17 Nisan, 2026 09:58:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Aethelwulf Ares Caldecott

Sayfa: [1] 2 3 4
1
Birleşik Krallık / Ynt: Ay Işığı ve İzmaritler
« : 19 Eylül, 2022 20:23:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Ares, bu soruyu Eurus’a sormaktan uzunca bir süredir kaçınıyordu. Eurus ile evlenmek, onunla bir aile kurmak istiyordu, buna genç kıza defalarca itiraf da etmişti ama… Artık bir aile kurmak için yeterli niteliklere sahip olduğundan emin değildi. Ona verebileceği hiçbir şeyi yoktu, ne parası ne mirası ne de bir evi. Miras ile ona geçenler öyle aman aman şeyler değildi ve Eurus, onunla evlendiği için pişman olursa kahrolurdu. Sevgilisinin hayatı boyunca rahat etmesini istiyordu, en azından bir evcinleri olmalıydı fakat Ares kendine zor bakıyordu. “Biz…” dedi afallamış bir ifadeyle. “Şey daha konuşmadık…”

Sigarasından bir nefes çekti ve bitmiş izmariti yere atıp ayağıyla ezdi. “Ona aşığım, biliyorsun. Biraz aptalca bir cümle ama…” Duraksadı.

Dördüncü sınıfın sonuydu Eurus’la çıkmaya başladıklarında, Ares tam pes etmek üzereyken kabul etmişti kız onun teklifini. Ares haylaz bir çocuktu fakat yakışıklıydı da bir o kadar; ona bakmayan, ilgi duymayan kız yoktu Hogwarts’ta, bu ilgi oğlanın hoşuna giderdi ve sırf daha fazlası için kızların peşinden koşar, onlara iltifatlar sıralardı. Eurus’u da o zaman fark etmişti, çok güzeldi ve anında ondan etkilenmiş, kendinden emin bir biçimde kıza çıkma teklifi etmişti. Onu kimse reddetmemişti çıkma teklifi ettiğinde, ta ki Eurus’a kadar.

Genç büyücü o günden sonra bütün kızları bir kenara bırakmış, Eurus ile onu reddettiği için uğraşmaya başlamıştı. Ancak o ne zaman onun üstüne gitse kız da hiç altta kalmadan kendisine karşılık veriyordu ve bu genç büyücünün ona bakış açısında önemli bir değişikliğe yol açmıştı zamanla. Ares onun hakkında her yeni bir şey öğrendiğinde kızdan daha çok hoşlanmaya başladığını fark etmişti ve derken Eurus’un kalbini kazanmayı kendine edindiği bir görev haline gelmişti. Eurus diğer kızlardan farklıydı, yapmacık değildi bir kere, tavırları tamamen doğaldı ve kendinden emindi. Ares ne zaman ona aşık olduğunu hatırlamıyordu fakat üçüncü sınıfa geldiklerinde koridorlarda “Eurus, aşığım sana!” diye bağırdığını çok net hatırlıyordu.

“Onu mutlu etmek, Büyük Britanya’nın en mutlu kadını yapmak istiyorum. Ama bazen Hogwarts’tan sonra benim gibi kimsesiz biriyle olmak onu mutlu edecek mi diye düşünmeden edemiyorum, anlarsın ya?”

Cebinden metal bir kutu çıkardı ve kibritle yeni bir sigara yaktı oğlan. Eurus’tan başka kimsesi kalmamıştı, onu da kaybetmekten deli gibi korkuyordu.

Bütün çabalarının çıkmaza girdiği dördüncü sınıfta -kız her ne yaparsa yapsın onu savuşturmanın bir yolunu buluyordu özellikle uğursuzluk büyülerinde üzerine yoktu- uzaktan izlemeye başlamıştı Eurus’u. Onu rahat görebileceği bir yere oturur ve bıkmadan usanmadan izlerdi, ‘sapık’ damgası yemekten de korkmuyordu, zaten Hogwarts’ta onun Eurus’a aşık olduğunu bilmeyen yoktu o dönem.

“Eurus, Eurus o kadar güzel ki…” dedi oğlan sigarasından çektiği nefesi verirken. “Onun acı çektiğini görmeye dayanamam ben. Eurus ne düşünüyor bilmiyorum ama ben onun her şeyin en iyisine sahip olmasını istiyorum.” Kurduğu cümleyi düşününce kendi kendine güldü bir an. “Klişe bir adamım değil mi? Her neyse, senin Hogwarts sonrası için planın var mı?”
[/justify]

2
Birleşik Krallık / Ay Işığı ve İzmaritler
« : 18 Eylül, 2022 17:08:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube]https://youtu.be/vh6APLWMZqs[/youtube]

⎯⎯⎯ ♢ ⎯⎯⎯

[justify]Londra’nın sokakları buram buram is kokuyor, binaların arasında dolaşan ılık esinti bu havayı maskeleyecek daha hafif kokuları kente getirmeye çalışıyor ancak yeni yakılmış sigara dumanı buna engel oluyordu. Ara sokakta duvara yaslanmış iki sima seçiliyordu, ellerinde birer sarma sigara ile uzaklara dalmışlar, gecenin manzarasını seyrediyorlardı. Gecesini bulamayan gündüzün ve batmak bilmeyen güneşin uzun mesaisi bitmiş, ay tepedeki yerini alalı saatler olmuştu. Bu saatte Londra’nın sunacağı tek manzara kasvet ve şehri bir çarşaf gibi örten sis tabakasıydı, terk edilmiş hissiyatı uyandırıyordu insanda, şehrin bütün ruhu çekilmişti sanki.

Parmakları arasına sıkıştırdığı sigaradan derin bir nefes çekti yüzünde yara izi olan oğlan. Sigara asla onu iyi hissettirmiyor, hatta yapması gerektiği halde zihnini yatıştırmaya da pek yaramıyordu ama yine de vücuduna, tükenmişliğin geride kaldığını ve yeni bir döngünün başladığının sinyalini veriyordu. Ona kendini normal hissettiriyordu, yatıp uyuma kısmını atlasa da yatağa yatmadan önce yapılan rutin şeyler kadar basit ve rahatlatıcıydı.

