17 Nisan, 2026 08:54:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Mirabelle Starlight

Sayfa: 1 ... 6 7 [8]
106
1865-1866 Eğitim Öğretim Yılı / Ynt: IV. Kompartıman
« : 18 Kasım, 2021 14:29:12 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kendi boyunu aşan valizlerini bagaj vagonuna yolladıktan sonra elinde kalan üç beş parça eşyasıyla birlikte kendine yer aramaya başladı Mirabelle. Kompartımanlardan tam ortada olanı gözüne kestirip içeri daldı. Gözlerini etrafta şöyle bir gezdirdi, sataşacak kurban bulamadığına göre fazla erken gelmişti belli ki. Ama ne yapsın, okula gidecek olmak her yıl aynı heyecanı getiriyordu ona. Çoğu yaşıtı okula gitmekten hoşlanmazdı ama sosyalleşme delisi olan Mirabelle için okul, tatilden daha iyiydi. Okulda yaydığı dedikodular, çıkarttığı kaoslar, her akşam çıkan lezzetli yemekler, kocaman ve sıcak yatağı, gecenin köründe mutfaktan yemek çalarken artık ona alışmış olan ev cinleriyle ettiği sohbetler... Bunları tatilde elde edemiyordu. Tatilin tek artıları akşama kadar uyumak ve sabaha kadar eğlenebiliyor olmasıydı, en güzel yanı da tavernaydı. Okulun da tek kötü yanı buydu işte, tavernaya okul varken kaçmadığı sürece gitmesi pek de mümkün değildi sonuçta.

Sataşabileceği çok insan olmadığını görmek üzücüydü. Ya şu an çekmek istemeyeceği, sevmediği insanlar vardı, ya da sataşmaya çekineceği ciddi tipler. Sonra birini fark etti; Apollon. Apollon'la gayet samimilerdi!

"Polly!" diyerek çocuğun üstüne yarınlar yokmuşçasına zıplayıverdi. "Nasılsın görüşmeyeli? Tüm yaz bana bir mektup bile göndermeyen hayırsızlar listesinde adın var Polly. Çok ayıp. Arkadaşız sanıyordum..." diye sahte bir hüzünle konuştu. Sonra da çocuğun kucağında oturduğunu fark edip tatlı tatlı güldü ve yanına oturdu. "Bahane kabul etmiyorum!" diye açıklama yapmaya çalışan çocuğu, "demek ki tatilde o kadar eğlenmişsin ki okuldaki arkadaşların aklına gelmemiş ha... Öyle olsun..." dedi role iyice bürünerek. Ağlamaklı bir ifade yerleştirdi yüzüne, sesini titreterek konuştu. "Belki de aslında beni arkadaşın olarak görmüyorsundur... Biliyordum beni sadece çıkarttığım ders notları için yanında tuttuğunu... Ühühühü!" birdenbire yüzünü avuçlarına gömerek ağlamaya başladı.

Yanındaki çocuk şoka girip ne yapacağını bilemez hale geldiğinde gülmemek çok zordu Mirabelle için. Panikleyen büyücü, 'yok, öyle değil!' gibisinden şeyler söyleyerek kızı teselli etmeye çalışmaya başladığında kız kendini tutmayı bıraktı ve sesli kahkahalar atmaya başladı. Ellerini iki yanına koyduğunda yüzünde ağlamaya dair gram iz yoktu, ne bir gözyaşı, ne bir kızarıklık.

"Bunu sürekli yapıyorum ve her seferinde inanıyorsun! Ay çatlayacağım, yıllardır hep işe yarıyor! Ahahah!"

Bir süre güldükten sonra sonunda durulabildi. Gülmekten nefes nefese kalmıştı ve karnı acıyordu. "Polly, kuzum, bu kadar saf olma bak seni çok üzerler he..." dedi nefeslerinin arasından. Sonra oturdukları yere ve çevresine bakınmaya başladı. Anılar aklına doluyordu şu an. Birinci sınıfta da aynı yerdeydi, yanında Apollon'la. Büyü hakkında en ufak bir bilgisi olmayan ve okula başlamadan önce aldığı kitaplardan öğrendiği bilgiler dışında her şeye şok olan bir kızdı o zamanlar. Asasını ve süpürgesini kullanmak için can atmasına rağmen okul açılmadan önce kullanamadığı için çok ağlamıştı. O yüzden trene ilk bindiğinde heyecandan bayılacak gibiydi. Zaten bu haldeyken bir de yanına oturan Apollon kızı iyice şoka sokmuştu.

