştı neler olduğuna ama Eadwig'in bağırışından hemen sonra vücudunun yere doğru bastırıldığını hissetmişti birkaç saniyeliğine.

Eadwig üzerinden çekildiğinde acılar içinde kalkmaya çalıştı; diz kapakları acımıyordu, oralara bastırarak ayağa kalkmaya çalışırken eli çamurdan kayınca tekrar düşmüş oldu yere. Kuzeninin de ağladığını duyuyordu bu sırada. Elinin içini de sokmuşlardı, kullanamıyordu ki kalkmak için! Sonunda bir şekilde buldu çaresini ve ağlamamaya çalışarak kalktı ayağa. Ağzını açsa tek kelime söyleyemeden ağlamaya başlayacağını biliyordu o yüzden dişlerini sonuna kadar sıkmış, kollarıyla bacakları birbirine dokunmayacak şekilde açılmış, çamurlar içinde ve yüzü de kanlı haliyle kuzenine bakıyordu. Oyun oynamak mı? Bir daha böyle bir oyun, asla! "Ge-gel, gi- hof- gidelim." diyebildi sadece ve penguen gibi yürümeye başladı evin yolunu.

Bazı anlar vardır, o an gelene kadar bilemezsin hayatındaki etkisini. Tüm güvenini, varlığını sarsacağını anlamazsın. Küçük bir çocuksun zaten, ergenliğe girmemişsin. Kardeşi saydığı kuzeniyle oyun oynamaya çıkmış ve yaralanmış bir çocuksun sadece. O kadar sefil bir haldesin ki, düşünebildiğin tek şey acının geçmesi. Rahatlamak ve acıdan bayılmadan vücudundaki iğnelerden kurtulmak istiyorsun. Annenin koynuna girdiğinde sana sıcacık kollarını açmasını, hasta çorbası içirmesini, duş aldırmasını, sana bebekmiş gibi bakmasını istiyorsun sadece. Ama farkında olmadığın, veya farkında olsan da o kadar da ciddiye almadığın bir gerçek var. Burası evin değil. Eadwig'in evi. Eadwig de kardeşin değil. Sadece kan bağın olan biri. O yüzden eve gittiklerinde Eadwig Boleyn'i bu hale sokan mahalle çocuğu Samuel'in aileyle kan bağı, sadece bir rezillik olmak zorunda. Eadwig hayal ettiği ilgiye ulaşırken Samuel kuzeninin babasından dayak yemek zorunda. Annesi üzülüyor olsa da susmak zorunda, çünkü burası Boleyn'lerin evi. Eadwig de Boleyn'lerin değerlisi. Yaptığından utanmak zorundasın, özür dilemek de yeterli değil. Çünkü aslında yanına bile yaklaşmamalıydın. Kötü bir örneksin, sınırın yok, aklın yok, sorunsun ve sadece başa belasın. Bir çocuksun aslında sadece ama tam da bu yüzden kendini bir kez olsun savunamıyorsun.

Eve giderlerken Samuel'in hayali uyumaktı. Ama gözlerini geri açtığında adadaki odası değil, St. Mungo'nun tavanları vardı karşısında. Onunsa tek hatırladığı arka bahçede Apollo Boleyn'le karşılaşmalarıydı. Eve adımını dahi atamadığını ise bilmiyordu. 

