51
Rusya / -FB- Eski defterler
« Son İleti Gönderen: Uldin Buzkurdu 28 Nisan, 2023 00:55:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »devam edecek.
çocukluk yılları.
Uzun kürklü parka ceketinin kapüşonunu çıkarıp etrafına bakındı, bu tepenin üzerine kadar ağzını ve gözlerini kapatarak yürümüştü. Her yer buz ve kar ile kaplıydı. Uzakta karlı dağların bulutlu zirvelerine bakınırken buldu kendisini. Yüzüne soğukluk esiyor ve saçını dalgalandırıyordu. Zaman zaman o dağların zirvelerine ışınlandığını hayal ederdi, oradan dünyayı seyretmek ne muhteşem olurdu. Denizden gelen buzulları da merak ederdi, biliyordu ki buzullar birbirlerinden kopar ve denizde yol alırdı. Acaba kıyıya gelen buz kütleleri nerelerden ulaşmıştı? Rüzgarın sakin uğultusu kulağına gelirken, çevresindeki sessizliği daha da belirgin hale getiriyordu. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Soğuk havayı ciğerlerinde hissetti ve ardından yavaşça dışarı verdi. Nefesinin buharı uçtu gitti. Yürümeye devam etti, Kar altında kalan bitkilerin arasından ayaklarına kadar uzanan karların çıkardığı hışıltıyı duyuyordu. Çok çok eskilerde büyük büyük dedelerinden biri de belki onun gibi bir çocukken bu yollardan yürümüştü. Annesine aile hikayelerini sormayı severdi, eskiden çok tanınan bir aile olduklarını biliyordu. Her hikayede Kırgızlar, Kumanlar, Sabirler, Hakaslar ve daha nice kabilelerin öykülerini duyardı. Acaba nasıl olmuştu da buraya gelmişlerdi? Bildikleri kadarıyla çok uzun zamandır dışarıda bir farklı bir yerden insan ne görüp ne duymuşlardı. Çetin kış geçit vermiyordu, bazı akşamlar ateş etrafında toplanılan şenliklerde insanların bir kısmı her zaman göç etmekten bahseder, sonra vazgeçerlerdi. Tepeden yürürken bir ses işitti. “Uldin buraya gel!” Sese dönüp baktığında arkadaşlarını gördü, onu çağırıyorlardı. Tepeden aşağıya inmeye çalışırken ayağı kaydı ve kıçının üzerinden kayarak düştü, Kara gömülmüştü. üzerinde bir çift el hissetti ve başını kaldırırken Alçin'i gördü. Alçin Al yanaklı, sarı saçlı, açık kahverengi gözlü bir kızdı. Gülümseyerek “İyi misin?” diye sordu. Uldin ayağa kalkıp üzerini silkeledi ve Gülümseyerek “Evet. Ne yapıyorsunuz?” dedi. Kız onun elini tuttu ve beraber yürüyerek diğer arkadaşlarının yanına gittiler. Çadırının tekinin önünde durdular. Bu çadılar Babasının büyüleri sayesinde İglo kadar sıcak olurdu. Çadırlar ahşap çubuklardan yapılmış bir iskelet üzerine kürk, deri veya keçe kaplama örtülerle örtülerek oluşturulurdu. Bu örtülerin alt kısmı genellikle kısa, yüksek kısımları ise daha uzundu. Çadırın üzerinde ayrıca genellikle bacaları bulunur, böylece içeride ateş yakılabilecek ve ısı sağlanabilirdi. çumlar sıcak tutmak ve soğuk havayı dışarıda tutmak için tasarlanmıştı. Çadırın aralığından birbirlerini iterek içeriye bakmaya çalışıyorlardı.
Uldin “İçeride ne var?” diye merakla sordu.
Alçin ona döndü ve “Baban.” diye cevapladı
Uldin aralığa yaklaşarak “Babam mı?” diye sordu.
“Evet şimdi ruhları çağırıyor bak!” diye yanıtladı kız.
