17 Nisan, 2026 09:22:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Diana Destinee

Sayfa: 1 [2] 3
16
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 24 Ağustos, 2022 23:45:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Gözlerimi kırpıştırdım. Yanımdaki binaya ne kadar yaklaşabiliyorsam o kadar yaklaşmıştım. Sert bir rüzgar dalgası ben dönüşümü tamamlarken vücuduma çarptığında süpürge üzerindeki dengemi kaybederek yere kapaklanmak üzereydim. Kısa, çok kısa bir anlığına sağ elim sol elimin üzerinden kayacak gibi olduysa da toparlamıştım. İçerisinde bulunduğum anın adrenaliyle kısa bir nefesi dudaklarımdan verirken kendime hayret ettiğim bir ıslığı da ses tellerimden kaçırmıştım. Aniden kıkırdamaya başladım, bu inanılmaz bir şeydi ve neden quidditch dışında böyle bir spor şimdiye dek düşünülmemişti ki?

Nerede olduğuma ve etrafıma bakındım. Ayaklarımın altında irili ufaklı büyücü topluluğu havaya rastgele alkış saçıyor, kimi yaşlı cadı ise homurdanarak dükkanların içine kaçışıyordu. Birilerinin huzurunu bozabilmeye dair bir keyif yaşamıyordum şu anda. Fakat sırıtışımı, kalabalığın yaydığı coşkunun hücrelerime uğrayışını engelleyemiyordum. André ve William bir snitch gibi önüme geçmişlerdi. Hatta öyle ki onlar yüzünden dengemi bir kez daha kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldım. Arkalarından ben gidiyordum ve geride kimlerin kaldığını göremiyordum. Acaba ardımızda bir şaka dükkanını andıran kargaşa mı hakimdi yoksa herkes sessizce, ulaşım kurallarına uyarak sükuneti mi korumaya çalışıyordu? Zira yarıştan önce iddia fikirleri havada uçuşuyordu.

Süpürgemi biraz daha sağa doğrulttum ve sırtımı dik bir hale getirdim. Amanuensis Quills hemen yanımda kalıyordu. "AAAAAAA!" dedim şaşkınlıkla. Şaşkınlığım aslında alışveriş listesine yeni birkaç tüy kalem ve mürekkebi eklemeyi unutmamdandı. Buradan geçmesem, aklıma bile gelmeyecekti ki. Kafamda uzun görünen fakat yalnızca saliseleri alan bir zamanla planımı oturttuğumda ayaklarımın altındaki insanların daha da sıklaştığı çeper takıldı gözüme. Önümdeki dümdüz yol gitmiş yerini daha da darlaşan, kalabalığın acelesi ile yoğurulan, dört sokağa ayrı ayrı açılan bir yol gelmişti. "Sıçtık." diye mırıldandım kendi kendime ve düşünmeye başladım. Süpürgemin hızını, ayaklarım olur da metrelerce yüksekte olan birilerinin kafasına takılmasın diye yavaşlatmaya çalışırken yüzüme gelen saçımı aceleyle bir kenara iteledim.  Ne yapacağımı bilmiyordum ancak ivmemi kaybettikçe havada sabit bir şekilde durmam konusunda sanki daha fazla zorlanıyordum. Bu yüzden yavaşlamak yerine tekrar hızlandım. Bacaklarımı süpürgemin hemen altından geriye doğru birbirine dolarken göğsümü binek aracıma yeniden yapıştırdım. Gözlerimi kıstım, yaklaşıyordum. Kendimi şu an yapabileceğim en ufak hale getirirken "ÇEKİLİİİİNNNNNN!" diye bağırdım aşağıda, ayak altında dolananlara. Önümden çekilmelerini ve bana engellere takılmadan aradan sıyrılabileceğim bir yol açmalarını diliyordum yalnızca. "KAFANIZA DÜŞECEĞİM YOKSA KENARA ÇEKİLİİİNNNN!!" Tabelalara çarpmamak için manevra yapacaktım önce. Sugarplum'ın Şeker Dükkanı'na yaklaştığımda ise aniden sıçrayıp süpürgeyi bacak aramdan çekiştirecek, meşale gibi savurup tabelanın üzerinden atlayacaktım. Sonrası mı? Tabii ki süpürgeyi tekrar iki bacağım arasına sıkıştırıp yoluma devam edecektim. Yasaklarda engellerin üzerinde uçamayacağımız söyleniyordu, elimize süpürgemizi alıp zıplamamız değil. Öyle değil mi?

Kendi içime bir kuş gibi büzüşüp ufacık kalmaya çalıştığım bu yolda süpürgeyi yolun ortasına doğru hareket ettirirdim, kocaman bir nefes aldım.
  [/justify]

Yetenek 1d8 : 6, total 6
Destek 1d8 : 7, total 7
Talih 1d10 : 6, total 6


17
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 24 Ağustos, 2022 01:23:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Ellerimi şakaklarıma götürdüm. Parmak uçlarıma değen her bir ter bana canlılığımı hatırlatıyordu. Saç tellerim yanaklarıma yapışmıştı ve tükenirmişçesine ciğerlerimi zorlayan nefesim dudaklarımdan dışarıya taşıyordu. İnanamıyordum. Kulaklarımın içinde kafamı ağırlaştıran bir çınlama işitiliyordu. Hayır bir çınlama sesi de değildi bu. Gürültülü bir patlamaydı. Sanki top mermisi kulaklarımın dibinde patlamış gibiydi. Ayak uçlarımdan başıma dek ince bir yol halinde damarlarımın karıncalandığını hissettiğimde yüzümün alev alacak kadar ısındığının farkına ancak varmıştım. Bu hissiyat kulaklarımın ucuna ulaşıp varlığını sonlandırdığında midem kasılmaya başlamıştı. Uzuvlarımdaki tüm yorgunluk ağrılarını dindirmek için ise kolumu sıkıyordum. Bu şekilde tutmanın hiçbir işe yaramadığını, belki de avuçlarıma yapışan pisliklerin yarayı enfekte edebilecek şekilde oraya nüfuz ettiğini biliyordum. Biliyordum fakat onu düşünecek bilinçte değildim.

Yabancı yerinden kalktı. Ağır bir adımla kaşlarını çattı. Ona bakmıyordum. Yüzüm hala yanımdaki hayvanın üzerinde geziniyordu. Adamın gölgesi göz çerçevemin içerisinden usulca girerken belindeki kınından kılıcının sesini işitiyordum. Başımı kaldırdım. Keskin parçanın tekrardan ayının kürküne girdiği anı gördüğüm sırada yüzümü ekşittim. Zira suratıma kütleli bir kan sıçramıştı ve tarif edilmesi zor bir pası andıran kokuyla ciğerlerime işliyordu. Kolumdaki elimi suratıma götürdüm. Ben silmeye çalıştıkça sanki daha rezalet bir hal alıyordu. Elime bulaşan kendi kanıma bir de hayvanın kanı eklenince kendimden tiksinir olmuştum.

Ayıyı öldürdüğümü sanıyordum. Yaklaşık üç dakika öncesinde içten içe duyduğum bir böbürlenme; vücudumu teslim ettiğim bir korkuya hapsolmuştum. Ancak hem benim hapsoluşum yabancının sözleri ile yersizleşmiş hem de sandığım şeyler gerçekliği kanıtlanamayacak bir var sanıya dönüşmüştü. "Ölmemiş mi yani?" dedim kısık bir sesle. Ben onu öldürmemiştim ama yabancı gözünü bile kırpmadan son hamleyi yapıvermişti. Hiçbir şey söylemeden atına doğru hareket etti, kulağına bilindik sesinden biraz daha kısık olacak bir şekilde fısıldadı. Çevremizdeki bu otluğa sessizlik hakimdi: ölüm sessizliği.

Atının eyerinden birkaç yaprağı çıkartıp dudaklarına götürdüğünde kaşlarımı çattım. Bitkiler ve iksirler benim alanımdı ve ne olduğunu bu mesafeden kestirmeye çalışsam da yeteri kadar net bir yorumda bulunamıyordum. "O ne?" diye sordum belli belirsiz. Yanıt vermedi. Dudaklarının arasından tükürük ile harmanlanan yaprakları koluma bastırmak için yanıma geldiğinde görmüştüm çiğnenen şeyi. "Aynısafa." dedim hızlıca ve başımı diğer yana çevirdim. Bu portakal nergis çiçeği dişlerle temas ettiği vakit çıkan yağlarla yarayı hızlıca iyileştirici özelliğe sahipti.

