107
« : 17 Kasım, 2021 12:22:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Okumak isteyenler yol yakınken vazgeçebilir, 2415 kelime. Yarısında da Mira boş yapıyor.
Evden dışarı fırlarken bağcıklarını bile bağlamadığı çizmelerinin dilini düzeltmeye çalışıyordu. Tamamen enerji doluydu ve bu fazla enerjisini atması lazımdı. Herkesin eve döndüğü, yorgunluğunu atmaya çalıştığı bu saatte kız anca uyanmış -aslında yeni uyanmamıştı, iki saatini süslenmeye harcamıştı ve vaktinin çoğu süslenmekten ziyade kendini izlemekle geçmişti- ve direkt gezmeye karar vermişti. Küçük bir çocuk kadar enerjikti ve zihni de tamamen canlıydı. Yere çakılmamak için ayakkabılarını düzgün giyip öyle koşmaya karar verdi ve yere çöktü. Çizmelerinin bağcıklarını bağlarken karşısındaki ağaca baktı, kendi adını taşıyordu bu ağaç. Mirabelle Ağacı.
Kızın doğum gününde çiçek açmaya başlar, kız okuldan dönüp tatil yapmak için buraya kaçtığında hafiften meyve vermeye başlar, kızın geri dönmesine yakın en güzel meyvelerini verir ve kız döndüğünde üstünde ne meyvesi ne de çiçeği kalırdı. Normalde yetimhanede kalması gereken bu genç kız, ortamın boğuculuğu, baskıcılığı ve sıkıcılığından bıktığı için üç dört yıl önce kaçarak bu ormanlık alandaki minik, yıkık dökük kulübeyi bulmuştu. Çok da ormanlık denemezdi de, evlerin sık olmadığı bol ağaçlı bir alandı işte. Pek insan olmadığı ve olan insanlar da onu iplemediği için burayı kendi evi bellemişti. Tabii ki her zaman burada kalmıyordu. Yokluğu belli olmasın diye arada yetimhaneye uğrar, selam verir, biraz da olay çıkarıp geri kaçardı. O kaos oradaki insanlara bir süre yeter, kızın yokluğunu sorgulamazlardı. Geçen hafta yangın çıkartmıştı ve uzun bir süre göze görünmemek en iyi seçenekti şu an için.
Kısa bir cebelleşmenin ardından sonunda bağcıklarla işi biten cadı, aynı enerjiyle zıplayarak kalktı ve ağaca koştu, "Bir taneciğim! Gitmeme çok az kaldı, yakında meyvelerini toplayacağım. Hazır ol, taam mı?" Ağaca sımsıkı sarıldı, kıkırdadı ve koşarak şehre doğru yol aldı. Odasını yaktığı gıcık hizmetçileri görmek istemediği için mecburen dar sokaklardan, kıytı köşeden gidiyordu. Kırık dökük duvarların arasında ilerlerken nispeten daha geniş bir yere çıktı, iki binanın arasında yedi sekiz basamaklı bir merdivenin önüne geldi. Yaşlı bir hanımefendi elinde poşetlerle merdivenleri çıkmaya çalışıyordu, zorlanıyor gibiydi sanki. Mirabelle tam yardım edecekti ki kadıncağızın poşetlerinden biri yırtılıverdi. Kağıt poşetteki tüm şeftaliler birer birer yere dökülürken kumral kız olabildiğince seri hareketlerle hepsini yakalamaya, düşenleri de toplamaya çalıştı. Bütün şeftalileri kucağına sığdıramayınca geniş eteğini bir örtü misali gerdi ve meyveleri oraya koydu. Eteğinin sonradan bağlamalı katlarından birinin düşümünü çözdü ve bir bohça gibi düğümledi, kadına verdi. Yaşlı kadın tatlı tatlı gülümsedi.