-the end-

24
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 01 Eylül, 2022 17:21:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Oh. Harika. Diana'ya bir şey olmamıştı. Güvende olduğunu görünce sonunda bu yarışa dahil olma zamanı diyerek bastırdım öne doğru. Hızlandım biraz, millet o sırada çarpışa çarpışa gerilere düşüyor, ben de büyümü tabelalara yollayarak yolumu açıyor ve en öne geçmeye hazırlanıyorum derken... Süpürgemi bir şey arkadan çekmeye başladı! Hooop diye yattığım yerden arkaya savruldum tabi. Süpürgem gidiyor hala gitmesine ama ben ne yönümü kontrol edebiliyorum ne de hızlanabiliyorum. Bir kadın sesi geliyor bir de. "Seni- pis hırsız! HIRSIZ VAR!" Omzumun üstünden bir çevirdim kafamı arkaya, kirpi gibi bir teyze tutmuş süpürgemin ucundan, deli gibi bağırıyor.
"Ben mi hırsızım?" dedim garipseyerek. Bütün hakaretleri işittim de, hırsızlıkla suçlanmayalı uzun zaman olmuştu.
"Melek yüzlü şeytan! Kafama tekme attı!"
NE?"YUH! Yapmadım öyle bir şey. Abla bak yarışıyoruz- bırak-sana be!" Arkadan çekiştirdikçe sözüm kesiliyor sallandığım için.
"Bilirim ben senin gibileri! YÜZÜN GÜZEL DİYE KANARIM MI SANDIN? Aklınca benimle dalga geçiyor eyyyyy ahaaliii! KOŞUN!" Yüzüm güzel cidden yaa. Ama çalmadım bir şey! Az önce tekme atmadıysam da şimdi atmak zorunda kalacağım birine çünkü baya milletin önünde uçmaya devam ediyorum, millete yoldan çekilmelerini söylemeye çalışırken de kadına laf yetiştiriyorum. "YARIŞIYORUZ YARIŞ!"
"AĞĞĞ YARDIM EDİN!" diye devam ediyor kadın.
"Ya teyze, farkındaysan KURBAN OLAN BENİM ŞU AN?"
"Hırsızsın!"
"HAYIR BAK BEN SAMUEL BOLEYN'İM! Niye çalayım fakir miyim? BOLEYNLERİ TANIYOR-" Kafama yediğim bir tabelayla denge falan kalmadı tabi. BİR BU EKSİKTİ. Yemişim yarışını daaa, Boleyn'ini deee, Diagon'unu daaaaa diye başlayacağım şimdi. Gözlerimi kapadım bir tabela daha burnuma lönk diye oturduğunda, kaderim neyse çekeceğim diyorum. Kadın da beni çekiyor arkaya derken bir baktım karı arkama atlamış. Öne itiştiriyor beni de "Kay be şöyle." diyerek. Açtım gözümü şaşkınlıkla. "ABLACIM! AMACIN NE SENİN?" diye bağırıyorum kadına ama yıldızlar dönüyor etrafta, bakamıyorum da tam yüzüne.

"Peruğumu vereceksin!" İşte o an, bir aydınlanma yaşadım. Belki güneş çok sıcak kafama geçti, belki yediğim darbelerden kafa kalmadı, belki de bu cadı bana bir büyü yaptı ama yemin ederim gözlerimin önünde bir ışık belirdi ve tam ayağımın ucuna, simsiyah peruğa yönlendirdi bakışlarımı. "HAAAA YA SEN ONU DİYORSUUUUNN!" dedim ferahlayarak. Saçının bir tutam kalmış olmasını da açıklıyordu bu. Ya iki gün sonra kadının kafasında tel kalmayacak, böyle pespembe keli gözüküyor. Acıdım biliyor musunuz? Hala millete yardım edin demeye devam eden kadını sakinleştirmeye çalışarak süpürgemi düzelttim ve biraz daha ilerledim şu yaygaradan çıkabilmek adına.

Gringotts'un önüne gelince durdum ve "İn teyze." dedim kadına. Yok, inat etti. İnmem de inmem. "Teyzecim, bak önce sen in, sonra BEN DE inicem. İkimiz aynı anda inemeyiz. Düşersin!" Etrafta da ilgiyi baya çekiyoruz gibi, yaşlı başlı kadına bağırmaya utanmıyor musun diye topluca dalacaklar şimdi. Sakin kalmaya çalışıyorum. Zorla da olsa indirdim kadını, ben de indim tek ayağımın üstüne. Peruğa basmadan ayağımı kaldırıp elimle yakaladım ve bir tık da iğrenerek kadına uzattım. Hemen alsın elimden istiyordum çünkü o pembe terli kafasına değen bu kıl yumağını daha fazla üzerimde tutamayacaktım. "Teyzecimm, bana desen başında ben verirdim zaten. Yanlışlıkla oldu. Seni ben niye üzmek isteyeyim? Asıl sen beni üzdün suçlamalarınla. Hırsız gibi mi duruyorum gerçekten? Adın neydi bu ara- Vicky! Bak benim annem de buralarda bir yerlerde zaten Vicky, bir yere gittiğim yok ki. Boleynlerdenim ben. Yok sarışın olmayabiliyor Boleynler de- Nasıl- Zarar mı görmüş?" Koymuş kafasına peruğunu ama baktım bir tutamı kopmuş apaçık kalmış kellesi. "Bir şey yok, bir şey yok. Zaten senin ihtiyacın da yok Vicky, peruksuz da... Iğğ... Neyse o zaman, bir zararın varsa masrafını yolla bizim eve tamam mı?" Bir kağıt çıkardım, kadının eline tutuşturdum Eadwig'lerin evinin adresini yazarak. Ne var ya, var paraları. Ödesinler oğlum. Yeni peruk mu istiyor ne diyor bilmiyorum artık. Boleyn'lerin adını kötüye çıkarmak istemiyorlarsa uğraşsınlar işte. Hem şimdi annem diyecek ki Diana seni karıştırdı o işlere, kızı suçlayacak bir anda. Bizim eve haber gitmesin de çakmasın bir şeyi.