"Eheh, hatırlıyor musun? Birinci sınıfa başlarken de yine tam bu yerde oturuyorduk. Albüm ve çikolatalı kurbağa olayı hani. Ay, çok güzeldi."

107
Birleşik Krallık / Ynt: Annem ve Kızım
« : 17 Kasım, 2021 12:22:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Okumak isteyenler yol yakınken vazgeçebilir, 2415 kelime. Yarısında da Mira boş yapıyor.

Evden dışarı fırlarken bağcıklarını bile bağlamadığı çizmelerinin dilini düzeltmeye çalışıyordu. Tamamen enerji doluydu ve bu fazla enerjisini atması lazımdı. Herkesin eve döndüğü, yorgunluğunu atmaya çalıştığı bu saatte kız anca uyanmış -aslında yeni uyanmamıştı, iki saatini süslenmeye harcamıştı ve vaktinin çoğu süslenmekten ziyade kendini izlemekle geçmişti- ve direkt gezmeye karar vermişti. Küçük bir çocuk kadar enerjikti ve zihni de tamamen canlıydı. Yere çakılmamak için ayakkabılarını düzgün giyip öyle koşmaya karar verdi ve yere çöktü. Çizmelerinin bağcıklarını bağlarken karşısındaki ağaca baktı, kendi adını taşıyordu bu ağaç. Mirabelle Ağacı.

Kızın doğum gününde çiçek açmaya başlar, kız okuldan dönüp tatil yapmak için buraya kaçtığında hafiften meyve vermeye başlar, kızın geri dönmesine yakın en güzel meyvelerini verir ve kız döndüğünde üstünde ne meyvesi ne de çiçeği kalırdı. Normalde yetimhanede kalması gereken bu genç kız, ortamın boğuculuğu, baskıcılığı ve sıkıcılığından bıktığı için üç dört yıl önce kaçarak bu ormanlık alandaki minik, yıkık dökük kulübeyi bulmuştu. Çok da ormanlık denemezdi de, evlerin sık olmadığı bol ağaçlı bir alandı işte. Pek insan olmadığı ve olan insanlar da onu iplemediği için burayı kendi evi bellemişti. Tabii ki her zaman burada kalmıyordu. Yokluğu belli olmasın diye arada yetimhaneye uğrar, selam verir, biraz da olay çıkarıp geri kaçardı. O kaos oradaki insanlara bir süre yeter, kızın yokluğunu sorgulamazlardı. Geçen hafta yangın çıkartmıştı ve uzun bir süre göze görünmemek en iyi seçenekti şu an için.

Kısa bir cebelleşmenin ardından sonunda bağcıklarla işi biten cadı, aynı enerjiyle zıplayarak kalktı ve ağaca koştu, "Bir taneciğim! Gitmeme çok az kaldı, yakında meyvelerini toplayacağım. Hazır ol, taam mı?" Ağaca sımsıkı sarıldı, kıkırdadı ve koşarak şehre doğru yol aldı. Odasını yaktığı gıcık hizmetçileri görmek istemediği için mecburen dar sokaklardan, kıytı köşeden gidiyordu. Kırık dökük duvarların arasında ilerlerken nispeten daha geniş bir yere çıktı, iki binanın arasında yedi sekiz basamaklı bir merdivenin önüne geldi. Yaşlı bir hanımefendi elinde poşetlerle merdivenleri çıkmaya çalışıyordu, zorlanıyor gibiydi sanki. Mirabelle tam yardım edecekti ki kadıncağızın poşetlerinden biri yırtılıverdi. Kağıt poşetteki tüm şeftaliler birer birer yere dökülürken kumral kız olabildiğince seri hareketlerle hepsini yakalamaya, düşenleri de toplamaya çalıştı. Bütün şeftalileri kucağına sığdıramayınca geniş eteğini bir örtü misali gerdi ve meyveleri oraya koydu. Eteğinin sonradan bağlamalı katlarından birinin düşümünü çözdü ve bir bohça gibi düğümledi, kadına verdi. Yaşlı kadın tatlı tatlı gülümsedi.

