17 Nisan, 2026 08:31:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Cwénhild Muirghéal

Sayfa: [1] 2
1
Birleşik Krallık / Son Bir Defa
« : 01 Eylül, 2022 21:49:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]

Başlamadan önce...

Naber nasılsınız? Görüşmeyeli oldu biraz. Neyse, uzun zamandır Cwénhild'in hikayesini bitirme fikri aklımda dolanıyordu. Beni tanıyanlar karakterlerimin benim için ne kadar önemli olduğunu bilirler. Onların hepsi benim bir parçamdır, onların yaptıklarından çok şey öğrenirim vs vs. Uğur bebeğimin geri döndüğünü görünce bu 'karakterin hikayesini bitirme' fikrini biraz konuştuk falan derken ben baya bir gazlandım. Tahmini 10-15 bölümde Cwénhild, Alannah, Maria ve Franziska'nın hikayelerini bitirmeyi planlıyorum. Siz okumaya, size sesleniyorum üç beş kişi, geçmeden önce hikaye hakkında biraz bilgi vermem gerektiğini düşünüyorum. Uğur ve arkadaşlarının yazdığı evreni çok seviyorum ve bir aralar bu evrenin çok önemli bir karakterini de yazmış olmak hoş bir his. Fakat bu karakterin hikayesini canımın istediği gibi bitirebilmek için bazı şeyler yapmam gerekiyordu. Öncelikle bu başlık altında okuyacağınız bölümler sizin oynadığınız evrende geçmiyor. Cwénhild'in davasına kadar olan olayların çoğu yaşanmışken oradan sonra bu konudaki 'evren' başka bir yola gidiyor. O yüzden evrende gördüğünüz karakterler şu anki site kurgusunda oldukları yerlerde değiller yada komple başka kişiler. Kullanmamın oyuncusu tarafından sorun olabileceğini düşündüğüm karakterlerin isimlerini vs. değiştirdim. Örnek vermem gerekirse Seth Carter birazdan okuyacağınız sebepler yüzünden asla Sihir Bakanı olamadı gibi.

Bunun dışında bu konudaki öyküyü yazarken yüzde yüz Harry Potter evrenine bağlı kalmadığımı/kalmayacağımı belirtmem gerek. Transfobik teyzemizin yazdığı evren güzel olsa da fazlasıyla eksikleri mevcut. Uğurcuğum bunu 'Abi kadın bunu bir çocuk kitabı olarak yazdı bu kadar büyüyeceğini düşünmedi şimdi ona da kızamıyorum' diye açıklıyor ve ben buna katılıyorum. Neyse dediğim gibi evrene bağlı kalmayacağım için Harry Potter kitaplarında ve filmlerinde görmediğiniz büyüleri ve konseptleri görebilirsiniz, şaşırmayın. Şimdi diyeceksiniz madem evreni büküyorsun, Harry Potter olmayan bir şey yazıyorsun bunun burada ne işi var? Efendim sitenizin bir fan-fiction bölümü yok. Olsa oraya yazardım. Yine de böyle iş olmaz diye düşünüyorsanız bunun bir rüya olduğunu düşünebilir, Cwénhild'in Azkaban yahut St. Mungo'da kafayı kırıp hayaller gördüğünü varsayabilir yada bu mevzu canınızı harbiden çok sıkıyorsa en güzelini yapıp hiç okumayabilirsiniz. Özetle arkadaşlar bana ara sıra bir roman yazma isteği gelir. Duygu ve Ceren bunu bilir, burada da aslında bir gün yazmak istediğim romanın denemesinin denemesinin denemesinin denemesini yapıyorum. Limitlerimi ne kadar zorlayabiliyorum istediğim şeyleri kaleme ne kadar dökebiliyorum bunu görme çabası biraz. Zaten bu konuda yazdığım şeyi de bir RP gibi değilde bir roman gibi yazmaya çalıştım. Ne kadar başarılı oldum hiç bir fikrim yok deniyoz işte bişeyler. Bir daha ne zaman yazarım bunu bilmiyorum, otobüste işe giderken çok fena ilham geliyor o motivasyon devam ederse 1-2 ayda bitebilir burası, belki 1 yıl sürer belki hiç devam etmez bilmiyom. Siteden gittiğimden beri sitede herhangi bir konu okumadım, Uğurla sohbetlerimiz dışında da ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum. Bir tane kız varmış çatır çatır görev yapıyormuş galiba, arkandayım yiğidim beni bul! Eğer kurgularınız ile çatışan bir şey olursa tesadüf olmuştur bilmiyorum. Gelirsiniz konuşuruz isterseniz. Neyse uzattıkça uzattık tekrar ediyorum. İngiltere'nin bu karanlık ve puslu vadisinde geçen olaylar sizin oynadığınız evrende geçmiyor. Burada gördüğünüz karakterler sizin bildiğiniz ve RP yazdığınız karakterler olsa da birebir aynı karakterler değil. CANON DEĞİL. Uğur ve arkadaşlarının yazdığı kurgunun dışında bir şey. Hadi görüşürüz, bir kısmınızı çok seviyorum.


Okurken dinlemelik

[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=iMq3lQFFHFw[/youtube]

Bölüm 1 : Ateşi Elleriyle Tutan Adam

Seth Carter, iki katlı evinin üst katındaki yatak odasının penceresini açtı. Kirli hava yavaş yavaş odada bulunan eşyalara teneffüs ederken havadaki tüm o zehirli gazlar ve pis koku adamın zaten bitik olan ciğerlerinin ömrü biraz daha kısalmıştı. Baş ucunda bulunan komodinin çekmecesinden çıkardığı sigara paketinin kıç kısmına parmaklarıyla şöyle bir vurdu ve dışarıya doğru baş veren sigarayı vurma işini yaptığı aynı kemikli parmaklarıyla kavradı, dudağına götürdü ve parmaklarının bir şıkırtısıyla yaktığı alev ile muggleların yurtdışından getirdiği Arap Sarma kağıdına sarılmış tütünü tutuşturdu. Bu kağıdın sakızlı bir tadı vardı, kimi tiryaki bu tattan hoşnutsuz olsada Seth seven güruhun içindeydi. Nikotin sessizce adamın bedenindeki yolculuğuna başlarken Seth açtığı penceresinin korkuluklarına yaslanarak evinin bulunduğu sokağı izlemeye koyuldu. Gelecek Postası’nın çalışanları gazeteleri dağıtma işini bitirmek üzereydi. Bunu takiben dükkan sahipleri birazdan sokaklara akın edecek, dükkanlarını açacak ve bu sabah rutini ağırlıkla bakanlık çalışanlarının olduğu işçi sınıfının uykusuzluk ve hoşnutsuzluk hissiyle bürünmüş bedenlerinin sokakları tepmesi ve iş yerlerine ulaşmasıyla sonlanacaktı. Londra büyücü sosyetesinin tipik bir günü böyle başlardı. Camının dışındaki dünyadakiyle birebir aynı olmasada Seth Carter’ın da bir rutini vardı. Sigarasını rahat rahat içebilmek için güne kızlarından erken başlar, sigarasını içer, içtiğine dair bütün izleri ortadan kaldırdıktan sonra kızlarını uyandırır ve onlarla kahvaltı ederdi. Jennifer mezun olduktan sonra Diagon Yolu’ndaki kütüphanede çalışmıştı bir iki yıl sonra yine o kütüphanede tanıştığı dürüst ve iyi bir adamla evleneceklerdi, düğüne bir aydan daha az bir süre kalmıştı. Hannah ise bambaşka bir mevzuydu. İnanılmaz bir potansiyeli vardı fakat bunu kullanacak motivasyonu eksikti. Günlerini o talihsiz gecenin yaşandığı barda geçiriyor, orada şarkı söylüyor kimi zaman eve çok geç geliyor kimi zaman ise hiç gelmiyordu. Geçen dört yılda baba-kız ilişkilerinde önemli adımlar atılmıştı ve atılmaya devam ediyordu. Geç kalınmış bir hikayeyi sıfırdan yazmaya çalışıyordu iki taraf ve şu ana kadar her şey yolunda gidiyordu, konu annesine gelene kadar tabii.

Sigarasından bir duman daha çekti, bu son dumandı. Öksürmemek için fazlasıyla uğraşmıştı. Çıkardığı dumanı elleriyle dağıttı ve izmariti söndürüp sokağa doğru fırlattı. Yere doğru düşen izmarit daha yere ulaşamadan küle dönüşüp hiçliğe karışmıştı. Camı kapattı, Londra kışı yeterince soğuktu. Parmaklarına ve dudaklarına sinen sigara kokusunu kapatmak için kokular süründü ve dişlerini fırçaladı. Dün geceden hazırladığı beyaz gömleği ve kahverengi takımını giyip mutfağa doğru indi. Yolda kızlarının odalarının önünde durup kapılarını tıklatıp onları uyandırdı. On beş dakika sonra Carter ailesinin bireyleri kahvaltı masasında güne başlamak için hazır olacaktı. Janice, evi çekip çeviren baş hizmetçi, kahvaltıyı hazırlıyordu. Seth’in ciğerlerine iyi gelmesi için her sabah köşedeki aktardan aldığı karışık bitkilerden oluşan çayın kokusu bütün mutfağa sinmişti. Al yanaklı, tombul ve hamarat bir kadındı Janice. Seth kadına teşekkür edip yemek masasına geçti ve kızlarının masaya gelişlerine kadar geçen süreyi masaya bırakılmış gazetelerdeki manşetleri tarayarak geçirdi. Gelecek Postası, Dırdırcı ve Veritas Libertae. Bu gazeteler çoğunlukla birbirlerinden farklı manşetlerle birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılsalarda bazı büyük olaylarda ortak noktaya geliyor fakat yine o ortak noktayı bile birbirlerinden çok farklı bir dilde ve farklı perspektiflerden anlatıyordu. Mutfağa ilk Hannah indi. İner inmez de gözlerindeki dehşet verici ifadeyi yakaladı Seth. Başı beladaydı. “Sigara mı içtin?!” diye cırladı kız. İlk tepki Janice’den geldi. “Beyim sigara mı içtiniz?” diye tekrarladı kızın sorusunu. Üzerine doğrultulan suçlamalara karşılık veremeden üçüncü bir cephede üst kattaki Jennifer tarafından açıldı. “Ne? Sigara mı içmiş?! Baba söz vermiştin!” Çıplak ayaklarıyla basamakları tepe tepe aşağı indi. Başında üç tane avcıyla yalnız başına kalmıştı Seth Carter. Gazeteyi yavaşça indirerek odadaki kadınları süzdü. Nasıl anlamıştı? Kesinlikle sigara kokmuyordu, parmakları falan da temizdi. Oturuşundan falan mı anlamıştı Hannah? Yok artık! “Bu suçlamaları kesinlikle kabul etmiyorum!” Yalan söylediği çok belliydi, gülüşünü saklayamıyordu zira. “Nerede saklıyorsun! Çabuk söyle!” diye çıkıştı Hannah. Ardından saldırıyı sürdürdü Jennifer. “Ciğerlerin ne halde biliyorsun, bırak şu illeti artık yeter!” sesindeki hayal kırıklığını ve öfkeyi odadaki herkes hissetmişti. Başka bir şey söylemedi ve mutfağı terk etti. Bu Seth'in yüzündeki pişkin ifadeyi sildi, koskoca adam utançtan kızarmış bir biçimde oturuyordu mutfakta. “Hanımım ben bugün bütün evi talan eder nerede saklıyormuş bulurum siz hiç merak etmeyin. Fasulyeler olmak üzere oturun başlayın kahvaltınıza hadi.” dedi Janice. Gözlerinden alev fışkırarak oturdu masaya Hannah. Öyle bir bakıştı ki bu Seth’in iştahı kesildi. Kızı karşısında sinirini çıkara çıkara pastırmaları parçalıyor ve çayını içiyordu. Kendi kendine söylendiği duyabiliyor ama neler dediğini anlayamıyordu. Seth yapmacık bir öksürükle dikkatini çekti kızın. 

“Gizli gizli içersen öksürürsün tabi böyle, hayır yani biz bu kadar dikkat ediyoruz doktorun da diyor o kadar ama laftan niye anlamıyorsun-“

“Bugün anneni ziyaret edeceğim.”


Bu sözler odadaki her şeyin sesini bir anda kısmıştı. Çaydanlıktan fırlayan buharın sesi duyulmuyordu. Sokağın gürültüsü bir anda kesilmişti. Hannah’ın sözleri sanki bir kara delik tarafından yutulmuştu. Janice odadan bir kedi misali çıktı, gittiğini hissettirmedi bile. Hannah sustu. Babasının söyleyeceklerinin sadece bu kadar olmasını istiyordu. Susması karşılığında onu sigara içtiği için affedebilirdi bile. Sadece susması yeterdi. Eğer konuşursa da duymayacaktı, duysa bile duymazdan gelecekti. Seth bir umut kızının bir şeyler demesini beklemişti fakat kızı sessizliğini bozmadı. Usulca yumurtasını yemeye devam etti. Aylardır aynı şeyi deniyordu ve sonuç hiç değişmiyordu. Her seferinde denemesi de reddedilmesi de zorlaşıyordu. Derin ve zor bir nefes verdi bu nefes ona sabah içtiği sigarayı sorgulatacak kadar zor bir nefesti. Defalarca sorduğu ve her seferinde aynı cevabı aldığı için artık cevabını kendi adından daha iyi bildiği o malum soruyu sordu.

“Benimle gelmek ister misin?”

Hiçbir şey söylemedi Hannah. Bıçağıyla pastırmasını ortadan ikiye böldü, çatalını batırdı ve yedi. Çayından bir yudum aldı ve az önceki soru hiç sorulmamış gibi devam etti.
Bu sessizliğe alışmış olmak çok acı bir duyguydu Seth için.

“Hannah…”

“Hayır. Çok istiyorsan selam söylediğimi söyleyebilirsin, bu kadar. O kadının yanında da sigara içersen anlarım.”


“O kadın-“

Adamın cevap vermesine izin vermedi. Sessizce kalktı ve odasına çıktı. Kızının sinirlendiğini hissedebilmek çok zor değildi. Seth yapacağı herhangi bir hareketin, onu durdurmaya çalışmasının yada başka bir şeyin kızı daha fazla sinirlendirmekten başka bir işe yaramayacağını biliyordu. Daha önce denemişti zorlamamak en iyisiydi, kızının tekrar birkaç gün başka yerlerde kalmasını istemiyordu. Başka zaman tekrar denerdi. Hannah öfkeliydi, kırgındı ve onu anlıyordu bir yere kadar. Hak vermiyor değildi, hala zamana ihtiyacı vardı belliki. Fakat Seth’in o kadar zamanı yoktu.