Sizce hala yarışı kazanma şansım var mı? O kadar da kendime güvenmiyorum, tamam mı? Hem de şu yolu bir daha geçmekle uğraşmaya çokkk üşeniyorum ya. Diana'yla geri buluşmam gerek ama. Yukarıdan uça uça gideceğim artık, can derdine düşmüşüm burada. Bir de hırsız sanıyor olabilir hala birkaç esnaf. Yoruldum ha. Başladım gerisin geri uçmaya sıkıntıyla. Bitsin artık başka bir şey istemiyorum. Yolda da başka bir sır düşüneceğim.

Yetenek 1d8 : 8, total 8
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 2, total 2






25
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 27 Ağustos, 2022 03:20:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Tamam tamam, doğruyu söylemek gerekirse bu yaz o kadar da çalışmadım Quidditch için. En fazla 3 kere antrenman yapmışımdır. Yani zaten şu yaz yıllardır olmadığı kadar boy attım, hiçbir şey yapmasam da büyüyorum hani... Açıkçası çok da uğraşmadım spor yapma üzerine. Zaten büyük bir kısmında da Bakanlıkta Cornelia'nın peşinde dolaşmakla geçiriyordum günlerimi o yüzden antrenmanmış,  spormuş kendimi kandırmaca. E durum böyle olunca planlarım da suya düştü, hiç de iyi bir dönüş yapamamış oldum. Sırf dönememeyi de bırak takla atmaya başlamıştım! Kollarımla ve bacaklarımla süpürgemi sarmalamışken bir tabelaya çarpmamak için de var gücümle dua ediyordum. Süpürgenin öne binmiş hızını kesmek için kendimi sanki bir kayayı sırtımda taşıyormuşçasına zorluklarla geri itmeye çalıştım ve sonunda düzelebildim. Ama iş işten, herkes de yanımdan geçmiş. Arkama baktım kim kaldı görmek için, bir süpürgeye oturmuş iki kişi görünce utançla önüme döndüm hemen. Bu kadar kötü olamam! Diana'ya yetişmem lazım! Başladım arkasından uçmaya.