Koca bir yazı devirmişlerdi, elindeki o yazın son sigarasıydı belki de. Gerçi ayın kaçında olduklarını anımsamayacak kadar kaybetmişti zaman kavramını. Geçen pazartesi Ağustos’un son haftasına girmişlerdi. Bugün günlerdense pazardı. O halde yarın… Hogwarts’ın ilk günüydü.

Bu gerçeği fark ettiğinde duraksadı. İnanamıyordu, zaman kavramını o kadar uçup gitmişti ki yazın son gününe geldiklerini tamamen unutmuştu. Gerçi geri dönüp dönmeyeceğinden de emin değildi. Hogwarts’ı sevmediğinden değil, artık gerekli görmediğinden. Zaten büyüleri ezberlemişti ve diplomanın ona sunacağı meslek imkânlarını istediğini düşünmüyordu. Kendi yolunu çizmeyi seçmek istiyordu Ares. Ama Eurus’u vardı işte, yaz boyunca mektuplaşmalar haricinde görüşememişlerdi, ondan daha fazla ayrı kalma düşüncesi kalbine bir hançer gibi saplanıyordu. Genç kız nasıl da güzelleşmiştir şimdi…

Bir başka nefesi verirken yanındaki simaya çevirdi bakışlarını. Çökmüş gözaltları ve solgun teniyle günlerdir tek bir düzgün uyku çekmediği izlenimi veriyordu tıpkı kendisi gibi. Onun o anda zihninden geçenleri okuyamıyordu fakat menekşe rengi gözlerinden derin düşüncelere daldığını anlayabilecek kadar tanıyordu genç kızı. Başta tesadüfen karşılaşmış olsalar da birlikte sigara içmek için köşeye çekildikleri geceler yakınlaştırmıştı onları, karşılıklı iç dökerlerdi tüttürürken. Athelia’da kendini görürdü çoğu zaman, kaybolmuş fakat bir o kadar da özgür bir ruha sahipti. Arkadaşlıklarını güçlendiren de bu benzerlikti belki.

“İnanabiliyor musun?” dedi, ortamın atmosferini dağıtmak adına. “Yarın son sınıf olacağız.”

Hayatının yedi senesini geçirdiğin okulda son yıl demekti bu. Bütün o edindiğin arkadaşlar ve hatta ailem dediğin insanlarla anılar biriktirdiğin okulda son yıl. Hogwarts’ta son bir yıl.[/justify]

3
Veritas Libertate Ofisi / Sönüp Giden Gençlik Ruhu
« : 12 Eylül, 2022 19:50:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »



[justify]İnsanların dünyada olup bitenleri öğrenmek ve öğrendiklerini yayma ihtiyacından çeşitli teşebbüsler sonunda, toplumun dördüncü kuvveti sayabileceğimiz ‘basın müessesesi’ doğmuştur. Günlük yaşamımızla bu denli iç içe olan basın, bireyler ve toplum üzerinde belli ölçüde izler bırakmakta, onları etkilemekte hatta kimi zaman onları yönlendirebilmektedir. Bu nedenle bu mesleği yapan kişilerin çok özenli seçilmeleri ve yetiştirilmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde basının sahip olduğu değerleri suiistimal edecek bir yozlaşmanın ortaya çıkacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Veritas Libertate, 1863 Yılında Sadie Rosemary Caldecott önderliğinde tam da bu yozlaşmaya kurban gitmiş basın organlarından kopmak isteyen diğer editörlerle birlikte kurulmuş ve güvenilir haberin tek adresi haline gelmiştir.

Değerli Veritas Libertate okurları, geçtiğimiz şu aylarda neler olmadı ki Büyücedünya’da?

Ben Aethelwulf Ares Caldecott, Sadie Rosemary Caldecott’un -huzur içinde yatsın- oğlu ve Hogwarts'ta son sınıf öğrencisiyim. Bir gazete yazarı olmak için biçilmiş kaftan olduğumdan emin olmasam da Özgür, dürüst ve güvenilir haberin tek adresi Veritas Libertate’yi uzun bir aranın ardından siz okurlarla tekrar buluşturmak adına geçtiğimiz günlerde kolları sıvadım. Kanlı Balo, Avcılar, kaçırılan ve öldürülen Bakanlık Çalışanları, Quiddicth skandalı ve iksir krizi... Britanya tarihteki en kaotik ve talihsiz günlerini yaşıyor diyebilir miyiz? Bana kalırsa başımıza gelen bu olaylar silsilesi her neyse kara büyünün uğursuzluğundan beter, değerli okurlar. Bazılarımız bütün bu yaşananların Büyücülerin toplumdaki aktifliği azaltmak ve bizleri kendi içimize sinmemiz için korkutmak adına düzenlenmiş bir komplodan ibaret olduğunu düşünüyor olabilir. Ancak bana sorarsanız trenin raydan çıkmasından başka bir şey değil bu. Ve bütün bu olan bitenin arasında biz gençlerin unutulduğu da bir gerçek!

Eylül’ün son haftalarında Diagon Yolu’na mutlaka uğrayan olmuştur ve pek çoğunuz Kaliteli Quidditch Malzemeleri Dükkânı önünde başlayan yarıştan haberdardır. Yine de kaçıranlar için özet geçeceğim. Ben Veritas Libertate ofisinde sizlere bu yazıyı hazırlarken Diagon yolu sokaklarında oldukça heyecanlı bir süpürge yarışı başladı. Kimin kazandığını görecek kadar uzun izleyememiş olsam da şunu söylemek istiyorum ki, biz gençler bütün bu karmaşa içinde eğlenceye ve özgürlüğe hasret kaldık. Ve bunun tüm sorumlusunun kim olduğunu düşünmeye başladım. Yanıtı bulmakta çok zorlanmadım tabii, biz gençlerin varlığı yetişkinlerce tamamen unutulmuştu. Bu sefer size soruyorum, kendime değil, Bakanlığın yetersizliğini getirdiği ağır kısıtlamalarla kapatmaya çalışması bir yana, yasaların katılaşmasının güvenliğimiz için hiçbir fayda sağlamadığını Quidditch skandalında görmedik mi? Yaz boyunca kendilerini güvende hissetmek için bir an önce Hogwarts’a gitmek istediğinden bahseden arkadaşlarımla konuştum. Biz gençler hayatımızın en güzel yıllarında bu kadar korkmayı hak ediyor muyuz?