Uldin aralıktan baktı, içerisi yün ve kürkler ile kaplanmıştı, ortada ise küçük bir masa duruyordu ve masanın üzerine bir kap yemek vardı, bir köşesinde Şaman kıyafetleriyle babası otururken diğer köşesinde beti benzi atmış bir adam duruyordu. Sonra şiddetli bir rüzgar esintisi oldu ve hava kararmaya başladı, çadırın üzerinden eline doğru buzlanmaya başladı ve Uldin birden elini çekti. Gökyüzünden siyah duman çadırın içine doğru dolmaya başladı, Şaman tepksiz iken adam gözlerini açmış titreyerek bekliyordu. orada bulunan herkesin içini korku kaplamıştı, bu yaratık birden adamın ruhunu emmeye başlamıştı ki Şaman kolunun altından çıkardığı asası ile bir ışık kalkanı yaymaya başladı. Sonra bu yaratığı bir kutuya hapsetti. Bunu gören çocuklar kaçıştılar tabiki. Soluklanırken Alçin elini Uldin'in omzuna koydu ve “Bu harikaydı ve çok korkunçtu! Uldin, mutlaka akşam meydana gel olur mu? Görüşürüz arkadaşlar.” diyerek oradan ayrıldı. Sonra her biri dağılıp başka yöne gitti. Uldin bakışlarını kaldırdığında uzaklardan ağabeyinin yaklaştığını gördü, peşinde bir sürü ren geyiği dolaşıyordu. Uldin onun yanına yürümeye başladı ve abisi bunu fark edince olduğu yerde durup beklemeye başladı. Uldin yanına kadar gelince abisi ona yüzünü çevirmedi aralarında konuşmaya başladılar.
“Ne istiyorsun Uldin?”
“Sadece seni gördüm ve-”
“Ve geldin.”
Ağabeyi ren geyiklerini sürmeye devam ederken Uldin de onu takip ediyordu. Nedense hep ona karşı tavrı soğuktu, Uldin bunun üzerine tahminler yürütür ama düzgün bir neden bulamazdı.
Eldivenlerini çıkarırken “Ağabey” diye seslendi “Neden böylesin?”
Abisi Boyçu ona dönerek “Nasıl?” diye sordu. Uldin devam etti.
“Hep üzgün gibisin.”
“Hmm, bunu sen anlayamazsın.”
“Neden anlayamam ki?”
“Daha çocuksun çünkü.”
Çocuk şaşırdı ve biraz da üzülmüştü ancak hiçbir şey demedi. Abisi ren geyiklerini götürürken kendisi de çadıra girmişti. Anneleri kaynayan kazanın başında oturmuştu, rengi epey soluktu ve çok hasta görünüyordu. Öyleydi de zaten ama Uldin ve Ağabeyini görünce onlara dönüp gülümsemekten, iyi olup olmadıkları hakkında bir sürü soru sormaktan ve nicesinden kendisini alıkoymuyordu. Uldin annesinin yanına bir tabure çekip oturdu ve iki eli de yanaklarında ateşi seyretmeye başladı, kadın çocuğunun saçlarını seviyordu. Ağabeyi hiçkimseyle konuşmadan üzerinde ki parka ceketini çıkarıp yatağına oturdu ve çıkardığı bir dal parçasını bıçağı ile yolmaya başladı. Bunu çok sık yapardı. Aralarında çok uzun sürmeyen dialoglardan ve sessizce oturuşlardan sonra epey zaman geçmişti ve çocuğun şaman babası çadıra girdi, üzerinde ki başlığı çıkarıp bir kenara koydu ve “Uldin, beni dinle.” diyerek içeriye doğru ilerledi, tüm gözler ona çevrilmişti. Adam yatağının altından bir kutu çıkardı ve kutunun içini açtı, ateşin ışığı yüzünün yarısını karanlıkta bırakıyordu. Uldin ayağa kalktı ve “Nedir o?” diye sordu. Adam kutunun içerisinden çıkardığı bir asayı ona uzattı ve “Deneme vaktin geldi.” dedi. Çocuk uzun zamandır bu anı bekliyordu, sevinçle ve heyecanla hemen gidip asayı eline aldı ama ne yapacaktı? ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bakışlarını babasına çevirdi, babası “Durma salla hadi” dedi bir elini havaya savurarak. Çocuk asayı salladığında köşede duran tahta at birden derince çatladı. Annesinin de babasının da gözleri açılmıştı “Birdaha dediler” Uldin yeniden Asayı salladığında odada duran bir mum alev aldı ve sonra alev sönerek ufak bir ateşe dönüştü.
Çocuk gözleri parlayarak sordu “Ben de sizin gibi şaman olacağım değil mi?”