"Diana!" diye de bağırıyordum ama duyabileceği yakınlıkta değildik daha. Ben ona yaklaşmaya çalışırken o da önümüzdeki yoğunlaşan tabelaların kalabalıklığıyla biraz yavaşlamıştı. Bu sayede aramızı kapatır gibi olmuştum ki bir anda benim de önümde beliren tabelalardan birini görmemle süpürgemin ucunu aşağı çevirmem bir oldu. Sonuna kadar eğilerek süpürgeme yapışmış ve sokağa paralel bir hale gelmeye çalışmış olsam da ayaklarımın takıldığı saçlar ve yediğim küfürlerle hiç de planladığım gibi gitmiyordu işler. "Ağğğ, haylazlar...", "Çek pis ayağını seni..." ve en kötüsü, sonuncusu... "AĞĞĞĞ! PERUĞUM NERDE?" sesleriyle sağ ayağımdaki ağırlığın birleşmesi... Dönüp özür dilemek istesem de o hızla çoktan uzaklaşmış ve kadının saçlarını da yanımda misafir almıştım artık. Umarım beni tanıyan biri değildir diye umarak amacıma geri döndüm, gözüm Diana'yı aramaya başladı. O da hala aynı dertle cebelleşiyor gibiydi. Arada yine kalabalığı kontrol ederek ilerlemeye çalışıyordum ama bu sefer daha yavaştım. Bacağımı sallayarak da ayakkabıma dolanan siyah peruğu fırlatmaya çalışıyordum. "Hadi- git- artık- DİANA!" Diyecek bir şeyim de yok he. Sırf o da kazanmasın diye dikkatini dağıtmaya çalışıyorum. Arkamı kolla demişti ama koruyabileceğim biri de yok. Baya ayrı düşmüşüz diğerlerinden sanki. Uzaktan Andre'yi seçiyor gibiyim aslında ama arkadan koruyacak biri yok. Tabi akıllara şöyle bir soru geliyor. Bu kadar insan içinde ben kazanamıyorsam niye Diana kazanamasın? Buradan birine sırrımı vereceksem Diana'ya veririm. Başka birini hayal edemiyorum şu anda. Normalde olsa Eadwig, ama ona da bir süredir güvenmiyorum ve değişeceğini de sanmıyorum. Hani ben en başta kaybedeceğimi hesaba katmadım bile. Ama az önce attığım taklalar kafamda yerine oturmayan birkaç şeyi tak diye yerleştirdi sanki. Bir sırrım varsa o da Diana'yı baya çekici bulduğumdur ya. Arkadaşız doğrudur, sohbeti güzel, eğlenceli, cesur bir kız... Arkadaş olarak süper. Bunu bozmak gibi bir niyetim yok. Zaten adım çıkmış 9'a inmez 8'e arkadaş! Benim bir kıza yan gözle bakmadan yanaşabileceğime inanan kalmamış şu dünyada. Ona da inat ettim biraz. Diana da güveniyor zaten bana bence. O yüzden böyle düşündüğümü hayatta söyleyemem birine. Hele Diana kazanırsa zaten işler sarpa sarar o yüzden ne yapıp edip Diana'nın kazanmasını engellemem lazım.

Kendi derdime düşmüş düşüncelere dalmışken Diana'nın süpürgesini bırakıp zıplamaya çalıştığını fark edince gözlerim sonuna kadar açıldı. Ne yapmaya çalışıyor bu salak? Tabelanın üstünden atlamaya mı? Yani... Kalbimin atışının hızlandığını hissediyordum. Onu daha aşağıdan izliyordum ve düştüğünü hayal ettiğimde çok yüksek olacağını, belki yerde sürükleneceğini, yaralanacağını düşündükçe ürperdiğimi hissettim. "Sen- Kızım sen yürek mi yuttun!" diye azarlarcasına sinirle bağırmıştım da kendimi tutamayıp.

Bundan sonra eğer Diana düşecek olursa Samuel yavaşlayarak onu yakalamaya çalışacak. Eğer düşmezse, "Alarte Ascendare" büyüsünü yaparak engelleri aşmaya çalışacak ve yarışa devam edecek.

Yetenek 1d8 : 8, total 8
Destek 1d8 : 8, total 8
Talih 1d10 : 1, total 1


26
Boleyn Adası / Ynt: Kuzişim gelmiş (Vol III)
« : 24 Ağustos, 2022 15:05:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Eadwig Samuel'in yüzüne gömleğini bastırırken çocuk acıdan "Ağğğğ, dur!" diye bağırarak kendini geri çekiyordu. Bütün kıyafetleri kan içinde kalmıştı şimdi ve bu görüntünün korkunçluğu yetmiyormuş gibi yanlarında da mermerden bir kadın bedeni yatıyordu! "Hayır, sen vurunca olmadı. Ben üstüne düştüğümde de böyleydi! Sen-Sence gerçek biri mi o?" Oturduğu yerden kadına baktı. "Boleyn olmayan biri buraya girmeye çalışmış. Ama ben inanmamıştım! GERÇEKMİŞ!" Acıyla yüzünü buruşturdu Samuel. Üzerindeki kanlı tişört vücuduna yapışmaya başlamıştı, soyundu ve bileğine doladı kanlı kumaşı. Daha maceraları bitmemişti, eve dönemezlerdi. Şimdi dönseler akşam yemeğine kadar yapacak bir şey bulamayacaktı. Boş vaktinde tek yaptığı şey bir şeyler atıştırmaktı, ama daha aç bile değildi. Önüne peynirli cips koysalar iki üç tane alır kenara bırakırdı şu an. Durum vahimdi. Ormandan çıkmamaları gerekiyordu. Ayağa kalktı kendini zorlayarak. "Sence ölü mü?" dedi kuzenine. Dikkatlice birkaç adım attı ve eğildi kadının yüzüne doğru."Mer-haba? Duyabiliyor musun?" Kimse cevap verecek gibi değildi. Ama sonra çocuk aklına gelen dahiyane fikirle sırıtmaya başladı ve kuzenine geri döndü. "Biliyor musun? Annem de böyle uyuyor. ÖLÜ GİBİ! Ama çimdikleyince uyanıyor. Bu kadına da onu yapmamız lazım. Belki kurtarabiliriz böylece!" Tabi bir sorun vardı, mermerden bir bedene nasıl çimdik atacaksın ki?