Biz de buradayız ve yalnızca gençliğimizin tadını çıkarmak istiyoruz.
[/justify]

Aethelwulf Ares Caldecott
Hogwarts 7. Sınıf Öğrencisi

4
Veritas Libertate Ofisi / Toz Tutmuş Tüy ve Parşömenler
« : 12 Eylül, 2022 19:35:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
⚘


[justify]Yazın son ayı en sıcak günlerini yaşar ve Diagon Yolu’nda hararetli bir süpürge yarışı süregelirken sokağı oldukça net bir şekilde görebilen bir pencere vardı, yanına da bir çalışma masası konumlandırılmıştı, kırık camdan içeri sızan gün ışığı havada dans edermişçesine süzülen toz taneciklerini aydınlatıyor, odaya ne kadar uzun süredir el değmediğini gözler önüne seriyordu. Sadie Rosemary Caldecott’un ölümünün ardından bir daha gelen olmamıştı oraya, Ares’in annesinin ne kadar emek ve değer verdiğini bildiği gazetesi o günden sonra adeta terk edilmişti.

Genç büyücü ortasında bir delik olan kapının önünde öylece dikiliyordu, içeri girmesine engel olan hiçbir şey yoktu fakat bir türlü o ilk adımı atacak cesareti kendinde bulamıyordu. Annesinin açmak için ne kadar emek harcadığını bildiği gazeteyi bu şekilde görmek kalbini sızlatmıştı. Bir gün kendisine devredeceğini söylüyordu kadın, Ares ise gazeteyi değil Bakanlıkta Seherbazların başı olmak istediğini söylüyordu, böylece annesi onun başarılarının haberini yapabilecekti. Bu hayali hiçbir zaman gerçekleşemeyecekti, halen başarılı bir seherbaz olabilecek olsa da bu fikir eskisi kadar cazip gelmiyordu.

Derin bir nefes aldı içeri adımlamadan önce. Odadaki mobilyaların hepsine birer örtü serilmişti, pembe duvarlara sıçramış kahverengi lekeler halen yerinde duruyordu. O korkunç cinayet gecesinin izleri ve annesinin kanını kimse temizleme teşebbüsünde bulunmamıştı. Yavaşça tozlanmasın diye mobilyaların üstüne örtülmüş çarşaflara uzandı; gözler önüne serdiği mobilyaların hepsi kadının zevkine göre seçilmişti: zarif ve şık. Üzerine bastığı zeminde kurumuş kan lekeleri vardı, örtüleri onların üzerine fırlattı bir soğukkanlılıkla. Sıra çalışma masasının üzerinde duran parşömen ve tüy kalem takımına geldiğinde duraksamıştı.

Eli bir türlü örtüye gitmiyordu, gözlerinde yaşlar birikmişti; annesini, geç saatlere kadar bu masanın başında ertesi gün yayımlanacak gazetenin haberlerini yazarken izlerdi küçükken, her ne kadar ona yatmasını söylese de o işini bitirene dek ayrılmazdı başından. Bazen dayanamayıp uyuyakaldığı zamanlar olurdu, o zaman annesi işini erken sonlandırır ve oğlunu kucaklayıp evlerine cisimlenirdi.

Gümüşi bir yaş yavaş yavaş oğlanın yanağından süzüldü ve örtüye damladı. Ne zaman bu kadar sulu göz olmuştu? Her annesiyle olan hatıralarını anımsadığında ağlamaya başlarsa onun için nasıl güçlü duracaktı? Güçlü durmak için söz vermemiş miydi kendine?

Örtüye uzandı ve çekti, tüy kalemin altın ucu halen yeni gibi ışıldıyordu, parmaklarını usulca tüy kısmında gezdirdi. Annesinin ruhu bu kalemin içindeydi, bundan emindi, dokunuşu onun varlığının hemen yanında onunla beraber kalemi tuttuğunu hissettiriyordu.

Ansızın camdan bir rüzgâr esti, parşömenlerden biri hemen önüne düştü.

İçindeki bir şey, bir his, onu yazmaya davet ediyordu sanki; annesi miydi onu cesaretlendiren yoksa gerçekten istiyor muydu bir sonraki baskının insanların ellerinde dolaştığını görmeyi? Masaya sıfırlanmış sandalyeyi rahat oturabileceği bir konuma getirdi. Tüy kalemin ucunu mürekkep şişesine batırdı, hareketleri beyninin değil de bir başkası tarafından yönlendiriliyor gibiydi, parşömene hiçbir harfe benzemeyen bir çizik attı ve tam o anda durdu.

Ne yapıyordu? Haber mi yazacaktı? Yoksa intihar mektubunu mu?

Parmaklarını serbest bırakmaya karar verdi, onun adına karar verebilirlerdi. Kalemin parşömeni okşaması odadaki sessizliğin yerini alırken birkaç sözcük saman rengi kâğıdın üzerinde belirmişti bile çoktan. “Değerli Veritas Libertate okurları...”[/justify]

5
Karanlık Sanatlar Dersliği / Gözler Bulanık, Akciğerler Gidik ama Ne İçmesi Profesör!
« : 12 Ağustos, 2022 00:47:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
1863

[justify]Ergenlik yaşamın en hızlı evrelerinden biriydi ve Ares’in bu evreyi yüz yıl sonra piyasaya sürülecek Ateşokundan daha hızlı geçirdiği bir gerçekti. Henüz on üç yaşındaydı -ki bu oldukça tehlikeli bir yaştı- yanaklarında sakal bile denilemeyecek ufak kıllanmalar meydana gelirken vücudunun farklı sıvılar salgılayabileceğinin fark edildiği yaştaydı. Ve bir başka gerçek vardı ki bunun bilincine sahip olma evresine ulaşmış bir ergeni durduracak hiçbir şey yoktu. Sonuçta hayattaki tek derdi sevdiği kızı, bu isim onun için Eurus'tu, kendine âşık edebilmekti.

