17 Nisan, 2026 09:31:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Cornelia Barthélemy

Sayfa: [1]
1
Birleşik Krallık / Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?
« : 09 Ekim, 2022 00:02:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Şafakla birlikte gözlerini açtı Cornelia. Derin bir uykudan uyanıyormuş gibiydi sanki. Uzun bir zamandır beklediği gün gelip çatmıştı ve aynı heyecanı Blaze'in de paylaşıyor olmadığı gerçeğini es geçiyordu. Üstünde ağırlık yapan yorganını elinin tersiyle iterek parmak uçlarını zeminle buluşturdu. Yatağının başındaki komodinin üzerine alelade atılmış sabahlığı geceliğinin üzerine geçirerek sabah soğuğuyla birleşen havayı bertaraf etme çabasıyla önünü ipiyle bağladı. İçinde patlayan enerjisine rağmen ses çıkarmadan parmak ucunda odasında yürüyerek camın kenarına eklenen yatağın baş ucuna geldi. Andy'in kardan çalınma beyaz yüzüne bakıp kırpışan kirpiklerini izledi büyük bir sevgiyle. Rüya görüyor olmalıydı. Çatılan kaşlarını serbest bırakıp kıpırdanacak gibi olduğunda açmış olduğu üstünü usulca örttü. Fısıltıyla "Şşşt... Uyumaya devam et. Kahvaltıya daha var."[/color] dedi. Bazıları için kahvaltı şimdi idi.  Blaze'in her türlü sövgüsüne hazırlıklıydı.

Andy'nin uykusunun bozulmadığından emin olduğunda aynı sessizlikte odadan çıktı Cornelia. Kapıyı örter ötmez yüzüne kocaman bir gülümseme yer aldı. Çıplak ayaklarla paldır küldür koridorda bilerek ses yapma ihtiyacıyla yürümeye başladı. Ahşap merdivenin başına geldiğinde adeta çığırırcasına aşağı kata seslendi. Evlerinde çalışan ancak kendisi için de aile yerine koydukları bayana ulaşması ve elbette Blaze'i uyandırmak için yüksek sesle konuşmaya başladı. "Bu gün erkenden kahvaltıyı hazırlayalım. Poşe yumurta istiyorum. Blaze'e bu gün yumurta yok. Onun için bitkilerden oluşan bir tabak olsun, lütfen. Bolca nane özellikle de. Portakal suyu yerine sakinleştirici bir bitki çayını tercih edelim. Bir saate inmiş oluruz. Teşekkürler." Blaze'in bütün sinirlerini elbette bitkisel karışımlarla yok edebileceğini sanmıyordu Cornelia. Sadece denemenin zararı olmazdı. Derin bir nefes alıp merdivene yakın olan odanın kapısına ilerledi. Kapıyı bir iki kez tıklattı. Ses gelmesini beklemiyordu. "O halde..." diyerek büyük bir gürültüyle kapıyı açtı.

"GÜNAYDIIIN!" Vakit kaybetmeden pencerelere çevirdi yönünü. Perdeleri sonuna kadar açıp "Gün senindir! Hala uyuyor musun? Kalk, kalk... Çok işimiz var! Böyle bir günde nasıl uyuyabilirsin? Hayret bir şey doğrusu." Blaze'in dolabına doğru koşturdu. Bütün kapaklarını açıp uzaktan şöyle bir göz attı. Suratında gördüklerini beğenmiş bir ifade yoktu. Yakından bakma kararıyla birkaç kıyafeti çıkarıp boy aynasında üstüne doğru tuttu. "Ne yıkık dökük şeyler bunlar? Kim giyer ki bunları? Daha iyisi yok mu? Blaze... Gerçekten dolabını yenilemeliyiz." Maddi durumları epey bir süredir iyiydi neyse ki. Kolaylıkla halledebilirlerdi. Ancak, Blaze'in buna yine niyetinin olmayacağını biliyordu. Blaze aynı Blaze. Yontmak çok zordu. Cornelia onun hayatını iyi şekilde yaşamasını istiyordu. Eline aldığı her kıyafet parçasını Blaze'in yatağına atıyordu. Kendi dolabından bir şeyler getirmesi gerekliydi. Ama önce miskinlikten kurtulunmalıydı. "Kalk be! Bağırttırma beni." diyerek kendini yatağa fırlattı Cornelia. Pis bir sırıtışla kafasına kadar çektiği yorganı indirip iri gözleriyle parlak parlak Blaze'e bakarak devam etti. "Buluşmana tam olarak yedi saat var. Seni beslemeli, aklamalı ve paklamalı, ardından süsleyip buluşma yerine teslim etmeliyim. Ben de geleceğim seninle. Bir an önce kalkmazsan bütün bıçaklarını Thames Nehri'ne atar ve bulamaman için büyülerim. Son uyarım... Kalkıyor musun?" Bir yandan da eliyle dürtüklüyordu. [/justify]

2
Yetişkin Postası / Cornelia Barthélemy Posta Kutusu
« : 20 Nisan, 2022 18:17:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Cornelia B.
Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Çalışanı


3
Apples & Oranges / Yeni Aile Üyesi
« : 27 Mart, 2022 21:59:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify] Knockturn Yolu’na cisimlendiğim anda dar yolda adımlarımı savurur savurmaz buraları ne kadar çok özlediğimi fark etmiştim. Herkes olduğu gibiydi. Hala bıraktığı gibi. Maskesi yoktu kimsenin. Tek tük büyücüler hariç Knockturn’nun gizlenme telaşesi yoktu. Her an bir köşeden Blaze çıkıp ıslık öttürebilirdi. Dokuzlardan biri başını belaya sokup etrafta koşuşutururken bana çarpabilirlerdi ve hep yaptığım gibi onları idare ederdim. Das’ı ise en son mahkeme çıkışında basin açıklaması yaparken görmüştüm. Her şekilde Bakanlık çatısı altında Seth ile birlikte çalışmaktan memnun olsam da geldiğim yerleri geçtiğim yolları unutamazdım. Birlikte acıyı ve tatlıyı paylaştığım kişileri de. Çalışmanın yoğunluğundan eve uğrayamıyor, çoğunlukla büroda sabahlıyor, hizip ile görüşmelerimi sürdürüyordum. Eve uğramayı denediğim birkaç seferde de bizimkiler yoktu. Evin ihtiyaçları ile ilgilenen Grace beni iki kere üstüste geldiğimi gördüğünde çok sevinmiş ve kemiklerimi kırarcasına sarılmıştı. O anda ne kadar çok uzaklaştığımı anlamıştım aslında özümden. Bir öğle arası evrak işlerini çömezin birine iteledikten sonra soluğu burada almıştım işte. Eski dükkanıma bakmak, Das’I kolaçan etmek, işlerinin nasıl gittiğini sormak istiyordum. Başımdan geçen şeylerin bazılarını gizlilik çevresinde paylaşarak rahatlayabilirdim bile. Stresle baş etmeye çalışırken baş ağrılarım hiç eksik olmuyordu malum. Beni pamuk gibi yapacak birine yani Das’a ihtiyacım vardı.