***

Yasal Yaptırım Ofisi’nde aynı monotonlukta, aynı yoğunlukta ve yılın diğer günlerinden hiçbir farkı olmayan sıradan bir gündü. Cadı Avcıları gitmişti belki ama buranın işi bitmiyordu. Akşama kadar biriken dosya yığınını yine o gün içinde bitirmeyi hala başarabiliyordu Seth Carter fakat eskisi kadar hızlı değildi. Yasal Yaptırım Dairesi Bakanı olarak geçirdiği dört yılın ardından yaşlılık yavaş yavaş hissettiriyordu kendisini. Kızlarının resminin olduğu çerçeveden yansıyan yüzünü gördü. Kırışıklıklar artık iyice belli oluyordu. Saçlarında öbek öbek beyaz saçları kolaylıkla seçebiliyordu. Yüzü yorgundu, dört yıl önce yanan yer çoğunlukla iyileşmişti fakat izleri hala oradaydı. Saatler önce doldurduğu bardağındaki suyundan son bir yudum aldı bu aynı zamanda ilk yudumuydu. Mesai bitimine yarım saat kadar kalmıştı. Toparlandı, saçlarını düzeltti ve parfümünü tazeledi. Eskisi kadar değildi belki ama yinede ne zaman o kadını ziyaret etse içinde bir yerlerde o ateşin tekrar alevlendiğini hissediyordu. Eh, bu kadını önüne kattığı her şeyi yakıp yıkan bir yangın olarak tanımlıyordu, içinin tutuşması normaldi. Yirmi beş sene önceki kadar güçlü olmasada kalbi her seferinde ritim değiştiriyor ve gözleri gülüyordu. Asistanını ofisine çağırdı, iletilmesi gereken mektupları ve işlenmesi gereken evrakları teslim ettikten sonra ofisindeki bacayı kullanarak Dublin’deki büyücülerin Diagon Yolu olarak nitelendirebileceğimiz Rover’s End’e ‘uçtu’. Bacadan çıkar çıkmaz asasını çıkardı ve yolculuk yüzünden tozlanmış takım elbisesi ile saçlarını temizledi. Buradan sonra doğruca cisimlenebilirdi fakat bunu yapmak istemiyordu. Buralarda biraz vakit geçirmek ve malikaneye ilkel yollarla ulaşmak buraya her seferinde gelirken hissettiği gerginliği azaltıyor, rahatlamasını sağlıyordu. Bu gerginlik sadece romantik hisleri kaynaklı değildi. Orada bıraktığı şeyi bıraktığı gibi bulamama ve korktuğu bir takım şeylerin gerçeğe dönüşmesi gibi ihtimaller onu geren faktörlerdendi. Cwénhild herhangi biriyle yüz yüze konuşmak dışında iletişim kurmayı pek tercih etmiyordu. Seth, kendisini ‘ben herhangi biri miyim?’ diye nitelendirip özgüvensiz sorgulamalara girmek yerine kadının bu isteğine saygı gösteren ilk insan olmayı tercih ediyordu. Böyle olunca da haftalarca, bazen aylarca haber alamadığı birinin yapabileceği şeyler konusunda ister istemez tedirginlik yaşanıyordu. Kadına güveni tamdı fakat insanoğlu şüphe etmek için dizayn edilmiş bir canlıydı ve Cwénhild’in geçmişi bu ilkel dürtüyü bastırması konusunda adama yardımcı olmuyordu. O yüzden önce küçük bir kahve dükkanına girdi. İrlanda’ya kadar gelip İrlanda Viskisi içmemek düpedüz saçmalıktı. Kahve dükkanında oyalanarak bir saati öldürdü. Bu sırada güneş gökyüzünü terk eylemişti. Bir arabacı bulana kadar sokakta onu tanıyan üç beş kişiyle sohbet etti. Burada tanınacağını pek düşünmemişti o yüzden yanına koruma almamıştı. Belki almalıydı. Zira kimisi ona ‘terörist sevicisi’ diyor, kimisi ise ‘hakkın yendi başkanım’ diyordu dört yıl önceki seçimleri kastederek. Dört yıl önce aday olduğu seçimden malum davadaki şahitliği ve malum şahısla olan ilişkisinin açığa çıkması, hatta bir çocuklarının olduğu gibi durumların basına sızmasıyla adaylıktan çekilmek zorunda bırakılmıştı Seth Carter. Zorlu bir süreçti. Cwénhild mucizevi bir şekilde hakkındaki suçlamaların çoğundan beraat etmişti. Bunun hem görünen hem de görünmeyen sebepleri vardı. Kadının eylemlerinin çoğunu bir tür trans halindeyken, beyni yıkanmış bir şekilde yaptığı ibraz edilmişti. Bu iddiayı destekler nitelikteki ifadeler, von Motke’nin bir hain çıkması ve bütün suçun ona yıkılması gibi etmenler, kadının döneminin Sihir Bakanı’nı öldürdüğü gibi suçlamaların düşmesine sebep olmuştu. Üzerine maruz kaldığı işkenceler ve neredeyse on beş yıldan fazladır ‘başarılı’ bir seherbaz oluşu da cezada indirimlere gidilmesi kararının çıkmasını sağlamıştı. Pek tabii bunlar görünen sebeplerdi. Perdenin arkasında, gizli odalarda ve bilinmeyen kişiler arasında geçen konuşmalarda Cwénhild Muirghéal öldürülemeyecek yada hapis edilemeyecek kadar değerli bir kuvvet olduğu konuşuldu. Bir takım kişiler onun dışarıya çıkışını sağlayarak onu belli ölçüde kontrol etmek ve muhtelif grupların üzerine salma niyetindeydi. Seth Carter bir şekilde bu planları kabullenecek ve istenilenleri yerine getirmeyecek bir aday olduğundan denklemin dışına çıkarılması gerekiyordu. Neyseki denklemin esas bilinmeyeniyle fazla içli dışlı olması bu şahısların işine gelmişti ve Seth Carter’ın planlanmış düşüşü sorunsuz, tereyağından kıl çeker gibi kimsenin haberi olmadan halledilmişti. Cwénhild Muirghéal konusunda yapılması gereken ekstra bir müdahale yoktu. Dışarı çıktıktan sonra en iyi bildiği şeyi zaten yapardı. Lakin Cwénhild bekleneni yapmadı. Çoğunluk onun çıktıktan sonra ‘seferine’ devam edeceğini düşünüyor hatta bu sefere katılmak isteyenler oluyordu. Gazeteler tahliye günü manşetlerle doldu. Diagon Yolu başta olmak üzere çeşitli yerlerde gösteriler yapıldı. Halk bir bıçak gibi ikiye bölünmüştü. Kimisi onun emri altına girip avcılara karşı verdiği savaşta bir mücahit olmak istiyor kimisi ise bir katilin, bir teröristin salınmasından ötürü ülkenin geldiği hali sorguluyordu. MACUSA bile o gün önemli gazetecilerinden bir iki tanesini göndermişti İngiltere’ye. Bir şeyler olacaktı, bu kadın bir şeyler yapacaktı. Cwénhild tahliye günü geldiğinde sadece sevdiklerine sarıldı. Sımsıkı ve göz yaşları içinde sarıldı onlara ve sonra ortadan kayboldu. Seth, kadının St. Mungo’da özel ve kapalı bir odada tedavi edilmesini sağladı. Fiziksel yaralar kolay iyileşmişti ancak kadının zihni paramparça olmuştu. Haftalarca gördüğü kabuslar yüzünden gecenin bir yarısı krizler geçirerek uyanmıştı. Koskoca kadın, ağlayan zırlayan huysuz bir bebeğe dönüşmüştü. Bir zamanlar bu kadının korkusuz bir seherbaz, bir katil ve bir terörist olduğuna inanmak çok güç bir düşünceydi. Fakat zaman her şeyi düzelttiği gibi Cwénhild’i de düzeltti, olabildiğince. Taburcu olduktan sonra İrlanda’ya doğduğu eve geri döndü. Annesinin ölümünden sonra ev ona kalmıştı. O günden bu güne kadarda oradan ayrılmadı. Dünyadan ve dünyanın içinde dönen her şeyden elini eteğini çekmişti. Bütün bunlar; sevdiği kadının özgürlüğü, o kadının sağlığı ve geri kalan her şey Seth’e pahalıya patlamıştı. Yine de kimseyi suçlamadı. Bir karar vermişti ve bu tür sonuçları olabileceğinin ihtimal dahilinde olduğunun bilincindeydi. Yeni seçilen bakan Frank Theodore Thorpe iyi bir adamdı ve göreve gelişinden kısa bir süre sonra Cadı Avcıları’nın aktiviteleri azalarak bitmişti. Bir anda sanki hiç var olmamışlar gibi hepsi ortadan kaybolmuştu.

İnsanların ilgisinden bunaldığını hissetti Seth. Rover’s End’ten apar topar çıktı. Onu Skerries’e götürecek bir araba bulduğunda ufaktan kar yağmaya başlamıştı. Bir muggle’ın kullandığı, atların çektiği arabaya bindiğinde ufak bir rahatlama hissi geldi. “Nereye gidiyoruz beyim?” diye sordu soğuktan üşümüş arabacı. Genç bir adamdı, zayıftı. Bu işi uzun zamandır yaptığı belli oluyordu.

“Skerries’e köyüne gidiyor musun?”

“Gidiyorum, İngiliz misin beyim?”

“Aksanım o kadar belli mi ya?”


“Hem o hem de bizim buralarda böyle sağlam takım elbise giyen bulunmaz.” dedi sürücü, sonra elini eskimiş ceketinin iç cebine soktu ve iki dal sigara çıkardı. “İçer misin beyim, buyur benden.” Bir sigara yakma fikri bir anlığına cazip gelmişti ama Hannah’a tekrar yakalanma fikri güçlü bir vazgeçiriciydi.

“Hayır, teşekkür ederim.”

Skerries, Dublin’e yakın bir balıkçı köyüydü. Köyü geçip düzlüklere çıktığınızda büyücülerin yaşadığı arazilere geliyordunuz. Muirgheallar, Skerries daha sadece balıkçıların ara sıra uğradığı küçük bir limanken bile buralarda yaşıyorlardı. Yemyeşil düzlükler bembeyaz kar ile kaplanmıştı. Gözün görebildiği her yeri dolduran beyaz kilometrelerce uzanıyordu. Birkaç geyiğin ayak izi çarşafımsı görüntüyü bozuyor olsa da kışın bütün haşmeti inmişti Skerries düzlüklerine. Köy halkı bu aylarda geçimini buz parçaları ve balık satarak geçiriyordu. Köyün merkezinden geçerken gözüne olağan dışı bir şey takılmadı adamın. Küçük bir posta ofisi hala orada duruyordu. Posta ofisinin yanında bir balıkçı dükkanı ve o dükkanın yanında sıra sıra evler vardı. Köy merkezi denilebilecek yerde duran koca ağacın gövdelerine çeşitli tabelalar çivilenmişti. Demirci, nalbant gibi bir köyde bulunan esnafların dükkanlarına yönlendiriyordu bu tabelalar. Fakat sokakların çoğu karla kaplı olduğundan girilmiyordu bu esnafların sokaklarına ama ana yollar özenle kardan arındırılmıştı. Yumuşak, çamurlu topraktan olma patika karla kaplanmaya başlamıştı, belli ki bir süredir kimseler geçmemişti buralardan arabayla. Karda zaten hızlanmıştı. Arabanın tekerlerinin bıraktığı iz birkaç dakika geçmeden yağan kar ile tekrar kapanıyordu. Bir süre sonra buralara arabayla girmek hiç mümkün olmayacaktı. Köyden sıkıntısız bir şekilde çıktılar. Dumanı tüten bacalı bir evin camından ona el sallayan tatlı bir erkek çocuğu dışında kayda değer hiçbir şey yaşanmadı. Köyün çıkışındaki patikada yarım saat daha gittiler. Ormana yaklaştıklarında Seth arabayı durdurdu. Sürücüye parasını ödedi ve adamı uğurladı. Sürücü arabayı geniş bir ağacın altına çekti ve vagona girip uzandı. Seth tarafından izlendiğini fark eden adam eylemlerini açıkladı hemen. “Bu havada gidilmez beyim daha, kar durana kadar dinleneyim burada ben, haydi sağlıcakla.” Seth adama fazladan biraz daha para verdi, bu havada onu buraya kadar getirmek düşünüldüğünden daha zor bir işti. Adamla tekrar vedalaştıktan sonra patikayı takip etti ve adamın onu göremeyeceği bir yerde olduğundan emin olunca ayakkabılarına yaptığı bir tılsım ile karda batmadan yürüyebilmeye başladı. Uzaktan uzaktan bir takım hayvanların seslerini duyabiliyordu. Baykuşlar uyanmıştı ve ağaç dallarına yerleşmişlerdi. Rüzgar ağaç dallarını zoraki bir dansa mecbur ediyor ve tınısını Seth’in kulaklarına ulaştırıyordu. Kesinlikle soğuk ve güçlü bir rüzgardı bu. Doğa her ne kadar uykuya yatmış olsada uyanık olan birkaç mensubunu duymak güzeldi. Ormanın içine girdiğinde ay ışığı yolunu aydınlatıyordu. Dalların arasından sızan ışığa yardımcı olsun diye bir büyü yapmıştı ayrıca. İngiltere’nin göbeğinde böyle ormanlar yoktu. O yüzden biraz da tadını çıkarıyordu bu ufak yürüyüşün. Çok geçmeden derenin akıntısını duydu. Artık gide gele ayakları bu yolu kendisi gider olmuştu. Dereye doğru yollandı. Bu dere Cwénhild’in evinin yanından geçen bir dereydi. Neredeyse bütün orman uyumuşken daha da gürültülü akıyordu. Usulca dereyi takip etti. Akan suyun ne kadar soğuk olduğunu düşününce içi ürperdi. Derenin iyice genişlediği yerin bitişiğinde iki katlı taş ev duruyordu. Beyaz bir çit ile çevrelenmişti. Tabii evi çevreleyen tek şey bu eskimiş tahta çit değildi. Hayvanların ve Muggle’ların erişememesi için envai çeşit büyü yapmışlardı buraya Cwénhild ile birlikte. Biriken kara bakıldığında çitin kapısı epeydir açılmamıştı. Kolayca açabilmek için asasını çıkardı ve kapının etrafındaki karı eritti. Arazi çok çok eskiden bir muggle ailesine ait olduğundan bahçede fazlasıyla muggle kültürüne ait şeyler görmek mümkündü. Hiç kullanılmayan bir kuyu bahçenin tam ortasındaydı. Evin yanından akan dere düşünüldüğünde bu kuyunun amacını sorguladı Seth. Büyücülerin bir kuyuya ihtiyacı yoktu ama evinin yanından dere akan bir muggle ailesinin kuyuya neden ihtiyaç duyduğunu merak etti. Muggle toplumu gerçekten gizemliydi. Kuyunun sağında Cwénhild’in kendi inşa ettiği bir sera bulunuyordu. Seth, seraya baktığında çeşitli bitkilerin yetişmekte olduğunu görebildi. Seranın tam karşısında küçük bir ahır bulunuyordu, kapısı sımsıkı kapalıydı. Cwénhild burayı yazın küçük bir mutfak olarak kullanıyordu. Onun dışında pek olağandışı bir şeyin olmadığı bir bahçeydi bu. Ev ise iki katlı taş bir evdi. Güzel bir verandası vardı. Burada küçük ahşap bir masa ve o masanın yanında da bir tane sandalye bulunuyordu. Seth mutfaktan sızan ışığı görmüştü. Mutfak evin arka tarafında kaldığından ön kapıdan bakıldığında evde kimse yokmuş gibi görünüyordu. Kapıyı çalmadan önce sessizce mutfak camının o tarafa doğru yollandı. Pencerenin perdesi biraz aralıktı. Cwénhild’i arkadan görebiliyordu. Bir şeyler hazırlıyordu mutfakta. Yorgun gözüküyordu. Bu yorgunluk bu güne ait bir yorgunluk değildi. Dört yıldır böyleydi. Zaman ufak ufak ona da yetişmişti. Hareketleri ağırdı. Bedeninin eskisi gibi çalışmadığını çok iyi görebiliyordu Seth. Kızıl saçlarının arasına yavaş yavaş yerleşiyordu beyazlar. Yine de çok güzeldi. Bembeyaz teni hiç olmadığı kadar canlıydı ve bütün bu sakinlik ona bir şekilde yakışmıştı. Bir zamanlar Cwénhild’i böyle görebilmeyi çok dilemişti. Eve geldiğinde ona yemek hazırlayan bir Cwénhild portresi hiçbir zaman göreceğini düşünmediği bir manzaraydı, bunu görmek mutluluk vericiydi. Her ne kadar o resimde kendisi olmasa bile.

Mutfağın arka bahçeye açılan kapısının önüne gelirken Cwénhild adamı görebildi. Seth’te zaten saklanmaya falan çalışmamıştı. Daha o kapıya gelmeden kapıyı açtı Cwénhild. Kapı açılır açılmaz içerideki sıcak hava adamın yüzüne yüzüne vurdu. Sıcak havayla birlikte pişmekte olan patatesin ve bilimum sebzenin de kokusu burnuna ulaştı. “Geç geç, donmuşsun!” diyerek adamı içeri aldı Cwénhild. Ayakkabılarından ve paltosundan düşen kar, kadının mutfağını birazcık kirletmişti ama ikili buna aldırış etmedi. Zaten bir iki saniye sonra bir asa hareketiyle bütün kar eriyip gitmiş, su da buharlaşmıştı. “Geleceğini haber etseydin ya bir iki bir şey daha hazırlardım sana.” dedi kızıl saçlı kadın. Sesindeki samimiyeti ve daha da önemlisi mutluluğu çok net duyabiliyordu Seth.

“Önemli değil, ne hazırlıyorsun? Baya güzel kokuyor, öğrenmişsin yemek yapmayı.”

“Annemin bir tarifiymiş Abigaile’den aldım.”
dedi, kadın bu sözleri söyledikten sonra sanki daha önce orada olmayan ama söylendikten sonra belirmiş gibi bir anda gözüne çarpan defteri gördü. Gayet eski püskü bu defterin sayfalarında aynı bir öğrencinin iksir defterine iksir tariflerini yazdığı gibi yemek tarifleri yazılmıştı. “Şu üstümdekileri bırakayım da yardım edeyim sana.” Paltosunu çıkardı ve koridordaki askılığa astı. Islak palto su akıtmasın diye bir iki dakika asasını paltoya tuttu ve paltonun kuruduğundan emin olduğunda mutfağa döndü. Kıvrak bir hareketle bir bıçak kaptı ve patatesleri soymaya başladı. Bütün bu soymayı, yemek yapmayı pek ala büyüyle yapabilirlerdi, ikisi de bunu layıkıyla yapabilecek büyücülerdi, lakin bazen hayat basit şeyleri yaparak keyif aldığınız anları barındırıyordu. Bu da o anlardan birisiydi. Patatesleri elleriyle soymak, yıkamak ve doğramak ama en önemlisi bunu birlikte yapmak keyifliydi. Basit şeylerde mutluluğu bulabildiğini görebiliyordu Cwénhild’in. O yüzden ona ayak uydurmak ve bu patatesleri eliyle kirlene kirlene soymak tarifi olmayan bir zevk veriyordu. Patatesleri soyduktan sonra mutfak kapısının yanında duran güğümü aldı ve tencerenin içine yerleştirdiği patatesleri güğümden döktüğü suyla yıkadı. Patatesleri süzdükten sonra Cwénhild’e uzattı ve kadının onları güzelce doğrayıp kaynamakta olan tencereye atışını izledi. Bu sırada karışmaktan kendini alamayıp bir iki tutam fesleğende kendi ekledi. Uzun zamandan sonra ilk kez birlikte yemek pişiriyorlardı. O yüzden iyice tadını çıkarıyordu Seth.

“Mahzende şarap var mı?”

“Var ama içmeyeceğiz.”

“Neden?”

“Neden sigara içmiyorsan o yüzden. Su var, su iç”


‘Ben sigara içiyorum ama.’ diye geçirdi içinden, tabi bunu sözlü bir şekilde beyan etmek ölüm fermanını imzalamaktan farksızdı, o yüzden kadınla hiç tartışmadı ve masayı kurarken bardaklara sadece su doldurmakla yetindi. Cwénhild tencerenin kapağını kapattı ve mutfak masasına oturdu. Onu takiben Seth’te karşısına oturdu.

“Hava da soğukmuş buralarda baya.”

“Eh, dağ havası, orman falan da var. İyi oluyor ama insanı diri tutuyor. İş nasıl?”

“Aynı, çok bir değişiklik yok büyü yapan bir iki ev cini vardı geçen gün onlarla uğraştık.”

“O yasayı hala kaldıramadınız mı ya?”

“Düzenlemeler yapılıyor ama bir şey olacağını sanmam.”

“Kızlar nasıl?”

“İyiler iyiler… Hannah gelecekti ama…”


Kadın gülümsedi, sırf onu üzmemek için yalan söylediğini anlayabiliyordu. Yine de bozmak istemedi Seth’i ve sesini çıkarmadan cümlesini bitirmesini bekledi.

“…ben tek gelmek istedim.” Seth, kızı için kötü polisi oynamaya çalışıyordu. Asil bir davranıştı ve Cwénhild bunu takdir ediyordu. Bu asaleti, inandığı şeylerin arkasında durması adam hakkında en çok sevdiği şeylerdi. Sessizce başını salladı. Kızının burada olmasını çok isterdi. Fakat Hannah çizgisini dört yıl önce çekmişti ve Cwénhild’in o çizginin neresinde olduğunu da gayet belli etmişti. Bu durumla barışıktı kadın ama bu durumun içini parçaladığı gerçeğini değiştiremiyordu. Tencerenin kapağı ufak ufak hareket etti. Bu yemeğin piştiği anlamına geliyordu ve zamanlaması muazzamdı. İki tarafında pek bulaşmak istemediği bir konudan onları kurtarmıştı. Cwénhild kalktı ve tencerenin kapağını açtı parmağını tencerenin üzerinde saat yönünde çevirdi, çevirmesiyle birlikte yahni kendi kendine karışmaya başladı. Biraz karıştırdıktan sonra yemeği servis etti ve sonunda tekrar masaya oturdu.

“Baya güzel olmuş, eline sağlık.”