Ares, bu farkındalığa erken yaşta erişenlerdendi ve bu onun oldukça iflah olmaz bir kişiliğe sahip olmasına neden olmuştu. Sırf eğlencesine ayarttığı arkadaşlarıyla gizlice Hogsmeade’e kaçıyor, oradan içki çalıyor ve yine gizlice Hogwarts’a sokuyordu. Sonrasında bu içkilerle yasaklı saatlerde profesörler onları basana kadar partiliyorlardı, sonucunda ise akşamdan kalma bir biçimde derse girmeleri ve tabii ki de cezalarıyla yüzleşmeleri gerekiyordu. O gün KSKS profesörleri Sir Jaden Marshall’a yakalandığında ise Athelia ile ot içiyordu. Önemli bir detay vardı ki birinci sınıf ottu içtikleri, Hogsmeade'teki bir cincüceden araklamıştı. Yanlarında bir de Noah vardı, ilk kez denediğinden kendileri ile anın tadını çıkarmaktan uzaktı. Athelia beceriksizliği yüzünden ona küfrediyordu yakalandıkları sırada.

Athelia anında topuklamıştı ancak Ares’in kafası yeterince hızlı hareket edemeyecek kadar güzeldi. Kaçınılmaz bir azar faslı bekliyordu onları, Hogwarts’ın en katı profesörlerinden birine yakalanmışlar ve cezaların en ağırını alabilirlerdi bu uygunsuz davranışları için. Tabii Ares bütün bu korkutucu gerçeklere odaklanamıyordu, durmadan dönen zemin onun dikkatini bir hayli dağıtmıştı.

Profesör Marshall’ı ofisine kadar takip etmişlerdi çıt çıkarmadan. Yanlarından geçtikleri portreler onu işaret edip kendi aralarında fısıldaşırken, namını bilen öğrenciler de onlardan eksik kalmıyordu. Bütün bu olanlar yaşanırken ayık olmadığı için bir hayli memnundu genç büyücü, aksi takdirde bütün keyfi kaçardı. Somurtmak yerine hepsine muzip bir gülümseme eşliğinde selam veriyordu, beden dilinde uygunsuz davranışına dair herhangi bir pişmanlık belirtisi yoktu.

Ofise geldiklerinde ise onları her ne bekliyorsa kendini hazırlamıştı Ares. Profesörlerinin oturmalarını işaret ettiği yere kuruldu rahat bir tavırla ve beyaz saçlı adamın konuşmaya girmesini beklemeye başladı. Noah’ı peşinden sürüklediği için daha sonra suçlu hissedecekti. Şu an umursadığı tek şey bir başka temizlik cezası alıp almayacağıydı.
[/justify]

6
Öğrenci Postası / Ynt: André Harris | Baykuşhane
« : 05 Temmuz, 2022 00:28:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Değerli dostum André,

Öncelikle bu güzel haberlerle dolu mektup için teşekkür ederim. Bir icat üzerinde çalıştığını bilmiyordum doğrusu, emeklerinin karşılığını alabildiğin için seni en içten dileklerimle kutluyor ve en sonuna kadar desteklerimin seninle olduğunu bilmeni istiyorum. Merlinin Sakalı! Dostlarımdan birinin böyle kadim sanatlara ilgi duyması beni ne kadar mutlu ediyor anlatamam. Makalen yayımlanır yayımlanmaz okuyacağımın garantisini veririm, büyük bir heyecanla bekliyor olacağım. Yolun açık olsun dostum!

Davetin için de ayrıca teşekkür ederim. Evet, çevremde bana destek olmaya çalışan pek çok insan var ama hiçbir şey eskisi gibi değil. Bir süredir korkunç bir döngünün içine hapsolmuş ve... bilirsin, kaybolmuş gibiydim. Şimdilerde işleri tekrar yoluna koymaya çalışıyorum, elimden geldiğince tabii. Yakın bir zamanda gazete ekibi ile görüşmeyi planlıyorum, annemin hatırasını onurlandırmak adına son bir baskı yaparlar mı acaba diye. Sanırım yapacaklar. Her neyse, eğer ailene gerçekten sorun olmayacaksa yazın misafiriniz olmayı çok isterim. Sıcak bir aile ortamına girmeyeli bir hayli zaman oluyor. Briç denilen sporun beni evinde ağırlamaya çalışan akrabalarımdan çok daha cazip olduğuna eminim.

Ailenle tanışmak ve seninle vakit geçirmek için sabırsızlanıyorum.


Esenliklerle,
Aethelwulf Ares Caldecott

7
Godric's Hollow / Eğer Tanrıyla Bir Anlaşma Yapabilseydim, Yerlerimizi Değiştirmesini Sağlardım
« : 30 Haziran, 2022 22:47:49 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

☥

[justify]Bulutları delip göklere uzanan kulelerle dans eden rüzgârın uğultusu, bilinmeze uzanan taş yolda feryat eden bir Banshee’nin çığlıkları gibi yankılanıyor, tepeleri sisin içinde görünmeyen devasa çam ağaçları; ölüm perilerinin fısıldaştığı uğursuz rivayetten haberdarlarmış gibi dallarını kasvetle eğmiş, yas tutuyorlardı. Siyaha çalan bir griye boyanmış gök kubbe, usul usul döktüğü gözyaşlarıyla İsa’nın çektiği acılar için iç çeken karalara bürünmüş rahibeleri hatırlatıyor ve ölümün bir kez daha masum bir ruhu bedeninden koparmak için orada bulunduğunu söylüyordu.

Ölümün suçu değildi tabii bu, kötü haberler, güneşli günlerde gelmezdi zaten; Tanrı’nın dramatikliğine uymazdı bir kere. Havaya saçılan matem havası onun özür dileme biçimiydi. Sanki “Üzgünüm” demek istiyordu. “Ama olmak zorundaydı, elimden bir şey gelmezdi.” İçten bir af dileme değildi bu. Kudretini hatırlatırmışçasına, gösterişli ve şatafatlı bir özürdü. Kulaklara fısıldıyordu: “Kim olduğumu unutmayın.”

Tanrının bu alaycı yüzünü olabilecek en acı şekilde öğrenmişti Ares, daha düne kadar hayatını sonsuzmuşçasına bir umursamazlıkla yaşayan bir gençken ecelin her an kendisine çarpabilecek sert bir kaya olduğu gerçeğiyle yüzleşmişti. Ve bu öyle ansızın gerçekleşmişti ki hiçbir şey içinde açılmış o boşluğu dolduramıyordu. Hayatta tanıdığı tek ailesinin, annesinin, yüzündeki yumuşak gülümseme, gözünü her kapadığında az önce görmüşçesine canlanırken nasıl kabul edebilirdi onun bütün benliğinin hiçliğe karıştığını? Bildiği her şeyi ondan öğrenmişti genç büyücü. Herkes hayranlık duyduğu ve örnek aldığı bir kahraman için havalı bir isim söylerdi ama Ares için bu isim annesi olmuştu. Ondan daha güçlü kimseyi tanımamıştı, toprağın altında yatan bedeninin onun olduğunu kabul etmek istemiyordu.