Köşeyi döndüğümde bir heyecan basmıştı beni. Kaç haftadır eve niye uğramadığımı sormamasını umut ediyordum Das’ın. Blaze’i dükkanın önünde göremiyordum. İçeridedir belki, diye iç geçirdim. Yıkanmamış olsa da pis pis etrafta dolansa da sarılacağım bizimkine. Yoğun bir hasretlik çekiyorum.

Dükkanın önüne geldiğimde şöyle bir duraksadım. İmajında bariz bir değişiklik var. Tabelası değişmiş. Gururlu muyum? Evet. Dükkanı Das’a bırakırken binbir türlü endişem vardı. Somut bir şekilde endişelerimin yersiz çıktığını gözlemliyor olabilmek rahatlatıcıydı. Yalnızca dükkanın kapısının ardına kadar açık olmasından hoşnut değildim şimdilik. Yol geçen hanı gibi kapı açık mı bırakılır? Daha fazla dayanamayıp girdim içeri. Eh… Yüzüme vuran kasvetli havası hemen hemen aynı sayılır. Henüz incelemeye başlayamadan gözüme takılan ne idüğü belirsiz bir cisimle karşılaşınca irkildim. Kös kös oturuyor. Yüzü gözü var mı? Kimdir necidir? “Daaas!” diye bağırdım dolu dolu. Terk mi etti yoksa burayı? Çok kızarım. Musallat mı oldu bu adam dükkana? Kıpırdamayınca da ilerledim yanına. Ayağımın kenarıyla dürttüm bir. Çıt çıkarmıyor. “Kimsin sen? Çık dışarı!” diyorum. Yok, yine hareketlenmiyor. “Das! Her nerdeysen çık gel, bak. Arkada mısın? Burada BİR ŞEY var. BİR ŞEY! Alıp götüreceğim Bakanlık’a!” derken bir yandan da elimi şekilsiz şemalsiz tipe doğru uzattım. Omuzundan tutup ya götüreceğim ya da bir dahaki soruma cevap vermezse parçalayacağım. Sabrım taşmak üzere. Bir kez daha “DAS! Kimle- dur! Nelerle takılıyorsun sen öyle?” diye bağırdım. O anda da erken kanıya vardığımı anlamıştım. Das'ı daha sık ziyaret etmeliydim. [/justify]
 

4
Son Dans / Düş İçinde Bir Düş
« : 11 Mart, 2022 17:45:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify][spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=YgLoLEYgcLc[/youtube][/spoiler]
Davullar çalıyor cevval kollar. Yoğunlukla çanlar çınlıyor kulağımda bazen. Bir gümbürtü kopuyor fırtınayla birlikte. Güneş aralamıyor ruhunu kişinin bu istikamette. Kasvetin bir mekan adı altında birer yansımaya dönüşmüş hali; “Son Dans.”

Her şey gri. Her şey tozlu. Darmadağın anılar surlara dayanmış, kuşatmaya hazır, alacaklı gibi zorluyor iki yakası bir araya gelmeyeni "bir" edecek olan.

Ateşe atılmış ruhum mekânın kapısından içeri girdiğinde çoktan buzla tuz olmuş vücudumla birlikte ilerliyordu eşyaların arasında. Eylem kuvveti gösteren zihnim acıyla sızlıyordu. Kiliseden döndüğümden beri iyiliği hissetmek ve var olan güzelliğe tutunmaktan fersah fersah uzak hissediyorum. Yaşamı özlüyorum ölmeyi deneyimlemeden. Ruhun ölümü de bir cinayet değil midir? Kim büktü boynunu? Kim acımasızca vurdu kırbacını sırtına? Kim çizdi o güzel yüzünü? Sapsarı parıltıdan yoksun bir sis perdesi düştü göz kapaklarıma her seferinde. Hastalığın belirtisi. Kirpiklerim ıslak. Midem bulanıyor. Bir ses… Ziyaret ediyor her gece. Fısıldıyor usulca. Naifliğine rağmen nasıl da tehditkâr. Yaşamak için ruha dengeyi şart koşuyor. Ölümün kıyısındayım. Yaşamı hatırlamalıyım. İşte geldim.

Elime aldığım ilk şey bir kolyeydi. Ucunda gümüş bir gezici kuş var kargayı çağrıştıran. Uzun gagalı. Teleklerine kadar incelikle işlenmişliği çok bariz. Bir kısmı ezilmiş kolyenin. Zinciri asılı kalmış zamana. İnanışıma göre bir rehber o. Küçük ve çok eski. Kim bilir kaç yıllık. Gözleri yakutla süslenmiş. İçimi delip geçiyor sanki tezahür eden gözler bilincimde. Baktıkça bir kuyuya sürüklüyor beni. Tatlı bir hüzün saklı içinde ve yavaşça seyreliyor imgeler. Hissediyorum. Takmak istiyorum. O ses beliriyor yine. “Bekle!” diyor bana. Yeni acılar arayacağım ben de. Kapılarını tıklatacağım. Lakin, dönüp dolaşıp geleceğim aynı suda yıkanmaya. Biliyorum.

Porselen bir çaydanlığa takılıyor gözüm. Nane yeşili. Ferahlık barındırıyor kendi çapı kadar adeta çevresinde. Düşüncelerimi yeşertiyor. Alıyorum elime. Kapağını açıp kokluyorum. Gyokuro’nun kokusunu almaya çalışıyorum istemsizce. Sözüm ona silik bir mutluluğu vaat ediyor bana burnuma ilişmeyen çay yaprağının kokusu. Belki bir gün, diyorum. Göreceli bir mutluluk. Arzum değildir cennetin üzerine günah yığmak veyahut günahları kutsal su ile yıkamak.

İnciyle süslenmiş bir el aynası. Gözüme ilişiyor. Çaydanlığın kapağını kapatıp aynaya uzanıyorum. Diğerlerine nazaran daha yeni bir görüntüsü var. Ağır oldukça. Akşam yıldızlarını toplamış kenarlarına. Güvenli limanı vaat ediyor. Kuytusundan ses dürtüyor beni. “Zamanı gelecek.” Bavuluna toplayamazsın ilk yolculuğunda yıldızları. İlk seferinde dolduracaksın bahar esintisini avuçlarına. Açmadan önce döveceksin toprağını. Koklayacaksın yağmuru. Can suyu olacak sana.