Pek konuşmadan yemeklerini yediler. Janice’in yaptığı yemeklerin yanına yaklaşamasa da fena olmamıştı. Bu kadının dört sene önce sadece bira içip haşlanmış patates yediği düşünülünce gelinen nokta gerçekten takdire şayandı. Yemeği bitirip üzerine suyunu içtikten sonra refleks olarak sigara içmek istedi bünyesi. Paltosuna doğru hareketlenecekti ki Cwénhild’in ateş saçan bakışlarını görebildi. Onun yanında sigara içmeye kalkışmak pek akıllıca bir fikir değildi. Fakat yinede paltosuna doğru yürüdü. Sigaranın olduğu cebin hemen karşısındaki iç cepte duran zarfı aldı ve yerine geri oturdu. Cwénhild’in bakışlarının ne anlama geldiğini bildiğinden ortamı yumuşatacak bir şeyler söyleme isteği duydu. “Hemen sigara içeceğimi düşünüyorsun ayıp oluyor artık.”

“O ne?” diye sordu kadın. Krem rengi bir zarftı bu, kenarlarında güzel işlemeler vardı. Seth Carter’a ait mühür ile mühürlenmişti ve görebildiği kadarıyla yeni bir mühürdü bu. “Aç bak, sana.” diyerek uzattı zarfı kadına. Cwénhild zarfı aldı ve açtı. İçinden yine aynı renkte güzel bir kağıt çıktı. Tılsımlıydı. Harfler önce çiçek şeklinde açıyor daha sonra yeşil bir renkte yazılmış yazıya dönüşüyordu. Tatlıda bir kokusu vardı. Bu bir davetiyeydi. Şöyle yazıyordu;

“Bu mutlu günümüzde aramıza katılarak mutluluğumuzu paylaşmaya davetlisiniz!

Jennifer R. Carter ve Thomas Edward Kennigstone

24 Şubat 1869

17.00

Yer : Mag & Mell”

Seth kadının yüzündeki şaşkınlığı çok iyi görebiliyordu. Davet edilmeyi beklemediği gün gibi ortadaydı. Davette edilmemişti zaten. Jennifer’in Cwénhild ile bir sorunu yoktu. Cwénhild yıllar önce onun hayatını kurtarmıştı, Seth tarafından evlat edilmeden onunla ilgilenmişti kısa bir süreliğine. Ona kalsa kesinlikle düğüne davet ederdi. Fakat Cwénhild Muirghéal artık düğüne rahatlıkla davet edebileceğini bir akraba, bir tanıdık değildi. Bu problem bir şekilde atlatılsa bile esas neden Hannah’tı. Düğüne davet edilmemesinin bir numaralı sebebi Hannah’ın bunu istememesiydi. Bunu hiçbir zaman sözlü olarak konuşmadılar Seth ile. Konuşmalarına gerek yoktu, Seth bunu biliyordu. Yinede davet edecekti. Kızının annesiyle konuşmuyor ve görüşmüyor oluşundan hoşnutsuzdu. Yaşanmış ve yaşanmamış bir çok şey artık geçmişte kalmıştı. Karşısında oturan bu kadın ikinci bir şansı hak ediyordu. Bu düğün belki o şansın ona verileceği gün olacaktı. Eh Hannah’ta itiraz ederse, ki edecekti, o zaman hiçbir zaman istemediğini söylemediği argümanını öne sürüp işten sıyrılacaktı, ucuz bir numara mıydı? Kesinlikle.

“Seth, ben… gelmemem çok daha iyi olacaktır.” dedi kadın, davetiyeyi zarfın içine koyup adama geri uzattı. Seth zarfı aldı ve masaya, ikisinin ortasına koydu.

“Saçmalama, senin için güzel bir değişiklik olur.”

“İyide ben bir değişiklik istemiyorumki.”

“E ne şimdi Jennifer’in düğününe gelmeyecek misin? Kızın annesi sayılırsın.”

“Tebriklerimi ilet, güzel bir sepet hazırlar gönderirim ama gelmemin iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum.”

“Cwén, yapma böyle.”

“Seth, bu düğün o ikisi hakkında olmalı değil mi? Ben oraya gelirsem olacakları biliyorsun. Fısıltılar, yargılayan gözler. Üstelik dört yıldır görüştüğüm üç dört kişi var, bir anda ortaya çıkmam demek o düğünün ve Jennifer’ın görünmez olması demek.”

“Sırf insanlar senin hakkında konuşacak diye çıkmayacak mısın hiç dışarı? Saklanacak mısın burada?

“Seth ben bir şeyden saklanmıyorum. Burada mutluyum, huzurluyum.”

“Peki Hannah? Onu özlemiyor musun?”


Cwénhild’in yüzü düştü. Sanki yanakları soldu ve ışıltısı karardı. Önce üzüntü, sonra biraz sinir çehresine misafir oldu. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama kelimeleri yuttu ve sustu. Seth elini uzattı ve Cwénhild’in elini tuttu.

“Cwén, bir gün o da evlenecek o zamanda mı burada oturacaksın? Annen ile yaşadığın şeyi kızınla yaşamana gerek yok.”

“O kadar basit değil. O kadar basit olmadığını biliyorsun.”

“Öyle. Basitleştirmek ve çözmek sizin elinizde. Düğüne gel, bana güven.”

“Bu lafı en son söylediğinde Azkaban’a kapatıldım Seth.”
Güldü. Seth’te aynı şekilde güldü.

"Ama sonra çıktın, çıkardım seni değil mi ve dediğim gibi her şey güzel olmadı mı?"

“Bilmiyorum. Bakarız, daha çok var hem.” Seth hak verir bir şekilde kafa salladı. Yıllar bu kadının çoğu huyunu törpülemişti ama inatçılığı hala sapasağlam oradaydı. Onun hakkında sevdiği şeylerden birisi buydu ama ara sıra işini zorlaştırdığı zamanlarda bu inatçılığı pek sevmiyordu.

“Benim hatırım için gel.” dedi Seth. Cwénhild’in kaşları kalktı. Hoşnutsuzdu. “Söz vermiyorum.” demekle yetindi. Hatırlar ve birileri için bir şeyler yapmak artık Cwénhild’in bulaşmayı istemediği yerlerdi. Seth here ne kadar bu tür durumlarda istisna olsa da yıllardır ‘hatırı için’ bir şey istememişti. Seth düşünüldüğüne böyle bir şeyi hiç istemeyeceğini düşündüğünden rahattı. O rahatlık hissi az önce kaybolmuştu. Sessizlikleri sürdü. Cwénhild eline davetiyeyi aldı ve bir iki defa okudu. Mutfaktaki saatin tıkırtıları odada duyulabilen yegane şeydi. Bazen sessizlik en gürültülü kelimelerden daha fazla şey anlatırdı ya, işte bu öyle bir andı. Sadece birbirlerine baktılar. Konuşmalarına gerek yoktu birbirlerini anlamaları için. Seth, Cwénhild konuşmadan, bir şey söylemeden o düğüne geleceğini anlamıştı. Daha Cwénhild’in bile düğüne geleceğinden haberi olmamasına rağmen onu bu kadar iyi tanıyordu. Sessizliği bozmadan kalktı, paltosunu giydi ve kızıl saçlı kadının elini öptü.

“Ben gidiyorum, anca giderim yol uzun malum. Kendine çok dikkat et, bir şeye ihtiyacın olursa bana nasıl ulaşabileceğini biliyorsun.” dedi. Cwénhild onu ön kapıya kadar geçirdi.

“Tekrar ediyorum, söz vermiyorum.”

“Biliyorum.”


Seth Carter, geldiği gibi sessiz bir şekilde karla kaplı bahçeyi geçti, dereyi aşağıya doğru takip etti. Bu soğuk havada yapılacak bir yürüyüş kuşkusuz bünyesine iyi gelecekti. Cwénhild’in onu göremeyeceği bir yerde olduğundan emin olunca paltosunun cebinde bekleyen eski dostunu çıkardı. Sigarayı parmaklarına götürdü ve yaktı. Ay ışığı altında, buz gibi havada içini ısıtan sigaranın keyfi az önce kazandığı zafer ile birlikte çok daha güzeldi.

[/justify]

2
Azkaban Hapishanesi / Üç
« : 30 Mart, 2022 22:10:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

[justify]Uykunun geride bıraktığı mahmur gözler titreşen ışıkların aydınlatmaya çabaladığı taştan mabedin detaylarını yavaş yavaş kadının zihnine iletiyordu. Duvarlardaki taşların çatlakları paslanmış demirler ve farelerin tüylü kuyrukları hepsi idrak ediliyordu. Uyumuş yahut tekrar ruh emiciler tarafından ziyaret edilmişti. Her ikisinin sonu ve başı aynı oluyordu zaten. Rahat bir uykuya yatamıyordu. Rahatsız şilte, soğuk ve farelerin cırıltısı kadının bilinçli bir uyku haline geçişini mümkün kılmıyordu. Sadece ve sadece bedeni yorgunluktan bitap düştüğü zaman gözleri kapanmayı kabul ediyor ve bilinci pes ettiğinde uykuyu andıran ama kesinlikle uyku kadar rahatlatıcı ve güzel olmayan bir baygınlık haline geçiyordu. Rüya görmüyordu, uyuduğunu hissetmiyordu. Bayılıyor, bilinci kapanıyor ve bilmediği bir süre zarfı boyunca hayattan kopuyordu. Uyandığında kaç saat geçtiğini bilmiyor neler yaşandığını bilmiyor bu yüzdende aslında hiç uyumamış gibi hissediyordu. Gözlerini ne zaman kapattığını ve ne zaman açtığını bilmemek insanın benliğini ve ruhunu zorlayan bir tecrübeydi. Dinlenmesi gerekirken kendini daha yorgun buluyordu her seferinde. Belkide hiç uyumuyordu. Sadece uyuduğunu zannediyor, derin düşüncelerinin içindeki okyanusta boğulduğu boşlukları uyumuş gibi sayıyordu. Bilinmezlik ve belirsizlik hayatının dümenini eline almıştı. Bir gün gelecek ve o bu hücrelerin kapısı açılacaktı. Pis kokuyu, pis şilteyi ve farelerin seslerini geride bırakacaktı. Lakin bunun ne zaman olacağını bilmiyordu. Üç ayın üç günü mü bitmişti, üç saati mi bitmişti yoksa üç ayın üçüncü ayının son üçüncü gününde miydi bilmiyordu. Delirecek gibi hissetti. Başını ellerinin arasına aldı. Daha önce bu kadar şey hissetmiş miydi? Ölüme yaklaştıkça, burada çürüdükçe daha da canlı hissediyordu. Zira yaşamanın, özgürce nefes almanın kıymeti anlaşılıyordu. Daha önce burun kıvırdığı şeyler onun için yavaş yavaş lüks haline geliyordu. Ölüm, onu canlı hissettiriyordu ve canlı hissetmenin bedeli şüphesiz ki çok ağırdı.

Kırmızı saçlarına aklar düşmüş kadın hücrenin penceresinden dışarıyı izliyordu. Dışarıyı izliyor, ancak dışarıyı göremiyordu. Karanlık denizin içinde yüzen balıkların yaşam mücadelesinden bihaberdi. Kayalıkların üstüne konmuş martıların şarkılarını duyamıyordu. Bulutların sessiz dansını izleyemiyordu. Sadece bakıyor ve soğuk denizin ufak bir parçasını görebiliyordu. Resmin tamamı ona kapatılmıştı. Sınırlı manzaradan sıkılmıştı. Kadın şiltenin üzerinde kafası ellerinin arasında dalıp gitmiş ve yitip giden Cwénhild'e döndü. Bakışların onun üzerine çevrildiğini hissedince irkildi Cwénhild. O gözlere kendi gözlerini kilitledi. Yaşlı bir kadın ve yaşlılığı yaşayan bir kadın sadece gözleriyle bir savaş vermekteydiler. Birbirlerini süzüyor, tartıyor ancak konuşmaktan kaçınıyorlardı. İlk sözü kim söylerse savaşı başka bir boyuta o taşıyacak ve çatışmalarını daha da şiddetlendirecekti. Şiddetle, şiddetli hazlarla doğan iki kadının bu vahşetten kaçınması komikti. Sessizliği bozan Cwénhild olmadı, saçlarına aklar düşmüş kızıl saçlı kadında bozmadı. Rüzgar, yahut dalgaların kayalıklara karşı yaptığı sonsuz intiharda değildi. Kızıl cübbesi ve kukuletasıyla içeriye süzülen Carmilla bozdu sessizliği. Uzun zamandır sessizliğini koruyan ve ikiliyi kendi kaderlerine terk etmiş gibi görünen Carmilla'nın bıçak kadar keskin ve iki aşığı birbirinden ayıracak kadar soğuk deniz gibi sesi duyuldu iki kadının kulağında.

"Duygularının yarattığı bu hücre, seni tatmin ediyor mu, Cwénhild Muirghéal?" Ses tonu alaycıydı, sinir bozucuydu. Carmilla'nın istediğini bu olduğunu biliyordu, sinir bozmak, buraya tıkılmış oldukları için hissettiği memnuniyetsizliğin onda yaşattığı keyifsizliğin intikamıydı. Cwénhild ise henüz bu kadınla savaşacak kadar gücünü toplamamıştı. "Bu hücre, özgürlüğümüzün anahtarı. Burada biraz duracağız daha sonra gitmek istediğimiz her yere gideceğiz." diye cevapladı. Cevap vermekten çok kadını geçiştirmek ve zaman kazanmaya çalışıyordu. Zaman kazanıp kadının amacını ve motivasyonlarını süzmeliydi.

"Bütün özgürlüğümüzü bir avuç aristokratın ve bürokrasinin eline bıraktıktan sonra bunları söyleme sebebin bizi eğlendirmek mi yoksa gerçekten bu kadar aptal mısın?" Carmilla öfkeliydi. Öfkesi bir volkan olmuştu ve gariban köylülerin üzerine püskürmek üzereydi. Bu öfkeyi tanıyordu, bu öfke onu o yapan şeydi. Seth'in deyimiyle onun yangınıydı bu öfke. Karşılık vermeye fırsat veremeden kadın tekrar konuştu. "Dökülen kanımız ve vazgeçtiklerimiz bizim özgürlüğümüzün temel taşıydı. Mutlak özgürlük. Biz buna sahiptik. Bir şarkı sadece zihnimizi harmoni ve müziğin doğru olması gibi kavramlardan soyutlayabildiğimizde mükemmelliğe ulaşır. Zira o zaman istediğimiz her şeyi yaparız ve bu özgürlüktür. Senin bizim için seçtiğin şey ise özgürlük değil, özgürlüğün kararmış bir parçası sadece. Özgürlük bunu yapabilir miyim diye kendimizi sorguladığımız an suyla yazılan bir yazı gibi kaybolur." Sözlerin ardından hücrede duyulan tek şey dalgaların ve rüzgarın sesiydi. Rüzgarın sesi narince fısıldarken dalgalar kadim bir hikayeyi haşin sözlerle anlatmaya çalışıyor gibiydi. "Çocuğumdan, etimden ve sevgiden uzak bir özgürlük. Bunlara ulaşamadığımız gerçeği senin özgürlük tanımını çürütüyor. Mutlak özgür olsaydık bir hastayı ziyarete gitmek için suretimizi değiştirmek zorunda kalmazdık. Küçük bir çocukla görüşmek için bir kadının zihnini boşaltmamıza sebep olmazdı. Her çıtırtı ve bilinmezliğe düşmanca yaklaşmak zorunda olmazdık. Senin özgürlüğün bir satranç tahtası bizde o satranç tahtasında hayatta kalmak için zorunlu hamleler yapan bir taş. Zorunluluğun olduğu yerde özgürlükte olmaz."

"Beşer, doğası gereği hiç bir zaman mutlak özgürlüğe erişemez." Hücrenin öbür köşesinden katılmıştı iki kadının arasındaki münakaşaya. "Senin..." dedi Carmilla'yı göstererek. "Senin bahsettiğin, özgürlükle birlikte gelen kaos. Herkesin, istediği her şeyi, istediği gibi yapması sadece kaosu getirir. Kaos, özgürlük gibi görülebilir. Fakat bir insan başka birinin özgürlüklerini, özgürlük kisvesi altında kısıtladığında yahut tamamen ortadan kaldırdığında yani tanrıyı oynamaya çalıştığında özgür olmaz. Tiran olur." Sonra Cwénhild'e döndü, yaşlı gözleri kadının yorgun gözleriyle buluştu. "Sen ise özgürlüğün huzur ve sükunet ile geldiğini ima ediyorsun. Korkmadan, korkacak bir şeyi olmadan yaşamayı özgürlük sanıyorsun. Mutsuzluğun bittiği yere ulaşınca özgür olacağın rüyasına kapılmışsın. İkinizde haklı olduğunuz yerlerin haklılığında haksızlığınızı göremiyorsunuz." Sonra durdu oturduğu tabureden kalktı ve Cwénhild'e doğru yürüdü. Kadının pislikle bezenmiş saçlarını okşadı ve şefkat dolu bir tonlamayla acı dolu sözleri söyledi. "Sen asla özgür olamayacaksın. Gittiğin her yerde gözler senin üzerinde olacak. Carmilla ismini kendine koyduğun gün özgürlüğünden vazgeçtin sen. Arkanda bıraktığın miras senin her zaman peşinde olacak, bundan asla kaçamayacaksın. İnsanlardan kaçsan bile, kendinden asla kaçamayacaksın. Sen kendi kendinin hücresisin."