"Tanrı seni kutsasın güzel çocuğum, minnettarım sana. Nezaketin için sana söyleyebileceğimden çok daha fazla borçluyum evladım. Lütfen, istediğin kadar meyve al benden." dedi titreyen ince sesiyle. Mirabelle her ne kadar gerek olmadığını söylemek istediyse de bu tatlı hanımefendiyi kırmak istemediğinden gülümseyerek bir şeftali aldı.
"Hanımefendi, izin verin de size evinize kadar eşlik edeyim."
"Yok, yok! Daha gencim canım ben, evime kadar yürüyebilirim. Tek düşmanım merdivenler, yoksa her yere gidecek güç var bende!" İkisi de güldü ve kadın merdivenlerin hemen yanındaki evin kapısına doğru yöneldi. "Bak, demiştim evime kadar yürüyebilirim diye." dediğinde Mirabelle sesli kahkahasını içinde tutmamayı tercih etmişti. "Cidden yürüyebilirmişsiniz. İyi akşamlar hanımefendi!"
"İyi akşamlar çocuğum."
Yüzünde kalan gülümsemesiyle yoluna devam etti. Elindeki büyük, dudaklarıyla aynı renkteki pembe şeftaliyi ısırdı ve suyunun ağzının iki yanından akmasına izin verdi. Ağzına dolan tatla birlikte 'mmm!' sesi çıkarmayı da ihmal etmedi tabii. Sokaklar hafiften kirlileşmeye ve sisli hale gelmeye başlamıştı. Yol yakınken tekrar temiz hava ve doğal ortama geri dönesi gelmişti ama bir yandan da canı gezmek istiyordu. Bina aralarındaki yol bittiğinde sonunda Londra'nın en canlı yerine ulaşmıştı. Canlıydı falan ama... Yoksulluk, sakatlık ve pislik her yerdeydi, insanlar Londra sokaklarında güvenli olmayan ve marjinal bir yaşam sürmekteydi. Ayrıca aşırı iğrenç kokuyordu be! Bütün şehir her zaman nefes almayı zorlaştıran boğucu bir sisle kaplıydı. Bu sis öyle bir sisti ki, insanların kıyafetlerine bakarak üstlerindeki sisten falan ne kadar uzun süredir dışarıda ya da Londra'da olduklarını anlayabiliyordunuz. Beyaz kıyafetler bir haftadan kısa bir sürede simsiyah hale geliyordu. Yerler çamur, çöp ve dışkıyla kaplıydı. Londra'da binlerce at vardı ve haliyle oraya buraya pisleyip yollarına devam ederdi bu hayvanlar. Bu kadar fazla olunca da ne halk, ne de devlet tamamen kurtulmanın kesin bir yolunu bulamamıştı. Bulabildikleri en iyi çözüm, gazeteci çocuklar gibi çocukları bu 'kirleri' temizlemeleri için tutmaktı. Atları ulaşım aracı olarak kullanmak yeterince zalimken bir de çevreyi kirletiyorlardı... İnsanlar cidden rezil varlıklardı! Zate nehirler de her zaman insan atıklarıyla dolu olurdu ve temiz su bulmak neredeyse imkansızdı. Londra sokaklarında bir nebze olsun düzgün bir insanmış gibi görünebilmek için gün içerisinde sürekli el yüz yıkamalı, kıyafet değiştirmeli, sürekli parfüm sıkmalı hatta uzun, köpüklü bir banyo yapmanız gerekiyordu. Evlerin altındaki tıkanmış kanalizasyon ve lağımlardan gelen pis kokular üstünüze yapışır ve gitmezdi. Bütün dükkanların posterleri, tabelaları ve duvarları 'doğal atıklar' sebebiyle renk değiştirmeye başlamış, estetik görüntülerini kaybetmişlerdi.