"Tanrı seni kutsasın güzel çocuğum, minnettarım sana. Nezaketin için sana söyleyebileceğimden çok daha fazla borçluyum evladım. Lütfen, istediğin kadar meyve al benden." dedi titreyen ince sesiyle. Mirabelle her ne kadar gerek olmadığını söylemek istediyse de bu tatlı hanımefendiyi kırmak istemediğinden gülümseyerek bir şeftali aldı.

"Hanımefendi, izin verin de size evinize kadar eşlik edeyim."

"Yok, yok! Daha gencim canım ben, evime kadar yürüyebilirim. Tek düşmanım merdivenler, yoksa her yere gidecek güç var bende!"  İkisi de güldü ve kadın merdivenlerin hemen yanındaki evin kapısına doğru yöneldi. "Bak, demiştim evime kadar yürüyebilirim diye." dediğinde Mirabelle sesli kahkahasını içinde tutmamayı tercih etmişti. "Cidden yürüyebilirmişsiniz. İyi akşamlar hanımefendi!"

"İyi akşamlar çocuğum."

Yüzünde kalan gülümsemesiyle yoluna devam etti. Elindeki büyük, dudaklarıyla aynı renkteki pembe şeftaliyi ısırdı ve suyunun ağzının iki yanından akmasına izin verdi. Ağzına dolan tatla birlikte 'mmm!' sesi çıkarmayı da ihmal etmedi tabii. Sokaklar hafiften kirlileşmeye ve sisli hale gelmeye başlamıştı. Yol yakınken tekrar temiz hava ve doğal ortama geri dönesi gelmişti ama bir yandan da canı gezmek istiyordu. Bina aralarındaki yol bittiğinde sonunda Londra'nın en canlı yerine ulaşmıştı. Canlıydı falan ama... Yoksulluk, sakatlık ve pislik her yerdeydi, insanlar Londra sokaklarında güvenli olmayan ve marjinal bir yaşam sürmekteydi. Ayrıca aşırı iğrenç kokuyordu be! Bütün şehir her zaman nefes almayı zorlaştıran boğucu bir sisle kaplıydı. Bu sis öyle bir sisti ki, insanların kıyafetlerine bakarak üstlerindeki sisten falan ne kadar uzun süredir dışarıda ya da Londra'da olduklarını anlayabiliyordunuz. Beyaz kıyafetler bir haftadan kısa bir sürede simsiyah hale geliyordu. Yerler çamur, çöp ve dışkıyla kaplıydı. Londra'da binlerce at vardı ve haliyle oraya buraya pisleyip yollarına devam ederdi bu hayvanlar. Bu kadar fazla olunca da ne halk, ne de devlet tamamen kurtulmanın kesin bir yolunu bulamamıştı. Bulabildikleri en iyi çözüm, gazeteci çocuklar gibi çocukları bu 'kirleri' temizlemeleri için tutmaktı. Atları ulaşım aracı olarak kullanmak yeterince zalimken bir de çevreyi kirletiyorlardı... İnsanlar cidden rezil varlıklardı! Zate nehirler de her zaman insan atıklarıyla dolu olurdu ve temiz su bulmak neredeyse imkansızdı. Londra sokaklarında bir nebze olsun düzgün bir insanmış gibi görünebilmek için gün içerisinde sürekli el yüz yıkamalı, kıyafet değiştirmeli, sürekli parfüm sıkmalı hatta uzun, köpüklü bir banyo yapmanız gerekiyordu. Evlerin altındaki tıkanmış kanalizasyon ve lağımlardan gelen pis kokular üstünüze yapışır ve gitmezdi. Bütün dükkanların posterleri, tabelaları ve duvarları 'doğal atıklar' sebebiyle renk değiştirmeye başlamış, estetik görüntülerini kaybetmişlerdi.