Bu kadın şefkat gösterdiğinde bile dikenlerini gizlemiyordu. Gerçekleri söylemek uğruna bile olsa insan bu kadar yıkıcı olmamalıydı. "Ben bunu istememiştim. İstediğim şey özgürlük falan değildi." sesi vazoyu kırmış bir çocuğun suçluluğuyla seyreltilmişti. "Ben korumak istedim. Irkımı, çocuğumu ve sevdiğim herkesi korumak için korku duyulacak bir suretin arkasına sığındım. Korkunun ta kendisi olarak düşmanlarımızın üzerine çökmek istedim. Bir düşman her zaman sırasını ve zamanını bekleyecektir ancak korkmuş bir yürek asla harekete geçecek gücü bulamayacak, düşünceler asla icraata dökülemeyecektir. Yasak Ormanda seherbazlar tarafından kuşatıldığımızda bizi kurtaran bu oldu. Onların yüreğine ektiğimiz korku tohumlarının baş veren tomurcuklarıydı onların asalarını tutan. Bizi yok edebileceklerine inanmıyorlardı. O yüzden yok olmamak için çaba gösterdiler." Kızıl saçlarına aklar düşmüş kadın kafasını salladı. Carmilla ise öfkeyle köpürdü. Birazdan koparacağı fırtınayı önceden hissetmişti. Kadının mimikleri bunu haber ediyordu çünkü. "Sadece bunu mu istedin? Yalan söylemeyi bırak artık! Karşında aptal aşığın yada masumiyetini yitirmek üzere olan kızın yok. Sen intikam istedin. Canını yakan herkesten, buna göz yuman herkesten intikam istedin. Bunu yaparken de bütün dünyanın adını duymasını arzuladın. Sadece adın duyulsun diye masum bir kadını paramparça ettin! Avcılardan intikamını onları bir bir katlederek aldın. Sana yaptıklarını kanları ve canlarıyla ödediler. Yetmedi. İçindeki yangını söndüremedin, boşluğu dolduramadın. Boşluk seni yutmasın diye onu besledin. Kiliseler, avcılar, çocuklar ve kuruttuğun soylar içindeki kana susamışlığı dolduramadı. Öfkeliydin çünkü. Dünyaya karşı öfkeliydin, seni sevdiğini söyleyen adama karşı öfkeliydin, annene karşı öfkeliydin, o yobazlara karşı öfkeliydin. Fakat bu öfke kendine duyduğun nefret ve öfkeyle kıyaslandığında okyanusa düşen bir yağmur damlası gibiydi. Kıyaslanamazdı."

Cwénhild şiltesinden fırladı. Bu sözler otokontrolünün ellerinden kayıp gitmesine sebep olmuştu. Kafesi açılmış bir hayvan gibiydi. Burnundan soluyordu. Göğsü hızlıca kalkıp iniyor, bu soğuk hücrede olmasına rağmen avuç içleri terliyordu. Carmilla ile karşı karşıyaydı. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor birbirlerini tartıyorlardı. Görebildiği bir tuzağın içine kendi adımlarıyla girmişti. Bunun farkına vardığında kendini biraz daha ahmak gibi hissetti. Kadını boğazından tutup arkasındaki duvara yapıştırmak istedi. Güzel kokan yıkanmış saçlarını kendi kanıyla boyamak etini yarmak ve bedenini ölümün soğuk ellerine teslim etmek istedi. Pek tabii bunu yapamazdı. Her şey kafasının içindeydi çünkü. Bu yüzden de karşısındaki kadın tam olarak ne hissettiğini, ne düşündüğünü biliyordu. Çünkü aynı şeyleri aynı anda oda düşünüyordu. "Sen kimseyi korumak istemedin. Sen sadece unutulmamak istedin. Bu dünyada bir iz bırakmak, önemli hissetmek istedin. İsimsiz bir mezar taşından fazlası olmak istediğin içinde beni yarattın. Kendi yapamayacağın şeyleri yapabilmek için beni yarattın. Aldığımız onca can, arkamızda bıraktığımız cesetler yığını... bunları ben yapmadım, sendin hepsi. Bunu biliyorsun. Bu gerçekle yüzleşmekten korktuğun için beni yarattın. Atın dizginleri elindeydi, atın üstündeydin ama kırbacı vuracak cesaretin yoktu. O yüzden Carmilla adını aldın. Bu adı aldın ve ölümsüz oldun. Yüzyıllar sonra bile adının anıldığından emin oldun. Ama nefret ile ama fanatikliklede olsa ismin anılacak, tebrik ederim amacına ulaştın." Kızıl saçlı kadının yüzü yavaşça değişti. Cübbe düştü, saçları bozuldu üzerinde kan ve pislikle bezenmiş bir paçavra vardı. Sessizliği bozan kadın sessizlikten daha sessiz bir biçimde aralarından ayrılmıştı. Yaşlı kadına döndü. Tanıdık bir yüzü vardı. Annesine benziyordu ama annesi değildi. Kendisine benziyordu ama kendisi değildi. Bu kadını tanımıyordu, o yüzden kendisi yaratmış olamazdı. "Yanılıyorsun." dedi kadın, sesi kendinden emindi. "Ben senin ilk yarattığınım. Göğüslerin baş vermeden önce ben yanındaydım. Kadınlığın ilk kanıyla korktuğunda ben senin yanındaydım. İlk kez can aldığında, ilk kez bir can yarattığında ve öldüğünde ben hep oradaydım. Sen var olduğun sürece de burada olacağım. Yanı başında."

"Kimsin sen?"

"Bir anne istedin. Annen seni reddettiğinde bile ona olan özlemin dinmedi. O ölmeden onu çoktan gömmüştün fakat bir parçan her zaman anne özlemiyle yanıp tutuştu. Korktuğun ve yalnız hissettiğin her an bu yüzden anneni düşündün."

"Ancak sen o değilsin."

"Değilim. Onu o kadar çok özlüyorsun ki beni yarattın. Annen olmayan ama annenin senin isteklerin doğrultusunda yarattığın bir yansıması." Cwénhild sessizce kadını izledi. Tabureden kalkışını ve pencereye doğru yürüyüşünü izledi. Bunun onu son kez görüşü olduğunu biliyordu. Pencereden içeriye parlak bir güneş ışığı süzüldü usulca.

"Bir gün annen ile buluşacaksın. O gün geldiğinde yaşlı ve bilge bir kadın mı olacaksın yoksa kendi yangınında yanmış bir ateş mi olacaksın? Bunu sadece sen biliyorsun."

Işığın aydınlattığı hücrede tek başına bir kadın taştan duvarların ortasında duruyordu. Kendiyle yüzleşmekten yorgun düşmüştü. Yanaklarına düşmüş göz yaşları soğuk rüzgarla karşılaştığında kurumuştu. Bir gerçek yavaş yavaş onun tarafından farkındalık kazanmaya başlamıştı. Artık tamamen, bütünüyle ve geri dönülemez bir şekilde yalnızdı.
[/justify]

3
Azkaban Hapishanesi / Okulun Son Cumasının Hüznü
« : 28 Mart, 2022 19:23:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Gözlerim yavaş yavaş açılıyor köhne hücremin soğuk ve ıslak duvarlarına karşı. Bulanık görüntünün düzelmesi zaman alıyor. Duvarlardaki çatlaklar ve o çatlakların arasına sızmış su damlalarını görebiliyorum. Yaşanmışlıkları da içine almış o çatlaklar. Onlarca ruhun çığlıklarını sanki duyabiliyorum. Kederleri ve hayatta yaptıkları tüm yanlışlara karşı hissettikleri pişmanlıkları hissedebiliyorum. Oradalar, intihar etmeden hemen önce söyledikleri sözler oradalar. Bir ruh emicinin kollarında kaybettikleri hayatı görürken oradalar. Benim haykırışlarım sıkışmaya çalışıyor o çatlaklara. Su damlalarının arasından süzülüp girmeye çalışıyorlar. Hissedebiliyorum. Bütün benliğime yavaş yavaş hakim olan, bir küf gibi yükselen o pişmanlığı hissediyorum. Geçmişe duyduğum özlem eskisinden kat be kat daha yüksek. Hayatımın hiç bir zamanında bu kadar mutsuz ve bu kadar yalnız olduğumu hatırlamıyorum. Önceden... önceden bir kızım vardı. Dokunamasamda, gidip kollarıma alamasamda orada bir kızım vardı. Uzaktan gördüğüm ve söylediği şarkılarla sarhoş olduğum güzel bir kızım vardı. Seth vardı. En büyük pişmanlığım mesela bu adam. Bana her şeyi sundu. Bütün bir dünyaya sığacak sevgisini sadece bana sakladı. Sadece bana. Reddettim. Geriye gidebilsem ve bir şeyleri değiştirebilsem değiştireceğim ilk şey bu. Lakin... bu hayatta onun en çok sevdiği şey ben değilim. Doğruyu yapmak, işini yapmak bu adam buna bağımlı. Küçük birer çocuktuk. O zaman bile öne çıkardı. Arkadaşlarını korurdu, savunduğu şeyleri korurdu. Belkide bu yüzden kendimi ona teslim edemedim. Zira kendimi ona teslim edersem ona en çok ihtiyaç duyduğumda yanımda olup olamayacağından emin değildim. İnandığı şeylerle çatışan biriyim ben. Onun yoluyla benim yolum çok zıt. Seth Carter da duyguları için yolundan çıkacak bir adam değil. Bende ondan bunu isteyecek biri değilim. Kendi hayatımı kendim yaşadım, kendi kararlarımı verdim. Yaptığım bütün hatalarda sadece kendimle yüzleştim. Kendi kendimi sorguya çektim ve geceler boyu kendimi ben suçladım. Yine kendimi susturabilmek için içtim. Deliler gibi içtim. Aklımı kaybedene, bedenimi harap edene kadar. Bir yere ulaşamadım. Yaptığım hiç bir şey geldiğim yeri değiştirmedi. Sanırım bir tarafım bunu biliyordu. Bir tarafım günün birinde bu zindanlarda çürüyeceğimden emindi.  "Emindim." dedi kızıl saçlarına beyazlar düşmüş kadın. Odanın bir kısmına kurulmuş o yargılayıcı bakışlarıyla bana bakıyordu. Yatağa benzeyen bu şeyde döndüm kıçımı ona. Duymamak ve görmemek istiyordum onu şimdi. Biraz uyumak iyi gelebilir. Dinlenmeliyim.

Bir kaç saat sonra yada bir kaç gün, ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Zaman ve mekan denen olguyu kaybedeli çok oldu çünkü. Açılan demir kapıların sesine uyandım. Çünkü o sesler hiç bir zaman sadece metalin sürtünmesinden ibaret olmuyor. Çığlıklar, küfürler ve yakarışları beraberinde getiriyor. Hücreler tek tek açılıp kapanıyor. Yemeğin kötü olduğundan eminim. Midem bu kötü tada alışana kadar defalarca kustum. Ki ben ne manzaralarla karşı karşıya geldim. Neler gördüm ve tabiki neler yaptım. Ayak sesleri git gide yaklaşıyor. Kötü kokuyu duyar gibiyim. Gardiyanın belinde sallanan anahtarın şıngırtısı adam hücremin önüne geldiğinde anahtarları eline almasıyla bitiyor. Anahtarı deliğe sokuyor ve çeviriyor. Bir tarafım hızlıca adamın üstüne atılmak istiyor, onu çok kolay etkisiz hale getirebilirim. "Sonra?" diyor odanın ucunda oturan kadın. Haklı. Sessizce adamın garip püreyi ve kurtlu ekmeği hücreme bırakışını izliyorum. Fareler bile yemeğe yanaşmıyorlar. Bunu yemek zorunda oluşum kalbimi kırıyor. Buradan çıkacağım çünkü. Çıkabilmek için güçlü kalmalıyım, bunun içinde bu boktan şeyi yemeliyim.[/justify]

4
Birleşik Krallık / Ölü Adamın Anıları
« : 07 Mart, 2022 20:21:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
von Motke'nin ölümününden bir saat sonrası...

Zorlu bir geceydi, ölümün tekrar ve tekrar kıyısından dönmüşlerdi. Üstüne üstlük bir adam bedeninin üzerinde zorla hakimiyet kurmuştu ve birini öldürtmüştü. Sihir bakanını... Bunun üzerine kalacak olması pek sıkıntılıydı. Tek sorun buda değildi, suçlarını itiraf etmesine fırsat verilemeden von Motke'de öldürülmüştü. Bu geceden sonra ortalık fena karışacaktı bunu bilmek için bir kahin olmaya ihtiyacı yoktu.

Evinin taş duvarlarının arasına girdiğinde düşünselini çıkardı. Geçmişe gitmek, geleceğin anahtarı olabilirdi belkide. Üç tane şişe, üç farklı anı ve üç farklı gizem. Çözülmesi gereken sorulara ışık olabilecek üç farklı yol. Şişelerden birini aldı ve düşünseline döktü. Göz yaşları kara dumanlara dönüşürken kadında başını suya soktu ve olanları izlemeye başladı.

5
Books of Neverland / Araştırmalar
« : 05 Mart, 2022 20:09:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
BU OLAYLAR CARMILLA'NIN TESLİM OLMASINDAN ÖNCE YAŞANMIŞTIR.

[justify]Cadı avcıları, şüphesiz zeki düşmanlardı. İcatları ve arkalarına saklandıkları kaleleriyle bir dereceye kadar tehlike oluşturabiliyordu. Kalelerin duvarları değildi problem, bir büyücü yahut cadı o duvarların ötesine çok kolay geçebilirdi. Olay o duvarları aşmak değildi. Duvarların arkasında bekleyen dogmatik yobazlar sürüsüde değildi. Bilinmeyen, bilinmeyenin yarattığı tehlikeydi sorun olan. Bu sorunu aşmak yine bu kadının omuzlarına binmişti. O yüzden bu kadın, muhtelif yollarla aldığı çok özlü iksirin şişesine, zamanında canını aldığı bir muggle kadının saçını tıkıştırdı ve burnunu tıkayarak iksiri içti. Bu tat kesinlikle alışamayacağı ve sevemeyeceği bir tattı. Vücudu yavaş yavaş değişirken kadın da kıyafetlerini değiştirdi. Yeşil bir cübbe ve siyah bir elbise giyip süpürgesine atladı. Gitmeden yanına bir kaç şişe daha almıştı. Eğer lazım olursa kütüphanenin tuvaletinde tekrar içip tekrar değişim geçirecekti, zira bir saat çok uzun bir süre değildi bir şeyler okumak için. 

"Büyüyü nasıl yaptığımızı hatırlıyor musun?" Kafasının içindeki tını konuştu. Hatırlıyordu elbette. Asalar, büyü gücünü doğru kanalize etmeye yarıyordu. Büyüyü ise söylenen sözler yardımıyla yapıyordu büyücüler. Latince bir kod görevi görüyordu. Doğru kodlama ile doğru büyüler şekilleniyor, büyücünün gücüyle yoğuruluyor ve asaya gönderiliyordu, asa gücü doğru bir şekilde işleyip istenen büyünün şekil bulmasını sağlıyordu. Birisi doğru kodlamayı çözüp, gücünü kendi isteği doğrultusunda büküp yoğurabilirse teknik olarak gücünü istediği şekle sokabilirdi. Zaten büyülerde böyle yaratılmıyor muydu? İşte bu kütüphaneye gelmesinin ardındaki amaç buydu. Teorisini doğrulamak, eksik yönlerini kapatmak ve nihai büyüyü yaratabilmek. Cadı avcılarının arkalarına saklandıkları kaleleri, büyücülerin kadının ve onun emellerinin arasına koydukları bariyerleri ve tüm düşmanlarını yok edebilecek güçte bir büyüyü yaratabilmek.

Kütüphaneye adımını attığında ilk gördüğü görevliyi çevirip büyü tarihi hakkındaki kitapları nerede tuttuklarını sordu. Görevli kibar bir adamdı ve kadını usulca kitapların olduğu bölmeye götürdü. Adama teşekkür etti. Uzun zamandır kimseye teşekkür etmemişti, kimseye bu kadar kibar olmamıştı, garip bir histi. Kitapları tek tek kurcalamaya başladı. Büyü yaratan insanların biyografilerini bir gruba toplayıp masanın üstüne kaldırdı. Yaratılan büyülerle ilgili yazıların toplandığı bir kitabı başka bir yere kaldırdı. Büyülerin kökenini açıklayan başka bir kitabı ise daha önce Alannah'ın önünde görmüştü. Onuda aldı ve masanın üstüne koydu. Daha sonra bu kitapları arkasında uçurarak kütüphaneyi dolandı ve en sonunda kendine latince bir sözlük ve büyüler ile latincenin bağını anlatan bir iki kitap daha buldu. Bu kitapları bulma işi kesinlikle eğlenceli hissettiriyordu. İnsanları daha güzel öldürebilmek, dikmek için yıllarını harcadıkları binaları yerle bir edebilmek ve büyücülerin arkalarına saklanacakları büyülü kalkanları deşip canlarını almak için yaptığı araştırma eğlenceliydi. Lakin bu kitapları okumak... işte orası pek keyifsizdi. Aslında pek hevesli girişmişti işe. Büyülerin kökeni kitabı ilgi çekiciydi ve bilmediği bir çok şey öğrenmişti. Kesinlikle kullanacağı ve ona avantaj sağlayacak şeylerdi bunlar. Yaratılan büyüleri incelerkende ilginç büyülere denk gelmişti. Bir kısmını not etmişti daha sonra denemek üzere. Fakat dakikalar ilerledikçe sıkıldığını hissediyordu. Alannah'ın bunu saatlerce hatta günlerce nasıl yaptığını kesinlikle anlayamıyordu. Bir saatin dolmasına on dakika kadar kala tuvalete gidip iksiri tekrar içti. Bir süre burada olacaktı zira.

Üçüncü saatinin sonuna doğru yaklaştığında aklında belli bir kalıp oturmuştu. Nasıl bir büyü istediğini biliyordu. Güçlü bir ışık patlaması, bir yıldırım. Furiaflamma gibi kanalize edilen ve yapıldıktan sonra yön verip kontrol edebildiği bir büyü istiyordu. Kırmızı bir ışığın geceyi bir kılıç gibi yaracağı kudretli bir büyü olacaktı bu. Dosta güven düşmana korku saçacak bu ışığın altında bütün düşmanları paramparça olacaktı.[/justify]

6
Sihir Bakanlığı / Teslimiyet
« : 02 Mart, 2022 20:56:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Güven bana demişti Seth. Güvenmesini istemişti. Peşine takmadığı adam bırakmayan bir adama özgürlüğü için güvenmek birçok yönden bakıldığında aptalca bir hareketti. Üstüne üstlük bir kuş kadar özgürdü zaten. Hayatında hiç olmadığı kadar özgürdü hemde. Lakin bu özgürlüğün ona ödettiği bedel her geçen gün dahada ağırlaşmaya başlamıştı. Arkasında bıraktığı cesetler sürüsü, ellerine bulaşan kan bunlar onu hem köreltmiş, hissizleştirmiş hemde bambaşka tarifi olmayan bir ruh haline sokmuştu. Hayatında ilk kez yalnızlık ona bu kadar koymuştu. İlk kez birilerine, Seth'e ihtiyacı olmuştu. İroniktirki Seth'in de ona ihtiyacı olmuştu fakat ikiside birbirlerini birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları anda yalnız bırakmışlardı. Bu, uzun zamandır bir şey hissetmeyen kadının bir şeyler hissetmesine sebebiyet vermişti işte. Aldığı canlar, kulaklarını sağır edercesine atılan çığlıklar, insanların yalvarışları, yaptığı işkenceler... hiç birinde gözünü kırpmamıştı, hiç birinde arkasına dönüp bakmamıştı pişman olmamıştı. Pişmanlığı hala yoktu. Lakin Seth'in başına gelenleri duyunca hissettiği suçluluk duygusu çok ağırdı. Zira orada olsa o adamı koruyabileceğinden adı gibi emindi. Daha kötüsü olmadığı için şanslıydı sadece.