Babası gülümsedi ve elini omzuna koydu.
sonra konuşmaya başladı “Bak oğlum, eğer se-”
“Saçmalık!” birden sözü kesildi ve ağabey elinde ki tahtayı ateşe atarak dışarıya çıkıp gitti. Annesi ayağa kalkmaya çalışarak “Bayçu!” diye arkasından seslendiyse de babası onu durdurarak. “Boş ver, geri dönecek elbet.” dedi. Çocuk yaşanana bir anlam veremiyordu ama onu “sen git uyu” diyerek başlarından savdılar. Ertesi gün olduğunda bu rutinler devam etti, ancak bir gece vakti Uldin dışarıda işeyip çadıra geri dönerken ahırın içerisinde ışık ve iki gölge fark etti. Sesizce yaklaştığında babasının ve ağabeyinin konuştuklarını anladı ve onları gizlice dinledi.
“Böyle davranmayı kesmelisin Baycu'”
“Beni azarlamayı bırak!”
“Büyü yapamaman ne senin suçun ne de o kardeşinin ne de bizim!”
“Bu yüzden gözünüzde hiç değerim yok değil mi?”
“Nasıl bunu söylersin?”
Uldin biraz daha yaklaştı, abisinin ve babasının gölgesi çok hareketliydi, zaten hararetli bir tartışma içerisindeydiler ve hem sesleri yükselip dururken hem de odada dönmeler, el kaldırmalar görünüyordu. Gölge işaret parmağı ile işaret ederek. “Bu dikbaşlılığın hepimize zarar verecek!” dedi. Sonra ağabeyi söze başladı ve konuşma devam etti;
“o işe yaramazın teki!”
“yeter yoruldum, şimdi gidip kafanı topluyorsun ve yarın yine sürülere sen bakacaksın.”
“Neden bir seferliğine ona bırakmıyoruz bu işi, sana işe yarar olduğumu ve onun işe yaramaz olduğunu kanıtlamama izin versen ya?”
“O daha küçük bir çocuk ve senin kardeşin”
Uldin anlamıştı, ağabeyi büyü yapamıyordu, ancak kendisi işe yaramaz bir aptal değildi. Birden içeriye girerek “Tamam kabul!” diye bağırdı. “Sürülere yarın ben bakacağım.” Babası elini alnına koyarak derin bir iç çekti ve “İzin vermiyorum, şimdi defolun gözümün önünden!” diyerek onlara bağırınca bu konuşma sona erdi. İkisi de çadıra geri döndüler ve bu süreçte hiç birbirleriyle konuşmadan kendi köşelerine çekildiler.
çocukluk yılları.
Uzun kürklü parka ceketinin kapüşonunu çıkarıp etrafına bakındı, bu tepenin üzerine kadar ağzını ve gözlerini kapatarak yürümüştü. Her yer buz ve kar ile kaplıydı. Uzakta karlı dağların bulutlu zirvelerine bakınırken buldu kendisini. Yüzüne soğukluk esiyor ve saçını dalgalandırıyordu. Zaman zaman o dağların zirvelerine ışınlandığını hayal ederdi, oradan dünyayı seyretmek ne muhteşem olurdu. Denizden gelen buzulları da merak ederdi, biliyordu ki buzullar birbirlerinden kopar ve denizde yol alırdı. Acaba kıyıya gelen buz kütleleri nerelerden ulaşmıştı? Rüzgarın sakin uğultusu kulağına gelirken, çevresindeki sessizliği daha da belirgin hale getiriyordu. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Soğuk havayı ciğerlerinde hissetti ve ardından yavaşça dışarı verdi. Nefesinin buharı uçtu gitti. Yürümeye devam etti, Kar altında kalan bitkilerin arasından ayaklarına kadar uzanan karların çıkardığı hışıltıyı duyuyordu. Çok çok eskilerde büyük büyük dedelerinden biri de belki onun gibi bir çocukken bu yollardan yürümüştü. Annesine aile hikayelerini sormayı severdi, eskiden çok tanınan bir aile olduklarını biliyordu. Her hikayede Kırgızlar, Kumanlar, Sabirler, Hakaslar ve daha nice kabilelerin öykülerini duyardı. Acaba nasıl olmuştu da buraya gelmişlerdi? Bildikleri kadarıyla çok uzun zamandır dışarıda bir