İğrenç kokudan neredeyse kusacak duruma gelen kız, saçlarından bir tutamı burnuna tutarak ilerlemeye başladı. Nefes alınamayacak hale gelen bu şehirde kendi çiçek kokan saçlarını koklamak bir nebze olsun daha rahatlatıcı bir seçimdi çünkü. At arabalarının tekerleklerinin oluşturduğu çizgilerden ilerleyerek yoluna devam etti. Çamura veya daha kötü bir şeye basmak istemediğinden, diğer yerlere kıyasla daha temiz denilebilecek olan kısımdan ilerliyordu. Bir yandan da etrafına bakınıyordu. Güzel kıyafet dükkanları, ayakkabıcılar, çeşitli yemek satan yerler ve pastaneler... İyiydiler hoştular ama ortamın kirliliği hepsini bozuyordu. Böyle kirli bir ortamda yemek satmak da neydi bir kere? Hasta olacaklardı! Bir de balıkçılar yan yana dizilmişti... Halihazırda kötü kokan şehir bin kat daha korkunç kokar hale gelmişti... Etraftaki çeşitli meslek sahiplerine bakınıyordu sisin ardından görebildiği kadar. Terziler, kozmetikçiler, kapı kapı gezen satış elemanları, çiçekçiler, baca temizleyicileri, ayakkabıcılar, sandalyeciler, müzisyenler, ilaç satıcıları, ayakkabı boyacıları, insanları pek de umursamayan polisler, yorgun askerler, çöpçüler ve çilingirler... Aralarda çocuk işçiler de vardı. Ya yetimhanede yaşamayan sokak çocuklarıydı bunlar, ya da aile veya herhangi bir yetişkin zoruya çalıştırılan çocuklar. Büyü olmadan da gayet düzgün denilebilecek, kötünün iyisi bir hayat yaşayabiliyordu bu insanlar. Yani, kirliliği saymazsak. Adımlarını hızlandırarak Londra Köprüsü'ne gitti. Orası nispeten daha temiz gibiydi. İs biraz daha azdı ve köprüden at arabaları birazcık daha az geçerdi. Ve bunun altındaki asıl sebep ise... Buradaki sokak satıcılarının yemekleri çok güzeldi!

Köprüye adımını bastığı an tüm sokak satıcılarının tezgahlarından yemek toplamaya başladı.

"Merhaba beyefendi! Şu etli turtalardan iki tane, aynen evet şu orta boy olanlardan. Ay çok pahalı ama, karnım aç... Hiç mi indi- aa hediye mi? Teşekkür ederiiim! İyi akşamlar beyefendi!"

"Amanın, merhabalar güzel hanımefendi! Şu ceketli patatesler ne kadar da güzel görünüyor öyle. Bir tane alabilir miyim? Şu kocaman olan çok gözüme çarptı! Hihi, teşekkürler. Ama o kadar param yok... Yarısını versem? Yaaa, sağ olun! İyi akşamlar hanımefend- efendim? Aa, balık ve patates kızartması. Ayy tabii ki isterim, teşekkür ederim! Tuttuğunuz altın olsun ablacığım!"

"Merhabaaaa! Ayy, şu tereyağlı ekmekler mis gibi kokuyor. Şunu alabilir miyim lütfen? Hayır, yanındaki. Evet, evet o, büyük olan! Üstünden buhar çıkan! Hehe, çok teşekkürler. Oo, ucuzmuş ha! Şey şey şey, sıcak çikolata da alabilir miyim lütfen? Eheheh, ellerinize sağlık, iyi akşamlaaar!"

"Selam... Voah! Sandviçler çok güzel duruyor. Bir tane jambonlu, bir tane tavuklu, bir tane de hindi sandviç alabilir miyim lüfen? Eee, evet hepsini ben yiyeceğim... Evet şuralarda bir yerlere oturup yiyeceğim şimdi... Bir sorun mu var? Hıı, tamam. Teşekkürler, iyi akşamlar!"

"Merhaba! Aa, sen mi yönetiyorsun bu tezgahı? E ama sen benden küçüksün... Haha, tamam kızma ya bir şey demedim. Sen mi yapıyorsun bunların hepsini? Ooo, aferin sana. O zaman bu ablana da hepsini denemek düşer. Şu tarçınlı çörekten bir tane, şu Chelsea çöreğinden bir tane, meyveli tartlardan dört... Yok, beş tane! Hepsi farklı tip olsun ama, biri çilekli biri muzlu şeklinde, tamam mı? Şu rum toplarından da birkaç tane alayım. Uu, limonlu çizkek de iyi gider şimdi, tamam bir dilim de ondan alayım ben. O ne? Baharat keki ne bilmiyorum ama ondan da alayım ilginç duruyor. Bir de sana zahmet şunun içine çay doldurur musun kuzum? Bir iki fincan yetmeyecek gibi çünkü. Süt? Olur, süt de alayım. Ne kadar tuttu? ...Çüş. Ama seni sevdim, o yüzden bahşiş de vereceğim! Al bakim... Heh. Ellerine sağlık bebişim benim, artık sürekli müşterinim haberin olsun. Sürekli geleceğim buralara! İyi akşamlar ablasının gülü!"