Yabancı hiçbir şey söylemeden yanımdan kalkıp gitti, ben ise yerde oturmaya devam ettim. Yaklaşık on dakika kadar burada oturuyordum. İnanılmaz güçlü bir sarsılma yaşamış, ruhsal bir bunalıma girmiş miydim? Asla. Zira onu ben öldürmemiştim. Fakat ölümüne sebep olmuş muydum, evet. Kendimi korumayı akıl edebilen ve hatta kendini korumayı saldırmaktan çok daha önce öğrenmeyi aklına koyan birisi olsaydım belki de bugün hiç yaşanmamış olacaktı.

Ayaklarım sızlamaya başladığında yerimden kalkıp adama doğru ilerlemeye başladım. Atının üzerine sıçrayan ufak çamurları temizliyor, şaşırtıcı bir nezaketle yoldaşının başını okşuyordu. "Neden yaptın bunu?" dedim dudaklarımı yalayarak. Suçlayıcı konuşmaya çalışmıyordum fakat sesim bir anlığına yadırgayan tınıyla kaplanmıştı. Kendimi düzeltmek isteyerek "Yani..." dedim. "Zaten ölmüştü. Neden ikinci kez kılıcını sapladın ki?"

Gözüme kolumdan irili ufaklı yere düşmeye başlayan yaprak tanelerini gördüğümde sağlam kolumu harekete geçirdim. Belimdeki kahverengi kuşağı söküp bir kenarını ağzıma götürürken olabildiğince dik ve az önce şaşırtıcı şeyler yaşanmamış gibi davranmaya çalışıyordum. Bu bir nevi duygularını gizlemek sayılırdı benim için. Örtüyor, üzerine katlar çıkıyordum. Kuşağı koluma sıkıca bağlayıp yağın etkisini göstermesine fırsat tanırken "Teşekkür ederim." dedim mahcup bir şekilde. Ufacık bir tebrik dahi gururumu okşamıştı. Anlamsızca suratıma baktığında sargılı kolumu havaya kaldırdım. "Bunun için yani." derken buruk bir tebessüm iliştirdim dudağına. Bir cellatı andırıyordu duruşu karşımda fakat yüreğinin derinliklerinden sızan ufak bir çocuğun varlığını işitmiş gibiydim. Bunu ona söylemedim. Belli etmemek için başımı öne eğdim.

Hiçbir şey söylemeden yavaş adımlarla ayının yanına gittiğimde kılıcımı kurtarmaya çalıştım. Bir kez denemiştim, olmamıştı. Kolumdaki fazlalık rahat hareket etmemi engelliyordu. İki kez, üç kez derken nihayetinde koyu kanlı demir usulca hayvanın kabarıklığından kurtulduğunda ayı küçücük kalıverdi. Sanki onu yerdeyken cüsseli gösteren şey bedenindeki gümüşi parçaydı. "İlk işim bunu dövdürmek olacak." diye kabzayı havaya yönlendirirken gözlerimi kısıyordum. Yine yüzüme bir illet gibi kırmızı lekenin ilişmesini istemezdim. Zehirliymiş gibi diğer elime dokunmaya çekinirken belimdeki yerine yerleştirdim. Başımı göğe çevirdim. Gitme vaktiydi artık, hava kararıyordu.

"Yabancı!" diye seslendim arkamda kalan adama aniden. Gür çıkmıştı sesim. "Tekrar teşekkürler! Bu akşam güzel bir gece geçir." diye başımı öne eğerek hareket edecekken durdum. "Olur da yolun bir gün buralara tekrar düşerse, sıcak bir yemek ve toprağa kıyasla rahat bir şiltenin hazır olduğunu unutma." [/justify]

18
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 23 Ağustos, 2022 01:11:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Ben bağırıyordum bağırmasına da, boşuna. Adam kılını dahi kıpırdatmıyordu. Ayı benim üzerime saldırmak için acılar eşliğinde gelirken ara ara yalpalıyordu. Güçsüzleşmişti fakat öfkesiyle bir incir ağacını devirebilirdi. Yabancı yanımdan kalkıp bir göz kırpmalık zaman farkıyla hemen karşıdaki yerini aldı. Bir quidditch maçını takip eden hakem gibi oradan oraya savruluyordu. Yetmezmiş gibi hala benimle alay etmeye çalışıyor, eğleniyor, gerçekten de bir sirke en ön sırada davetiye kazanmışçasına keyifli bir ifade ile sırıtıyordu. Benim canım burnumdayken o hala uzun cümleleri sarf etmekten geri kalmıyordu üstelik. Onun sorumluluğunda olmadığımı söylüyordu. Bunu ben de biliyordum. Yalnızca kendi sorumluluğumdaydım. "Sana..." dedim ayının attığı pençeden kurtulmaya çalışırken, sesi gittikçe hiddetleniyor ve etrafımızı dolduruyordu. Cümlem yarım kalmış, kurulacak kelimeler dağılmıştı. "İnanılmazsın!" diye kükredim. Ayının sesi çıktıkça ben daha çok savruluyor, senkronize bir biçimde nefesimi tutup sonunda güçlü bir patlama ile hareket ediyordum.

"Sana şimdi bir şov sunacağım." dedim tersçe, havaya doğru savurduğum kılıç ince bir ağaç dalını keserek ayının kafasının üzerine düşüverdi. Ne kadar kaba bir adamdı bu? Kabalıktan da ziyade, bambaşka bir şeydi. Bana hiçbir şey göstermek zorunda değildi, bunu kabul de etmeyebilirdi. Yine de kendisinin güzel bir akşam geçirmesine yardımcı olduğum için bir teşekkürü bu şekilde etmek fazla da zor olmamalıydı.

Bana artık bir av olarak değil de yenebilecek bir böcek tanesiymişim gibi koşturan ayıyı engellerinden kurtulurken gördüğümde dengesizlikle baş etmeye çalışıyordum. Zira ayağımın altındaki kalıplaşan toprak, parçalanmıştı. Nereye kadar kaçacaktım? Nereye kadar direnecek ya da kendimi korumak konusunda bedenimi geri plana atacaktım? Artık bir yetişkin sayılırdım. Mezun olacaktım. Uzun bir süredir -her ne kadar yakın mesafe saldırı sanatı üzerine olmasa da- bu konuda eğitiliyor, emek ve zaman harcıyordum.

Yabancıyı görmezden geldim. Belki de benim dikkatimi dağıtan şey buydu: bir başkası tarafından izlenme düşüncesi. Saniyelik bir vakit için gözlerimi kapatıp derince nefesi diyaframıma hapsettim. Böylelikle bedenimi daha kontrollü bir biçimde kullanacak, nefesimi verdiğim noktada duruşumu daha minimal düzeyde bozmak zorunda kalacaktım.

Yırtıcı engellerinden kurtuldu, aramızdaki mesafe gittikçe azaldı. Sol ayağımı öne getirerek bacak mesafemi araladığımda omuzuma düşen saçı geri savurdum. Ayı bana yaklaştı fakat ben yerimde durdum. Aramızdaki mesafe minik bir çadır mesafesi haline geldi; ayı pençeleriyle üzerime süzüldü. Kılıcımı yukarıya doğru kaldırarak ucunun vücudundaki yumuşak deriye girmesine izin verirken doğru noktayı yakalayabileceğimi kestiremiyordum. Şiddetli bir çığlık koparttım. Elimdeki kılıç ağırlaştı, üzerinin kuvvetli bir ağırlıkla kaplandığını hissedebiliyordum. Avucum yoğun bir sıcaklıkla yıkanırken sesim kesildi, ayının altında kaldım. Sanırım ölmüş ya da öldürmüştüm çünkü iki kişilik bir nefesi hissetmiyordum. Panikledim. Saldırıya açık olduğumu düşünerek kendimi bir köşeye çekmeye, altından kurtarmaya çalıştım. Kalçamı toprağın üzerinde sürüklerken "Ne?" dedim kendi kendime inanamayarak. Aslında bu soruyu kendime soruyordum. Bilincim bulanmış gibiydi. Cüssenin bir tomar gibi üzerime saçılışı yüzünden hayal mi görüyordum? Zavallı hayvanı öldürmüştüm.