Ateş ve buz. Nihayetinde çağırıyor beni öyküsünü anlatmaya. Başa dönüyorum. İliklerime kadar ebedi hissettirene varıyorum. İlk bakışta fark edilmeyen ince bir çizik taşıyormuş meğer yakutlardan biri. Kolyeyi boynuma geçirmeden hemen önce keşfediyorum. Hala çok güzel. Bir kez daha duyuyorum sesi. Bu akşam gece olmadan son kez kuruyor cümlesini. “Bir bütün olacaksın.” Yaylı pensi tutturuyorum varlığıma ekleyerek. Henüz, ince uzun parmaklarımı kolyede dolaştırırken sezinliyorum: düş içinde bir düş. Yazgıyı doğaüstü bir güçle yeniden ele alıyor, gölgeleri cüretle dağıtıyor ve çırpıyor yürekleri.[/justify]

5
Birleşik Krallık / Bir Felaketin Yapısökümü
« : 16 Ekim, 2021 18:29:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
1853 - Bahar

Çocukken sahip olamadığım o neşe ve gökkuşağımın eteğinde biriktirdiğim bütün renkler.

Cam kenarından malikanenin yeşillik alanında oynayan evin kahyasının oğlunu izleyen Cornelia’nın aklından henüz on dört yaşındayken bu cümle geçmişti. Soğuk alt tonlu teninin ve yumuşak derisinin üzerine geçirdiği kaliteli kıyafet parçaları bile mutsuzluğunu kapatamıyordu. Mutsuzluğu ile ruhsuzluğu birbirine bulanmıştı artık. Hala kalbinin kıyısında köşesinde kalan ve var olduğuna ekseriyetle inandığı duyguların izini sürmeye çalışıyordu amansızca. Düğümlenen boğazının acısıyla yutkunmaya çalıştı. Gözünden düşen tek damla yaşı silmek için ufak bir çabası dahi olmadı. İlk söylediği cümle “Sen bir enkazsın.” oldu düşüncelerinin ağırlığı arasında. Enkazdı. Yok edilmişti. Ardından titrek bir sesle “Sen bir kasırgasın.” cümlesi geldi. Halbuki bir esinti olmalıydı. “Sen çalınmaktan aciz bir viyolonselsin.” Arşesi kopuk.“Sen kırık bir vazosun.” Parçası kayıp. Ekledi çaresizce: “Asla çiçeklerin olmayacak.” Düşündüklerinin altında ezildi. Reflekte camın güneş ile yansımasından gözündeki morluklara bakındı. Elbiselerinde, oyuncaklarında, lavanta bahçelerinde olması gereken rengi yüzünde taşıyordu. Utancı ve acısı birbiriyle çıplak ayaklarla karı utandıracak beyazlıkta bir zeminin üzerinde yeri dövercesine dans ediyorlardı. Dehşetin yeni tabanı olan zihni intikamı el bebek gül bebek büyüyecek ve o zemini şarap rengi ile örtecekti.

Harabelerde de hayat vardır.

Ortak Salon  - 1 Ay Önce

“Cornelia! Bir dakika bekle lütfen.”

“Lenore! Böyle giderse treni kaçıracağız. Daha kaç kere vedalaşmamız gerek?”

“Asla yetmeyecek. Kış tatilini sevmiyorum.  Sen de benim gibi Hogwarts’ta kalmalıydın. Böylelikle kar topu oynar ve ders çalışabilirdik. Belki biraz da büyücü satrancı oynardık. Hala bir rövanş borçlusun bana. “

“Döndüğümde oynayacağız söz veriyorum.”

Eğer dile getirebilme şansı olsaydı Lenore yıllar sonra bile Cornelia’nın o anki sıcak gülümsemesi ile ortak salona güneşi doğurduğunu saatlerce anlatabilirdi.

Gitmek için hazır olan Cornelia ise o sırada kollarını gece karası saçlı çocuğa doğru açıp sarılmak için hamle yaparken Lenore’un durdurmasıyla afallamıştı kısa bir süreliğine.

“Önce sana vermem gereken bir şey var. Önemli bir şey değil ama…”

Sevinçle gözlerinin içi parlayan Cornelia bir daha o mutluluğu asla yaşayamadı.

Daha fazla kendini tutamayarak büyük bir coşkuyla çocuğun boynuna atılırken aklında yalnızca bir an önce okula geri dönebilmek vardı. Alışmış olduğu o sıcak yuvaya ve bunun ana hatlarından biri ona Lenore’a tekrar kavuşabilmek vardı.


…

Bavulunu bir hafta öncesinden hazırlamaya başlamıştı Cornelia. Dönüş yarındı ve şimdiden midesinde kelebekler uçuşuyordu. Öğrenilecek bir sürü bilgi vardı. Oradaydılar, Hogwarts’ta onu bekliyorlardı. Arkadaşları vardı. Her zaman destek olan Tılsım profesörü vardı. Her şeyi ve herkesi çok özlemişti. Lenore vardı. Böyle şeyler düşünmesi normal miydi? Hala yeterince büyük olmadığını biliyordu. Hissettiği masum duyguların içini kıpır kıpır bir enerjiyle doldurmasına karşı koyamıyordu. Büyüyordu ve garipsiyordu. Hayat ile tanışıyordu. En azından ilk defa olumlu duygularla karşılaşıyordu küçük kız. Elinde sıkı sıkı tuttuğu ne kalın ne de ince olan bordoya dönük ip parçasına baktı. Bazen bileğine bazen parmağına doluyordu. Neden böyle bir şey vermek istediğini anlamamıştı ama anlamak için zamanı olacaktı.