farklı bir yerden insan ne görüp ne duymuşlardı. Çetin kış geçit vermiyordu, bazı akşamlar ateş etrafında toplanılan şenliklerde insanların bir kısmı her zaman göç etmekten bahseder, sonra vazgeçerlerdi. Tepeden yürürken bir ses işitti. “Uldin buraya gel!” Sese dönüp baktığında arkadaşlarını gördü, onu çağırıyorlardı. Tepeden aşağıya inmeye çalışırken ayağı kaydı ve kıçının üzerinden kayarak düştü, Kara gömülmüştü. üzerinde bir çift el hissetti ve başını kaldırırken Alçin'i gördü. Alçin Al yanaklı, sarı saçlı, açık kahverengi gözlü bir kızdı. Gülümseyerek “İyi misin?” diye sordu. Uldin ayağa kalkıp üzerini silkeledi ve Gülümseyerek “Evet. Ne yapıyorsunuz?” dedi. Kız onun elini tuttu ve beraber yürüyerek diğer arkadaşlarının yanına gittiler. Çadırının tekinin önünde durdular. Bu çadılar Babasının büyüleri sayesinde İglo kadar sıcak olurdu. Çadırlar ahşap çubuklardan yapılmış bir iskelet üzerine kürk, deri veya keçe kaplama örtülerle örtülerek oluşturulurdu. Bu örtülerin alt kısmı genellikle kısa, yüksek kısımları ise daha uzundu. Çadırın üzerinde ayrıca genellikle bacaları bulunur, böylece içeride ateş yakılabilecek ve ısı sağlanabilirdi. çumlar sıcak tutmak ve soğuk havayı dışarıda tutmak için tasarlanmıştı. Çadırın aralığından birbirlerini iterek içeriye bakmaya çalışıyorlardı.
Uldin “İçeride ne var?” diye merakla sordu.
Alçin ona döndü ve “Baban.” diye cevapladı
Uldin aralığa yaklaşarak “Babam mı?” diye sordu.
“Evet şimdi ruhları çağırıyor bak!” diye yanıtladı kız.
Uldin aralıktan baktı, içerisi yün ve kürkler ile kaplanmıştı, ortada ise küçük bir masa duruyordu ve masanın üzerine bir kap yemek vardı, bir köşesinde Şaman kıyafetleriyle babası otururken diğer köşesinde beti benzi atmış bir adam duruyordu. Sonra şiddetli bir rüzgar esintisi oldu ve hava kararmaya başladı, çadırın üzerinden eline doğru buzlanmaya başladı ve Uldin birden elini çekti. Gökyüzünden siyah duman çadırın içine doğru dolmaya başladı, Şaman tepksiz iken adam gözlerini açmış titreyerek bekliyordu. orada bulunan herkesin içini korku kaplamıştı, bu yaratık birden adamın ruhunu emmeye başlamıştı ki Şaman kolunun altından çıkardığı asası ile bir ışık kalkanı yaymaya başladı. Sonra bu yaratığı bir kutuya hapsetti. Bunu gören çocuklar kaçıştılar tabiki. Soluklanırken Alçin elini Uldin'in omzuna koydu ve “Bu harikaydı ve çok korkunçtu! Uldin, mutlaka akşam meydana gel olur mu? Görüşürüz arkadaşlar.” diyerek oradan ayrıldı. Sonra her biri dağılıp başka yöne gitti. Uldin bakışlarını kaldırdığında uzaklardan ağabeyinin yaklaştığını gördü, peşinde bir sürü ren geyiği dolaşıyordu. Uldin onun yanına yürümeye başladı ve abisi bunu fark edince olduğu yerde durup beklemeye başladı. Uldin yanına kadar gelince abisi ona yüzünü çevirmedi aralarında konuşmaya başladılar.
“Ne istiyorsun Uldin?”
“Sadece seni gördüm ve-”
“Ve geldin.”
Ağabeyi ren geyiklerini sürmeye devam ederken Uldin de onu takip ediyordu. Nedense hep ona karşı tavrı soğuktu, Uldin bunun üzerine tahminler yürütür ama düzgün bir neden bulamazdı.
Eldivenlerini çıkarırken “Ağabey” diye seslendi “Neden böylesin?”
Abisi Boyçu ona dönerek “Nasıl?” diye sordu. Uldin devam etti.
“Hep üzgün gibisin.”
“Hmm, bunu sen anlayamazsın.”
“Neden anlayamam ki?”
“Daha çocuksun çünkü.”