İğrenç kokudan neredeyse kusacak duruma gelen kız, saçlarından bir tutamı burnuna tutarak ilerlemeye başladı. Nefes alınamayacak hale gelen bu şehirde kendi çiçek kokan saçlarını koklamak bir nebze olsun daha rahatlatıcı bir seçimdi çünkü. At arabalarının tekerleklerinin oluşturduğu çizgilerden ilerleyerek yoluna devam etti. Çamura veya daha kötü bir şeye basmak istemediğinden, diğer yerlere kıyasla daha temiz denilebilecek olan kısımdan ilerliyordu. Bir yandan da etrafına bakınıyordu. Güzel kıyafet dükkanları, ayakkabıcılar, çeşitli yemek satan yerler ve pastaneler... İyiydiler hoştular ama ortamın kirliliği hepsini bozuyordu. Böyle kirli bir ortamda yemek satmak da neydi bir kere? Hasta olacaklardı! Bir de balıkçılar yan yana dizilmişti... Halihazırda kötü kokan şehir bin kat daha korkunç kokar hale gelmişti... Etraftaki çeşitli meslek sahiplerine bakınıyordu sisin ardından görebildiği kadar. Terziler, kozmetikçiler, kapı kapı gezen satış elemanları, çiçekçiler, baca temizleyicileri, ayakkabıcılar, sandalyeciler, müzisyenler, ilaç satıcıları, ayakkabı boyacıları, insanları pek de umursamayan polisler, yorgun askerler, çöpçüler ve çilingirler... Aralarda çocuk işçiler de vardı. Ya yetimhanede yaşamayan sokak çocuklarıydı bunlar, ya da aile veya herhangi bir yetişkin zoruya çalıştırılan çocuklar. Büyü olmadan da gayet düzgün denilebilecek, kötünün iyisi bir hayat yaşayabiliyordu bu insanlar. Yani, kirliliği saymazsak. Adımlarını hızlandırarak Londra Köprüsü'ne gitti. Orası nispeten daha temiz gibiydi. İs biraz daha azdı ve köprüden at arabaları birazcık daha az geçerdi. Ve bunun altındaki asıl sebep ise... Buradaki sokak satıcılarının yemekleri çok güzeldi!
Köprüye adımını bastığı an tüm sokak satıcılarının tezgahlarından yemek toplamaya başladı.
"Merhaba beyefendi! Şu etli turtalardan iki tane, aynen evet şu orta boy olanlardan. Ay çok pahalı ama, karnım aç... Hiç mi indi- aa hediye mi? Teşekkür ederiiim! İyi akşamlar beyefendi!"
"Amanın, merhabalar güzel hanımefendi! Şu ceketli patatesler ne kadar da güzel görünüyor öyle. Bir tane alabilir miyim? Şu kocaman olan çok gözüme çarptı! Hihi, teşekkürler. Ama o kadar param yok... Yarısını versem? Yaaa, sağ olun! İyi akşamlar hanımefend- efendim? Aa, balık ve patates kızartması. Ayy tabii ki isterim, teşekkür ederim! Tuttuğunuz altın olsun ablacığım!"
"Merhabaaaa! Ayy, şu tereyağlı ekmekler mis gibi kokuyor. Şunu alabilir miyim lütfen? Hayır, yanındaki. Evet, evet o, büyük olan! Üstünden buhar çıkan! Hehe, çok teşekkürler. Oo, ucuzmuş ha! Şey şey şey, sıcak çikolata da alabilir miyim lütfen? Eheheh, ellerinize sağlık, iyi akşamlaaar!"
"Selam... Voah! Sandviçler çok güzel duruyor. Bir tane jambonlu, bir tane tavuklu, bir tane de hindi sandviç alabilir miyim lüfen? Eee, evet hepsini ben yiyeceğim... Evet şuralarda bir yerlere oturup yiyeceğim şimdi... Bir sorun mu var? Hıı, tamam. Teşekkürler, iyi akşamlar!"