Bakanlığın girişindeki bacalardan birinde yemyeşil alevlerle birlikte belirdiğinde önce kimse bir şeyin farkına varmadı. Sabah vaktiydi ve insanlar harıl harıl işlerine gitmekle meşgullerdi. Kızıl cübbeli kadın yürümeye başladı. Bakanlığın kapısına doğru. O yürüdükçe yanından geçen yüzler ona doğru çevrilmeye başladı ufak ufak. Kimileri muhtelif yerlere asılmış posterlerdeki yüz ile karşılaştırıyordu kadının yüzünü. Fısıltılar yükselmeye başladı. Bir kısım insan uzaklaşıyordu bir kısım insan ise sadece ağzı açık kadını izliyordu. Yüreklerinde yeşeren korkuyu hissedebiliyordu. Haklılardı böyle hissetmekte. Zira duydukları şeylerin çoğu doğruydu ve muhtemelen olduğundan daha abartılı ve daha korkunç anlatılmıştı. Fısıltılar daha da gürültülü bir hal almaya başladı. "Carmilla! Burada! Seherbazlar nerede?!" Sesin geldiği yöne baktığında sanki o yön ses telleriyle hiç tanışmamış insanlarla dolup taştı bir anda. Yürümeye devam etti.

Adalet heykelinin önüne geldiğinde etrafı tamamen çevrilmişti. Tanıdık yüzlerin yanına tanımadığı yüzler, meraklı yüzler ve daha bir çoğu eklenmişti. Herkes, her şey olacakları bekliyordu. Nefes alan herkes bir sonraki nefesi alırken neler olacağını bekliyordu. Kukuletasını açtı. Kızıl saçları, bembeyaz yüzü ve çenesindeki yara iziyle oradaydı. Beline tutturduğu asasını çektiğinde seherbazlar konuştu. "Asanı bırak ve teslim ol! Bu ilk ve son uyarımız!" kadın seherbaza döndü. Asasını elinden bıraktı. Çubuk yere düştüğünde Cwénhild konuştu. "Ben, Cwénhild Muirghéal. Teslim oluyorum."[/justify]

7
Birleşik Krallık / Işığıyla Aydınlatan Kilise
« : 13 Şubat, 2022 20:05:30 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Dover taraflarında, denize yakın müstakil bir evde oturan Hapton ailesi için pek sıradan bir akşamdı. Akşam yemeklerini yarım saat kadar önce bitirmişlerdi ve en güzel kıyafetlerini çoktan giymişlerdi. Evin reisi Bay John Hapton gururlu bir adamdı. Yakın zamanda açılan bir fabrikanın müdürüydü ve gayet güzel para kazanıyordu. Kazandığı bu para sayesinde iki çocuğu, Jill ve Damian, bacalarda kurum temizlemek zorunda kalmıyor, biricik eşi Hannah Hapton ise tüm gününü evinde geçirip kocasına ve çocuklarına güzel güzel yemekler hazırlıyor, bahçesindeki domateslerle ilgileniyor ve onlar kadar şanslı olmayan komşularıyla dedikodu ve yemek tarifi paylaşabiliyordu. Haptonlar kuşkusuz İngiltere'de yükselmeye başlayan orta direk ailelerin başını çekenlerdendi. Bay Hapton en güzel lacivert takımını giymişti. Çizgili ve güzel bir takımdı bu. Yeleğinin cebine aile yadigarı köstekli saati koydu ve gözlüklerinin camını temizledikten sonra aynada kendisine şöyle bir baktı. Jilet gibiydi. Geçen gün aldığı ve bugün ilk kez giyeceği kahverengi deri ayakkabılarını giydikten sonra dışarı çıktı ve ailesini beklemeye başladı. Jill ve Damian adamın arkasından çıktılar bahçeye. Damian'ın takımı aynı babasınınki gibiydi fakat daha ucuz olduğu belli oluyordu. Babasınınki gibi özel kesim değildi, ucuz kumaşlarla elbiseler yapan bir dükkandan alınmıştı. Jill ise kiliseye gidileceği için güzel, siyah bir etek, beyaz bir kazak ve minik kırmızı paltosunu giymişti. Onunda ayakkabıları yeniydi ve parıl parıl parlıyordu. Gaz lambaları üst kattan başlayarak tek tek kapatıldı ve Hannah Hapton kocasının ona otuz üçüncü doğum günü için aldığı samur kürküyle bahçeye adımını attı. İnci kolyesi parıl parlıyordu. Sarı saçları muntazam bir topuz ile toplanmıştı. Kararında makyajı kiliseye gitmek için uygundu. Hapton ailesi yavaş yavaş yağan kar ile birlikte evlerinden üç sokak ötede olan kiliseye doğru hareketlendiler.

Muhitin diğer aileleride en güzel kıyafetlerini giyip gelmişlerdi kiliseye. Lakin hiç biri Hapton ailesi kadar göz kamaştırıcı değildi. Bir çoğunun kocası zaten John Hapton için çalıştıklarından kıskanan gözler ve ufak fısıltılar üzerilerindeydi Haptonların. Çan, bir kere çaldı ve herkes adım adım içeriye girdi. Haptonlar tabiki en güzel koltuklara geçtiler. En önün bir arkası. Kilisede kimsenin adını koymadığı ama herkesin farkında olduğu bir sınıf sistemi vardı. İşçi sınıfı ve fakirler en arkalarda otururlardı. Çoğu zaman gelmezlerdi zaten. Haptonlara kıyasla daha az varlıklı kısım orta koltukları doldururdu. Bu kısım genellikle en kalabalık kısımdı ve en önde oturanlara kem gözleriyle bakar, onları çekiştirmekten rahibi dinleyemezlerdi. Kilise, 1600'lü yılların başında yaptırılmıştı. İçeride bir sürü güzel tablo vardı. Bayan Hapton, Kabil'in Habil'i öldürdüğü tabloyu bir ayrı seviyordu. Kocası da bunun farkındaydı ve ona benzer bir tabloyu salonlarına almak için elemanlarından bir kaç tanesini çoktan ayarlamıştı bile. Herkes yerine geçtiğinde Hannah Hapton şöyle bir bakındı etrafına. Odadaki en şık kadın kesinlikle kendisiydi. Zaten buraya sermon yada başka bir şey için gelmemişti. Millete kimin en iyi olduğunu göstermekti gayesi. Kapılar kapandı, meşaleler yakıldı ve Peder Kenny kürsüsüne çıktı.

"Sevgili cemaatim! Akşam ayinimize olan katılımınız için teşekkür ederim. Goodsprings böyle inancına sadık insanlar sayesinde böyle büyüyüp gelişiyor." dedi. Kırklarında, yakışıklı bir adamdı Peder Kenny. Siyah saçlarına yer yer aklar düşmüştü ama yüzü parıl parıl parlıyordu. Bir elini yukarı kaldırdı ve onu yumruk yaptı. "İsa'nın yolunda yürümeye devam ettikçe güzel günler bizimle olacak!" Sözleri insana coşku veren türdeydi. Sanki bu insanları arkasında yürümeye ikna etmek bu adam için istese hiç zor olmayacakmış gibiydi. Peder, duaya başladı. Herkes transa geçmiş bir şekilde dinliyor, eşlik ediyordu. Kesinlikleri ruhları arındıran en azından rahatlatan bir ayindi bu. Hannah Hapton hafiflemiş hissediyordu. Sonra...sonra kapı açıldı. Kocaman kilise kapısı gıcırtılar içinde açıldı. Soğuk hava yavaşça içeri girerken ağzında sigarasıyla bir adam içeriye adım attı. Kırmızı ceketi, siyah kumaş pantolonu vardı bu adamın. Sigarası yarıya kadar içilmişti ve küllerini kilisenin kutsal topraklarına dökmekten çekinmedi. Fakat en büyük problem bu değildi. Bu adam! Siyahtı!

Kalabalık homurdanmaya başladı. Hatta birisi ayaklandı ve duayı bölen bu adamı dışarı çıkarmak için hareketlendi. Kırmızı ceketli adam ise pis pis sırıtıyordu sadece. Ayağa kalkan şahıs at arabalarını tamir eden bir tamirhanesi olan Bay Cooper'dı. Sakin bir adamdı. Başkası olsa küfürler ede ede çıkarırdı ama Bay Cooper muhtemelen öyle yapmazdı. Kömür karası adam hala gülüyordu. "Dışarı çık. Dua'yı bölüyorsun. Terbiyesizlik yapma." dedi. Adam sadece Bay Cooper'in yüzüne baktı. Sigarasından derin bir nefes aldı. Dumanı tamircinin yüzüne üflerken sigarayı ağzından aldı. Sonra çok ama çok hızlı bir şekilde Bay Cooper'a kafa attı. insanlar şaşkınlıklarını gizleyemezken adam ceketinin cebinden çıkardığı çakısını adamın karnına sapladı. Bir kereyle durmadı. Sapladıkça sapladı. Bayan Hapton dokuzuncu darbeden sonra bakamaz olmuştu. Bay Cooper yavaşça yere düştü. Adam sigarasının izmaritini tamircinin sırtına attı ve ayakkabısıyla söndürdü. İki tane genç adam hızlıca ayaklandı ve herifin üstüne doğru koştular. Siyah pislik hala sırıtıyordu. Üstüne gelen gençlerden birisinin karnına gelişine bir tekme attı. Öbürü ise yumruğunu herifin suratına geçirdi! Üç beş adım geriledi kırmızı ceketli adam. "Piçi öldür!" diye bağırdı kalabalıktan birisi. Herif hala gülüyordu. Genç, ikinci bir yumruk salladı ama adam çocuğun yumruğunu tuttu. Üzerine gelen bıçağı fark ettiğinde çocuğun gözleri korkuyla parladı ama bu, bıçağın boğazına saplanmasına engel olmadı. Bir iki kadın çığlık attı. Az önce karnına tekme yiyen çocuk ayaklandı, bu sefer daha çok erkek ona katıldı. Bu sefer o şerefsize gününü göstereceklerdi. Bu kadar adamla dövüşemezdi. Adamın üstüne üstüne yürüdüler. Herif hala gülüyordu.

"Bu kadar yeter Jack."

Bembeyaz yüzlü bir kadın içeri girdi. Kıpkırmızı bir cübbesi vardı. Kapşonu kapalıydı ve o... adamla konuşmuştu. Herkes kadına bakıyordu. "Peder." dedi. Bu sırada kadın bir elini kaldırdı ve kapı kapandı. Bir illüzyon mu yapmıştı? O kocaman kapı nasıl kapanmıştıki? Sonra aynı elinin parmaklarını şıklattı. Bir anda ortalık aydınlandı, meşaleler daha gür yanıyordu zira. "Işığıyla aydınlatan tek kilise alevler içindekidir." dedi. Elini pedere doğru çevirdi ve peder... uçmaya başladı? Neler oluyordu? Kimdi bu kırmızılı kadın. Peder nasıl uçabiliyordu? Herkes bunu izlerken adının Jack olduğu öğrenilen herif bir sigara daha yaktı. Elinde uzun bir çubuk vardı. "Cascading." çubuğu salladı ve bir patlama önünde onu dövmek için hazırda bekleyen adamların olduğu yer patladı. Bu sırada kırmızılı kadın pedere bir şeyler yapıyordu. Adamın... boğazını kesiyordu... uzaktan... dokunmadan...

Pederin boğazından fışkıran kan Bayan Haptonun suratını kırmızıya boyadı. Herkes kaçışıyordu. Kapılara koşuyorlardı ama bütün kapılar kilitlenmişti. Kimisi buldukları alet edavatla kadına ve zenciye karşı savaşmaya çalışıyordu ama olmuyordu. Komşusu Bay Hill kadın tarafından paramparça edilmişti. Başka birisini ise cayır cayır yakmıştı. Kapılar kilitliydi ve kilise yanıyordu. Bayan Hapton ve Bay Hapton akıllılık edip üst kata kaçmışlardı. Fakat alt taraf tam bir mezbahaydı. Yerlerde sürüklenen komşuları, alevlerle yakılan tanıdıkları garip gurup ışıklarla oradan oraya fırlatılan dostları... Bir kabus mu görüyordu Haptonlar? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Bay Hapton bir tabure buldu. Tabureyi kilisenin üst katındaki camlarından birine fırlattı. Cam tuzla buz olmuştu. Bu şekilde kaçabileceklerdi. İkinci kattan tutmuş karın üstüne düşmek can yakmazdı. "Hadi Jill, Damian küçük bir düşüş biz hemen arkanızdayız!" diye yüreklendirdi çocuklarını. Çocuklar babalarını dinlediler ve kırılmış pencereye doğru koştular. Damian öndeydi, Jill de arkalarında. Cama ulaşmak üzereydiler. Kurtulacaklardı. Jill zıpladı ve... havada asılı kaldı. Bayan Hapton kızı alevlerin içine atılırken acı bir çığlık kopardı. Kızının çığlıklarını duydukça bağırdı. Bay Hapton ise şok içinde izliyordu olanları. Jack isimli zenci üst kata çıkıp Damian'ı da aynı ateşin içine atana kadar yaşadığı şok geçmedi. Bir öfke patlamasıyla adamın üstüne yürüdü. Herifi kavradığı gibi yere yapıştırdı ve iki tane yumruk geçirdi. Herif kahkaha atıyor ve gülüyordu. Üçüncü yumruğu geçirecektiki Jack herifin kulağını ısırdı. Bir anda herifin üstüne çıktı. Bay Hapton'un kalbine bıçağını saplarken yüzündeki pislik gülümseme bir anlığına bile değişmemişti.

Kilise alevler içinde yanmaya devam etti. Bina yer yer çöktü. Bayan Hapton'unda içinde bulunduğu bir kısım İsa heykelinin ayaklarının altına toplanmıştı. Jack ve kırmızılı kadın başlarında bekliyordu. Çubuklarının ucundan çıkan şeyler ile bağlanmışlardı. Ne olduğunu anlamıyorlardı. Jack hepsini tek tek kaldırdı. Bıçağını en arkadaki çocuğun sırtına dayamıştı. "Yürüyün!" dedi. İtaat ettiler. Kilisenin arkasında onları bekleyen bir at arabası vardı. Pencereleri kapatılmış, kafesi andıran bir arabaydı bu. Arabayı daha önce görmedikleri bir hayvan çekiyordu. Kanatları olan bir ata benziyordu. Siyahtı ve kemikliydi. Korkunçtu. Jack hepsini tek tek arabaya bindirdi. Bir rüya olmasını umuyordu o arabaya binen herkes. Bir kabus. Fakat beyhudeydi umutları. Araba havalandı ve bulutlu İngiltere semalarında kayboldu. Bayan Hapton o günden sonra bir daha gün ışığını göremedi.

8
İlanlar / Carmilla Sanguina Eleman Arıyor
« : 06 Şubat, 2022 23:46:40 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yaptığımız işi biliyorsunuz. Tarafıma katılmak isteyen yetişkin veya öğrenciler farketmez atın özel mesaj.

9
Kurgu Kutusu / Carmilla [Kurgu]
« : 26 Ocak, 2022 09:02:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Tekrar dirilişimde kaybettiğim dövmelerimi ve kan büyülerini geri istiyorum.

Zamanı geldi.

10
Birleşik Krallık / Son Mektup
« : 02 Aralık, 2021 23:19:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bambaşka bir hayatta, adının bambaşka bir insanın adı olduğu bir zamanda yaşamaya devam etseydi şayet, mesaisinin bitip evine dönmesine bir saatten birazcık daha az zamanı olacaktı. Bütün çalışan arkadaşlarıyla selamlaşıp yorgun vücudunu evine taşıyacak birazcık dinlenecek, bir şeyler yiyecek ve bir  sonraki gün aynı şeyleri yapmak için kendisini hazırlayacaktı. Fakat artık bambaşka bir hayatı vardı ve o bambaşka hayatı onu farklı şeyler yapmaya zorluyordu. Londra'nın rastgele bir yerindeki büyücü yerleşkelerinden birinde, iki katlı bir evin önündeydi. Daha önce bir çok kez geldiği, eski bir insanın eski dostunun eviydi burası. "Burada ne işimiz var?"Soru, kafasının içinde çınladı. Kızıl saçlarında beyazlıklar olan kadın pek memnuniyetsizdi burada olunmasından. Carmilla gözlerini evin ikinci katındaki camlardan ayırmayarak cevapladı. "Çok uzun zaman önce yapılması gereken bir şey, Cwénhild'in yapması gereken bir şey." Kadının kaşları kalktı. Gözlerini Carmilla'nın gözlerine dikti. Sanki içini görüyordu. "Cwénhild'in yapması gereken şeyi niçin biz yapıyoruz?"Soru oldukça netti. Kadın, neredeyse Carmilla'yı tutup götürecek kadar yaklaştı, fakat durması gereken yerde durdu ve sadece bakışlarıyla söylemek istediği şeylerin devamını iletti. "Çünkü..." diye söze girdi. Küçük bir duraklamanın ardından devam etti. "... Cwénhild korkuyordu. Biz korkmuyoruz. Seth Carter, iyi bir adam. Cwénhild ölürken onu düşünüyordu. Onu ve kızını. Ona bunu borçluyuz. " Ağır adımları sokağın boşalmasıyla birlikte adamın evinin kapısının önünde durdu. Eliyle yaptığı bir hareket ile kapı açıldı. Zira bu bedendeki el bu evin tanıdığı bir eldi. Sessizce evin içinde süzüldü. Hiç bir şeye dokunmadan, hiç bir şeyi görmeden yürüdü. Mutfağı görmedi, salondaki güzel koltukları görmedi. Evlatlık kızının resimlerini yada odasını görmedi. Güdümlü bir büyü gibi yatak odasına gitti.