Ayak sesleri kulağına dolduğunda halihazırda yarıya kadar açık olan komodinin içine attı ipi apar topar. Dikkat çekmemesi için de çekmeceyi ittirerek yatağında oturuşunu düzeltti. Gerginleşen yüz hatlarını serbest bırakmak adına hiçbir uğraşa girişmedi. Odaya doğru bir gelen olduğunu bilse de pat diye açılan kapıyla irkildi. Karşına dikilen kadın… Bazı gecelerin kabusuydu Cornelia için. Ürkek durmamaya çalışarak dudaklarını araladı. “Size nasıl yardımcı olabilirim Bayan Bennett?” Tonlamasını ayarladığı cümlelerinde büyük bir hata yapmıştı. Farkına varmasıyla dudağını ısırdı büyük bir endişeyle. “Özür dilerim. Anne. Anneciğim. Hazırladıklarımı kontrol etmeye mi geldiniz acaba? Her şeyi eksiksiz bir şekilde yerleştirdim. Kontrol edebilirsiniz. Götürmemi istemediğiniz bir şey varsa hemen geri bırakabilirim eve.” diye resmiyeti elden bırakmadan söylemini düzeltirken kadının yüzüne bakmıyordu. Bakamıyordu. Mezarlıkların da sesi vardır. Bayan Bennet konuşmaya başlayınca soğuk bir rüzgarla birlikte yoğun bir sis odayı kaplıyordu sanki.  “Gitmiyorsun. Kıyafetlerini geri dolaba yerleştirebilirsin.”Hiçbir şey anlamadı Cornelia. Aklına gelen düşünce olamazdı. İhtimal dahilinde bile değildi ki. Okula gitmeyecek miydi? Çok saçma olurdu bu. “Nereye gitmiyorum? Okula değildir herhalde, değil mi?” diye sorarken şok ifadesi oturmuştu yüzüne. “Hogwarts senin için bitti artık. Kızımdan ayrı kalmak istemiyorum. Bunca hüzüne tekrar katlanmayacağım. Anladın mı tam olarak ne demek istediğimi Roxelana?” Oturduğu yerden çekincelerinin yarattığı huzursuzlukla doğruldu Cornelia. Bu ismi duymak içini burktuğu gibi Cornelia’yı binbir parçaya bölüyordu. Kimdi Cornelia? Adı Cornelia mıydı? Karşısındaki kadın annesi miydi? En son ne zaman şefkatle sarılmıştı biri ona? Gerçek evi neredeydi? Var mıydı bir yurdu? Korktuğunda nereye gidecekti? Ailesi kimdi? Roxelana yıllar öce ayrılmıştı bu dünyadan. Cornelia'nın yakın arkadaşıydı ve onun yerini almak istemiyordu. Cornelia adeta bir anaforun içine hapsolmuştu. İşitemiyordu artık kendi sesini. Kızgındı. Zorlayabildiği kadar zorladı konuşabilmek adına. “B-ben Cornelia’yım. Cornelia.” En son bunu söylediğinde Bayan Bennett, üvey annesi, ölen kızının yerine Cornelia’yı koymaya çalışan kadın sinir krizine girip hayata duyduğu bütün öfkesini Cornelia’nın üzerine kusmuştu. Yaptığı mantıksızdı Cornelia’nın, biliyordu, ancak; her tereddüt edişi özünü söküp alıyordu ondan. Canavarıyla göz göze geldi.“Kendine gel Roxelana. Eşyalarını boşalttıktan sonra kahvaltıya inebilirsin.” Hıçkırıklara boğularak ağlama isteğini bastırmaya çalıştı Cornelia o an. Onu olduğu gibi seven insanların olduğu yerden koparılıyor muydu? Olmaktan en çok mutlu olduğu yere bir daha dönemeyecek miydi? Kapıdan çıkmaya hazırlanan kadına doğru ilerleyip öne doğru atıldı. “Lütfen. Tekrar düşünemez misiniz? Ne istiyorsanız yapmaya çalışıyorum. Sizin istediğiniz biri gibi olmaya çalışıyorum.” İkna etmeliydi. Tüm samimiyetiyle yine kadına gidecek ve yine başarısız olacaktı. Yapabileceği hiçbir şey olmadığını bildiği halde zorluyordu. Umudunu diri tutmaya çalışıyordu ama en çok da Lenore’u tekrar görememekten korkuyordu. Bakanlığa ve Hogwarts’a rüşvet verilerek kimlik bilgileri değiştirilen kıza yalnızca gerçek adıyla hitap eden tek kişiydi o. Üstelik sebebini bile sormamıştı. Cornelia resmen bir girdabın içinde sürükleniyor, hayatta kalmak için hala tutunacak bir şeyler arıyordu. Kadının kükremesiyle dizlerinin bağı çözüldü. “Roxelana’sın sen. Ben de senin annenim. Senin iyiliğini en iyi ben bilir ve gözetirim. Eğitim hayatının geri kalanını düşüneceğim ama şimdilik benimle kalmaya devam edeceksin. Yaşamak için bana mecbursun.” Her kelimesi odanın içinde bağırırken eko yapıp duvarlara çarpıp Cornelia’nın kulaklarından beynine en sonda da kalbine dolup bir ok gibi deliyordu.

Tutunamadı. Yere eğilip bütün gururunu ayaklar altına alarak sarıldı kadının ayaklarına.“Sizden daha önce bir şey istemedim. Okulumdan ve arkadaşlarımdan ayırmayın beni, lütfen.”Gözyaşlarını serbest bırakmamıştı. Hala güçlü olabilirdi. Gözyaşlarını içine akıtabilirdi. Annesinin, hayır Bayan Bennet’in, ağlanmasına sinir olduğunu bildiğinden onu daha da kızdırmak istemiyordu. Annesi falan değildi o kadın. Koşullandırılıyordu yalnızca Cornelia. Derin derin nefes almaya çalıştı ciğerlerine acısı dolarken. Sıkı sıkı tutunuyordu ayaklarına. Kadın stabil bir tonda konuştu.“Böyle yaptığında Cornelia oluyorsun. Roxelana gibi bir leydi olmalısın. Kalk çabuk.” Ayağını hareket ettirerek bir paçavra gibi Cornelia’yı savurmaya çalışıyordu. Savuramadıkça hiddetlendiğini hissedebiliyordu Cornelia. Geriye düşer gibi oldu cadı ve biri iki debelenmeden sonra elleri tahta zeminle buluştu. Kalkmalıydı. Karşısında durmalıydı. “Yüzüme bak. Kaldır kafanı.” İkiletmedi kadını. Korkudan titreyen başını zorla doğrulttu şimşek çakan gözlere. Bunu ilk yaşayışı değildi. Hikâyenin devamını biliyordu. Birçok kez okumuştu bu kitabı. Bir sayfa daha çevirdi ezbere bildiği kitaptan. “Böyle devam edersen kilit altına alınacaksın tekrardan. Uslu bir kız ol ve annene hak ettiği saygıyı göster. Bir daha söylemeyeceğim ve sen de çeki düzen vereceksin kendine. Benim çatım altımda beni sorgulayamazsın!” Fazlasıyla kabartılmış kirilonunun altına giydiği sert ve kalın topuklu ayakkabısını hareket ettirdiğinde Cornelia olduğu yerden kalkmaya ya da hiç değilse pozisyon değişmeye bile girilmemişti. Gözlerini kapattı teslim olurcasına. Gözlerini ne kadar sıkı kapatırsa o kadar az acıyacağına inandırmıştı kendini. Tekrar yatağına bileklerinden zincirlenmek istemiyordu. Yattığı yerde kadının Roxelana ile anılarını dinliyor, gözyaşlarını su niyetine tuzlu tuzlu içiyor, guruldayan karnını hiçe sayıyor ve acizliğiyle bir ölüymüşçesine uzanıyordu. Mezarına bir çiçek dahi gelmiyordu. Tam bir ayı böyle geçirmişti. Tekrar yaşayamazdı bunu. Bu sefer kaldıramazdı. Sokağa atılmış bir yavru köpek gibi inledi hücrelerinde biriken sızıyla. Narin elinin üzerine yük bindirilirken daha da sıktı göz kapaklarını. Kemiklerine uygulanan şiddetle ateşte yanan odunun çıkardığı sesi işitti. Dudaklarını birbirine kenetleyip ısırmaya başladı. Soluğu batıyordu nefes borusuna. Ve yitiriyordu artık kendi vücuduna hakimiyetini. Sıktığı göz kapaklarını daha fazla tutamadı. Güçsüzlükle serbest bıraktı perdelerini acıyla olduğu yere yığılırken. Çakılabileceği bir yükseklikte bile değilken düşmüştü. Yağmur vuruyordu geleceğine kara bulutlar tekrardan tepesine toplanırken.