Düşündü, düşündü, etrafına bakarak bir fikir bulmaya çalıştı Samuel. Mermeri... Eritseler düzelir miydi? Ama nasıl olacak ki o? İmkansız! Hayvanlar... Bir ses duyuyor gibiydi... Vzzz... "Iyy arılar var burada. Baksana kovan yapmışlar şu ağaca!" diye bağırdı Samu kuzenini uyarmak için. Sonra da arkaya doğru koşturdu kendini korumaya çalışarak. Yorulmuştu ve canı da acıyordu. Dizlerini tutarak eğildi ve soluklanmaya başladı. "Kastı ya. Kurtarmasak mı?" diye kuzenine pes ettiğini söylemişken gözleri parladı bir anda. "BULDUM! Çok kasılmış bu kadın! Biraz gevşetmemiz lazım... Aynı Cleopatra gibi." Etrafta arıları içine sokabileceği bir şey aramaya girişti. "Bir planım var Eady. İçi boş bir şey lazım bize... Burda da ne bulacağız ki? AA ÇANTANDA NE VAR?" Eadwig'in hazırlıklı gelmesine ilk defa bu kadar sevinmişti Samuel. "Su şişesi var mı?" dedi ve kuzeninin çantasından çıkan cam şişeyi görünce sevinçle kaptı elinden. Kovana doğru ilerlemeye başladı sinsice. Şişenin kapağını açtı, kovanın deliğini bulmaya çalıştı yaklaşırken. Bu sırada da kuzenine planını anlatıyordu. "Cleopatra'dan herkes çok korkarmış, bir de taş gibi kadın diyorlardı. Ama gevşemesini sağlayan bir alet geliştirilmiş. Uzun bir şişeye arıları dolduruyorlarmış... Sonra da kadına sürüyorlarmış. Bacağının içine sürmek gerekiyor diyorlardı okulda. Neden işe yarıyor asala anlamadım ama yatarken kullanıyormuş hep. Biz de böyle gevşeteceğiz işte." dedi Samuel kendini çok zeki hissederek. "Sen de gelsene, kapağını tutarsın." dedi ortağını yanına çağırarak. Hazır olduklarına hamlesi için kolunu kaldırdı ve HOP! Şişeyi bulduğu deliğin ucunu kapatmak için kovana yerleştirdi... Derken.... Kovan yere, tam da önlerine düşüp patlamıştı bir anda!

27
Boleyn Adası / Ynt: Kuzişim gelmiş (Vol III)
« : 24 Ağustos, 2022 02:50:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İki kuzen bu yola beraber baş koyduklarını belli etmişti. Samuel kuzeninden onayı alınca kuyruğunu yakalamaya çalışan bir köpek gibi etrafında dönmeye başladı. Aradığını bulduğunda da durup eğildi ve ucu bükülmüş bir dal buldu kendine. Uzaklara doğru tuttu yeni silahını sanki hedefini arıyormuş gibi ve “Piyuu!” yaptı. “Eady, hadi ne duruyorsun kap silahını da gidelim! Şuradan bir ses duydum gibi!” dedi oğlan heyecanla ve kuzenini beklemeden koşmaya başladı çalılıkların arasına. Sadece birkaç ada yerlisi hayvanlardandı ses çıkaranlar ama durdu ve “Gel bak!” diye ortağını çağırdı yanına. “Adamın- Yani şey- Gölgenin gönderdiği askerlerinden olabilir bu sıçanlar!” Kuzeni bazen ondan daha zeki olup mantıklı açıklamalarla fikirlerini çürütebiliyordu Samuel’in o yüzden çocuk dayanamayıp kendini kanıtlama ihtiyacı hissetti. “Sonuçta yıllardır burdalar, bizi gözlemişlerdir! Animagus da olabilirler!” Silahını uzaklara tutarak kendini savunurken soldaki boş eliyle omzunu tuttu kuzeninin ve “Birbirimiz dışında kimseye güvenemeyiz Eady.” dedi.