Acaba ne durumdadır? diye düşündü. Sevdiği kadını bir kaç dakika önce kollarında tutarken bir kaç dakika sonra ölümün kıyısında bulan Seth, acaba ne durumdadır? Haberi aldığı anda nasıl hissetmiştir? Merak ediyordu. Aynı zamanda hissettiği yoğun bir suçluluk duygusu vardı. İki ruhun mutluluğunu bozmuştu zira. Yıllardır ertelenmiş bir mutluluğun, ikinci bir baharın ortasına kışın çıkmış buz gibi bir yangın edasıyla düşmüştü. Yapmak zorundaydım bu gerçeği kendisine hatırlatarak biraz olsun taşıdığı yükü hafifletmeye çalıştı, lakin pek başarılı değildi. Adamın yatak odasının kapısını nazikçe araladı. Sessiz adımları onu adamın yatağına taşıdı ve komodinin yakın tarafına oturdu.

Yanında getirdiği çantayı yatağın üstüne bıraktı. Kopçasını açıp içindeki kutuyu çıkardı ve komodinin üzerine bıraktı. Cwénhild Muirghéal'in anılarının olduğu kutunun üzerine ise kadının yıllar önce yazdığı ama asla göndermeye cesaret edemediği o mektubu bıraktı. Bu, Carmilla'nın Cwénhild'e olan vedasıydı. Eskiye dair hiçbir şey kalmamıştı artık. Son bağ az önce kopmuştu. Kopması en zor olan bağ bir mektubun ucundaydı. Bir çocuğun doğumu, büyüyüşü ve bir kadının pişmanlıklarla geçen bütün hayatı komodinin üzerine koyduğu kutunun içindeki şişelerdeydi. O anılara veda ediyordu, o hayat son bulmuştu zira. Geldiği gibi evi terketti. Hiç bir şeye dokunmadan, hiç bir şeyi görmeden. Kapıdan dışarı çıktı ve arkasına bakmadan yürüdü. Saatlerce yürüdü, çiseleyen yağmur gözünden damlayan tek bir göz yaşını başarıyla saklamıştı.

Alıntı
Sevgili Seth,

Bu mektubu kaç kere yazdığımı bilmiyorum. Kaç parşömeni heba ettim görsen bana çok güzel fırça kayarsın. Zaten bu mektubu okuduktan sonra bana çok öfkeli olacaksın biliyorum. O yüzden yaptığım her şey için özür dileyerek başlıyorum. Kendimce sebeplerim olmasına rağmen yaptığım şeyin bencil, ve sorumsuzca olduğunu kabul ediyorum. Yıllar önce, bir doğum günümde beni kör kütük bir bar köşesinden toplayıp evime getirmiştin. Seninle oturup güzelce içmiş ve doğum günümü kutlamıştık. Edith... bunu kabullenememişti. O gece hatırlayamadığın şeyler var. Hatırlamana engel olduğum şeyler. Bunun için senden tekrar özür diliyorum. Fakat yuvanın yıkılmasını istemedim. Ne yapacağımı da bilemedim... Bu kutunun içinde her şey var. Umarım bir gün beni affedebilirsin. Bu mektup sana ulaştıysa muhtemelen ölmüşümdür ve bunun haberi Gwyndolin'e gitmiştir. Arkamdan üzülme desemde üzüleceksin biliyorum fakat kendini benim için çok üzmemeye çalış, ben buna değmem. Gwyndolin'e ve ona iyi bak.

Cwénhild.

11
Diagon Yolu / Dili Kesmek
« : 26 Kasım, 2021 22:10:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Kırmızı ve siyah renklerle bezenmiş cübbesinin altındaki kadın gecenin karanlığının içinde bir anda belirdi. Vücudu hala yenilenme ve kendini tamir etme sürecindeydi. O yüzden cisimlenmek normalden daha fazla efor istemiş ve ardında bıraktığı keyifsiz tat eskisinden daha keyifsiz gelmişti. Diagon Yolu'nun ücra ve sessiz sokaklarından birindeydi. Hatta Knockturn Yolu'nda bile sayılabilirdi. Parmağının olması gereken yere taktığı gümüş parmak esen rüzgarla titredi. Acı yavaş yavaş dinmişti ama oradaki soğukluk bir türlü gitmiyordu. Duruşunun sessizliğini bozarak yürümeye başladı. Arnavut kaldırımlarıyla buluşan çizmesinin topuklarının çıkardığı ses, karanlık sokakta yankılanıyor, binaların duvarlarından seken şarapnel parçaları gibi kadına dönüyordu. Bir kaç sarhoş ve kendisi gibi, bu saatte dışarıda olmasının huzursuzluktan başka bir anlama gelmeyen kukuletalı figürler dışında kimsecikler yoktu sokakta. Ara sokaklardan dönerek sokağın daha canlı yerlerine ulaştı. Daha fazla insan ve daha fazla devriye gözlerine takılan ilk şeyler oldu. Sonra ışıkları, yükselen dumanları, çamurları ve pis bir kokuyu idrak etti algıları. Bir kaç adım ve bir iki karanlık noktanın ardından ulaşmak istediği yere, Veritas Libertate binasına, ulaştı. Binanın arka kapısı açıktı. İki tane görevli yeni basılmış gazeteleri at arabalarına yüklüyordu. Başlarında bir tane güvenlik görevlisi duruyordu. Bir iki saate gün ağarmaya başlayacaktı. Gün ağarmadan bu işin bitmesi gerekiyordu. Derin bir nefes aldı ve adamlara doğru hareketlendi. Lacivert gömlekli güvenlik görevlisi onlara yaklaşan kadını fark etti ve asasına davranarak kadına doğru yaklaştı. Bir eliyle kadına dur işareti yaparken, ağır ve temkinli adımlarlıyla kadına doğru yaklaşıyordu. "Hanımefendi burası özel bir mülktür, giriş yapmanız yasak. Lütfen dönün yoksa zor kullanmak zorunda kalacağım."dedi. Kadına dokunacak kadar yaklaştığında Carmilla adımlarını durdurdu. Adamın gözlerinin içine baktı ve yavaşça elini kaldırdı. Gümüşten yapılma sivri uçlu baş parmak adamın dikkatini çekmişti. "Levicorpus." Ayaklarından yukarıya doğru çekilen güvenlik görevlisinin asasını çevik bir hareketle kavradı Carmilla. Elinde sımsıkı tuttuğu asayı, sağlam elinin baş parmağıyla asanın ortasından baskı yapmak suretiyle ortadan ikiye böldü. Gazeteleri yükleyen diğer iki adam korkmuş gözlerini kadına çevirdiler. Asalarına davranıp kendilerini savunmak istediler ama biraz geç kalmışlardı. Kızıl saçlı kadın çoktan asasını çekmiş ve gazeteleri ateşe vermişti bile. Yeni basılmış gazeteler bir çırpıda tutuştular, onlarla birlikte gazeteleri taşıyan arabalarda yanmaya başladı ve iki görevliyle arasında bir ateş duvarı oluştu. Ateş duvarının öbür tarafında kalan adamlar çoktan kaçmaya başlamışlardı. Zira böyle bir şey ile uğraşmak için yeterli değildi aldıkları para.

Elini havada asılı kalmış adama uzattı. Daha sonra adamı yanan ateşlerin üzerine doğru taşıdı söylediği büyülü sözlerle. Alevlerin üzerinde duran adam debeleniyor, kurtulmaya çalışıyordu. Fakat Carmilla adamı sımsıkı tutuyordu, asasını bir an bile adamın üzerinden çekmiyordu. Bir kaç gün önce kendisi buna benzer bir durumdaydı. Bir başka büyücüyü bu duruma düşürmekten hoşnutsuzdu ancak yapmak zorundaydı. Kafasındaki ses fısıldadı. "Yapmak zorundayız, bu gerekli." Sessizce kafa salladı. "Sadie Rosemary Caldecott. Nerede?" sesi yanan alevlerin sıcaklığına tezat oluşturacak şekilde soğuktu. "Siktir git!" diye bağırdı güvenlik görevlisi can havliyle. Debeleniyor kurtulmaya çalışıyordu. Tanıdık ve çok uzak geçmişte olmayan bir manzaraydı bu. Adamın başını alevlere yakınlaştırdı. Bir kaç saç telinin yandığını gördü ve adamın nefes alışverişlerinin hızlandığını duydu. Sorusunu tekrarladı. Cevap olarak çığlıklar ve küfürlerden başka bir şey alamadı. "Bu şekilde konuşmayacak." dedi kafasındaki ses. Carmilla'nın arkasından izliyordu adamı oda. Kızıl saçlı cadı elini aşağıya doğru indirdi. Adam ateşe daha da yaklaştı. Önce saçları yandı. Çığlıkları yavaş yavaş ara sokakların ötesine ulaşmaya başladı. Daha sonra bütün saç derisi ve kafası yanmaya başladı. "Sadie Rosemary Caldecott. Nerede?" Yanmış etin ve derinin kokusu burnuna ulaştı kadının. Mide bulandırıcı, keyifsiz bir kokuydu bu. Ateş, adamın dilini çözmeye başlamıştı. Kadının evinin adresi bir bir döküldü adamın dudaklarından. Korumakla yükümlü olduğu yere ve insanlara ihanet etmişti adam, kırılmıştı. Carmilla kırılmamıştı. Dayanmıştı. Ölümün yüzüne tükürüp geri dönmüştü. En şiddetli işkencelerin karşısında bile bir haine dönüşmemişti. Bu güvenlik görevlisinin de bir haine dönüşmeyeceğinden emin olmakla yükümlüydü, türünün iyiliği için. Yavaşça adamı alevlerin içine bıraktı. Bir annenin yavrusunu yatağına yatırışı kadar narin ve dikkatli yaptı bunu. Çığlıklar ve ateşin çıtırtıları duvarlardan ve kaldırım taşlarından yankılanırken Carmilla çoktan karanlığın içinde kaybolmuştu.

Dairenin kilidini açmak pek kolay olmuştu. Bu denli riskli bir hayat yaşamayı tercih etmiş biri için fazlasıyla yetersiz bir korumaydı. Fazladan tılsımlar ve önlemler ile korunması gereken bir kapı sadece basit bir kilit ile kilitlenmişti. Kapıyı yavaşça ittirerek içeriye girdi. Ölüm sessizliği çoktan evin her yerine yayılmıştı. Kitaplıklardaki kitaplar korkuyordu, bir musibeti bekliyormuş gibi sımsıkı kapatılmıştı pencereler. Asasını hazırladı. Salonun sol tarafından başlayan koridora girdi. Kendi ayak sesleri dışında başka hiç bir şey duyamıyordu. Sanki bütün dünya derin bir uykuya dalmıştı. Akrep ve yelkovanın bitmek bilmeyen kovalamacası durmuştu. Koridorun solundaki odanın kapısını yavaşça açtı. Kapı açılır açılmaz kızıl bir ışık kadına doğru büyük bir ivmeyle gelmeye başladı. Açtığı kapıyı göz açıp kapayana kadar geri kapattı. Onu hedefleyen büyü kapıyla buluştu ve kapının ortasında bir kavun büyüklüğünde bir delik açarak yok oldu. "Magnus Pearson'u sen mi öldürdün?" diye sordu sesin sahibi, mavi gözlü kadın. Carmilla cevaplamadı, sadece kapıyı açtı. Bu sırada üzerine gelen büyüyü de asası ile yarattığı kalkanda soğurdu. Kadın tekrar sordu. "Carmilla'nın amacı ne?!" Kadının sorusundaki korkuyu sezebildi. Ölümle burun buruna gelince bile dik durabilen bir kadındı bu gazeteci. Yazık olacak diye düşündü. "Fakat gerekli." diye çıkıştı zihninin içindeki bir başka ses. Gerekli. Başka bir büyünün sözlerini söyleyen kadını asasını sallamasına fırsat vermeden silahsızlaştırdı elinin bir hareketiyle. Asasının yatağın öbür ucuna gidişini çaresiz gözlerle izleyen kadının savunmasız kaldığını anladığı an gözleri yürek burkan bir tabloyu andırıyordu. Bir hışımla asasına ulaşmak için atak yaptıysa da Carmilla önceden bu hareketi gördü ve asasıyla kadını durdurdu. Kadın yavaş yavaş odanın ortasında süzülmeye başlarken konuşmaya başladı. "Amacım." diye başladı sözlerine. Karşısındakinin kim olduğunu anlayan gazetecinin gözleri parladı. Birazdan neler olacağını anlamış olmanın verdiği korkuyla debelendi ama kendisini kurtarma çabaları nafileydi. "Türümüzün birleşmesi. Yıllar önce olduğu gibi. Bu yolda kurban edilmek zorunda olmanız kalbimi kırıyor. Fakat hepimiz üstümüze düşeni yapmak zorundayız. Diffindo." Asasını bir kılıcı savurur gibi yatay bir şekilde soldan sağa savurdu. Kadının boğazı da aynı şekilde yarılarak, kızıl hayat sıvısını fışkırtarak açıldı. Sonra bir kesik daha attı, aşağıya doğru çapraz bir biçimde. Tekrar kan fışkırdı. Kadının sol omzundan başlayan kesik kasıklarına kadar devam etti. Sonra bir kesik daha, bir yarık daha. Her kesik bir öncekine göre daha derindi. Daha fazla kan fışkırmasını sağlıyordu. Odanın pembe duvarları kadının kanıyla kırmızıya boyandı. Zeminde küçük kan göletleri oluştu. Kadının vücudu bir daha asla düzelemeyecek kadar deforme olmuştu. Çığlıklarda zaten çoktan durmuştu. Gerekliydi.

Kadının yatak odasını geldiği kadar sessiz bir biçimde terk etti. Cansız beden havada süzülerek onu takip ediyordu. Ayaklarından ve parmaklarından süzülen kan damlalarının zemine ulaştıklarında çıkardıkları ses bir saat tıkırtısı kadar ritmikti. Salondaki pencerelerden birini açtı. Temiz(!) hava içeriye daldı. Bir el hareketiyle kadının cansız bedenini camdan dışarıya fırlattı! Cam tuzla buz oldu ve bir çok parçacık cesedin kollarına ve bacaklarına saplandı. Sadie Rosemary Caldecott'un cansız bedeni on dört eylül sabahı saat sabah beş kırk yedi de Diagon Yolu'nun ortasına düştü.

12
Henüz Bağırmayan Baraka / Cwénhild Muirghéal'in Öldüğü Gün
« : 25 Kasım, 2021 14:02:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=G7pRB574FpU&ab_channel=Anathema-Topic[/youtube]


[justify]Gecenin bir yarısı, bir kadın, çırılçıplak ve kanlar içinde. Kesikler ve kırıklarla dolu vücudunu çimlerin üzerinde buldu. Hatırlıyordu. Bir kaç dakika önce olan her şeyi hatırlayabiliyordu. Zira bedeni unutmasına asla izin vermeyecek hatıralar ile donatılmıştı. Ölümün kıyısına kadar geldiğini hatırlıyordu, kimselerin bakmaya cesaret edemediği yere geçip bakmaya korkanlara nasıl baktığını hatırlıyordu. Çimlerin üzerinde sürünmeye başladı. Bacağından ve kopan parmağından süzülen kan yeşil ve ıslak çimleri boyamaya başlamıştı. Canı hala yanıyordu, parmağının olması gereken yerde sadece acı vardı, bacağındaki kesik, eklemlerindeki ve kemiklerindeki sızı, hepsi kendini hissettiriyor ve kadının ayağa kalkmasını olduğundan daha güç bir hale getiriyordu. Susuzluktan kurumuş dudakları ve yemeksiz kalmış bedeni ise sadece uzaktan izliyor, kadının haline acıdıkları için sadece kenarda durup, sıralarını bekliyorlardı. Beş parmağı kalmış eliyle zemine tutundu ve güç almaya çalıştı. Kolundaki bütün kaslar ve kemikleri acıyla titredi. Yerden bir kaç santim kalkmış vücudu tekrar yere kapaklandı ve kızıl saçları vücudunu kaplayan kanla yıkanmış kadın sırt üstü yere düştü. Gökyüzüne iliştirilmiş yıldızlar kadını selamladı ve ayın parlak ışığı kadının bedenini aydınlattı. Çimden bir tarlanın üstünde yatan bir kadın. Üşüyordu, titriyordu. Ölmeyi bekliyordu. Bir mezbahanın içinden kendisini çıkarmayı başarmıştı. Lakin devam edecek gücü kendinde bulamıyordu artık. Yorgun ve harap vücudu inzivaya çekilmişti. Göz kapakları her kapandığında tekrar açılmak için daha fazla vakte ihtiyaç duyuyordu. Kalbi daha yavaş atıyordu. Uzaklardaki böceklerin sesleri kesildi. Bir esinti bütün çimlerin üzerinden geçe geçe kadına ulaştı. Rüzgar, yanı başında bir şeyi daha getirmişti. Tanıdık bir ses ona fısıldadı.

"Sen, alkolik kabuğunun içinde çürüyen, zehirlenmiş aklının duvarlarına vuran!"

Yavaşça başını çevirdi. Boynundaki morluklar bundan hoşnutsuzdu ve şikayetlerini kadına can yanması olarak dile getirdiler. Şok. Gördüğü insan karşısında hissedebildiği, verebildiği tek tepki bu olmuştu. Ölmüş olması gereken bir kadının ayaklarının dibinde yatıyordu Cwénhild. Dudaklarının arasından bir kaç kelime süzüldü kadının soğuk bakışlarına doğru. "Sen? Sen ölüsün!" Kızıl saçları Cwénhild'inkilere kıyasla daha koyu, yer yer beyazlıkların serpiştirildiği kadın sadece güldü. Gözlerindeki bakış hem acıma hemde hırs ile yıkanmıştı. "Belki. Belki sonunda sende buraya geldin. Belki sadece hayal görüyorsun. Belki de karşındayım kanlı ve canlı. Neye inanmak istiyorsan inanmakta özgürsün. Bütün hayatın boyunca özgür olduğun gibi." Kadının sesi kulaklarında yankılandı. Gerçekten buradaydı. Gözlerinin önünde duruyordu. Siyah cübbesinin kukuletasının altına saklanmış gözleriyle onu süzüyordu. Yüzündeki gülümsemesi ile Cwénhild'in yanındaydı. "Ne istiyorsun, ne için geldin?" diye sorguladı kadın. Mantıklı bir cevabı kendisi bulamamıştı zira. Kadın cevapladı. Sesi titriyor gibiydi. "Bir seçim yapmak zorundasın. Ölecek misin? Yaşayacak mısın? Ben bu seçimde senin yanında olmak için buradayım. Hayatın boyunca yanındaydım, bunu göremedin, şimdi görmek zorundasın Cwénhild. Bir seçim yap. Bütün o kan banyosundan ve işkencelerden burada ölmek için mi kaçtın, yoksa seni ve bizim gibi olanları bir saniye düşünmeden katledecek o dogmatik kilise sapkınlarını gömmek için mi kaçtın? Ölmeden önce söylediğin sözleri mi yerine getireceksin yoksa bu unutulmuş yerde cesedinin çürümesine izin mi vereceksin? Seçim senin, hayatın boyunca kendi seçimlerinin peşinden gittin. Şimdi son bir seçim daha yap. Tekrar görüşeceğiz. Bu hayatta yada ötekisinde." Kadın bir anda çöken sisin içine doğru yürüdü. Yerde yatan kadının bir şey demesini beklemeden kayboldu ve gitti. Arkasında bıraktığı boşluğa bakıyordu Cwénhild. Yaşamak yada ölmek. Bu seçimi bir çok insan için yapmıştı. Bir çok insanın canını almıştı. Ne uğruna? Daha iyi bir dünya için diye cevapladı kendi sorusunu. Yaşamak zorundaydı. Ölüm kusmak zorundaydı. Başkaları yaşayabilsin diye, kızı yaşayabilsin diye ölmek zorundaydı. Bacaklarının güçlendiğini hissetti. Kollarınında. Yavaşça yattığı yerden kalktı. İki ayağının üzerindeydi gene. Bir adım attı. Zor ama güçlü bir adımdı bu. Ardından bir tane daha attı. Bacakları onu Bağıran Baraka'ya kadar taşıdı. Cılız, sıska ve sarsıntılı bir binaydı bu. Kendisini içeri attı. Ayaklarından süzülen kanlar gittiği yerleri işaretliyordu. Toz ve pislik ayaklarının altına yapışıyordu. Esneyen ahşap gıcırdıyor, rüzgarın uğultusu deliklerden ve çatlaklardan içeriye giriyordu. Ölmek zorundayım. Kızıl saçlı kadın. Karşısında duruyordu. Ellerini önünde birleştirmiş onu izliyordu.