"Merhaba! Aa, sen mi yönetiyorsun bu tezgahı? E ama sen benden küçüksün... Haha, tamam kızma ya bir şey demedim. Sen mi yapıyorsun bunların hepsini? Ooo, aferin sana. O zaman bu ablana da hepsini denemek düşer. Şu tarçınlı çörekten bir tane, şu Chelsea çöreğinden bir tane, meyveli tartlardan dört... Yok, beş tane! Hepsi farklı tip olsun ama, biri çilekli biri muzlu şeklinde, tamam mı? Şu rum toplarından da birkaç tane alayım. Uu, limonlu çizkek de iyi gider şimdi, tamam bir dilim de ondan alayım ben. O ne? Baharat keki ne bilmiyorum ama ondan da alayım ilginç duruyor. Bir de sana zahmet şunun içine çay doldurur musun kuzum? Bir iki fincan yetmeyecek gibi çünkü. Süt? Olur, süt de alayım. Ne kadar tuttu? ...Çüş. Ama seni sevdim, o yüzden bahşiş de vereceğim! Al bakim... Heh. Ellerine sağlık bebişim benim, artık sürekli müşterinim haberin olsun. Sürekli geleceğim buralara! İyi akşamlar ablasının gülü!"
Taşıyabileceğinden fazla yükle birlikte köprünün bir yerine örtü serdi, üstüne kuruldu ve ayaklarını aşağı sarkıtıp sallandırmaya başladı. O kadar oyalanmasına rağmen güneşin batışını izleme fırsatı yakalayabilmişti. Aldığı şeyleri sırayla yemeye başladı. Etli turtalardan ilkini bitirmiş, ikincisine başlamıştı ki yavru bir kedinin kendisine baktığını gördü. "Pspspsps," diyerek küçük kediciği kendine doğru çağırdı. Pofuduk, kahverengi tüyleri ve yeşil gözleri vardı bu minik kediciğin. Mirabelle kıkırdadı, "Bana ne kadar da benziyorsun öyle."
Turtanın yarısını bölüp kedinin önüne koydu, minik bebeği bir güzel sevgiye boğdu ve 'hadi ye' gibisinden bir şeyler mırıldanıp önüne döndü. Kedicik şapır şapır sesler çıkararak yemeye başladığında, gelen şapırtılar kızın gülmesine sebep oldu. Elindeki yemek bitince patateslere geçti. Balık sevmezdi. Balığı da kedinin önüne koydu ve patateslerle ilgilenmeye devam etti. Gözlerini karşısındaki güzel, renkli manzaradan çekmiyor, kulakları kedide, ağzındaki şeylerin tadını almaya çalışıyordu. Patates ne güzel bir şeydi öyle! Kızarmışı güzeldi, haşlanmışı da, fırınlanmışı da, püresi de, çorbası da... Her hali güzeldi. Düşündükçe karnı guruldadı, karnı guruldayınca kaşlarını çattı ve karnına döndü. "Zaten az önce sana bir sürü şey gönderdim, neyin gurultusu bu kardeşim ya?" diye söylendi. Tüm patatesleri bitirdiğinde kedicik hala etli turtayla meşguldü. Kız gülümsedi ve kedinin başını biraz daha okşadı. Bu sefer elini çekmedi, kediyi seve seve diğer şeyleri de gömdü. Sandviçlerin içindeki etlerden birer parça çıkarıp kedinin önüne koydu, öyle yedi. Yemekleri bitirip tatlılara geçti sonra. Sütün bir kısmını ayırdı, su kattı, kediye verdi, öyle içti. Kısa bir sürede dağ gibi yemeklerin hepsini bitirdi, kediye baktı. Minik yavru da sonunda her şeyi bitirmiş, sütünü içiyordu. İkisinin de yeşil gözleri birbirine döndü ve karınlarının doymasının getirdiği rahatlıkla sessizce geğirdiler. Kız tekrar kıkırdadı, boşalan kucağına kediyi çekti.
"Annen nerede senin?" diye sordu kediye, sanki anlayacakmış gibi.
"Miyav."
"Hıı, tamam o zaman."