Kolumda hissettiğim bir acıyla yüzümü ekşittim. Bir pençeden kalan sıyrık tenime dökülüyor, kan cildimi boyuyordu. Elimi kolumun üzerine koyarken şaşkınlıkla dudaklarımı araladım. Oklarla uzun mesafeden birkaç kuşu hedef haline getirmiştim. Ancak yakın mesafeden hiçbir canlıya zarar verebileceğimi düşünmemiştim. En nihayetinde niyetim de hiçbir zaman bu olmamıştı.  İlk planım her zaman korunmaya çalışmaktı. [/justify]

19
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 22 Ağustos, 2022 16:22:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Görüş açımdaki hayvan bize doğru yaklaşıp netlik kazandığında bir ayı olduğunu belli etmişti. Kremden beyaza çalan kürkü yer yer ıslaktı, cılızlığı uzun süredir yemek arayıp açlıkla mücadele ettiğini açıkça gösteriyordu. Buralarda ayıya pek rastlanmazdı doğrusu. Ara ara sıcaklardan bunalan ve besin bulamayan yaban domuzları ancak yerleşim alanlarını işgal etmeye koyulurlardı. Hancının etrafındaki birkaç kişi onları bir tüfekle avlayıp hiçbir şey olmamış gibi bu kasabanın sükunetini sağlamaya çalışsalar da etraftaki panik hali birkaç gün devam ederdi. İnsanlar ellerindeki yemekleri bir köşeye depolar, tarlalarındaki ekinleri erkenden toplar, işin sonunda her türlü zarara girerlerdi.

Nefesim sıklaşıyordu. Ne yapacağımı bilemeden yalnızca bulunduğum yerde tıpkı bir çiviye takılmış gibi hareket ediyordum. Ayaklarım bir öne bir geri gidiyor fakat kılıcım avuçlarındaki istikrarını korumaya devam ediyordu. Yalnız olmadığımı ve bunun bir ekip çalışması haline gelmesi gerektiğini kendime hatırlatmak istiyordum fakat usta bey efendi kılını dahi kıpırdatmıyordu. Madem hayvanları avlıyordu o halde niçin bir şeyleri kolaylaştırmak yerine kendisine kin gütmeme sebep oluyordu? Ona karşı dolmamın onun vurdumduymazlığının yanından dahi geçmeyeceğinden emin olarak "Sirke geldiğini düşünmüyorum!" dedim bağırarak. "Biliyor musun? Şu an gerçekten de sağlam bir usta olduğunu göstermenin tam zamanı yabancı!" diye çemkirdiğim sırada dikkatine yerleştiğim ayıdan kaçabilecek bir hamle yapmaya çalıştım. Hemen arkamdaki ağacın arkasına geçtim ve dalların bu görüşü engellemesine fayda sağlamaya çalıştım. Yanımda şimdi oklarım olsaydı her şeyin daha kolay olacağını düşünüyordum. Hızlıca çıkaracak, oku yaya yerleştirecek ve ayıyı yalnızca bacağından vurarak kendimi güvenli bir alana postalayacaktım.

Yabancı sanki bir şov izliyor gibi sırtını yanda kalan ağaca yasladığında daha da kuvvetli bağırdım. "OLDUĞUN YERDEN HAREKET ETSENE BE ADAM!" dedim dişlerimin arasından. Ayı neredeyse yanıma varmıştı. Derin birkaç nefesi ciğerlerime doldurdum. Sağa ve sola hareket ederek geniş ağaç gövdesinin ardından hayvanı şaşırtmaya çalıştım. Büyü yapamazdım. Zira asam, kimliğimi gizlemek zorunda olduğum için yanımda değildi. Üstelik niçin fiziksel bir antreman sırasında asamı yanımda taşımalıydım ki? İşte bu yüzden!

Kafama doğru sıçrayan ayıya karşılık bir çığlık attığımda önce kılıcımı çekiştirmeye çalıştım. DIANA! Neden kılıcı çekiştirdim ki? Dudaklarımdan bir çığlık koptuğunda bu defa beklenmeyecek bir çeviklikle tekrardan üzerime atılmaya çalışan bu hayvanın bakışlarını karıştırmak adına ağacın arkasına geçerek hareket etmeye çalıştım. Ağaç dallarını parmaklarımla çekiştirdim. En sonunda tüm bundan yorularak dövülmüş demiri ayının koluna doğru beceriksizce itekledim. Elim titremişti fakat kılıcın ucunun sert bir engeli ezip geçmeye çalıştığını rahatlıkla hissetmiştim. Yüzümü ekşittim. Ben gerçekten yakın temastan hoşlanmıyordum. Dudaklarım aralanıp gözlerimi bir fal taşı gibi büyüttüğümde kılıcın ucundaki kanı gördüm. Midem bulandı. Öfke ve acıyla bağırıp bükülen ayıyı sanırım kızdırmıştım. Sarı bir arıdan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey bir ayı! Acının oluşturduğu anlık boşluktan faydalanarak yabancının yanına koşmaya çalıştım. Belindeki kılıç bir hayli parlak duruyordu, almayı düşündüm. Bunu yaptıysam daha fazlasını yapabilirdim. Ancak önceliğim saldırmak değil, savunmak olmalıydı. Bu yüzden adamın yanına varır varmaz onu bir kenara itekleyerek bağırmaya devam ettim. "Kalkıp yardım etme zamanı! Yoksa eninde sonunda ikimiz de birer yem olacağız."
[/justify]

20
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 22 Ağustos, 2022 12:18:49 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Sabırsızlığım zihnimin her bir köşesine nüfuz ederken benim zamanı bir an önce kullanmaya başlama isteğim ile yabancının eylemlerini ağırdan alıyor oluşu bizi zıtlığa düşürüyordu. Doğrusu ya, hızlıca bir şeyleri öğrenebilmek ve arkasından kendimi yapabildiğim konusunda ikna etmek istiyordum. Tabii bunu gözden uzak bir şekilde yapmak daha doğru olacaktı. Tekrardan başarısızlık fikrinin yüzüme vurulmasıyla karşılanmak istemiyordum.

Adamın atını bağladıktan sonra bana yanıt vereceğini düşündüğümde yanılmıştım. Sanki ben bir sinek vızıltısından ibarettim ve o da bu sineği tepesinden kovmaya çalışmakla yükümlüydü. Eline sıkıştırdığı samanı atının ağzına doğru uzattı, onun da karnını doyurdu ve nihayet bana dönmeyi başardı. Kendisinin Japon olduğunu, üzerini kalın harflerle bastırarak söylemişti. Dış görünüşüne bakıldığında bu pek ala anlaşılıyordu. Fakat Japon oluşunun konumuzla ne ilgisi vardı? Kültüründen, bir takım ritüellerinden bahsederken dudakları keyifle gerilmişti. Uzak doğu kültürüne dair bilgim yoktu. Çeşitli savaşma stilleri olduğunu bilsem de içerikleri hakkında en ufak fikre sahip değildim. "Ritüel mi?" dedim kaşlarımı çatarak. Bu tür şeyler bana cadı avcılarının kelleleri avlamak, onlara ulaşmak ve cadı görüşlerini kullanabilmek için yaptıkları çeşitli sıralı eylemleri anımsatmıştı. Kanımı almak gibi bir niyeti olmadığını söylese dahi huzursuz olmuştum. Olduğum yerde kıpırdandım. Sanki sırtımdan ince bir ter hafifçe ayaklarıma doğru yol almıştı. Elimin tersiyle alnımda, saç diplerimde oluşan ter damlacıklarını bir kenara iteledim.