"Seçimini yaptın mı? Cwénhild."
"Cwénhild Muirghéal öldü. Benim adım Carmilla."


Son
Başlangıç

13
Knockturn Yolu / Maî
« : 08 Kasım, 2021 00:29:23 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
21 Eylül 1861

[justify]Küçük mavi bir parıltı ışıksız ortamdaki tek ışık kaynağıydı. Bu parıltı bir yusufçuk gibiydi. Karanlık, dalgasız, adeta ölü bir denizin üstünde dolaşıyor belli aralıklarla bu karanlık su birikintisine dokunuyor ve suyun üzerinde bir yerden başlayan ve zamanla daha da genişleyerek en sonunda yok olan halkaların oluşmasına sebep oluyordu. Bu halkaların her biri farklı farklı renklerde parlıyor ve bir süre sonra da yok oluyorlardı. Mavi parıltı en son dokunduğu yerde duraksadı, yeşil ve sarı ve turuncu ve kırmızı renkte olan halkanın içine atladı. Şimdi, tüm renkler parıltının etrafında dönüyordu. Sağında ve solunda az önceki renkler dans ediyor birbirlerinin içine giriyor yeni yeni renkler oluşturuyorlardı. Az önce geldiği karanlıktan çok farklıydı bu küçük dairelerin içi. Renklerin içinde bir şeyler görebiliyordu, küçük, uğur böceklerini andıran yaratıklar mavi parıltıya selam veriyordu. Mavi parıltı selam vermek istedi, fakat elleri yada kolları yoktu. Burnu yada ağzı yada gözleri de yoktu. Tuhaftır ki az önce gözleri olmadığının farkında olmayan ufaklık, gözlerinin olmadığını öğrenince görememeye başlamıştı. Gözleri olmadan nasıl görebiliyordu o zaman ? Olmayan gözlerini açmaya çalıştı, olmayan kirpiklerini hissetmeye, olmayan göz kapaklarını zorla kaldırmaya uğraştı. Parıltı bunu yapmakla uğraşırken etrafındaki dünyanın bozulduğunu göremedi. Renkler birbirine karışmaya başladı, fakat önceki gibi ahenkli ve sanatsal bir şekilde değildi bu. Sanki eriyor gibiydiler, her rengin dokusu bozuluyor ve yavaş yavaş siyaha ve griye dönüşüyorlardı. Parıltıya el sallayan uğur böcekleri kaçışıyori bazıları bir şeyler söylüyordu. Ancak kulağı olmayan parıltı, böceklerin ne dediklerini duyamıyor, gözleri olmadığından da etrafında eriyen, birbirine giren renkleri göremiyordu. Gökyüzünden süzülmeye başladı parıltı ve onunla birlikte düşen eskiden renkli olan ama şimdi sadece yanmış şekeri andıran gri parçalar. Olmayan göz kapakları açılıp, olmayan gözleri görmeye başladığında parıltı olduğu yeri tanıdı, tekrar o karanlık yerdeydi ve suya doğru son hız düşüyordu. Yavaşlamaya çalıştı kanatlarını çırparak, ama kanatları yoktu. Bu sefer de olmayan kanatlarını çırpmak için didinmeye başladı. Yanı başında uçan uğur böceklerinden yardım istemeye çalıştı. Uğur böcekleri ise ona kulak asmıyordu. Bir vızıltı duyar gibi oldu, vızıltı yavaşça daha da yükseldi ve daha da anlaşılabilir oldu. Hatta bazı harfleri ayırt bile edebiliyordu. Biraz daha, sadece biraz daha duyarsa anlayacaktı böceklerin ne anlatmaya çalıştığını.

Ama duyamadan karanlığın içindeki soğuk suya düştü.

Suyun içinde savruluyor ve savrulurken kendi etrafında döndüğünü hissedebiliyordu. Kuşkusuz mide bulandırıcı bir tecrübeydi bu. Bir şeyler yediğini yada yemediğini doğru düzgün hatırlamıyordu ama midesi bulanıyordu ise mutlaka bir şeyler yemişti. Yavaşça göz kapakları kalktı, kirpikleri de o göz kapaklarının üstündeydi. Suyun kokusunu alabiliyordu, evet burnu vardı ve suyun kokusunu alabiliyordu. Kokusuz bir kokuydu bu, belli belirsiz. Suyun içinde garip bir şey vardı daha önce görmediği beş tane farklı uzunluklarda, çubuğumsu, şeyler kareye benzeyen bir şeye tutturulmuştu. Fakat sonradan yapıştırma gibi durmuyordu, sanki tüm o uzun şeyler ve kare bir bütündü. Parıltı eğilip bükülebiliyor mu diye düşündü, büküldüler. O çubuğumsu şeylerin boğumları vardı ve her biri ayrı ayrı hareket edebiliyordu. Arkasına bakmak istediğinde, o garip şey bir anda arkasını döndü ve göremediği kısımları görebildi parıltı. Başka şeyler yapmasını istediğinde, başka şeylerde yaptı bu garip şey. Yukarı kaldırdı aşağı indirdi, garip garip şekillere soktu. O zaman anladı, bu garip yapı aslında onundu. Bedenine, aynı maddeden yapılmış uzun ve ortasından bükülebilen bir şeyle bağlıydı ve bedeninin sağında da aynısından vardı. Lakin parıltının bir bedeni yoktu ki. Heyecan içinde aşağı indirdi bakışlarını, neler göreceğini bilmiyor oluşu farklı bir enerjiydi. Gözlerine takılan ilk şey, iki tane, topu andıran yine aynı maddeden oluşmuş şeylerdi. Bu topumsu şeylerin ortasında yine top gibi fakat daha koyu bir renkte olan topçuklar vardı. Onlara dokundu, o garip çubuksu şeylerle. Yumuşaktılar. Dokunmak hoş hissettirmişti. Aşağı indirdi bakışlarını, düz, pürüzsüz bir şekilde aşağıya doğru iniyordu bedeni ve bakışları. Bu düz pürüzsüz göbeğin tam ortasında bir delik vardı. Deliğin bitti yerin biraz aşağısından, tıpkı vücudunun sağında ve solunda olduğu gibi buradan da iki tane birbirinden ayrı ama tıpkısının aynısı şeyler vardı uzunlamasına. Bu yapılarda ortalarından bükülebiliyordu. Dikey giden bu pürüzsüz sütunu andıran şeylerin bitiminde yatay biçimde duran başka şeyler vardı ve onlarında ucunda çubuğumsu şeyler vardı, sadece daha küçüktüler ama daha kemiksiydiler. İstediği gibi hareket ettirebiliyordu onları da. Bakışlarını tekrar yukarı kaldırdığında siyah bir kelebek karşıladı onu. Kelebeğin kanatlarının ucu mor renkteydi ve uçlarında yeşil yeşil işlemeler vardı. İşlemeler sanki dökülüyormuş gibi duruyordu. Küçük böcek, parıltının tam karşısındaki bir kadının yanına yaklaştı. Kadın tıpkı parıltı gibi hareket ediyordu, sanki onun bir yansımasıydı. Kelebeğin her kanat çarpışında bir şeyler duyuyordu. Önce rüzgarı duydu, sonra taş kaldırımların üstüne düşen yağmurun damlalarını. Bu yağmur damlalarının küçük su birikintileri oluşturduğunu duyabiliyordu. Sonra ayak sesleri. Islak zeminde yankılanıyordu. Bazıları su birikintilerine giriyor ve onları etrafa saçıyordu. Bir başka kanat çırpışında burun deliklerinden içeri farklı farklı kokular doldu. Sigara dumanı, bir yerlerde yanan bir ateş ve yağmurun çekilmesinden sonra ortaya çıkan toprak kokusu. Kelebeğin kanadı tekrar başka bir tecrübe getirdi, ağzının içinde garip bir tat vardı. Acı, dilini yakan bir tattı bu. Kelebeğe baktığında kadını gördü, az önceki gibi çıplak değildi kadın ve vücudu da pürüzsüz değildi. Kadının gözlerinin altı morarmıştı, ayrıca omuzlarında da küçük küçük morluklar vardı. Karnının sol tarafında uzun ama derin olmayan bir kesikte vardı. Az önce çok saf duran elleri pisti ve parmak uçları kirden simsiyah olmuştu. Giydiği kıyafetler eski püsküydü ve bir çok yerinde yırtıklar vardı. Giydiği ayakkabılardan bir tanesinin topuğu kırılmıştı."Teyze uyan!" Kelebek fısıldadı kadının kulağına, kadının kapalı göz kapakları belli belirsiz hareket etti. Aynı şeyleri sanki ona fısıldanıyormuş gibi parılıtı da duydu, ve onunda göz kapakları yavaşça oynuyordu. Sahi ne zaman kapanmıştı gözleri ? Ve neden bu kadar ağırdı gözlerini örten perdeler? Ayrıca üşüyordu ve ıslak hissediyordu sanki yağmurlu bir gecede bir sokak kedisi gibi tünemişti korunmasız bir yere. Tekrar fısıldadı kadın, az önce kelebek değil miydi ? "Teyze uyan, beni duyabiliyor musun?"

"Uyan Cwénhild. Uyanma vakti."

Gözlerini açtığında tüm sokak lambalarının ve kiremitlerin hepsi bulanık bir görüntü oluşturarak karşıladı onu. Bulanık görüntü daha da bulamaç hale geldi ve midesindeki bulantı daha da şiddetlendi. Yediği kalitesiz yemekten ve karıştırarak içtiği o içkilerin eseri olabilirdi bu mide. Bir anlığına kusacakmış gibi oldu, elini ağzına götürdü hemen. Tabi başta ağzını bulmakta zorlandı, gözlerinden başlayarak burnunu ve en sonunda ağzını kapattı. Belki kusmadı ama ağzında birikmiş alkol tadını temizlemek için vücudu kontrolü ele aldı ve öksürttü kadını bir kaç kez. Ağzından çıkan tükürüğün bir kısmı ellerine bir kısmı da yırtık pırtık pantolonunun üstüne geldi. Başı dönüyordu, yanındaki kızı gördü, ona seslenen kelebek bu kadındı demek. Güzel görünümlü bir kızdı, eğer kızlardan hoşlansaydı bu kızdan hoşlanacağından emindi. Kızın yüzüne doğru dönükken bir kaç kez daha öksürdü, neyse ki bu kez elleri çabuk buldu ağzını ve tüm mikrobunu kızın üstüne kusmasının önüne geçti. Bir öncekinden daha şiddetli olsada bu öksürüğünde tükürük yoktu. Buraya nasıl geldiğine dair pek bir şey hatırlamıyordu. Bir taverna, çok fazla ışık, anlamsız bir müzik. Çok fazla duman ve alkol. Sonrasında boş bir arka sokak belirdi gözlerinin önünde çöp kokuyordu. Bir adam, bir şeylerden zevk aldığını hatırlıyordu ama ne olduğunu anımsamıyordu. Gözlerini tekrar kapattı karanlıkta olsa yine her şey dönüyordu ve yine her şeyin bulanık gibiydi. Kıza bir şeyler demesi gerekiyor gibi hissediyordu. Böylesi bir çok gece yaşamıştı, bazen bir kız, bazen bir kedi bazense bir adam uyandırıyordu onu. Uyandıranın bir adam değilde bir kız oluşu şanslı hissettirmişti. Ağzında bir takım kelimeleri birleştirip bir şeyler söylemeye çalıştı ama çenesi istediği gibi hareket etmiyordu. Gözlerini kapatıp dişlerini sıktı. "Teşekkür, ederim."diyebildi. Genelde ikinci denemeleri de birincisi gibi hüsranla sonuçlanırdı. "Nerede olduğumuzu biliyor musunuz ?" Kızın yüzü lambanın ışığının altında daha da belirginleşti. Tanıdık sarı saçları ve mavi gözleri gördü. "Alannah?"

Son.

14
Birleşik Krallık / Annem ve Kızım
« : 24 Ekim, 2021 01:26:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

[justify]Eve geldiği gibi çizmelerini çıkartıp eskimiş ahşap portmantonun bir yerlerine doğru fırlattı. Bütün vücudu tepeden tırnağa yorgun hissediyordu. Koşuşturma, evrak işleri ve bir takım başka saçmalıklarla geçen, diğerlerinden farklı olmayan bir gün artık diğerlerinden daha fazla yoruyordu onu. Bu yorgunluğu sadece bedeninde değil zihninde ve ruhunda da hissediyordu. Belki biraz biraz ilerlemeye başlamış yaşı, belki son günlerde yaşanan olayların onun bünyesinde bıraktığı yüklerden dolayıydı bu hissettiği bıkkınlık. Paltosunu da çıkarıp bir paçavraymış gibi portmantonun askılıklarından birine öylesine attı. Ağır adımları onu mutfak tezgahına taşıdı. İkinci çekmecede duran çay tabaklarından birini aldı, ıslattı ve eskimiş koltuğa oturdu. Cebinden çıkardığı sigaranın kokusu burnuna bir çırpıda doldu. Aynı cepten çıkarttığı çakmağın ateşiyle tutuşan tütünün nahoş aroması ve duman yavaş yavaş salona dağılmaya başladı. Alannah burada olsa kesinlikle yapamayacağı bir davranıştı bu. Dakikalarca sigara kokusunun perdelere nasıl sindiğinden falan bahsederdi. Lakin o burada yoktu ve Cwénhild sigarasını salonda tüttüre tüttüre içiyor, küllerini de o değerli mi değerli porselen çay bardaklarından birine dolduruyordu. Evin yavaş yavaş pisliğe teslim olacağı çok açıktı. Yıkanmamış bulaşıklar, küllük olarak kullanılan tabaklar çoktan birikmeye başlamıştı. Perdeler doğru düzgün kapatılmamış, kirli atletler ve pantolonlar kirli sepetinde olması gerekirken sandalyelere atılmış yahut direk yere bırakılmıştı. Evi toplayacak gücü kendinde bulamamıştı hiç bir zaman. Şu an bir sebepten ötürü işe çağrılıp saatler sürecek bir kovalamacayı tercih ederdi bulaşık yıkamak yerine. Aslında gidip kendi kendine bulaşık yıkayan büyülü zımbırtılardan alabilirdi ama ona da pek üşeniyordu. Bu kadın, kendine bakma konusunda felaket başarısız ve isteksiz bir kadındı. Şu an karnına ağrılar girecek kadar acıkmış olmasa oturduğu koltuktan kalkmaz ve bir şeyler hazırlamak için uğraşmazdı bile. Sigarayı dudağının kenarına tutturup geçen gün aldığı ekmeği bıçakla kesip kestiği parçayı ortadan ikiye yardı. Biraz peynir, bi iki tane zeytin atıp kapatarak kendine ekmek arası, geceyi idare edecek bir akşam yemeği hazırlamış oldu. Bulaşıkların üstünde duran biraz ıslak ve kenarında azıcık sos kalmış bir tabağı kirlenmiş mutfak beziyle silip kuruttuktan sonra yemeğini koydu. Bir bardak suyla birlikte sandviçini aldı ve balkona çıktı. Güneş batmaya başlamıştı. Ufuk çizgisi güzel bir turuncuyla boyanmıştı ve bulutlardaki yansıması enfes gözüküyordu. Turuncunun bittiği yerde kalan maviliklerin oluşturduğu tezatlık mükemmeldi. Bulutlar da iki renk arasında güzel bir köprü oluşturuyordu. Londra semaları sanki bilerek bu kadar açık ve temizdi. Tatlı bir rüzgar omuzlarından yukarı çıkarak boynunu ve yanaklarını selamlayıp geçti. Geçip giderken kızıl saçlarının ucunu biraz dans ettirmeyi unutmadı. Güzel bir akşamdı bu, arkadaşlarla gezip tozmalık, aileyle vakit geçirmelik, bir sevgiliyle el ele nehir kıyısında oturmalık tatlı ve güzel bir akşamdı. Acaba diye düşündü. Bir düşünce aklının ortasına bir kor gibi düştü ve yanmaya başladı. Acaba, bu güzel akşamda Mirabelle hangisini yapıyordu?