Mezarın başında yere çöktü yavaşça. Hogwarts’tayken her gün farklı bir aksiyon ile zihnini meşgul tuttuğundan bir gazete kupüründe okuduğu haberin varlığını reddetmesi zor olmamıştı. Ama gerçeklerden kaçmak onlarla yüzleşeceği zamanını ertelemekten başka bir işe yaramazdı. Yaranın iyileşebilmesi için iltihap tutmuş kabuğunu soyup atması lazımdı önce.

Eve dönmek bu süreci hızlandırmamış aksine yavaşlatmıştı. Düzenli olarak kapısını çalan ve varlığından bile haberi olmayan akrabaları yardımcı olmuyordu; Hogwarts’ta geçen süre boyunca hiçbiri ona nasıl olduğunu sormamış, bir mektup bile yollamamıştı. Şimdi bir anda çıkıp ona acıyan bakışlarla bir ihtiyacı olup olmadığını sormaları sinirine dokunuyordu. Bu yüzden bir hafta geçmeden kapıyı açmayı bırakmıştı, kapıya bıraktıkları yemekleri hayvanlara dağıtmış ve diğer bütün yardım tekliflerini kesin bir şekilde geri çevirmişti. Başının çaresine bakabilecek yaştaydı Ares, kimseye ihtiyacı yoktu ve kendini buna inandırmayı başarmıştı.

Bir rutin tutturmuştu; sabah kalkıyor, kahvaltısını yapıyor ve Tılsım kitabından seçtiği bir büyü üzerinde çalışıyordu. Seherbaz olma hayalini sürdürmeye kararlıydı, yaşamını devam ettirmeye de. Annesinin gururlanacağı o evlat olmaya kararlıydı Ares. Tabii uzun sürmedi. Önce evdeki yemek bitti, sonra ‘yarın yaparım’ların ardı arkası kesilmedi. Kısa süre sonra gözleri umutla parıldayan o gençten eser kalmamıştı, eve ışık girmediğinden cildi hastalıklı bir renkteydi, yanakları içine çökmüştü. Kendini yatağından çıkaracak enerjiyi bile bulamaz olmuştu genç büyücü.

Gözyaşları yanaklarından süzüldü, kuru toprağa düştü usulca. Işıkları sonsuza dek söndürmek istemişti. Annesini içine alan karanlığın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişti. Onun yerinde olmadığı için nefret ediyordu kendinden fakat yeterli cesareti yoktu.

Cebinden bir mektup çıkardı, parşömeni kavramış parmakları titriyordu. Elleri bir erkeğinkine göre fazlaca bakımlı olurdu ama bu sefer tırnaklarının kenarları kurumuş yaralarla kaplıydı. Annesinin ona ne diyeceğini zihninde canlandırabiliyordu. “Bir centilmen daima karşısındakine saygısını belli etmek için dış görünüşüne özen gösterir.” Bir insana değer vermenin, özen göstermenin, onun kıymetini bilmenin bir kültür olduğunu öğretmişti ona. Kitaplarda yazmazdı bu, öğrenmenin yolu insan olmaktan geçerdi. Onu en çok yıpratanlardan biri de bu olmuştu işte, herkese eşit bir biçimde değer vermişti annesinin katiliyle karşılaşıncaya kadar. O gün daha önce hiç tatmadığı bir duygu canlanmıştı içinde, nefretten daha da öteydi, karşısındakine yaşatabileceği bütün acıları yaşatmak istiyordu. Bir elinin tersiyle gözlerinde biriken yaşları sildi hızlıca. Neden bazı anılar da böyle kolayca silinip atılamıyordu ki?

“Bana bildiğim her şeyi öğreten kadına,

Biliyorum artık burada yoksun ve beni bu sözcükleri okurken duyamayacaksın. Kabullenmem gerekiyor, biliyorum. Ama sen gittikten sonra büyük bir boşluğa düştüm anne, geri döneceğin düşüncesini bir türlü silip atamadım kafamdan. Yüzünü unutmaktan korktum en başta, birlikte yaşadığımız hatıraları unutmaktan korktum. Artık biliyorum, bedenen burada olmasan bile beni izliyorsun. Var olduğunu bilmek bana yetiyor, çünkü öteki türlü yaşayamayacağımı biliyorum. Elimde olsa Tanrıyla bir anlaşma yapar yerlerimizi değiştirmesini sağlardım. Ve o tepeyi aşardım. Bilmeni isterim ki aklımda olan tek şey sensin ve seni tahmin edebileceğinden çok daha fazla seviyorum.


İmza,
Seni gururlandırmak isteyen oğlun.”
[/justify]

[spoiler]
1865 Yarıyıl tatilinden kalan hatıralar
[/spoiler]

8
Mag Mell / Bu Akşam Sarhoşuz
« : 02 Nisan, 2022 18:11:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Önceki RP TIK



[justify]“Bunun iyi bir fikir olduğuna emin misin?”

“Yoo. Adım kadar eminim ki yarın bu saatlerde ikimiz de bana sövüyor olacağız ama ben dünyevi zevklere aldanan kafir cadının tekiyim, o yüzden de kötü fikrime uymak zorundayız.”

Ve öyle de yaptılar. Ares’in bütün itirazlarına rağmen genç kız onu bir şekilde Hogwarts’tan çıkarmayı başardı, bahçede hava almaya değildi tabii ki. Genç büyücü bir noktada zihnini düşünmeye kapadı, yaptıkları yanlış ve riskli olabilirdi ama o an umurunda değildi. Akış onları kambur cadı heykelinden Hogsmeade sokaklarına taşıdı oradan da aşırdıkları süpürgeleri ile birlikte Londra’ya doğru havalandılar.

Kuzeyden esen rüzgâr yolculuklarını kolaylaştırmaya hiç hevesli değilmiş gibi esiyordu tüm kuvvetiyle, ikili süpürgelerine sıkı sıkı yapışmış yalpalayarak da olsa kararlı bir biçimde ilerliyordu bulutların arasından. En son böyle bir yolculuğa çıktıklarında bir kilise yakmalarıyla sonuçlanmıştı, orada kendileri gibi çocukları kapana kısılmış bir şekilde bıraktıkları gerçeğini ise tamamı görmezden gelmeyi seçmişti, bu olay yaşanalı bir asır geçmiş gibi geliyordu Ares’e.