Her ne kadar uydurduğu birini aradıklarını bildiği için heyecanını kaybedecek gibi oluyor da olsa, beraber ağaçların arasında koştururlarken duydukları seslerden korkmuyor da değildi Samu. Hatta birkaç kere Eadwig’in gölgesini görüp derin nefesler aldığı da olmuştu. Ama en kötüsü, bir odun parçasının üzerinden atlamaya çalışırken yere kapaklandığında çok soğuk bir şeyin üzerine düşmesiyle olmuştu. Sanki toprağa değil de Boleyn malikanesinin parlak mermer zeminine düşmüş gibi acıtmıştı canını. Kafası da zonkluyordu! Gözünün üstünde bir sıcaklık mı vardı ki? Gözlerini araladı ağlayacak gibiyken, bir damla yaş bile akmış olabilirdi o acıyla ama ağlamamak için tutuyordu kendini güçlü çocuk. Gözünü açınca karşısında beklemediği bir şeyle karşılaşmıştı, bir yüz. Hem de kuzeninin yüzü değil. Heykel gibi, taşlaşmış bir kadın suratıydı karşısında, yani… ALTINDA! Taştan kadının üzerinde yatıyordu Samu! Kadının güzel yüzünün üzerine de kan damlacıkları serpişiyordu, büyük ihtimalle çocuğun patlayan kaşından. “AĞĞĞĞ!!!!!”

29
Boleyn Adası / Ynt: Kuzişim gelmiş (Vol III)
« : 22 Ağustos, 2022 23:58:06 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Eadwiiiiiigggggg! Hadi koooooooooooş!" Samuel'in daha kalınlaşmaya başlamamış tiz sesi Boleyn adasının en büyük, en uzun, en şaşalı kulesinde yankılanıyordu. Koşarken attığı adımların pat pat yankıları ise ev hanesinde inanılmaz rahatsız edici hisler uyandırıyordu. Bu çocuğun yarattığı gürültüden artık herkes bıkmıştı. Yaz başlayalı ve Samuel'in ailesi Boleyn Ada'sına yerleşeli daha 1 ay olmamıştı ama çocuğun zıpır hareketlerinden herkes bıkmıştı. Üstelik daha önlerinde geçmek bilmeyecek 2 ay vardı. Hogwarts'ın açılmasına yakın Samuel, annesi ve babasıyla Londra'daki kendi evlerine dönmüş olacaktı mutlaka ama önce bu evden sağ çıkması gerekiyordu. Aslında küçüktü daha, çocuk deyip geçebilirdi akrabaları. Ama birçok sebep vardı ona dolmalarını sağlayan. Bu yaz sıcağında evde çingene gibi koşuşturan bir siyah saçlı Samu'yu izlemek mutlaka can sıkıcı olmalıydı. Mutfak çalışanlarının Samuel'le sohbet ettikleri için kaytarışına da çok kez şahit olmuşlardı. Üstelik sadece o da değil, evdeki sürahileri mi kırmadığı, Snitch'ini tam da saatinde toplantı odalarına mı kaçırmadığı yoksa çamurlu kıyafetleriyle Boleynlerin koltuklarında çıkmayan lekeler mi bırakmadığı dersiniz... Akıllanmıyordu Samuel. Hatta biraz da hoşuna gidiyor gibiydi. Çünkü bazen ona masada yer ayırmadıklarında, veya sorularını duymamış gibi cevapsız bıraktıklarında kendini gerçekten de evdeki bir Boleyn veliahtı gibi değil de köy çocuğu gibi hissediyordu.