Önünde diz çökmem gerektiğini söylediğinde düşündüğüm tüm şeyler aklımdan silinip gitmişti. Bu ona itaat etmek sayılırdı. Bunu elbette kabul edemezdim. Gururumu birisine, hele de yeni tanıdığım birisine bu şekilde sunacak kadar beceriksizlikle bezenmiş birisi olduğumu düşünmüyordum. Öfkelendim. Vücudumdaki kan yavaşça suratıma doğru ilerlerken sakinliğimi sürdürebilmek için derin bir nefes aldım. Ses tonundaki tiye alış sinirlerimi uçtan uça geriyordu. "Hayır!" dedim sertçe. "Asla. Söylediğin gibi 'tam anlamıyla' senin öğrencin sayılmam. Ritüeli yarım olarak tamamlayabiliyorsan, hiçbir şeyi yapmamıza gerek yok." diyerek bir adım geri attım. "Üstelik şu an Britanya'dayız, Japonya'da değil. Bu şekilde öğretmek istemiyorsan, senin bileceğin iş. Fakat ben bir yabancının önünde diz çökmeyeceğim." derken kaşlarımı çatmıştım. Önünde diz çökmemekte elbette inatçı davranacaktım.

Hayal kırıklığının zerreleri vücuduma tane tane işlemeye başladığında başımı iki yana salladım. Ne beklemiştim ki? Boğazıma daha ilk tanışmamızda kılıç dayayan bir adamın içtenlik ve dost canlılığı ile gelip bana yıllarını harcadığı becerilerini, taktiklerini öğreteceğini mi? Bazen hakikaten beş yaşındaki Diana gibi davranabiliyordum. "Teşekkürler." derken kontrolsüzce adeta kustuğum öfkemi dindirmeye başlamıştım. Kılıcı tekrar belimdeki yerine kondurabilmek için harekete geçmiştim. Geçmiştim geçmesine de yine beklenmedik bir durumla karşılaştım. Bu defa yalnızca ben değil, yabancının da bu durumdan bir haber olduğu surat ifadesi ve eğlenmiş suratındaki değişimlerle ayırt edilebiliyordu. Keskin olmayan demir parçasının kabzasını parmaklarıma sararak kendimi -oldukça acemi bir biçimde- korumak için pozisyon aldığımda "Sen de duydun mu?" dedim gergince. Hızlıca etrafa bakınmaya, ikimizin dışında gelen o yırtıcı hayvan sesini biraz daha çevredeki sessizlikten koparmaya çalıştım. Bir ayı mıydı yoksa bir yaban domuzu mu, emin olamıyordum. Yalnızca kaba, çalılıkları ezen bir ses bize doğru gittikçe yaklaşıyordu.
[/justify]

21
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 22 Ağustos, 2022 02:50:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Eve gittiğimde karnımı lezzetli bir tavuk çorbasıyla doldurmuştum. Öğleden sonramı geçirebileceğim belki de en verimsiz görünen fakat pek bir vakit aldığım aktiviteye ayırdım, gelen postaları ayıklayıp cevap yazdım. Hogwarts'ta özlediğim çok fazla insan vardı, kimisine dönütlerde bulunurken kimisine de zamanın getirdiği uzaklıktan şikayet ediyordum. Uyudum, uyandım. Zihnimi toparladım. Babam ve Penelope'un eve gelmesine yaklaşık yarım saat kala yırtık bir parşömenin üzerine meraklarını dindirebilmek üzere kısacık not karaladım.

Biraz gecikeceğim. Kılıç çalışmam gerek. Merak etmeyin.
- D.

Saçımı savsak bir şekilde toplayıp gömleğimin açmış olduğum düğmelerini bağladım. Derli toplu görünüyordum fakat aynadaki görüntüm, bilhassa terleyip kuruyan cildim ve kabaran saç tellerim bu derli topluluğa meydan okuyordu.

Aceleyle evden çıkmaya yeltendiğimde yabancı ile sözleştiğimiz saate yaklaşık on beş dakika vardı. Bu benim için yeter de artardı. Evim talim yaptığım yere uzak sayılmazdı ve hızlı adımlar ile kolayca oraya varıyordum. Elimi belime götürdüm, kılıcım buradaydı. Bir ara demirciye götürüp dövdürmem gerektiğini kendime hatırlattım. Eve geri gittiğimde ucuna şöyle bir bakmıştım da pörsümüş ve körelmiş görüntüsünü görmemek için bir kimsenin gözlerinin görmüyor olması gerekirdi. Şimdiye dek neden buna dikkat etmemiştim ki? Bir kimsenin üzerinde savurmaya yeltenecek gücü henüz kendimde bulamadığım için mi?

Gövdesi ile başı birbirinden ayrılan korkuluğun yanına vardığımda etrafta hiç kimse yoktu. Boynumdan saati çıkarttım, tekrar baktım. Sözleştiğimiz saate altı dakika kalmıştı. Dakik birisi olduğumu söyleyebilirdim. Belirli bir süre hakkında sessizliğimi korurdum fakat çok bekletilmekten de hoşlanmazdım. Ayağımı toprağa sürterken sıkkınlıkla nefesimi dışarıya verdim. Yabancının gelmeme ihtimali üzerinde hiç durmuş muydum? Böyle bir durumda tehditim ancak havada kalır ve o da sevimli (!) şiltesinde uyuduğu ile kalırdı. O zaman ne yapacaktım? Ayaklarımı popoma vura vura evin yolunu mu tutacaktım? Diana, diye hatırlattım kendime. André kendisini toparlar toparlamaz yanına git ve birkaç teknik öğretmesi için dil dök.

Parmağımı başıma götürüp yavaşça kaşıdığımda duyduğum toprak sesiyle irkildim. Korku değil, yalnızca yabancı bir sesin kulaklarımı aniden kaplaması adrenalimi birkaç saniyeliğine tepeye çıkartmıştı. Arkamı döndüm. Benim hareketlerime ritim sağlayarak ona söylediğim lakabımla bana seslendi. Başımı yana eğip elimi de belime koyarken "Sana da Şampiyon Rüzgar demeye ne dersin?" dedim saliselik bir görüntüyle sırıtarak. O attan inerken ben de ayak altında dolanan korkuluğun kellesini bir köşeye fırlattım. Gömleğimin bileklerini dirseklerime dek çekiştirdim. Kendimi şimdi konfor alanına hapsetmiş halde hissediyordum. Tepemde cildimi kavuran bir güneş yoktu, gözlerimi kırpıştırmıyordum ve tazeydim. Yabancının beni ilk gördüğü yorgunluğu üzerimden biraz olsun atabilmiştim.

"Ee, nasıl başlıyoruz?"
dedim kaşlarımı kaldırarak. "Seni hala tanımıyorum ama tanıtman için üzerine gelmeyeceğim merak etme. Söylemek isteseydin, söylerdin." derken kılıcımı çıkarttım. Ona doğru savurmadan, meydan okumadan hareket etmeye çalışıyordum. Şu an karşı karşıya gelmek en son istediğim şeydi. Nihayetinde burada, bu saatte olma fikrini biraz da  bencilce dürtülerle vermiştim. O, ağır aksak hareketlerle atını ağaca bağlarken sabırsız olduğum aşikar bir biçimde hareket ediyordum. Elimdeki kılıcı göstererek "Seni dinliyorum." diye seslendim. Sanki biraz aceleci mi davranıyordum?
[/justify]

22
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 21 Ağustos, 2022 12:48:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Yabancı bir süre düşündükten sonra kaşlarını yukarıya kaldırarak cazip teklifimi değerlendirmişe benziyordu. Bana kalırsa yeterince kabul edilebilir bir teklifti bu. Uzun bir süre atın üzerinde gelen birisinin kısa vadeli en büyük dileklerinden biri sıcak bir yemek, güzel bir su ve yatak olmalıydı.