Bir insan ömrüne kaç acıyı sığdırabilirdi? Çocuk yaşta kimliğini kazanmak için nelerle mücadele etmeli? Yenilgilerin üzerine neyi nasıl ne kadar inşa edebilirdi? Bir bedeli vardı. Bir sözün, bir yıkımın, bir dokunuşun, bir acının... Her şeyin bir bedeli vardı ve o bedel ödenecekti. Bu yapıbozum mu olacaktı yoksa bir yapıçözüm olarak mı adlandırılacaktı? Yeniden bir varlık nasıl mana bulacaktı? Her şey perspektife bağlıydı.

Ateşte kaynatılan bir ıstakozun serin sulara tekrar kavuşma ümidiyle.
[/justify]

6
Madam Puddifoot'un Çay Evi / Pink Leaves
« : 10 Ekim, 2021 17:00:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Tozlanmış rafların arasında öksürerek oturduğu zeminden ağır aksak kalktı Cornelia. Kalkarken eline aldığı parşömeni dürmeye başlamadan önce tekrardan göz kararı az önce not aldığı muggle eşyaları rafını kontrol etmişti. Hepsini yazmış olduğundan emin olduğunda rulo haline getirdiği parşömeni perdeyle ayırdığı arka tarafa geçerek çalışma masasının çekmecesine bıraktı bir çırpıda. Yasal olarak üstüne kayıtlı gözükmeyen bu dükkân için sürekli gerekli veya gereksiz ne varsa yapıyordu. Durgun zamanlarda çok bir geçim kaynağı gibi görülemezdi ama gözüktüğünün aksine de farklı açılardan anlamı olan bir dükkandı burası. Kendini bugün nostaljik hisseden cadı dükkânı ilk teslim aldığı günü anımsamıştı kısa bir süreliğine ancak anılarını düşünmek için pek de vakti yok gibiydi. Envanter kontrolünü yaparken zamanın bir su gibi aktığını ilk fark edişi değildi ama yine de kaçamamıştı aynı döngüye girmekten. Gözünü duvardaki guguklu saate kilitledi bir süreliğine düşünceli bir halde. Kimsenin hatta Das’ın bile uğramamış oluşunu fırsat bilip kafasındaki bir soru işaretini giderecekti. Das’ın burada olmayışı bile kasıtlı gibi gelmeye başlamıştı şimdi düşününce de. Acaba Cornelia’ya bir şaka mı hazırlıyordu? Bulmacaları çözmeyi ve detaylarda boğulmayı sevdiğini Das ve Blaze’den başkası bilemezdi zaten. Eğer onunla uğraşıyorsa da -ki yapabilir- bunu kendi gözleriyle görecekti. Öteki türlü düşündüğünde ise hizipten de olabileceğini ihtimaller arasına eklemişti. Ya onu hizibe yönelten mentorundan geldi ise o posta? Kafasını oyalayan şey buydu işte birkaç gündür. Hiçbir fikri yoktu aslında. Uzun zamandır ortalıkta olmayan birinden bu şekilde haber almak her seferinde tatsız olsa da haber alabildiğine ve hala gözlendiğini düşünme fikrine kendini kaptırmış ve bir nebze de olsa mutlu olmuştu. Ayrıyeten, Ulysses’in gizemli takılmayı sevdiğini onu tanıdığı ilk yıllarında ve tam olarak on yedi yaşında genç bir kızken öğrenmişti Cornelia. Büyümesine yardımcı olan, önünü açan ve gerçekleri kristal berraklığında gösteren bu adama minnet duyduğundan ve biriken özlemiyle bir umut birlikte oturup sohbet etme isteği her geçen gün artıyordu. En son haber aldığı zamandan bu yana sormak istediği çok soru vardı. Aydınlatılması gereken patikaların henüz çok başındaydı Cornelia.

O kadar çok seçenek ve ihtimal vardı ki boşuna gitmemiş olmak için önceden çıkarıp kasa altına koyduğu bulundukları zaman zarfı için bile eski sayılabilecek küçük boyutlu bir çay kutusunu da sıkıla sıkıla taşıyacaktı. İçini de bir gece önceden büyüyle genişletmişti ki hiç değilse eli boş dönmeyecekti. Çay evine daha önce hiç gitmediğinden nasıl işlediğini bilmiyordu ancak taze tomurcuk ve farklı ülkelerin çay yapraklarının satışını paket halinde yapmalarını umut ediyordu. Malikaneye kalmaya gelen çocuklar mutfakta bol vakit geçirdiğinden çay çeşitliliği onlar içinde iyi olurdu. Guguklu saatin ötmesiyle daldığı düşünceler karmaşasından çekip aldı kendini cadı. Yarım saat kalmıştı beş çayı vaktine. “Hadi bakalım.” Kendi kendine çok sık konuşurdu. Tam zamanında orada olmak için üstüne pelerinini bile almadan sandığı kaptı. Dükkânı yine kilitlemeden sadece kapısını çekip çıktı. Çıkarken sekizlerden dokuzuncuyla karşılaşınca “Pşşşt. Dokuz. Ben bir süreliğine yokum. En geç akşama dönerim. Ara sıra dükkânı yoklamayı unutma. Gözün üzerinde olsun.” dediğinde çocuğun meraklı şekilde sandığı bakışı dikkatinden kaçmamıştı. Ciddi bir ifadeyle“Sakın sorma.” demekle yetindi Cornelia. Cevap almak için beklemeyerek yürümeye başladı. Bir süre sonra gözden kayboldu.