Süpürgeyi tutan parmakları hissizleşmişti soğuktan. “Ee, orada havalar nasıl?” diye sordu önünden uçan kıza alaylı bir tınıyla.

“Güzel, güzel, aşırı güzel. Amına koduğumun ülkesi beni şaşırtmıyor şu sise bak! Bıktım yetti be! Leş gibi kokuyor! Hava temizleme büyüsü icat ettirecek bana koduğumun pis köylüleri ya.”

Mirabelle’in sitem dolu sözleri üzerine bir kahkaha attı Ares. “Bu soğukta gerçekten hala koku alabiliyor musun?” Süpürgesini hızlandırdı. “Kokuyu boş ver geçebiliyorsan geç beni!”

Uçuşlarının bir sonraki bölümü şuursuzca yarışmak ve birbirlerini ne pahasına olursa olsun geçmek üzerineydi. Mugglelar tarafından görülmüşler miydi? Kimin umurunda!

Görkemli bir yapı görüş açılarına girdiğinde genç büyücü Mirabelle’in alçalmaya başlamasından varış noktalarına ulaştıklarını anlamıştı. Ağır ağır inişe hazırlandı, o sırada aralarındaki mesafenin açılmasına izin vermişti. Önce Mirabelle inmişti yere ve o zafer çığlıkları atarken Ares de onun yanına katıldı. Mag Mell’in önündelerdi şimdi. Buraya daha önce hiç gelmemiş olmasına rağmen, adını Kanlı Balo sayesinde hayatında hiç duymadığı kadar duymuştu bu sene. Buraya kadar gelmişken dedikodulara takılmanın bir anlamı yoktu. Güleç bir ifade takındı ve centilmence yol verdi yeşil gözlü kıza.

“Hanımlar önden.”[/justify]

9
Ravenclaw Ortak Salonu / Ynt: Haydi Gel İçelim
« : 02 Nisan, 2022 16:48:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Kışın son ayına girdiklerinde hava hala iç karartıcı bir gri renkteydi, doğa ana sonsuz bir uykuya yatmıştı, sanki bahar hiç gelmeyecekti. Şatonun bahçesi tüm araziyi kaplayan kalın ve boğucu sis tabakası yüzünden kaybolmuş, bulutları delip göklere uzanan kulelerle dans eden rüzgârın uğultusu, bilinmeze uzanan taş yolda feryat eden bir Banshee’nin çığlıkları gibi yankılanıyordu. Tepeleri sisin içinde görünmeyen devasa çam ağaçları azimle savaşıyorlardı dallarını eğmemek için, kuzeyden esen karayele inat dimdik pozisyonlarını koruyorlardı.

Lakin bir oğlan vardı bu yüksek kulelerin birinde, gözleri yaşamın parıltısından yoksun öylece bırakmıştı kendini akışa, rüzgarın gelip onu savurmasını bekliyordu. Adalet yerini bulur ve annesinin katili Azkaban’a atılırsa içinin huzura kavuşacağını sanmıştı Ares. Ve olması gerektiği gibi adalet yerini bulmuştu da ancak bu, genç büyücünün acı bir gerçeği fark edene kadar rahatlamasını sağlamıştı. Annesi bir daha geri gelmeyecekti, katiliyse yalnızca üç ay sonra dilediği gibi dışarıda dolaşabilecekti.
 
Bu adil değildi, hem de hiç.

Hogwarts’ın son haftası dersler seyrekleşmiş, öğrenciler arasında coşkulu bir tatil muhabbeti yapılmaya başlamıştı. Kimisi tatilde ailesiyle seyahate çıkmaktan bahsediyor kimisi de akrabalarını ziyaret etmekten, hepsinin ortak paydasında heyecan, özlem ve sevgi vardı. Ares bu duyguları arkadaşlarıyla paylaşmayı çok istese de onun gidecek sıcak bir evi veya kendisini bekleyen sevgi dolu bir ailesi yoktu. Bütün hafta boyunca içine kapanmış ve kendini insanlardan olabildiğinde soyutlamıştı, kimsenin ona acımasını istemiyordu bu yüzden.

Okulun son günü ortak salonları yavaş yavaş boşalırken yine tek başınaydı, arada onunla vedalaşanlara zoraki bir neşeyle karşılık veriyor sonrasında yine boş bakışlarla Rowena Ravenclaw heykelini izliyordu. Keşke heykel canlansa ve bilgeliğiyle ona bu durumdan nasıl kurtulabileceği ile ilgili bir iki öğüt verseydi. Her şeyin güzel olacağıyla ilgili bayat yalanlara bile razıydı.

Aradan geçen beş belki de on dakikadan sonra -onun için ne kadar süre geçtiğinin bir önemi yoktu gerçi- salondan ayrılacak son öğrencinin adım seslerini duyduğunda nihayet tam anlamıyla yalnız kalacaktı. Adım sesleri kapıya yönelmek yerine onun oturduğu tarafa yaklaştı, gelen Mirabelle’di. Aynı binayı paylaştığı ve beraber pek çok aksiyon yaşadıkları arkadaşıyla arasında hiçbir sorun olmasa da ruh hali yüzünden konuşmak istediği kişiler arasında sayılmazdı o anda. Kız ise onun suratsız tavrına aldırış etmeden her zamanki sıcaklığıyla devam etmişti konuşmaya.

Elinden geldiğince gülümsemeye çalıştı, "Sevgilimle çoktan vedalaştık,” dedi. “Ben tatilde burada, Hogwarts’ta kalıyorum."

Ares gidecek hiçbir yeri olmadığı düşüncesine o kadar çok kaptırmıştı ki kendini, Mirabelle’in onu ayağa kaldırıp bir tempoyla sıraladığı sözlere inanmakta güçlük çekiyordu –ki zaten ne demek istediğini anladığı da tam olarak söylenemezdi. Tek başına kalede kalmaktan daha cazip geliyordu kulağa elbette fakat Mirabelle babasının yanına gitmeyecek miydi?