Dudaklarından çıkacak kelimeyi merakla beklemeye başlamıştım. Doğrusu ya, kibrinin ötesinde yaşayan bu adamın kabul etmesini beklemiyordum; beklentim bir hayli yersiz kalmıştı. İstemeden de olsa kaşlarımı kaldırarak şaşkınlığımın belirginleşmesine fırsat tanıdım. At kullanmayı bilip bilmediğimi biraz da dalga geçercesine sorduğumda başımı iki yana salladım. Bu olumsuzluk anlamında değildi, beni bu denli beceriksiz birisi olarak tanımlamasının inanılmazlığındandı. "Bana deli şimşek derler." dedim aramızdaki gerginliği yumuşatmaya çalışarak. Elbette bana deli şimşek denmiyordu. Ben de bir at yarışçısı değildim zaten. Aslında onun yaklaşımına karşılık veriyordum fakat gücenmişe benziyordu. "Kendimi bildiğimden beri atın tepesindeydim ben.İstersen kullanabilirim." dedim bilmiş bilmiş kollarımı birbirine dolayarak. Tepkisizliği ile birlikte ellerimi atın üzerine attım. Kollarımdan kuvvet alarak hızlıca tepesine çıkarak yabancıyı itekledim. "Öne kayar mısın biraz? Atın kuyruğunda oturulabilecek bir yer olduğunu sanmıyorum."

Yolu tarif edip yaklaşık on dakika sonrasında hancıya vardığımızda içeriye girdim. En azından son iki yıldır yazın buraya mutlaka uğrardım. Gündüzleri lezzetli likörlü limonatalar yapıp kasaba gençlerinin gönüllerini şenlendirir, geceleri de kaba saba adamların kıraathanesi şeklini alırdı. Bay Raymond'a "Senin için bir misafirim var." diye seslendiğimde ahşap sinekliğinin arkasından ellerini önlüğüne silerek çıkmıştı. Yabancı arkamda kalmıştı ve geriden geliyordu. "Onu bu gece için misafir etmeni istiyorum senden. Biraz çorba, sıcak bir duş, üst kattaki yataklardan birisi işini görür." dediğimde kulağına biraz daha yaklaştım. "Kim olduğunu bilmiyorum. Söylemiyor da. Bir zararını görmedim ama sen yine de dikkatli ol." diyerek bir uyarıda bulunmaya çalıştım. Bay Raymond'dan güvenilirlik dolu bir onay aldıktan sonra bir bardak birayı yabancıya götürdüm. "Yorgunluğunu alır." dedim önüne doğru sürerek. "Odan yukarıda, istediğin bir şey olduğunda Bay Raymond'a gelebilirsin. Seni saat 18.00'de korkuluğun orada bekliyorum."  dedim geri adım atarak. Hancıya elimle hoşça kal dinledikten sonra arkamı döndüm ve güneşin yorgunluğundan sıyrılmak için evime doğru yol aldım. Çok daha kuvvetli, çok daha yorucu bir antremana hazırlık yapmalıyım;  fiziksel ve ruhsal olarak. [/justify]

23
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 21 Ağustos, 2022 12:04:17 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Etrafta yarışın kazananı üzerinden iddialar dönerken yanımdaki Samu'ya şakayla karışık omuz attım. "Beni geçebiliyorsan geç. Geçemiyorsan, arkamı kolla." dedim kıkırdayarak. Kendime gereksiz güveniyordum. Aslında havada durmakta iyi sayılırdım ; yalnızca bunu bir spora dönüştürmekte, quidditchte becerikdizdim. Bu kuralsız yarış için belli belirsiz bitiş noktası da söylendiğinde ayaklarımı kalçama çekip göğsümü süpürgeye yaklaştırarak uçmaya başladım.

Atmosfere kuvvetli bir kaos hakimdi. Belli belirsiz insan silüetlerini geçmeye çalışırken parmaklarımı ahşap süpürgenin etrafına sardım. Bakımdan yeni çıkmıştı ve pürüzsüz bir yağ üzerinden kayıyor gibi hareket ediyordum. Alışabilmek ve kendimi yormamak için vücudumu gevşettim. İlerledikçe hırslanıyordum. Bunun eğlencesine bir yarış olduğunu kendime hatırlatarak ayaklarımı daha konforlu bir hale getirerek birbirine doladım. Önüme iki yol ayrımı çıkıyordu. Önümdeki bazı öğrenciler nereye sapacağının belirsizliği ile duraklıyor, bazıları ise sanki bu anın provasını yapmış gibi ezbere bir şekilde hareket ediyorlardı. Hangi yöne gideceğime karar vermek için zihnimi daha hızlı çalıştırmalıydım. Soldan gidersem yol bir hayli uzayacaktı. Sağdaki viraj da keskin görünüyordu. Kim yemiş virajı, korkanın çocuğu olmaz diyerek sağ tarafa yöneldim. Öyle kuvvetli bir dönüş gerçekleştirmeye çalışmıştım ki, aşağıdaki kalabalık süpürgeyle drift yapmaya çalıştığımı düşünürse şaşırmazdım. [/justify]

Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 4, total 4


rpout: inşmerlin doğru zarı atmışımdır.

24
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 21 Ağustos, 2022 01:42:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bir hayvan avcısı olduğunu söylediğinde içimin rahatladığını kabul etmeliydim. Tedirginliğimin esas kaynağını bilmiyordum. Evet bir hayvanın ölümü de trajik olabilirdi fakat bir insanın ölümü kadar sızlatıcı olduğunu düşünmüyordum. Elimi kılıfın içerisine yarısını gizleyen deriden çektiğimde sıkılmış olan avucumu da serbest bıraktım. Yanımdan gidecek gibi duruyordu fakat beklediğim kadar hızlı da olmadı. Üzerindekilere bilhassa kokusuna dair söylediğim şeye pek bir gücenmiş gibi kaşlarını çatıp bakışlarını karartarak gözlerini suratıma dikti. Muhtemelen şımarık ve hatta altın işlemeli yataklarda uyuyan bir kız olduğumu düşünüyordu. "Yorucu olmuştur." diyerek durumu toparlamaya çalışsam da pek başarılı olduğum söylenemezdi.

Hancının kendisini her koşulda kabul etmek zorunda kalacağını duyduğumda "Ne yani dövecek misin?" diye seslendim arkasından. Atına binmiş benden uzaklaşıyordu. Bu kasaba bu tür senaryolara daha önce de maruz kalmıştı kalmasına ancak işin sonunda sevimsiz bir tüfek, birkaç mermi ve cansız bir beden yer almıştı.

Yabancı benden uzaklaştıkça uzaklaştı. Atı yönü arıyordu, yavaştı. İlk karşılaştığım andan itibaren bana yönlendirdiği uyarıları düşündüm. Çok mu kaba ve kendimi savunmaya yönelik davranışlar sergilemiştim? Ben bu denli kaba bir cadı değildim. Bir leydi kadar asil olduğum da söylenemezdi fakat adab-ı muaşeret kurallarına da bir hayli hakimdim. Başımı iki yana sallayıp yürümeye başladım. Önce hızlı hızlı adımlar, ardından ata yetişebilmek için koşar hızla büyük mesafeler... "Hey! Bekle biraz!" diye bağırdım. Nihayet atın yanına ulaştığımda nefes nefese kaldım. Belki de biraz bencilce olacaktı fakat bu yabancı ile karşılaşmamın bir sebebi olmalıydı. "Sana..." dedim büyük bir soluk almaya çalışırken, "Bir teklifim var."  Ellerimi dizime koyup başımı hafifçe yukarıya kaldırdım. "Akşam üzeri 18.00'da, korkuluğun yanında benimle buluş ve birkaç vuruş öğret. Bunu yaparsan hancı ile konuşacağım ve sorunsuz bir akşam geçirmeni sağlayacağım. Sıcak bir yemek ve banyo. Aksi halde, hiçbir şeyden ben sorumlu değilim." dedim omuzlarımı silkerek. Atın hareketlerini kontrol edebilmesini sağlamak ve adamın yüzünü daha rahat görebilmek için bir adım geri çekildim.