Hogsmeade’e gri ışık huzmesi eşliğinde vardığında sandığı tek elle tutmaya çalışarak üstünü başını silkti hemen dengeli bir şekilde. Cisimlenmekten hoşlanmıyordu ve mecbur kalmadıkça cisimlenmemeye özen gösteriyordu. Bu seferki bir istisnaydı yalnızca. Bakanlığın kontrolünde olan her şey canını sıkıyordu kadının. Gizlilik esas olandır, değil mi? Her şeyi gören göz olan Bakanlık, Cornelia’nın bakış açısıyla distopik bir evrene sıkışıp kalmışlığın en büyük kanıtıydı. Bu devran elbet böyle gitmezdi. Yıkılmak için kurulan sistemler her daim olacaktı. Bu düşüncelere genelde akşamları takılır kalırdı lakin içi gün ortasında birden kararmıştı. Odaklanması gereken şimdilik bunlar değildi. Gerçekten de bir beş çayı içmek kafasını dağıtabilirdi. Pembe pencerelere yaklaştığında suratını ekşitti. Ne kadar da canlıydı. Gözünü alacak kadar pembe olmasından mütevellit seğiren gözünü zor durdurdu Cornelia. Kapıyı aralamasıyla birlikte müşterinin geldiğini duyuran zilin çınlamasıyla tırmalanan kulaklarına acıyarak içeri girdiğinde etrafı fazla süzmeden kadrajına giren en ücra köşedeki masaya ilerlemeye başladı. Elindekiyle geçerken dikkatli olmaya özen göstererek fazla da göze batmamaya çalışıyordu. Böyle bir yere geldiğine kendi bile inanamıyordu zaten. Çayı severdi ama bunca pembelik ve cafcaflı mekân tasarımı arasında kendini Hogwarts yıllarında Hogsmeade’e erkek arkadaşıyla gelen bir ergen gibi hissettirmişti. Eğer bu Das’ın bir şakasıysa onu buraya kadar yorduğu için işkencelerden işkence beğendirebilirdi. Sandığımsı kutuyu masasındaki sandalyelerden birine yerleştirip kendini de kasaya doğru dönük olan sandalyeye bıraktı. Düşürdüğü omuzlarını toparlayıp kuruyan boğazını temizlemek için sipariş verecekti. Çok geçmeden sipariş almaya gelen çocuğa gülümsemeye çalışarak selamlamasına karşılık verdi, ardından da siparişini belirtmek adına sorulunca “Beş çayı fena olmaz. Sütün döküm oranını da normale nazaran biraz daha azaltırsanız ve sandviçlerin yanında ek olarak kruvasan getirmeyi unutmazsanız çok sevinirim. Mümkünse çikolatalı olanlardan.” dedi ve kraliyet kültürünün bir parçasının sürdürülüşünü yadırgamamaya çalışarak çocuğun siparişi hazırlamaya gidişini izledi. Sütün oranı az olduğu takdirde anca içebiliyordu yoksa taze bir seylan çay her zaman favorisiydi Cornelia'nın. Siparişi alanın hazırlık yapmaya gidişine bakarken etraftaki romantik süslemeleri gördükçe isyana kalkışan midesini büyük bir zevkle kruvasan ile dindirmeyi planlıyordu zaten cadı. Olması gerektiği vakit de gelmişti işte. En çok aklına yatan Ulysses’in gelişi idi. Tek sorun gerçekten öyle olsa dahi neden böyle bir yere işaret etmişti anlamak zordu. Eğer o değilse de hayal kırıklığına uğrayacağını bilmek bekleyişini daha da huzursuz kılıyordu. Şu an aklından geçenler beklediği gibi bir şey çıkmazsa biraz oyalanacağı, planladığı gibi eve çeşit çeşit çaylar alacağı ve usulca dükkâna dönecek oluşuydu. Evet, emin olabiliriz ki hayatın planı da tam olarak böyleydi. [justify]

[spoiler]Not: Deneyenin bir yüzü denemeyenin iki yüzü kara asjdf tutar tutmaz bilemem ama ben buradan her türlü kişisel kurguma ekmek çıkartırım ikinci gönderi ile diye düşündüm o yüzden kendim dahil diğer katılımcı arkadaşlara başarılar dilerim... :3[/spoiler]

7
Yetişkin Karakter Başvuruları / Cornelia
« : 02 Ekim, 2021 19:59:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Adı: Cornelia

Soyadı: Yok

Yaşı: 26

Mesleği: Pawnshop Sahibi
(Hırsızlık aletleri icat edilecektir onu eklemeli miyim bilemedim, nasıl rütbeye geçerseniz artık hdjd)

Hizip: Matushka Üçüncü Enternasyonel

Karakter Özellikleri: ISTJ 3w4. Dürüstlüğünü bir silah gibi kullanan Cornelia, arabulucuğun ve manipülasyonun ustasıdır. Yaşadığı tatsız deneyimler sebebiyle birden fazla kişiliğe bürünmüş ancak kendi özünü kaybetmemiş bir kadındır. Sorumluluk edindiği zaman bilincini yitirmeyen, sorgulamaktan çekinmeyen ve geleneklere sıkı sıkıya bağlı oluşuyla genelde herkesin seveceği birisidir ilk görüşte. Gelenekselliği sorgulamalarından sonra gelir, bir fikre sıkı sıkı tutunduktan sonra onu kutsal kabul edip davası haline getirebilir. Masum yüzüne kanmamak da gerekebilir, bu tamamen sizin kim olduğunuza bağlıdır. Bir ortamda nasıl davranacağını çok iyi bilir ve aldığı eğitimler sayesinde kolayca insanları dolandırabilir. En azından inandığı şeyler doğrultusunda temiz bir kalbe sahip olan Cornelia kendi terazisine göre hareket eder. Kendi çocukluğunu yaşayamadığından çocuklara zaafı vardır ve düşmüş olanı kaldırmaya çalışır. Görev bilinciyle hareket eder ve yer yer soğukkanlılığını konuştur. Duygusal bir tavır sergilediğinde  kendi bile fark etmez. Keyfini bozan bir şeyi kolayca zihninden atamaz ve onu yok edene kadar kendi kafasındakine göre şekillendirmeden rahat edemez, üstüne düşer. Zıt uçlarda gezinen yapısıyla patavatsızlığı bazen cümbüş çıkartır. Siz yakınlaştıkça pürüzlerini daha da iyi göreceksinizdir.