Kuzeni Eadwig'in merdivenlerden teker teker tedbirli bir şekilde inişini görünce başladı zıplamaya. "YA OOOOF HADİSENEEE!" Yerinde duramayıp ona doğru merdivende birkaç basamak çıktı, sonra "Hop!" diye geri atladı başladığı yere. Ardından yanına ulaşmış arkadaşına döndü. "Baykuşumu aldın mı?" diye fısıldadı etrafı kolaçan ederken. O sırada yanlarına gelen annesini görmüş ve Eadwig'in elinde tuttuğu parşömeni fark edince gizlemeye çalışarak cebine sokuşturmuştu çocuğun. Annesi de aynı onun gibi etrafı gözleyerek yanlarına gelmiş ve önce kuzenine "Eadwig'ciğim, güzel oğlan, oğlum seni rahatsız etmiyor değil mi?" dedikten hemen sonra Samuel'e eğilerek mutsuz bir ifadeyle, "Oğlum, bütün şato seni dinliyor!" demişti.  Annesi şato kelimesini kullandığında Samuel yüzü kızararak Eadwig'e bakmıştı göz ucuyla. Annesi bu kadar zenginliğe hakim değildi, daha düşük bir aileden geliyordu o yüzden Eadwig'lerin evine hep şato şeklinde sesleniyordu. Ne kadar da ezik! "Niye böyle yapıyorsun?" diyordu o sırada annesi ağlamaklı bir sesle. "Anne TAMAM! Gidiyorduk biz de işte, rahat bırakın bir! Gelmeyeceğiz geri!" diye atarlanarak tuttu Eadwig'i kolundan ve çekiştirerek çıkardı evden.

Biraz koştular araziden ormanlık alana doğru. Pencerelerin görüş açısından çıktıktan sonra durdurdu kuzenini Samuel ve nefes nefese konuşmaya başladı tekrar. "Araziye biri girmiş! Boleyn olmayan biri! Normalde ne olur biliyor musun? Bilmiyor musun! Yeni öğrendim... Sana göstereceğim, ama dikkatli olmamız lazım çünkü herkes tehlikede. Ben de mutfaktakilerden öğrendim, bir gölge görüyorlarmış etrafta. Rüyalarına da giriyormuş hatta... Adayı LANETLEMEYE GELMİŞ!" Eadwig'in bu hikayeyi yiyip yemediğini kontrol ederek durdu çocuk. "Bizim asamız kayıtlı değil daha. Yaz ayında kullanamıyoruz ya, varlığımızdan haberi yok. ANCA BİZ YAKALARIZ ONU KARDEŞİM!"

30
Büyük Salon / Ynt: Oğlum o senin yeengen yeengenn
« : 22 Ağustos, 2022 01:04:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yalan değil, arkamdan bağırdığında anlaşmamız adına bir şey diyecek sandım. Umdum en azından ama bu şerefsiz herif bana şov yapmak istemiş sadece. Charlotte'ı öptü. Zaten anlık durmuştum, bu görüntüyle kafamı çevirdim anında diğer tarafa. Midem bulanıyor. Gözümü kapadım olduğum yerde. Az önceki sessizliği şimdi milletin tiz çığlıkları ve alkışları kaplamaya başlamıştı. Arkamdan Clayton'ın "Hocam? Noluyor hocam ya ders çalışmaya geldik, şuna bakın! Cynthia nerede ya?" diye şikayetlerini duyuyordum. Martha da yanıma koşmuş, bir şey diyecek gibi ağzını aralasa da bu duruma tek bir uygun kelime dahi bulamamış olacak geri kapamıştı. Eadwig'in arkamdan küfrettiğini duyduğumda ne kadar durmak isteyip o lafları bir yerine geri sokmak istedim anlatamam. Arkamı döndüm, el hareketini gördüm. Ağzıma almak istemediğim küfürler geçirdim içimden.  Kızarıyordum, sinirden de, utançtan da, üzüntüden de... Gözlerim dönüyordu sinirden. Gözümün nabzını hissedebiliyordum. Ama olay çıkarmak istemiyordum daha fazla. Kapıdan çıkana kadar ağlamadan durmaya çalışıyordum. Yok yani genel olarak da, ağlamak istemiyorum bunun üzerine. O kadar hayal kurmamışım, planlar yapmamışım gibi... Ağlayacak mıyım bir de? Güvendim lan ben. Güvenmek istemiştim. Kendimi kandırmışım. Düştüğüm duruma bak! Nasıl düştüm ben bu oyuna? İlk defa, biri beni parmağında oynattı ben de mal gibi devam ettim oynamaya. Acıtıyormuş, anladım sonunda.

Yanıma gelenleri yalnız kalacağımı söyleyerek uzaklaştırmak dışında hiçbir şey söylemeden hızlı adımlarla çıktım Büyük Salon'dan.


-the end-

Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 7