Minik bir sessizlik. Gün batımını izleyen iki çift yeşil göz, kafası okşanan bir yavru kedi. Turuncu ve lacivertin birbirine sarıldığı, suya yansıyıp dalgalandığı hoş bir manzara. Her ne kadar şehrin sis ve kirliliği güzelliği bozmaya çalışsa da doğa ana her zaman galip geliyordu. Bulutlu bir hava vardı ama bulutlu dediğine bakmayın, üç beş minik bulut vardı. Sevimlilerdi. Londra'da değil de, belki de Diagon yolu veya Hogsmeade'de arkadaşlarıyla gezmeye gidebileceği türden bir akşamdı bu akşam. Bu yaz pek fazla sosyalleşememişti, daha çok kendi kendine vakit geçirmişti ve dürüst olmak gerekirse sosyal ortamları özlüyordu. Haftada birkaç kere tavernada sabaha kadar şarkı söylerdi, tek sosyal interaksiyonu buydu. Tavernaya da hiç yaşıtı gelmezdi. Genelde ya zengin, burnu havada insanlar ya da kendisine sulanan yaşlı abazalar. Arada da ilgi çekici insanlar gelirdi. Dünyayı gezen tüccarlar, yakışıklı delikanlılar, günün yorgunluğunu atmaya gelen seherbazlar... Sürekli gelen müşterileri düşündü, ilgisini çekenler arasında yaşıtı gibi duran ama Mirabelle ile daha önce hi konuşmaya tenezzül etmeyen bir çocuk, rengarenk giyinen ve sürekli gülen bir memur ve kızıl bir seherbaz vardı, diğerlerini yine arada görse de son zamanlarda pek görmemişti kadını. Belki de meşguldü, seherbazlık zor işti sonuçta. Kadın, kızın aklında beş saniye bile durmadı ve silindi, yerini başka düşünceler aldı.
"Kedicik, annen gelmiyor..." diye mırıldandı. "Annen yok mu?"
Kedi kıpırdandı, kızın kucağında arkasını döndü. Denizi ve göğü izleyen gözleri şimdi kızınkilere odaklanmıştı, "Miyav."
"Hehe, benim de yok. Aslında, belki de vardır. Bilmiyorum. Yetim olmanın en kötü tarafı da bu ya, terk mi edildin yoksa öldüler mi bilemiyorsun. Öldülerse sorun yok ama terk edildiysem asla affetmem onları. Sebepleri ne olursa olsun." iç çekti. "Oysa ben iyi günde de, kötü günde de iyi bir evlat olabilirdim. Kendileri kaybeder, önemli değil." Sustu.
"Hem, bu kadar güzel bir kızı terk edecek kadar aptallarsa zaten o ortamda bulunmamak benim için daha iyi! Baksana, mükemmelim. Tek bir kusurum bile yok. Oh, kendi başımın çaresine de bakabiliyorum. Aile maile sıkar beni, özgürlüğe alıştım. Şimdi biri çıkıp gelse dese ben senin annenim, hiç umursa..." Durdu.
"Umursamaz mıydım cidden?" Kediye sarıldı. "Umursayabilirdim. Bilmiyorum, daha önce kimse gelip annem olduğunu söylemedi ki! Yaşamadığım şeylere ne tepki vereceğimi nereden bileyim ben? Ama... Teşekkür ederdim sanırım. Sonuçta hala hayattayım. Her sabah yeni bir güne gözlerimi açabiliyorum, sağlıklıyım, mutluyum, istediğim her şeyi yapabiliyorum. Öldürebilirlerdi de beni ama yapmamışlar. Buna da şükür, değil mi kediciğim?" güldü. Yerinden fırlayıp neşeyle zıplamaya, bağırmaya başladı. "Yaşadığım için çok mutluyum!"
Garip garip bakan insanları umursamadan neşesini dışarı vurdu. Kediye sarılarak hopladı, zıpladı, kahkaha attı. Hayattaydı ve yaşadığını tekrar tekrar hissetmek güzeldi. Belki de ailesi şu an aşırı lüks ve mutlu bir hayata sahipti o olmadan, belki de açlıktan ağızları kokuyordu, belki de ölmüşlerdi. Önemli değildi onun için, sonuçta şu anki kahkahalarını biraz da olsa onlara borçluydu. Nefes nefese kalana kadar güldü, zıpladı. Sonra tekrar örtünün üstüne oturdu, bu sefer bağdaş kurdu.