“Anlamadım,” dedi Ares. “Nasıl ve nereye gidiyoruz?”
[/justify]

10
Tılsım Dersliği / Ynt: Tılsım Dersi
« : 16 Mart, 2022 22:22:33 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 5, total 5

[justify]Genç büyücü güler bir yüz ile içeri davet edilince rahatlamıştı, Profesör Yamashita başından geçenlere rağmen tatlılığından hiçbir şey kaybetmemişti. "Sayılır..." diye geveledi içeri adımlarken. "Bunları sizin için getirdim, basitler biliyorum ama... eh... Umarım beğenirsiniz." Aynı güleç ifade ile karşılık vererek ilerledi profesörlerinin yanına doğru. Yolda takındığı alışıldık alaycı gülümsemesi ile çiçeklerden bir tanesini André'nin kulağına takmış ve göz kırpmıştı. Saygıyla eğilerek çiçekleri takdim etti profesörlerine sonra sıraya geçenlerin peşine takıldı ve tekrar André'nin yanına geldi.

Confundo büyüsünü işleyeceklerini anlatmıştı sarılar içindeki arkadaşı ona, ilgi çekici bir konu olduğunu düşünüyordu aynı zamanda da hoşuna gitmemişti bir nedenden ötürü. Herhangi birinin iradesinin dışında onun zihnine müdahale etmek ne kadar doğruydu? Şu an derste bilgi edinme amaçlı karşı tarafın da izni dahilinde büyüyü kullanmalarında bir sakınca görmüyordu fakat gerçek hayatta bu tarz büyülerin kullanıldığını bir kez daha hatırlamak onu rahatsız etmişti. Kimse tarafından iradesiz bırakılmak istemezdi Ares, bir kere bunu deneyimlemişti ve ileride Seherbazların en yeteneklisi olduğunda asla izin vermeyecekti.

Sıra ona geldiğinde öne çıktı, kendinden emin bir tavırla asasını çekti ve o anda asa hareketini bilmediğini fark ettiği için duraksadı. "Ehm, ehm," diye yalancıktan boğazını temizledi bir şeyler uydurmaya vakit bulmak için. "Pekala, Profesör, ben sizden puan istemiyorum aksine bir binadan puan kırmanızı istiyorum, mümkünse Slytherin'den," Asasını 'C' harfini andıracak biçimde salladı, büyünün baș harfini seçmek en garanti sallama şekli gibi gelmişti. "Confundo!" Tabii ki de bir şey olmadı, ama bu onun Slytherin'lilere dönüp pis pis sırıtmasına da engel olmadı.[/justify]

11
Tılsım Dersliği / Ynt: Tılsım Dersi
« : 16 Mart, 2022 21:48:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Felaket bir baş ağrısıydı o sabah genç büyücüyü yataktan çıkmaktan alıkoyan. Pencereden giren parlak güneş ışınlarından kaçmak için yorganını kafasına kadar çekmiş, kafasını boynundan koparıp camdan fırlatma isteğine karşı direnmeye çalışıyordu. Carmilla sağ olsun, oldukça sık yaşadığı bir durumdu bu, üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen aşamadığı…

En sonunda pes etmeye karar verdi Ares. Hiçbir şey şu an onu daha iyi hissettirmeyecekti. Yorganını üzerinden attı ve doğruldu yerinde, ani hareketleri yüzünden duraksaması gerekmişti duraksaması gerekmişti yataktan kalkmadan önce. Bakışlarını saate çevirdi, geç kalmıştı. Bir telaş ile hızlandırmaya çalıştı hareketlerini, baş ağrısı el verdiğince tabii.

O gün, Kanlı Balo’da ağır yaralanan Tılsım profesörleri, Profesör Yamashita ile uzunca bir süre sonra ilk defa ders yapacaklardı. Genç büyücü, kadına inanılmaz saygı duyuyor olmasına rağmen gidememişti St Mungo’da ziyaretine ve şimdi de dersine geç kalmıştı kendi bencil nedenlerinden ötürü.

Apar topar ayrıldı Ravenclaw Ortak Salonu’ndan, o kadar acele etmişti ki gömleğinin yarısı dışarıda kalmış, kravatını ise bağlamadan çıkmıştı yolda bağlamayı umut ederek. Koşa koşa aştı koridorları, üçüncü kata ulaştığında sınıfa girmeden önce soluklanmak için durdu birkaç saniyeliğine. Kendini oldukça mahcup hissediyordu, üstelik geç kalma bahanesi de yoktu.

Ve aklına gelen bir fikir ile asasını çıkardı. “Orchideous!” Beyaz taç yaprakları olan bir papatya buketi fırladı asasından. Birkaç saniye bakıştı çiçeklerle, fazla basit olmadığına ikna etmeye çalışıyordu kendini. Onca tür arasından ne diye gidip papatyaları seçmişti ki? Artık çok geçti, kararsızlıkla çaldı kapıyı. “Affedersiniz Profesör, gelebilir miyim?”
[/justify]

12
Büyüceşura / Ynt: 17 Ocak 1866 Tarihli Carmilla/Cwénhild Muirghéal Duruşması
« : 03 Mart, 2022 00:50:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bugün, bu salonda bulunmak bir dejavu hissini uyandırmıştı genç büyücüde, her şey fazla tanıdıktı onun için, bu hissin hoşuna gittiği söylenemezdi. “Öncelikle, davaların üstünün kapatılmasından duyduğum rahatsızlığı ben de sile getirmiştim daha önce, Bay Carter beni sorgularken. Ancak bunu ciddi bir mahkeme propaganda olarak kullanmayı doğru bulmuyorum, efendim.”

Bay Turner’a ters bir bakış attı.