Geçmişi: Cornelia, 1865 tarihinden birkaç yıl önce  melez bir cadı olarak İrlanda’nın başkenti olan Dublin şehrinde dünyaya gelmiştir. Maalesef ki hep dünyaya erken geldiğini düşünen Cornelia, İrlanda’nın Büyük Kıtlık zamanında ailesini henüz küçük yaştayken kaybetmiştir. Açlığı dibine kadar yaşamış, belirli bir zamana kadar çelimsiz görünüşe sahil olan ve ailesi hakkında fazla bilgisi olmayan cadı amcası tarafından bakılmak için alınmış ve orada da pek iyi bakılmamakla birlikte ailenin genelinde “garip” olarak adlandırılabilecek hareketlere tanıklık etmiştir. Sonradan da öğreneceği şekilde karakterinde büyük bir imza olarak taşıyacağı bu hareketleri fazlasıyla bilinçli olarak benimsemiştir(Spoiler alert anca böyle).  Maddi ve manevi yönden kötü olan amcasının her koşulda yeteneklerini kısıtlama çabasından ötürü ezilen Cornelia sokaklarda normal bir muggle çocuğu gibi büyürken edindiği bir arkadaşla bütün hayatı değişir. Yaşıt olduğu bir kızla tıpkı kardeşmişçesine bağ kurarken kızın ebeveynleri tarafından da dışlanan Cornelia’nın sevilmemek ve istenmemek üzerine korkularının oluşumunun temeli atılmıştır. Hogwarts’a başlayacağı sene gelip çattığında arkadaşının hastalık sonucu dünyaya gözlerini kapatmasıyla birçok şey değişir. Bir süre sonra paraya ve iyi yaşam koşullarına ihtiyaç duyan amca Stuart safkan olan zengin ailenin teklifiyle Cornelia’yı gözden çıkarır. Cornelia, bir bez bebek olarak o kızın yerine alındıktan sonra kimliği ayrıştırılmaya başlanır. Yaşına göre zeki olan Cornelia sabretmeti bu şekilde öğrenir ve muggle ile büyücü dünyası öğretilerini iyice kavrar. Tam bir Viktorya hanımefendisi olurken evlatlık alındığı ailenin isteğiyle Hogwarts eğitimi yarıda kesilerek tekrardan İrlanda’ya döner. Evde özel eğitime başlayan Cornelia, üvey annesinin dayatmalarıyla ve başka biriymiş gibi görülmesiyle bir buhran yaşar. Adı yok, karakteri yok, hiçbir şeyi yok. Akıl sağlığını korumasına yardımcı olan tek şey ise ileride gireceği hizibe yönlendiren mentoru ve onun bıraktığı mesajlar idi. 17 yaşına geldiğinde İngiltere’ye gitmek için bir gemiye bindiğinde asıl hikayesi başlar. Aslında kaçmaktadır.

Statlar
Tılsım:12
Biçim Değiştirme:5 +1
İksir:4
Lanet:10 +2
 
Örnek RP:[spoiler] Annalise ve Diego cezadan sonra gitar için sabahın erken saatlerinde buluşmuş, gitar çalmışlar ve bol bol sohbet etmişlerdi. Annalise her halükarda güzel vakit geçireceğini düşünüyordu ama tahminini de aşarak mükemmel bir başlangıç yapmışlardı güne. İkisi de halinden memnunlardı. Görüşmelerini bitirmemek istercesine yavaş adımlarla Büyük Salon'un kapısına doğru geldiklerinde Annalise birdenbire duraksamıştı. "Uzun bir süredir tanışıyoruz. Neden daha çok görüşmemişiz ki? Bence bunu telafi etmemiz gerekir." diye söze atılan Annalise bir yandan da burnunu ceketten gelen kokuyla dolduruyordu. O kadar güzel bir kokuydu ki bu onda hissettirdiği heyecan ve mutluluğu tanımlayabilmek için çözene kadar gece uykuları kaçacaktı, biliyordu kendisini. Diego'nun, Annalise'in söylediği üzerine ne diyeceğini bilememiş hali Anna'yı güldürmüştü. Bir şey söylemesine fırsat vermeden devam etti. "İlk buluştuğumuz noktada. Ihmm... Uygun zamanlarda. Akşam yemeği sonrası belki yatakhanelere geçmeden, belki sabah herkes uyanmadan ya da çok gürültülü olmadığı vakitlerde... Tabi, gitar çalışmamız dışında soruyorum bunu." Kafasında görüşmelerinin planını yaparken gözlerini yürüdükleri yerin tavanına dikmiş bir halde kendine kendine konuşuyormuş gibi bir tavra bürünmüştü. Daha doğrusu çekingen hali biraz daha sökülmüş gibiydi. Söylediğinde kabul etmesini çok beklediği bir şey değildi ama Diego Anna'yı şaşırtmıştı. Söylediklerinden anlaştıklarını varsayıyordu. Hal böyleyken salonun kapısına da gelmişlerdi. Gitar temizleme işini öğretmek için hatırlatmasını istemişti Diego. Usulca başını sallayarak karşılık veren Anna'nın gözü ve eli direk cekete gitmişti. Pek vermek istemiyordu da çocuğun onu garipsemesini istememişti. Çekinceleri vardı biraz. Gerçi boşuna Gryffindor'a ait değildi Anna. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde ortaya çıkan bir cesareti vardı. Yeter ki kendinden emin olsun işte o zaman istediği her şeyi yapabilirdi. "Sende kalsın." dediğini duyunca Diego'nun cekete giden elini indirdi. "Madem öyle diyorsun... Teşekkür ederim tekrardan... Görüşürüz sonra!" diyerek vedasını ettikten sonra yüzünde büyük bir gülümsemeyle arkasını dönüp Gryffindor masasına ilerlemeye koyuldu. Gülümsemesini bastırmak çok zor olmuştu Anna için. Daha fazla dikkat çekmek istemiyorum ama midesinde hissettiği şeyin açlıktan daha çok uçuşan kelebekler olduğu şüphesiyle Diana'ya danışması gereken bir şeyler olduğunu biliyordu.