"Kediciğim, hadi tahmin oyunu oynayalım! Annemin ve babamın görünüşlerini, mesleklerini, kişiliklerini falan tahmin etmeye çalışalım!" dedi gülerek. Kedi tekrar miyavladı ve Mirabelle bunu onay olarak kabul etti.
"Benceeee... Annemin saçları açık renktir. Yani benimkinden daha açık. Sarışın değildir de, mesela benim gibi kumral olabilir. Daha açık bir kumral ama böyle, kırmızı veya sarıya yakın olabilir. Ya da direkt kızıl da olabilir, bilemedim şimdi. Düz saçlı değildir kesinlikle, dalgalı veya kıvırcıktır. Belki de benim gibi bukleli de olabilir. Ama saçları benimki kadar uzun değildir. Çocuğuna bakmayan birinin saçlarına bakmayacağını düşünüyorum. Daha doğrusu, umuyorum. Bir tutam saçtan daha değersiz görüldüğümü düşünmek istemiyorum. Fiziği de düzgündür, çünkü ben çok seksiyim, annem de öyledir. Başka başka... Mesleği nedir acaba? Bilemedim şimdi... Seherbaz olsa bilirdim ya galiba. Gezgin bir şeydir böyle, oradan oraya gidip duran bir şey. Ev hanımı değildir, benle aynı kanı taşıyan insanlar böyle bir şeyi kendine yediremez bence. Özgür ruhlu, zeki bir kadındır. Gerçi çok da zeki değil, kaçırdığı fırsata bakar mısın? On altı yılını benle geçirebilecekken... Neyse iyi düşünelim, belki ölmüştür. Babam... Onun saçı koyudur gibime geliyor. Siyah olabilir, benimkinden biraz daha koyu bir kahverengi olabilir, belki de beyazları çıkmaya başlamıştır. Gözleri açık renktir, anneminkini bilmiyorum ama babam açık renk gözlü biri gibi geliyor, mavi olur yeşil olur ne bileyim ela, kehribar falan. Anneme nispeten daha sakindir sanki. Satış elemanı diyeceğim ama o kadar basit bir meslek benim ailemden çıkmaz. Seherbaz? Yakışıyor bak. Ama olsa bilirdim... Bilmez miydim? Bu da salaktır. Bu da benle ilgilenmemiş. Mal. Acaba evliler midir yoksa yanlışl... Oha, dur!"
Hızla yerinde doğruldu.
"LAN YOKSA BENİM ANNEM HAYAT KADINI MI?!" diye bağırdı istemsizce. Gözler yine kendine döndü. Elini ağzına götürdü ve diğer eliyle bir şey yok işareti yaptı. Böyle bir şey mümkün olamazdı, değil mi? Gerçi, kendisinin flörtöz ve ilişki meraklısı kişiliğini düşününce... "AMAN TANRIM, YOKSA BEN BİR OR-" Kedicik, patisiyle kızın ağzına vurdu. "Haklısın. Amaan, salla, olmuşla ölmüşe çare yok. İkisini de öldü sayıp geleceğe odaklanalım. OHA OHA, FİKRİM GELDİ! Kedicik, az önce sayende geleceğimi planladım! Sağ olasın kuzum! Ha bu arada haberin olsun, seni evlat ediniyorum. Adını da Su İti koyuyorum. Hayırlı olsun. Hadi eve gidelim!" dedi, yerinden sırçayarak kalktı ve eşyalarını, çöpünü, zartını zurtunu toplayarak izinsiz ödünç aldığı evine doğru yol aldı. Yine Londra sokaklarından geçiyordu.
"TEMİZLEYİN LAN ŞU SOKAKLARI, LEŞ GİBİ BOK KOKUYOR BE!"