[/justify]

25
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 21 Ağustos, 2022 00:43:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Ben kendi irademi ve duruşumu korudukça aramızdaki metrelerin devamlı kısalıyor olması canımı sıkıyordu. Zihnimden geçen cümleleri ötelemek için devamlı yanaklarımın içini sıkıyor, başımı sağa ve sola yatırarak kaslarımı gevşetiyordum. Kılıç hakkında konuşmanın bana düşmeyeceğini söyleyerek beni küçük düşürmeye çalışıyordu fakat nafile, kelimeler arttıkça üste çıkmak istiyordum. Kendimi ezdirmek istemiyordum. Öğütleri muhakkak kulağına bir küpe olarak takıp gezen birisiydim fakat ancak benim gibi birisinin öğütlerini dikkate alabilirdim. Ben düzenli bir cadıydım. Karşımdaki de bana nazaran düzensiz ve savsak bir adama benziyordu. Dudaklarımı, bulunduğumuz anın ciddiyetsizliğine karşılık verecek şekilde yukarıya doğru kıvırdım, yavaşça ıslatarak kollarımı birbirine bağladım. Bana gittikçe yaklaşıyordu fakat yerimden kıpırdamıyordum. Gözdağı vermesine fırsat tanımayacaktım.

Kırmızıya çalan bakışlarını suratımdan atına çevirdiğinde üzerindeki kıyafetleri incelemeye başladım. Gömleği yer yer yırtıktı, dumana maruz kalmış gibi siyah lekeleri vardı fakat beni en son tedirgin eden şey kan lekesiydi. İrili ufaklı, parmak izini andıran kan lekeleri kumaşın üzerini sıklıkla kaplamıştı. Çoğunluğu kuruydu fakat bir kısmı güneşin altında daha keskin bir parmaklıkla ışıldıyordu. Dudaklarımı ısırdım. İşte şimdi bir adım geri atmıştım. Sorduğu soru zihnimin filtresinden birkaç kez geçtiği için yanıt vermekte gecikmiştim. "İleride, kasabanın çıkışında bir han var." dedim kaşlarımı çatarak. "Belki hancı seni bir gece için orada misafir edebilir. Fakat her ne kadar parasını alıyor olsa da misafir edeceği kişiler konusunda seçici davranıyor." dediğimde elimi kılıca doğru götürdüm. Her ne kadar şu an bu sanatı kullanma konusunda ondan daha berbat olsam da bu bana bir şekilde ruhsal güç veriyordu. Bir hayvanı mı öldürmüştü yoksa bir insanı mı? Yoksa yalnızca kafayı yemiş bir kasap mıydı?

O atının başını şaşırtıcı naziklik ile okşarken boğazımı temizledim. Geride kalan beni umursamıyor gibiydi. "Hayvan mı avlıyorsun?" dedim merakla. Bir kelle avcısı olabileceği düşüncesi aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Yakın ya da uzak bir yerlerde birileri mutlaka bu savaşın kurbanı haline geliyordu fakat bu durumun burnumun ucuna dek girebileceği fikri toyluğum ile birlikte bana inanılmaz bir uzaklıkta görünüyordu. "Üzerin kan ile dolu ve fena kokuyor."
[/justify]

26
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 20 Ağustos, 2022 23:38:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Son yılın başlamasına çok az bir zaman kalmıştı. Hogwarts'a dair eksiklikler tamamlanıyordu. İkinci elcideki fahiş fiyatlar tüm öğrenci ve ailelerin canını sıkmaya başlamıştı; birçok kişi kitapları kendi aralarında değiş - tokuş ediyordu. Ben de elimde pek de dikkatimi çekmeyip kütüphanemde bulunduramayacağım kitaplarımı ihtiyacı olan öğrencilere veriyor, yenileri ile yerlerini doldurduğumda da listemden bir maddeyi daha silmiş oluyordum. Fakat ikinci el bir kitap almak yerine temiz basılmış bir kitap almak muhafaza etmemi fazlasıyla kolaylaştırıyordu.

Elime gelen zarftaki ihtiyaç listesine göz gezdirdiğimde pek çok yedinci sınıf kitabına ihtiyacım olduğunu gördüm. Tüm bunların yanında yeni bir bakır kazan almam gerekiyordu. Neyse ki süpürgemin bakımını yapılması için yaklaşık on gün öncesinde Diagon Yolu'na bırakmıştım. En azından, okullar açılıyor şimdi her şey daha ucuz, furyasından paçamı kıl payı kurtardığımı düşünüyordum.

Eksiklerimi boş bir parşömene sıralarken bu alışverişi tek başıma yapmayacağımın farkına vararak bir düzen oluşturuyordum. İki gün öncesinde Samuel anlatacağı çok şeyin olduğu bir baykuş postasını evime göndermişti. Ayrıca tatlı bir nezakette bulunup kitap indiriminden faydalanabilmemiz için kitapçıya bir postayla ricada dahi bulunmuştu. Bazen neden onunla çok daha öncesinde tanışıp samimiyet kurmadığıma anlam veremiyor, bazen de bunu kendi inat ve önyargımdan kaynaklı bir engele yoruyordum.

Kişisel ihtiyaçlarım için kimseyi peşimde sürüklememek adına oluşturduğum listeme son bir kez baktım. Üç kez kontrol ettim ve katlayarak bir hafta sonrasının gelişini saymaya koyuldum. Son alışverişimi tek başıma yapacağım, benim için pek ala stresli ve yorucu geçen yaz dönemini Samuel'e anlatacağım ve onunla görüşeceğim için fazlasıyla sabırsızdım.

O o O o O

Uçuç tozunu üzerimden silkelerken saçımı düzelttim. Üzerimde siyah, kirli görüntüye sebebiyet veren tozların olmasını istemezdim. Bazen sanki bir kuş tüyü üzerinde cisimlenmişim gibi istediğim yere gidebiliyordum fakat bazen de bir kazan başımın tepesinde patlamışçasına bir görüntüye sahip olabiliyordum. Şu an kuş tüyü kadar rahat geldiğimi söyleyemesem de konforlu ve her zamanki gibi görünüyordum: düzenli ve sade.

Boynuma asılı saati çekiştirip saate baktım. 10.00 yalnızca on dakika kalmıştı. Samuel'in mektupta bana söylediği yere doğru giderken en son gönderdiği fotoğraf aklıma geldi. Bakanlıktan getirdiği ördeği ile kucaklaşan halleri o kadar hoştu ki, gülümsemeden edemedim. Ben tam da bu gülümsemeyi yüzümden silip ayaklarıma bakarken onu gördüm. Karşıma dikilmiş, benden önce buraya gelmişti. Aniden gelen adrenaline ve yazın verdiği mesafeye iç çekerek "Samuel!" diyerek atladım boynuna. "Çok özledim seni." Parmaklarımın ucuna basıp başımı omuzuna yaslayarak sıkıca sarıldım. İpince sarılmaların insanı değildim ben. "Bana anlatacak çok şeyin var." dediğim sırada bir kadınla göz göze geldim: Samuel'in annesi, Bayan Boleyn. Hayalet görmüş gibi geri çekildim. Dilim damağıma yapışmış, dudaklarım aniden gerilmişti. Utandım. Yaptığım hareket patavatsız veyahut pervasızca mı sayılırdı, emin olamıyordum. Elimi kadına doğru uzatarak kendimi tanıttım ve sessizce Samuel'in yanına geçerek annesinin peşinden yürürken kulağına fısıldadım: "Annenin geleceğini neden söylemedin?"

Çoğu ihtiyacımızı karşılayıp bir kafeye, limonlu çörek yemek için oturduğumuzda Meredith'i gördüm. Esasında niyetim nasıl olduğunu sormaktı fakat zamanın akışını tamamı ile değiştirecek bir haberi, bir haberci baykuşu gibi cadıdan aldığımda hiçbir şey söyleyemeden Samuel'in kolunu tutup çekiştirmeye başladım. Neyse ki annesi o sırada yanımızda değildi. "Kalk çabuk." dedim cebimdeki asayı kontrol ederken. "Kalk kalk kalk. Seni hiç unutamayacağın bir yere götüreceğim." diye ısrar ederken pencerenin dışındaki artan kalabalığa ve gürültüye bakmaya çalışıyordum. Samuel halen bakanlıktaki anılarından bahsetmeye çalışıyor, bunların yarım kalacağını geveliyordu. Bıkkınlıkla büyük bir nefesi dışarıya verdiğimde kolunu bırakıp dirseklerimi masaya dayayarak yüzünü yüz hizama getirmeye çalıştım. "Bütün bir yıl ortak salonda bakanlık anılarını dinlemeye hazırım. Ve benim de sana anlatacağım çok fazla şey var. Ama Samu, kalk artık!" diye serzenişte bulunurken süpürgesini eline tutuşturdum. Onu kapıdan hızlıca çekerken kalabalık yarışın yolunu tutmuştum.
[/justify]

27
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 20 Ağustos, 2022 16:00:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yadigârımın avuçlarıma konmasını beklerken beklemediğim bir şey oldu. Pek de keskin sayılmayan kılıcım yabancının avuçlarında hareketini buldu ve boynuma tırmandı. Pek ala konuşup bastırdıkça da canımı acıtıyordu. Korkuyor muydum, evet ancak sonucun üzerinde durmamaya çalışıyordum. Biliyordum ki bu hareketin sonucu üzerine düşünürsem kendimi bir ipe bağlanmış gibi paralayacak, belki de hiç zarar görmeyecek iken kuyumu kazacaktım.