Saçını ayna karşısında siyah düz bir tokayla toplamaya çalışırken Diana'da ortak salona inmek için hazırlanıyordu. Elleri müsait olmadığı için ağzında tuttuğu tokayla cebelleşirken konuşmaya çalıştı Anna. "Ben kütüphane dönüşü uğrarım yanına". Aradan çıkan yeni uzamaya başlayan kısa telleri de topladığı alana katmaya çalışıyordu Diana'nın söylediklerini işittiğinde. Biraz bekleyip saçını istediği gibi topladığında dudaklarını araladı cadı. "Tamam o an öyle demiş olabilirim Diana ama çocuk belki kibarlıktan reddedememiştir. Şimdi gidip ne diyeceğim ki? Ya istemezse? Eğer isteseydi o da gel görüşelim demez miydi yani bilemiyorum, biraz garip." Konuşurken odanın içinde dönüp durmuştu. Cümlelerini bitirirken yılmış bir şekilde yatağa attı kendini. Diana her zamanki sakinliğiyle Anna'nın çekincesinden ötürü kaybettiği mantığı olmak adına konuşuyordu. "Sen fark etmiyor olabilirsin ama ben sendeki değişimi görüyorum. İki gecedir ders çalışırken bir anda sıkılıp bırakıyorsun. Sence normal mi? Ceketi geri de vermedin. Bunlar sana bir şeyi çağrıştırıyor mu? Hiç değilse uyku düzeninin ve ders çalışma isteğinin geri gelmesi için onu daha sık görmelisin." Dudaklarını büktü Anna. İnsanın yakın arkadaşı işte böyle acımasızca yüzüne vurmalıydı bazı gerçekleri. Bariz bir hoşlantısı vardı çocuğa karşı. Yanında panikleyip çok sık kendi kendini mat ettiği için kötü hissetmek de onu üzüyordu. Hemen yatağının üzerinde duran kitaplarına attı elini. "Haklısın, iki günün ders açığını kapatmalıyım. Çok doğru bir noktaya parmak bastın! " derken ayaklanmıştı bile. Odanın kapısını kapatmadan hemen önce Diana'ın hala öflediğini ve söylendiğini duyabiliyordu. Bildiğiniz kaçıyordu ders çalışma bahanesiyle. Hızlı adımlarla kütüphaneye vardığında hemen girişte bir soluklanmıştı Anna. Düşünceliyken hep daha hızlı yürürdü. Günün öğlen saatlerinde bile loş olan kütüphaneye göz gezdirdi. İki, üç kişi vardı. Her zaman öyle olurdu kütüphane bu saatlerde. Yemek arkasından herkes dinlenmeyi tercih ediyordu, Anna ve birkaç öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan birkaç kişi hariç. Kitaplarını göğsünde toplayıp kollarıyla sardığında bulabildiği en ücra köşeye geçecekti. Yavaş yavaş raflar arasında ilerlemek için atıldı. Tilki kadar sessiz adımlarıyla gözüne kestirdiği yere geçecekken gözüne ilişen silüet durdurmuştu onu. Arkası dönük bir şekilde ders çalışan Diego'ydu. Ravenclaw öğrencisi tabi her fırsatı kollardı. Sessizlik fırsatını kollayan tek Anna olamazdı ya. Sadece o spor yaptığı için yemekleri de kaçıramazdı herhalde. Kısa süreliğine gelmiş olmalıydı diye düşünmeden edemedi Anna. Ses çıkarmadan geldiği gibi geri dönecekti ki zihninin içinde arkadaşının sesi dolanıyordu. "Korkaklık yapıyorsun... Resmen kaçıyorsun Anna..." ve bunun gibi bir sürü şey. Bir süre orada öylece dikildi Anna. Kafasının içindeki ses doğru söylüyordu. Evet, kendisinden yeterince emindi. Artık bahanelere sığınamazdı. Sonuçta alt tarafı yapacağı şey sohbetinden büyük keyif aldığı birini önceden de teklif ettiği gibi görüşmeye çağırmaktı. Teklifi biraz emri vaki gibi mi olmuştu bir türlü emin olamasa da sonuçta ağzından çıkmıştı bir kere. O, nasıl gelirse Anna'da öyle gidecekti çocuğa. Bebek adımlarıyla. Anna sonunda cesaretini toplayıp kıpırdanmaya karar verince derin bir nefes alıp sakin adımlarla Diego’nun oturduğu sandalye ile yanında boşta kalan sandalyenin arasına girdi. Dizlerini hafifçe kırıp çocuğun çalıştığı kitaba bakınırken dudaklarını araladı.“Umarım bu sefer Astronomi değildir.” derken çocuğa doğru çevirdiği bakışlarıyla tamamen göz hizasına girmişti. Alçak ses tonuyla konuşuyordu. Gülümsedi. “Özür dilerim böldüğüm için. Çok kısa bir şey sorup seni rahat bırakacağım, merak etme.” derken hala ona çok yakın olduğunu fark edip duruşunu toparladı. Yanındaki sandalyeye oturup aklından geçenleri bir çırpıda dile döktü. Sesi hala kütüphane ortamına uygun şekilde kısıktı. “Geçen konuşmuştuk ya hani. Bugün akşam yemeğinden sonra sana da uygun olursa avluda buluşup biraz sohbet etmeye ne dersin? Eğer işin varsa da sorun değil. Sadece ben bunu söyledikten sonra havada kalmış gibi oldu biraz.” derken meraklı gözlerle doğrudan çocuğun gözlerine bakıyordu. Daha önceki gibi değildi bu sefer Anna.

Yemeği herkesten hızlı yiyince gitmeye hazırdı Anna. Diana’da, Diego’nun tatlıya ya da meyveye geçtiğini görürse haber verecekti. Kızın ayağıyla vurarak verdiği mesaj alınmıştı. Diego’dan önce gitmek istiyordu oraya. Diego gelmekten vazgeçse dahi sorun etmemesi gerektiğini kütüphane çıkışında kafasına savunma mekanizması olarak yerleştirmişti çoktan. Kalkmadan önce Dylan’a yönelerek, “Size afiyet olsun. Ben biraz daha erken geçeceğim belki ortak salona gitmeden biraz şöyle turlarım. Orada görüşürüz.” demişti. Dylan’a cevap verme daha doğrusu sorgulama şansı tanımadan masadan hızla ayrılmıştı Anna. Gizli saklı bir şey değildi ama işte tutup durduk yere Diego ile görüşeceğini söylemesi sanki garip olacağından şimdilik bir şey dememesnin daha doğru olduğunu düşünüyordu. Zaten avluda birilerine denk gelseler bile sorun olmazdı sanki. O kadar da garipsenecek bir şey olmamalıydı sonuçta arkadaş ortamında denk geldikçe yer yer sohbet ediyorlardı sonuçta. Her türlü akşam yemeğinden sonra herkesin genelde direk kendi binasının salonlarına çekildiklerini ve kulelerin yönünün bu tarafta olmadığını ikisi de biliyordu. Endişesi yine onu ele geçirmeden sakinliğini korumuş bir şekilde avluya vardığında Diego ile oturdukları yere geçti Anna. Yan oturarak sırtını dayadı soğuk olan mermere. Dizlerini kırarak ayaklarını biraz daha kendisine doğru topladı oturacak yer kalması için. Gelen geçeni göremiyordu ama sorun değildi. Beklerken okumak için yanında kitap getirmediği için bir nebze pişman olmuştu çoktan. Başını da biraz geriye doğru verip koyu lacivert gökyüzüne dikti gözlerini. Hafifçe toplayan kara bulutlar seçilebilir durumdaydı. Yağmur öncesi de hafif toprak kokusu geliyordu inceden. Görüşmek için kötü bir akşamı mı seçmişti acaba? [/spoiler]

Sayfa: [1]