Bir anda iştahının kesildiğini, boğazına bir yumrunun oturduğunu hissetti. Az önce gözlerine güzel gözüken gökyüzü sanki kararmış ve güzelliğini yitirmişti. Sadece gökyüzü değil etrafındaki her şey ona çirkin gelmeye başlamıştı. Elinde tuttuğu tabağı balkondaki masanın üzerine bıraktı ve diğer elindeki suyu daha önce hiç su içmemişçesine içip bitirdi. Sessiz adımları onu yatak odasına götürdü. Aynanın ve kıyafet dolabının arasında duran masanın üzerine konmuş düşünselini aldı ve dikkatlice salona taşıdı. Salondaki ahşap masanın üzerine düşünselini bıraktıktan sonra yatağının baş ucundaki komodinin en alt çekmecesinde duran kahverengi, ahşap küçük bir kutuyu aldı ve düşünselinin başına geçip oturdu. Yakın zamanda ilgilendiği bir davadaki detayları incelemek için ofisten özellikle almıştı düşünselini. Ara sıra bir takım vakalarda yaptığı incelemelerin tekrardan üstünden geçmek için bunu yapardı. Öyle yada böyle atladığı bir detay olmadığından emin olur yada gerçekten atladığı bir şeyi bulur ve araştırmasına ona göre devam ederdi. Pek tabii bugün bir dava yada onun gibi bir şey için başına geçmemişti bu aletin. Biraz daha özel, biraz daha unutulmuş ve sadece kendisi tarafından bilinen hatıralara dalıp gitmek içindi. Saçlarını kulaklarının arkasına attı. Kahverengi kutuyu açtı ve ikinci sıradaki cam tüpü aldı. Üzerine yapıştırılmış kağıdın üzerinde kendi el yazısıyla yazdığı '1849' yazısı bir hayli eskimişti. Tüpü parmaklarının arasında gezdirdi. Kapağını açtığı gibi tedirginlik bütün vücuduna sinsi bir düşman gibi sokuldu. Korkak hareketlerle tüpün içindeki sıvıyı düşünseline döktü. Gümüşi renkteki sıvı düşünseline dökülünce karardı ve döküldüğü yerdeki görüntüyü de bozmaya başladı. Yavaşça yaklaştı Cwénhild. Anısının içine çekilirken bin bir farklı duyguyu aynı anda hissetmeye başlamış olan bedeni çoktan yorgunluğun ibarelerini gösteriyordu. En az cisimlenme kadar rahatsız hissettiren ve hala alışamadığı bir sekanstan sonra kendisini Diagon Yolu'nda bir arka sokakta buldu. Az önce durmuş yağmurun altında, ıslanmış sokak lambalarının arasında yürüyen sırılsıklam kızıl saçlı bir kadını gözleri seçti. Gecenin karanlığında hızlı adımlarla yürüyen  kadının korkmuş bakışları Cwénhild'in bakışlarıyla buluştu ancak kadın, bu anıyı izleyen yaşlı halinin içinden dümdüz yürüyüp geçti. On altı yaş genç hali bir çiçek dükkanının kapısını hiddetli bir şekilde çaldığında peşine takıldı ve kapı açılıp içeri girdiğinde onunla birlikte içeriye süzüldü.

Gwyndolin'in yüzü hiç değişmemişti. Çiçekçi arkadaşı on altı yıl önce nasıl görünüyorsa şimdi de öyle görünüyordu. Bir safir kadar mavi gözleri hala canlılıkla parlıyor, gece gibi siyah saçları hala kar beyazı teninin üzerinde kıvır kıvır dans ediyordu. Yanakları ve dudakları bir elma kadar kırmızıydı. Lakin yüzüne kondurduğu biraz şaşkın biraz korkmuş ifade hiç hoş durmamıştı kadında. Mutsuzluk yakışmıyordu Gwyndolin'e. Elindeki asasının ışığının ardından tedirgin tedirgin bakıyordu. Kadını içeri buyur etti Gwyndolin. Kızıl saçlı kadının çizmeleri çiçekçinin zemininde çamurlu ayak izleri bırakırken duvarlara dayanmış süpürgeler uykularından uyandılar ve o çamurları silip süpürmeye başladılar. Tezgahın arkasından açılan kapıdan geçip Gwnydolin'in kendine yaptığı küçük oturma odası gibi yere girdiler. Duvarın dibine dayanmış kırmızı bir koltuk, koltuğun hemen önünde ahşap bir masa bulunuyordu. Ahşap masanın hemen solundaki sehpanın üstünde Gwnydolin'in ailesiyle, arkadaşlarıyla ve Hogwarts yıllarından kalma fotoğraflarının olduğu fotoğraflar vardı. Hatta bir tanesinde Cwénhild bile vardı. Bu mavi gözlü porsuk kızı okuldaki en yakın arkadaşıydı. Cwénhild kendini kırmızı koltuğa attı, Gwyndolin de duvarda asılı gaz lambasını yaktıktan sonra karşısına oturdu. Odanın aydınlanmasıyla birlikte arkadaşının yüzündeki gergin ifadeyi daha net görebildi Gwyndolin. Lafa ilk giren Cwénhild oldu. Sol ayağını yukarı aşağı sallıyor, durmadan sağa sola bakınıyordu. "Dediğin gibi yaptım. O verdiğin otların üzerine işedim." Sonrasında biraz duraksadı. Sanki birazdan söyleyeceği sözleri hiç söylemezse gerçek olmayacaktı yaşananlar. "Sekiz saat sonra sarı sarı çiçekler baş vermeye başladı. Hamileyim." Bu konuşmayı yaptıkları bu geceyle birlikte tam üç hafta iki gün gecikmişti. Bu gerçek bir tokat gibi yüzüne o zaman nasıl vurduysa şimdi de vurmuştu. O anki utancını, korkusunu tekrar hissetmişti. Mavi gözlü kadının gözleri parladı. Suratına kocaman bir gülümseme kondu. Bir sevinç çığlığı kopardı ama bu neşeli davranışı Cwénhild'in buz gibi bakışlarına çarpıp dağıldı. "Hemen sigarayı ve içkiyi bırakıyorsun. Çocuk için kim bilir ne kadar zararlıdır o şeyler." dedi emir veren bir ses tonuyla. Daha sonra oturduğu yerden kalktı ve odadaki başka bir kapıyı açtı. Bir iki çekmecenin ve dolap kapağının açılma sesinden sonra Gwyndolin tekrar geldi elinde bir sürü ot, şişe ve başka şeylerle. Hepsini özenle masanın üstüne dizdi. Kendi kendine konuşuyor, getirdiklerinin bir kısmını sağ tarafa bir kısmını sol tarafa ayırıyordu. Sağ taraftakileri göstererek "Bunlar senin için, vücudundaki zehri temizleyecek ve ihtiyacın olan vitamini verecek." Sonra aynı parmağıyla sol taraftakileri gösterdi ve ekledi "Bunlar da bebek için, berbat besleniyorsun o yüzden yavrucağın vitamin ihtiyacının karşılanması lazım. Tabi işten de çıkmalısın, o koşuşturma falan bebeğe zararlı. Hatta bence buraya taşın birlikte dükkanı işletelim, serayı büyütmeyi düşünüyordum zaten isabet oldu şuraya bi yatak attık mı-"

"Gwyndolin bu çocuğu doğurmayacağımı biliyorsun değil mi ?"

Sanki odanın içine bir ruh emici girmiş gibi bütün mutluluğun çekildiği hissetti Gwyndolin. Bir ürperti bütün bedeninden bir anlığına geçip gitti ve az önce söylediği bütün sözler boğazına bir bir dizildi. "Buraya zaten o yüzden geldim. Bu işi çözecek otun motun bir şeyin vardır senin. Ver bana kapansın bu mevzu." Gwyndolin oturduğu yerden fırladı. "Saçmalama bir çocuğu öldürmeyeceğim ben!" diye cırladı arkadaşına. "Benden anne manne olmaz Gwyn biliyorsun bunu, ben daha kendime bakamıyorum sen ve Seth olmasanız barın birinde alkol komasına girip ölüp giderim, hem çocuğa hem bana yazık." dediklerinde haklılık payı olduğunu odadaki herkes biliyordu. Şu anki hali bile gençken söylediği bu laflara katılıyordu. "Tamam o zaman sen doğur ben bakarım!" diye çıkıştı Gwyndolin. Yapardı da, hatta pek güzel yapardı. Yeryüzündeki en sevecen en yufka yürekli ve en anaç kişiydi kendisi. Bir anne olmaya çok uygundu. Lakin hiç evlenmemiş, kendisini çiçeklere böceklere ve hayvanlara vermiş, mutluluğu insan oğlunun yok etmeye başladığı doğayı elinden geldiğince korumaya çalışmakta bulmuştu. "İlla kendimi şişleyeceğim yani tamam." söylenerek kalktı yerinden Cwénhild. Gwyndolin onu güç bela yerine oturttu, dediğini yapacağını biliyordu. Ona yardım etmezse çocukla birlikte kendini de öldürmesinden korktu. Yüzünde inanılmaz rahatsız bir ifadeyle az önce gittiği odaya gitti söylene söylene bir şeyler aradı ve bir dakika kadar sonra elinde içinde bembeyaz bir sıvı olan küçük bir şişeyle geri döndü. "Bu karışım istediğin şeyi sağlayacak. Bütün vücudun kasım kasım kasılacak ve buna dayanamayan yavrucak ölüp gidecek." dedi. Konuşurken ağlamaklı olmuştu, doğmamış bir bebek için üzülüyordu. Şişeyi sinirli bir şekilde Cwénhild'in eline koydu ve kadının parmaklarını kapattı. "Fakat sana yalvarıyorum, bunu bir kere daha düşün. Biz kimiz ki doğmamış bir çocuğun hayatını elinden alıyoruz? Bunu gerçekten kaldırabilecek misin hem? Kendi çocuğunu öldürebilecek misin? Her canlı kutsaldır Cwénhild. Sen, ben, senin içindeki o çocuk, şu duvarların arasında gezinen böcekler... hepsi, hepsi kutsaldır, bir düzenin parçasıdır. Bu düzeni insan eliyle bozmak doğaya aykırı. İnsanlığa aykırı. Korktuğunu biliyorum. Eğer o şişeyi içersen hayatın boyunca pişman olacağını biliyorum. Ben her zaman yanındayım verdiğin karar ne olursa olsun yanındayım. Doğru olanı yap." dedi, masadaki sürahiyi aldı ve kocaman bir bardak suyu doldurup kadının önünde koydu. "Eğer içersen bol bol su içmeden kendine gelemezsin." ağır adımlarla odadan çıktı ve Cwénhild'i bir başına bıraktı. Kızıl saçlı kadın titreyen parmaklarıyla şişenin kapağını kavrayıp açtı. Acı acı bir kokusu vardı sıvının. Dudaklarına götürdüğünde aldığı tatta bir o kadar acıydı. Tüm şişeyi dikecek ve bu mevzuyu burada kapatacaktı. Bu sorumluluğun altına giremeyeceğini, kendisi gibi bir çocuğun doğup onun da hayatının mahvolmasına izin vermeyecekti. Doğru olan buydu. Doğru olanı yapmalıydı işte. Lakin eli gitmiyordu, az önceki kararlılığından eser yoktu. Derin bir nefes aldı. Şişenin kapağını kapattı ve gözünden dökülen bir kaç damla yaşı sildi. Bir rahatlama, bir gevşeme geldi üzerine. Az önce kasılan bütün kasları çözülmüştü bir anda. Yorgunluk yavaş yavaş bedenini esir almaya başladı. Biraz uzanmak, biraz gözlerini kapatmak iyi gelecekti. Usulca koydu başını koltuğun kenarına ve oracıkta daldı uykuya. Sağ eli uyanana kadar karnının üzerinden kalkmadı.

15
Diagon Yolu / Bugün Benim Doğum Günüm Hem Sarhoşum Hem Yastayım
« : 11 Ekim, 2021 01:41:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
17 Haziran 1849
Seth Carter & Cwenhild Muirghéal

[justify]Kimselere söylemeden bir gece öncesinden izin almıştı Başseherbazdan. Bugün doğum günüydü ve kimsenin onun doğum gününü kutlamasını yada öyle bir şey yapmasını istemiyordu. Abigail'in gönderdiği pasta ve üzüm kokulu mektup ona ulaşmıştı. İçkiyi azaltmasını, sigarayı bırakmasını ve daha temiz giyinmesini tembihleyen bir mektuptu bu. Bu mektubu okurken elinde ucuz yarısı içilmiş bir şarap şişesi vardı. Abigail'in yaptığı pastayla çok güzel gidiyordu. Onun dışında bir hediye yada bir şey gönderen olmamıştı, olmasını da beklemiyordu zaten. Gwyndolin zaten iki gün önceden kutlamış, çiçeklerini bırakmış ve Edinburgh'a doğru yola çıkmıştı. Geriye bir tek Seth kalmıştı. Bir şeyler yapacağını adı gibi biliyordu. Muhtemelen ofise elinde pasta ve çiçeklerle gelmiş ancak Cwenhild'i orada göremeyince hayal kırıklığına uğramıştı. Mesai bitiminde evine uğrayacağından emin olduğu için kendini sokaklara attı kızıl saçlı kadın iş çıkışı saatine yakın. Kafası biraz güzeldi ama yarım şişe şarap onu sarhoş etmeye yeterli değildi. Her zaman gittiği hana gidip biraz daha içip biraz canlı müzik dinleyip evin yolunu bulmayı ümit ediyordu.

Sokaklar bir yaz akşamı için fazla boştu. Bu boşluk hoşuna gitmişti. O yüzden dışarıda biraz yürümeyi tercih etti hana girmeden önce. Sonuçta bugün doğum günüydü ve istediği her şeyi yapabilirdi. Geç saatte oyun oynayan çocukları izledi, kendisine sağlıksız yiyecekler aldı ve en sonunda hana düştü yolu. Girişteki korumalar, garsonlar, hancı ve tabiki kendisi gibi mekanın müdavimleri onu selamladı. Oda selamlarını havada bırakmadı ve karşılık verdi. Hızlı adımlarla mekandaki en sevdiği yere gitti. Işığın az geldiği, insan kalabalığından uzak ve müziğin kulakları tırmalamayacak, arkada hoş bir tını şeklinde geldiği güzel bir yerdi burası. O oturur oturmaz abartılı dekoltesi ve kirli önlüğüyle garson kızlardan biri yanına geldi. "Sek viski, biraz da kuru yemiş getir." dedi. Normalde günü birayla açardı. Önden içilen iki bira mideyi sonrasında gelecek alkol bombardımanına hazırlar böylelikle kusmaktır, aniden sarhoş olmaktır o tarz durumların önüne geçerdi. Lakin kendisi zaten içmeye yaklaşık bir saat önce başladığından cilaya ihtiyacı yoktu. Kadın şişeyle geldi, önce bardağı masaya koydu daha sonra çeşitli kuru yemişlerin olduğu tabağı. Bardağı viskiyle doldurduktan sonra gitmek için hareketlendi fakat Cwenhild onu durdurdu ve şişeyi masaya koymasını söyledi. Kadın saniyelik bir tereddütün ardından şişeyi masaya koydu ve uzaklaştı.

Üç yahut dört bardak viskiden sonra başı iyiden iyiye dönmeye başlamıştı. Çenesi normalden daha gevşek hissettiriyor, vücudu ısındıkça ısınıyordu. Paltosunu çoktan çıkarmıştı. Bembeyaz kısa kollu bir atlet ile oturuyordu. Etraftaki adamlar kadının göğüs dekoltesini kaçamak gözle kesiyor, fakat kendisinin kötü ünü sebebiyle yakalanmamaya çalışıyordu. Zira bir keresinde adamın birinin kafasında bir viski şişesini kırmıştı. Şişedeki alkol miktarı azaldıkça Cwenhild'in anıları daha da canlı bir hal alıyordu. Hatırladığı ilk doğum günü pek yavan geçmişti. Babasının zoruyla kutlandığı çok barizdi. Annesi bir pasta yapma zahmetinde girişmediğinden adamcağız ateş pahasına bir pasta almıştı. Abisi de sağolsun annesinin ona bir pasta bile yapmadığını hatırlatmaktan geri kalmamıştı. O da zaten kutlanan son doğum günüydü aile evinde. Uzun bir süre üzülmüştü bu duruma. Abisinin her doğum günüsünde ortalık bayram yerine dönerken kendi doğum gününün sıradan bir gün olarak nitelendirilmesi ve kuru bir iyi ki doğdun ile geçiştirilmesi kalbini kırıyordu. Bir de annesinin dudaklarından çıkan iyi ki doğdun lafının büyük bir yalandan ibaret olduğunu bildiğinden daha da kahroluyordu bu duruma. Tabii zamanla bütün bunlar geldi geçti. Cwenhild annesinden bir mektup yada başka bir şey beklemeyi yıllar önce bırakmıştı. Yine de insanın kalbi kırılıyordu. Umut, her zaman oradaydı. Camdan içeriye süzülmüş ikinci bir mektubu aramıyordu belki ama ara sıra o mektubu göremeyince minik bir hayal kırıklığı hissediyordu. Bu hissiyat pek yabancı değildi zaten kendisine. Bütün hayatı böyle geçmişti, bir hayal kırıklığı olarak.

Gece ilerledikçe alkolün getirdiği yorgunluk hissi güçlenmeye başlamıştı. Artık gözlerini kapattığında karanlık dünya dönüyor, dudaklarındaki susuzluk kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Ayağa kalkamayacak haldeydi. Hatta sol elinden destek almadığı zaman kafasını yukarıda tutmak bile zor geliyordu. Yanına gelen garsona sataşıyor, masasına oturmak isteyen insanlara küfredip kaçırıyordu. Beğenmediği bir şarkı çalarsa burun kıvırıyor kendi kendine söyleniyor ve bugünün doğum günü olduğunu niçin başka bir şarkı çalmadıklarını garsona anlatmaya çalışıyordu. Kızcağız elindeki boşları düşürmeden kadına laf anlatmaya çalışıyor ve başarısız oluyordu. Cwenhild kızın önlüğüne yapışıp, "Ne demek daha fazla viski getiremezsin? Ben, ben param var. Parayı ver viskiyi ver. Şimdi ben sana viskiyi vercen sen bana parayı vercen, tamam mı fıstık?" önlüğü biraz fazla çekti ve kızın elindeki tepsi yere düştü. Bütün bardaklar tuzbuz oldu. Çıkan gürültü müziğin ve kalabalığın sesiyle bastırılmış olsa da kapıcılardan birinin görüşünden kaçmadı. Adam kimsenin eğlencesini bozmadan kalabalığın içinden süzülerek olay yerine geldi. "Seherbaz hanım, sizi çıkarma vaktimiz geldi. Eğer koluma girerseniz..." dedi ve kadının kolunu kavramaya çalıştı. Cwenhild zil zurna sarhoştu ama refleksleri biraz da olsa çalışıyordu. "Dokunma lan bana! Viski getir, şarap getir! Doğum günüm bugün benim!" diye cırladı ve asasını adamın yüzüne doğrulttu. Fitil ateşlenmiş ve patlamak üzereydi, Seth'in her zaman bahsettiği yangın yanmaya başlamıştı.

Sayfa: [1] 2