Kendi gözlerinde bende gördüğü eksiklikleri bana sıralamaya başladığında gergin olan vücudumu gevşetmeye çalıştım. Uzuvlarımı daha da fazla sıkmak beni yoruyordu. Savunmasızlığımdan bahsediyor, nasıl konuşmayı bilmediğimden bahsediyordu. Alayla dudağımın kenarı yukarıya kıvrıldı. Bunu bana yoldan geçen ve kendime ayırdığım ana burnunu sokmayı ihmal etmeyen, üstüne üstlük konuşma mesafemizin yollarını katleden yabancı mı söylüyordu? Üstelik, üzerinde de leş kokusu vardı.

Dövülmüş demiri bir ağacın kenarına fırlattığında kaşlarımı çattım. "Keskin ya da değil, saygı duyduğun kılıca hep böyle mi davranırsın?" dedim saçımı düzelterek. Yalan söylemeyecektim. Bu şuursuz hareketleri gözümü korkutmuyor değildi ancak bu korkuyu ona asla belli edemezdim. Zira şundan emindim: ben korktukça o benim üzerime gelecekti ve bana kaçabileceğim bir alan bırakmayacaktı.

İkna edici olmadığımı söylemişti. Yeni tanıdığı birisinden ne gibi bir ikna edicilik beklemişti ki? "Neden seni ikna etmekle uğraşayım?" dedim omuzlarımı silkerek. "Yalnızca buradan geçip giden birisin." diyerek az önceki tavrına vurdumduymazlık ile yaklaşmaya çalıştım. "Hep böyle misin?" dedim ağacın kenarındaki demiri almaya yeltenirken. "Her gördüğün yabancının yanına gidip kişisel alanlarına müdahale eder, boğazlarına kılıç dayar mısın?"

Yere eğildim, kılıcımı aldım. Kabzasını kavrayıp hızlıca belindeki kılıfına sokuşturdum. En azından bu konuda çeviklik kazanmıştım.  Ok kullanmaya ilk başladığım zamanlarda oku kılıflardan çekmek beni zorluyor, devamlı sağa sola kayıyordu. Zamanla tekniğini öğrenmiş, bu aletlerin kılıftan bir yağ gibi kaymasını becerir hale gelmiştim. "Kılıç, yakın maesafe sanatıdır. Uzak mesafe değil. Yeni olduğumu söylemiştim." diyerek aptal olmadığımı kanıtlamaya çalıştım. Niçin kendimi kanıtlamaya çalıştığımı anlamıyordum. [/justify]



28
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 20 Ağustos, 2022 00:31:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Sorularım havada asılı kalıyor, cevaplar adeta uzay boşluğundaki sessizlikte kayboluyordu. Yabancıya dair bir şey öğrenmek bir yana, yüzündeki ifadeden niyetini anlamak bile bir hayli zordu. Gülünç duruma düştüğümü düşünüyordum fakat on yedi yaşında bir kızdım ve şimdilerde dalga geçilecek yaşın üzerine bastığım fikrine inanmaya başlamıştım. Belki de yalnızca gururuma yediremiyordum. Eleştirilmek, daha da doğrusu yabancılar tarafından eleştirilmek, hazmedebildiğim bir durum olmuyordu.

Kılıcım, toprağın yüzeyindeki yerini koruyorken yabancının her bir hareketini gözlemeye dikkat ediyordum. Kaçırabileceğim en ufak eylem beni tuzağa çekebilirdi. Zira yinelememe rağmen bana halen kim olduğunu söyleme nezaketini göstermemişti. Bir kara büyücüyü andırdığını söyleyebilirdim ancak hayır; ne kendi varlığımın gerçekliğini belli etmeli ne de başkasını bunun için zorlamalıydım.

Yabancı yanıma ulaşıp kılıcımı topraktan çektiğinde kaşlarımı çattım. O bana ait bir eşyaydı ve izinsiz uzandığı için bu kaba davranışına öfkelenmiştim. Fakat yersiz bir öfkenin beni ele vereceğini düşünerek kendimi hızlıca rahatlatmaya çalıştım. Yerimde kaldım. Belli ki kılıç kullanmak konusunda benden çok daha yetenekliydi. Demir parçasını avuçları arasına alıp dikkatle incelemeye başladı. Benimle birlikte onun da kaşları çatıldı. Eski bir kılıçtı benim kılıcım. 1652 yapımı, Penelope'un dedesinden kalan bir kılıçtı. Avrupa stiliyle bezenmişti. Kahverengi deriden bir kabzası, kabzasının üzerinde de "KF" harfleri işlenmişti. Zavallı adamın ansız ölümü yüzünden geri kalan kimse onun kadar yetenekli bir usta olamamış, teknikleri öğrenememişti. Ok ve yay kullanmanın yanında kılıç kullanmaya merak salınca da ikinci elciden keskin bir demir almak yerine Penelope bana bu yadigârı hediye etmişti.

Uzunca bir sessizlik benim de dinlenmeme fırsat verirken bana ufaklık dediğini işittim. Ufaklık, diye geçirdim içimden. Ufaklık senin babandır! Fakat bunlar yalnızca zihnimden geçmiş, dudaklarımdan dökülmemişti. Başımı yana doğru yatırarak elimi boynuma götürdüm, saçlarımı omuzumun üzerine toplayarak esintinin biraz olsun terlemiş olan boynumu teğet geçmesine izin verdim. "Uzun bir süredir değil. Tahmin edersin ki yeniyim." dedim aramdaki iletişim samimiyetini kısaltarak. "Ben mesafeyi seviyorum. Birisiyle burun buruna olmak hoşuma gitmiyor." derken yavaşça yürümeye başladım. Elimi, kılıcımı tekrardan avucuma bırakması için yabancıya doğru uzattım. Boşta kalan elimi de belime koyarak parmaklarımı oynatmaya başladım. "Burada yabancılara pek rastlanmaz. Üstelik kılıçta iyi olanlara." dedim üzerine basa basa. Halen kendisine dair bir şeyler söylemesi için onu uyarıyordum. Tepemizde ruhumuza işleyen güneş yavaşça yürüyordu ve yerini berrak bulutlar bırakıyordu. [/justify]

29
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 19 Ağustos, 2022 13:49:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Göz devirerek ancak yapabildiğim eserime bakarken sıkıntılı bir nefesi dışarıya verdim. Her nasıl oluyorsa bir şekilde darbeyi atarken gözlerimi kısıyordum. Bu benim karşıya vereceğim zararın oranını bir hayli düşürüyordu. Zaten net olmayan görüş açımı daha da daraltarak başarısız bir kılıç kullanma kabiliyeti sergiliyordum.

Kılıcı elimin altında birkaç kez çevirip korkuluğa doğru yaklaşırken bir ses duydum. Sesin kaynağını ayaklarımın altı olduğunu düşünerek adımlarımı yavaşlattım ancak hayır, çalı ve toprak sesi daha da yakınıma gelmeye başlamıştı. Boşta kalan elimi de kılıcın kabzasına yerleştirerek bacaklarımı tekrardan omuzum ile aynı hizaya getirdim. Kendimi saldırılara daha kapalı hale getirdiğimi düşünüyordum. Ufak adımlarım ile beraber göz bebeklerimi çeperimde çevirmeye başladım. İşte, oradaydım. Saliselik bir farkla göz göze geldiğim yabancıya karşılık olarak sırtımı dikleştirdim. Dudaklarım gerildi ve yanağımın içini dişlerim ile sıktım. Adamın silüeti yaklaştıkça yoğun ve kirli bir koku burnuma doldu. Kan, şarap, ter ve baharatın renkleri birbirine karışmıştı. Yabancının bu kokusu beni huzursuz eden ilk şey oldu.