Çocuk şaşırdı ve biraz da üzülmüştü ancak hiçbir şey demedi. Abisi ren geyiklerini götürürken kendisi de çadıra girmişti. Anneleri kaynayan kazanın başında oturmuştu, rengi epey soluktu ve çok hasta görünüyordu. Öyleydi de zaten ama Uldin ve Ağabeyini görünce onlara dönüp gülümsemekten, iyi olup olmadıkları hakkında bir sürü soru sormaktan ve nicesinden kendisini alıkoymuyordu. Uldin annesinin yanına bir tabure çekip oturdu ve iki eli de yanaklarında ateşi seyretmeye başladı, kadın çocuğunun saçlarını seviyordu. Ağabeyi hiçkimseyle konuşmadan üzerinde ki parka ceketini çıkarıp yatağına oturdu ve çıkardığı bir dal parçasını bıçağı ile yolmaya başladı. Bunu çok sık yapardı. Aralarında çok uzun sürmeyen dialoglardan ve sessizce oturuşlardan sonra epey zaman geçmişti ve çocuğun şaman babası çadıra girdi, üzerinde ki başlığı çıkarıp bir kenara koydu ve “Uldin, beni dinle.” diyerek içeriye doğru ilerledi, tüm gözler ona çevrilmişti. Adam yatağının altından bir kutu çıkardı ve kutunun içini açtı, ateşin ışığı yüzünün yarısını karanlıkta bırakıyordu. Uldin ayağa kalktı ve “Nedir o?” diye sordu. Adam kutunun içerisinden çıkardığı bir asayı ona uzattı ve “Deneme vaktin geldi.” dedi. Çocuk uzun zamandır bu anı bekliyordu, sevinçle ve heyecanla hemen gidip asayı eline aldı ama ne yapacaktı? ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bakışlarını babasına çevirdi, babası “Durma salla hadi” dedi bir elini havaya savurarak. Çocuk asayı salladığında köşede duran tahta at birden derince çatladı. Annesinin de babasının da gözleri açılmıştı “Birdaha dediler” Uldin yeniden Asayı salladığında odada duran bir mum alev aldı ve sonra alev sönerek ufak bir ateşe dönüştü.
Çocuk gözleri parlayarak sordu “Ben de sizin gibi şaman olacağım değil mi?”
Babası gülümsedi ve elini omzuna koydu.
sonra konuşmaya başladı “Bak oğlum, eğer se-”
“Saçmalık!” birden sözü kesildi ve ağabey elinde ki tahtayı ateşe atarak dışarıya çıkıp gitti. Annesi ayağa kalkmaya çalışarak “Bayçu!” diye arkasından seslendiyse de babası onu durdurarak. “Boş ver, geri dönecek elbet.” dedi. Çocuk yaşanana bir anlam veremiyordu ama onu “sen git uyu” diyerek başlarından savdılar. Ertesi gün olduğunda bu rutinler devam etti, ancak bir gece vakti Uldin dışarıda işeyip çadıra geri dönerken ahırın içerisinde ışık ve iki gölge fark etti. Sesizce yaklaştığında babasının ve ağabeyinin konuştuklarını anladı ve onları gizlice dinledi.
“Böyle davranmayı kesmelisin Baycu'”
“Beni azarlamayı bırak!”
“Büyü yapamaman ne senin suçun ne de o kardeşinin ne de bizim!”
“Bu yüzden gözünüzde hiç değerim yok değil mi?”
“Nasıl bunu söylersin?”
Uldin biraz daha yaklaştı, abisinin ve babasının gölgesi çok hareketliydi, zaten hararetli bir tartışma içerisindeydiler ve hem sesleri yükselip dururken hem de odada dönmeler, el kaldırmalar görünüyordu. Gölge işaret parmağı ile işaret ederek. “Bu dikbaşlılığın hepimize zarar verecek!” dedi. Sonra ağabeyi söze başladı ve konuşma devam etti;
“o işe yaramazın teki!”
“yeter yoruldum, şimdi gidip kafanı topluyorsun ve yarın yine sürülere sen bakacaksın.”
“Neden bir seferliğine ona bırakmıyoruz bu işi, sana işe yarar olduğumu ve onun işe yaramaz olduğunu kanıtlamama izin versen ya?”
“O daha küçük bir çocuk ve senin kardeşin”
Uldin anlamıştı, ağabeyi büyü yapamıyordu, ancak kendisi işe yaramaz bir aptal değildi. Birden içeriye girerek “Tamam kabul!” diye bağırdı. “Sürülere yarın ben bakacağım.” Babası elini alnına koyarak derin bir iç çekti ve “İzin vermiyorum, şimdi defolun gözümün önünden!” diyerek onlara bağırınca bu konuşma sona erdi. İkisi de çadıra geri döndüler ve bu süreçte hiç birbirleriyle konuşmadan kendi köşelerine çekildiler.
Son İletiler