“Dediğim gibi, hatamın farkındayım ve bunun için bir açıklama yapma gereği duymuyorum. Gördüğüm kadının o olduğundan eminim, başkası değildi,” bir anlığına bakışları onunla bakanlığa eşlik eden Karanlık Sanatlar Profesörleri ile buluştu. “–ki onu gören tek kişi de ben değilim. Orada olma amacını belirtmiştim, bana cadı avcılarını avladığını söyledi ancak ortada cadı avcısı falan yoktu ve at adamlar kayıptı. Aramızdaki çatışmanın başlamasının temel nedeni Carmilla’nın beni kışkırtmasıdır. Yüzümdeki iz Cruciatus Laneti ile olmadı tabii ki de, öncesinde Diffindo ile göğsümü parçaladı ve bunu yaparken asası yoktu. Sonrasında işkenceye geçti.”
[/justify]

13
Büyüceşura / Ynt: 17 Ocak 1866 Tarihli Carmilla/Cwénhild Muirghéal Duruşması
« : 03 Mart, 2022 00:02:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yasak Orman’da yaşadığı, travmalarını süsleyen o olay için bir kez daha bakanlığa getirilmişti genç büyücü. Bu sefer ifadesini mahkemede verecekti, Büyüceşura’nın önünde, onlarca Büyüceşura üyesinin önünde anlatacaktı başına gelenleri. Bu hikayeyi defalarca baştan anlatmaktan bıkmıştı Ares, bu sefer son olmasını umut ediyordu.

Kalabalık mahkeme salonuna girdiğinde kalp atışlarının hızlandığını hissetti, bütün gözler onun üzerindeydi sanki. Salonun ortasında duran, kızıl saçlı kadınla göz göze geldiğinde ise içindeki o nefret tohumları yeniden canlanmış gibiydi, adaletin yerini bulmasını istiyordu artık. Annesinin kanının yerde kalmamasını istiyordu.

Az sonra söz hakkı ona verilmişti. Derin bir nefes aldı konuşmaya başlamadan önce ve duruşunu dikleştirdi.

“Daha önce Bakanlık’ta verdiğim ifadeye tezat hiçbir şey söylemeyeceğim. Girmemem gerektiği halde Yasak Orman’a gitmiştim, bunun detayının hiçbir önemi yok yanlış olduğunun farkındayım. Orada Carmilla ile karşılaştım, bana Cadı Avcıları’nı öldürdüğünü söyledi, birilerini öldürdüğü kesindi fakat doğru söylediğini nereden bilebilirdim Veritaserum etkisinde konuşmuyordu sonuçta. Ona inanmadım ve ona da bunu söyledim, onun bir katil olduğunu ve annemin katili olduğunu söyledim. Bunun üzerine aramızda bir çatışma yaşandı, yüzümdeki yara izi onun eseridir, sonrasında Carmilla bana Cruciatus Laneti ile işkence etti. Anlatacaklarım bu kadar sanırım, teşekkürler.”
[/justify]

14
Karanlık Sanatlar Dersliği / Ynt: 1865-66 Eğitim Yılı | Güz Dönemi Karanlık Sanatlar Dersi
« : 22 Şubat, 2022 22:37:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Re’em kanının ona verdiği gücü iliklerine kadar hissetmişti genç büyücü. Daha önce hiç böylesine muazzam bir gücü deneyimlememişti, fevkalade hissettiriyordu fakat aynı zamanda korkunçtu da. Eğer çelikten bir iradeye sahip olunmazsa bir kez bu gücün bağımlısı oldun mu geri dönüşü yokmuş gibi geliyordu. Bir insanın güç için ne kadar ileriye gidebileceğini hayal etmek tüyler ürperticiydi.

Profesör Moore, durmalarını söyleyene kadar fark etmemişti salona ne kadar hasar verdiklerini. Burada insani bir dövüşün yaşanmadığının izleri okunuyordu çatlamış duvarlar ve kırılmış tahtalardan. Bunlardan kaçının Eadwig ve kendisinin eseri olduğunu merak etmeden duramadı, kesin olan bir şey varsa her ikisinin de iyi pataklanmış olduğuydu. Nefes nefese kalmış, su alabilecekleri söylendiğinde o tarafa ilk fırlayanlardan biri olmuştu. Suyun büyük bir kısmını üzerine dökerek içtikten sonra kendini yere attı bitkince.

O sırada tekrar söze girmişti profesörleri, Ares her ne kadar onu can kulağıyla dinlemek istiyor olsa da konuşmanın büyük çoğunluğunda tavanı izlemişti. Vampirlerle ilgili kelimeyi duyana kadar pozisyonunu korumuştu, insan kanı içmenin ne kadar mide bulandırıcı bir şey olduğunu düşünürken ‘Carmilla’ ismini duyması ile ağrıyan kaslarına aldırış etmeden yerinden kalktı.

Tanıdık bir simayı tekrar görmek tüylerini diken diken etmişti. Nasıl ancak 6 kadim hizip tarafından alt edilebilen bir canavarın elinden sağ çıkmayı başarmıştı? Neden annesinin canına kıymışken kendisine yalnızca bir ‘ders’ vermek istemişti? Anlamıyor, anlayamıyordu.

Daha çok bilgi edinmesi gerektiğine karar verdi ipuçlarını değerlendirebilmesi için. Ders bitiminde profesörlerinin yanına yaklaştı ciddiyetle. “Merhaba Profesör,” dedi. “Eğer vaktiniz varsa size birkaç soru sorabilir miyim? Carmilla hakkında yani…”
[/justify]

15
Karanlık Sanatlar Dersliği / Ynt: 1865-66 Eğitim Yılı | Güz Dönemi Karanlık Sanatlar Dersi
« : 20 Şubat, 2022 21:09:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Profesörün Carmilla’dan bahsetmesi Ares’in bütün odağını dağıtmıştı. Sırf diğerlerine ayak uydurmak [justify]için robotsu hareketlerle profesörlerinin söylediği Re’em kanını içmişti. Ve damarlarında aniden bir kıpırdanma başladığını hissetmişti. Kanın vücuduna etkisi oldukça farklıydı, daha önce hiç bu kadar adrenalinin aynanda vücuduna salgılandığını hatırlamıyordu. Derken üzerine koşan bir siluet onu boynundan tuttuğu gibi yere fırlatmıştı. Normal şartlar altında olsaydı bedeni çok ağır hasar alır ve tahminen hastane kanadına kaldırılması gerekirdi. Fakat kanın etkisi altındaydı, şu anda koşullar oldukça farklıydı. Bedeninin yere çarpmasıyla kazandığı ivme ile birlikte onu yere yapıştıran yeşil cüppeliyi bacaklarıyla kavrayıp arkaya doğru fırlatacaktı. Gücü yeterse tabii.[/justify]

Auvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvaaaaaaaa!

Yetenek 1d8 : 8, total 8
Destek 1d8 : 7, total 7
Talih 1d10 : 9, total 9

Sayfa: [1] 2 3 4