Dudaklarındaki aynı tatsız gülümsemeyle elini beline götürdüğünde bir adım geriledim. Attığı her adımı gerginlikle izliyordum. Bu sıcağın altında ter dökmeme rağmen bir anlığına şaşırtıcı derecede ürperti hissetmiştim. Tenimin üzeri karıncalandığı sırada yabancı belinden çıkarttığı kılıcı, korkuluğumun kafasına indiriverdi; göz bebeklerini bir saniye için bile kırpmadan, kolu keten engele takılmadan.

Ağzındaki alayı bir sakız gibi uzatarak bana döndüğünde gözlerini kıstı. Beceriksizliğimi yüzüme vururken kabul etmeliyim ki gururum kırılmıştı. İyi olmadığımı kabul ediyordum ancak dışarıdan bakıldığında bu kadar toy göründüğümü de aklımın ucundan geçirmemiştim. Bu yabancının benimle alay etmesine izin vermek istemiyordum fakat işin aslı, pek ala fazlasıyla korkutucu göründüğü için sesimi çıkartmak konusunda endişeli davranıyordum.

Sırtımı dikleştirdim. Gözümü korkutmasına izin vermemeli ve duygularımı minimalize etmeliydim."Niyetim birilerini eğlendirmek olsaydı kılıcın ucunda bir ayı olurdu." dedim aramızdaki mesafeyi koruyarak. Yanımdaki yabancıyı görmezden gelip yere düşen korkuluğun kafasına ayağımla ufak bir tekme savurdum. "Sizi ilk kez buralarda görüyorum." dedim kulak kabartarak. Hogwarts'a başladığımdan beri her yaz buraya gelirdik. Etrafa yeni gelen bir yabancı da herkesin dikkatini çekerdi. Burada kimse kimsenin ne olduğunu bilmez fakat etliye ve sütlüye karışmazdı. Sanki dünyada muggle ve büyücüler yokmuş, yıllar öncesinde bir savaş yaşanmamış, kimse kayıplar vermemiş gibi davranırdı.

Kılıcımın ucunu toprağa saplayarak "Kimsiniz?" diye sordum adama. Sorduğum soruya dakik bir cevap alamadığım için sesim az öncekinden daha keskin çıkmıştı.

[/justify]

30
Birleşik Krallık / Tehlike Çanları Çalıyor
« : 19 Ağustos, 2022 00:53:40 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yaz tatilimin üçüncü yarısıydı. İkinci yarısında bakanlıkta yaptığım bir aylık staj beni zihinsel anlamda epey yorgun düşürmüştü. Sanki bu son yaz tatili sorumluluk bilincini kuvvetli bir kanca gibi beynimin içerisine geçirmiş, beni kendisine doğru çekmişti. Daha bilinçli olmam ve ne istediğimi bilmem gerektiği konusunda beni uyarıyordu. Uyarıyordu uyarmasına da, kabullenemiyordum. Evim olarak bellediğim Hogwarts'tan uzaklaşacak olmak bir yana, kendimi yetersizlik dolu hissediyordum. Daha öğrenecek çok fazla şeyim vardı ve bir anda bu boşluğa atılmanın beni nereye sürükleyeceği endişesi de özellikle birkaç gündür zihnimi meşgul ediyordu. Bir seherbaz mı olacaktım yoksa esrar dairesi için mi çabalayacaktım? Belki de babam gibi iksirle uğraşmalıydım. Ancak tüm bu becerilerin yanında kapasitemi fiziksel anlamda daha kudretli bir boyuta çıkartmalıydım. On hedeften en az yedisini tutturmalıydım mesela. Veyahut kılıcı sallarken hedefim saldırmak değil, kendimi korumak üzerine de yoğurulmalıydı. Sahi, hiç kendimi savunmak üzerine çalışmış mıydım, zannetmiyorum. Geçen dönem okuldaki kargaşa zaten fazlasıyla herkesi endişe ve paniğe sürüklemişken André'den bu konuda bana yardımcı olmasını istemek de yüzsüzlük gibi geliyordu. Bu yüzden şimdi kendimi yazlık evimizin sol patikasındaki tarlada, elimde kılıç ve karşımda kargalara göğüs geren cılız bir korkuluk ile buluverdim.

Nefes nefese kalmıştım. Göğsümün arasından sızıp karnıma doğru ilerleyen terler, elbiseme yapışıp beni çoktan rahatsız etmeye başlamıştı. Başımın üzerindeki güneş saçlarıma yoğun bir ışık buketi bırakıyordu ve parmaklarımın arasındaki kılıcın kabzası ter yüzünden saniyelik aralıklarla cildimden kayıyordu. Penelope, bu saatlerde bir talim yapmamam konusunda beni sıklıkla uyarsa da söylenilenin dikine gitme huyumdan bir türlü vazgeçemiyordum. Kendini bilmez güneşin görüş açımı daralttığını bilmeme rağmen hissettiğim yorgunluğun şiddeti arttıkça elimde tuttuğum kılıca duyduğum güven de artıyor, beni tatmin ediyordu. Yoruldukça tatmin oluyordum ancak daha beceriksiz vuruşlar sergiliyordum.

Bir an için durdum. Elimdeki kılıcı yere fırlatarak belimdeki keseyi düzeltmeye çalıştım. İçerisinde yasemin otu vardı. Bunu çeşitli iksirlere lezzetli aromalar kazandırmak ve kokularını bastırmak için kullanırdım. Ustalar tarafından sıklıkla kullanılan bir yöntemdi. Hatta bazı zamanlar zihnimi boşaltmak için fevkalede bir kokuya sahiplik eden bitki çayı yapar, arındırıcı bir uykuya yatardım. Öyle ya, işe de yarardı. Birkaç gece Penelope ve babamı uyutmak için bunu denediğimi bile biliyordum.

Bilindik bir refleks ile kesenin büzüştürülen ağzını yokladım. Kıyıda köşede, kendisini toprakla buluşturmak isteyen yasemin yapraklarını aceleyle içerisine tekrardan tıkıştırdım. Yere eğilip yanımda taşıdığım toprak testiyi dudaklarıma götürdüm, kana kana su içtim. Hakikaten belki de tahmin edebileceğimin çok daha ötesinde bir yorgunluk yaşıyor ve istikrarlı bir çaba gösteriyordum fakat yetmiyordu. Kılıç, ok ve yaya kıyasla avucumu daha da fazla dolduruyor olsa da yeterli kabiliyeti sağlayamıyordum. Her vuruşta sanki parmaklarımın arasından fırlayacakmış hissiyatını aşamadığım için bedenimi fazlası ile geriyordum. Bu da bana iki kat maliyetli bir tükenmişliğe mal oluyordu.

Alnıma yerleşen küçük ter taneleri beni rahatsız etmeye başladığında elimin tersini tenime götürdüm. Alelacele sildim ve daha sonrasında beyaz keten gömleğimin dekoltesini aralayarak üflemeye başladım. Ağustos sıcağına daha fazla takatim kalmamıştı ama idare etmeye çalışıyordum. Böylece, olduğum yerde ter dökmenin de bana burada vakit kaybettireceği düşüncesiyle yere fırlattığım kılıca tekrar yöneldim. Ona sanki canlı bir varlıkmış gibi seslenerek "Gel bakalım." dedim. Elimde birkaç kez çevirip tutuşumu sabitleştirirken "Bu defa halledeceğiz." diye de kendime telkinde bulunuyordum. Derin bir nefes alarak korkuluğa döndüm. Bacaklarımı omuz mesafeme dek açtım, var kuvvetimle dudaklarımdan bir çığlık koparırken korkuluğa doğru koştum. En nihayetinde üzerinde ancak, omuzundan göğsüne dek bir yarık bırakabilmiştim.

[/justify]


Sayfa: 1 [2] 3