Taşıyabileceğinden fazla yükle birlikte köprünün bir yerine örtü serdi, üstüne kuruldu ve ayaklarını aşağı sarkıtıp sallandırmaya başladı. O kadar oyalanmasına rağmen güneşin batışını izleme fırsatı yakalayabilmişti. Aldığı şeyleri sırayla yemeye başladı. Etli turtalardan ilkini bitirmiş, ikincisine başlamıştı ki yavru bir kedinin kendisine baktığını gördü. "Pspspsps," diyerek küçük kediciği kendine doğru çağırdı. Pofuduk, kahverengi tüyleri ve yeşil gözleri vardı bu minik kediciğin. Mirabelle kıkırdadı, "Bana ne kadar da benziyorsun öyle."

Turtanın yarısını bölüp kedinin önüne koydu, minik bebeği bir güzel sevgiye boğdu ve 'hadi ye' gibisinden bir şeyler mırıldanıp önüne döndü. Kedicik şapır şapır sesler çıkararak yemeye başladığında, gelen şapırtılar kızın gülmesine sebep oldu. Elindeki yemek bitince patateslere geçti. Balık sevmezdi. Balığı da kedinin önüne koydu ve patateslerle ilgilenmeye devam etti. Gözlerini karşısındaki güzel, renkli manzaradan çekmiyor, kulakları kedide, ağzındaki şeylerin tadını almaya çalışıyordu. Patates ne güzel bir şeydi öyle! Kızarmışı güzeldi, haşlanmışı da, fırınlanmışı da, püresi de, çorbası da... Her hali güzeldi. Düşündükçe karnı guruldadı, karnı guruldayınca kaşlarını çattı ve karnına döndü. "Zaten az önce sana bir sürü şey gönderdim, neyin gurultusu bu kardeşim ya?" diye söylendi. Tüm patatesleri bitirdiğinde kedicik hala etli turtayla meşguldü. Kız gülümsedi ve kedinin başını biraz daha okşadı. Bu sefer elini çekmedi, kediyi seve seve diğer şeyleri de gömdü. Sandviçlerin içindeki etlerden birer parça çıkarıp kedinin önüne koydu, öyle yedi. Yemekleri bitirip tatlılara geçti sonra. Sütün bir kısmını ayırdı, su kattı, kediye verdi, öyle içti. Kısa bir sürede dağ gibi yemeklerin hepsini bitirdi, kediye baktı. Minik yavru da sonunda her şeyi bitirmiş, sütünü içiyordu. İkisinin de yeşil gözleri birbirine döndü ve karınlarının doymasının getirdiği rahatlıkla sessizce geğirdiler. Kız tekrar kıkırdadı, boşalan kucağına kediyi çekti.

"Annen nerede senin?" diye sordu kediye, sanki anlayacakmış gibi.

"Miyav."

"Hıı, tamam o zaman."

Minik bir sessizlik. Gün batımını izleyen iki çift yeşil göz, kafası okşanan bir yavru kedi. Turuncu ve lacivertin birbirine sarıldığı, suya yansıyıp dalgalandığı hoş bir manzara. Her ne kadar şehrin sis ve kirliliği güzelliği bozmaya çalışsa da doğa ana her zaman galip geliyordu. Bulutlu bir hava vardı ama bulutlu dediğine bakmayın, üç beş minik bulut vardı. Sevimlilerdi. Londra'da değil de, belki de Diagon yolu veya Hogsmeade'de arkadaşlarıyla gezmeye gidebileceği türden bir akşamdı bu akşam. Bu yaz pek fazla sosyalleşememişti, daha çok kendi kendine vakit geçirmişti ve dürüst olmak gerekirse sosyal ortamları özlüyordu. Haftada birkaç kere tavernada sabaha kadar şarkı söylerdi, tek sosyal interaksiyonu buydu. Tavernaya da hiç yaşıtı gelmezdi. Genelde ya zengin, burnu havada insanlar ya da kendisine sulanan yaşlı abazalar. Arada da ilgi çekici insanlar gelirdi. Dünyayı gezen tüccarlar, yakışıklı delikanlılar, günün yorgunluğunu atmaya gelen seherbazlar... Sürekli gelen müşterileri düşündü, ilgisini çekenler arasında yaşıtı gibi duran ama Mirabelle ile daha önce hi konuşmaya tenezzül etmeyen bir çocuk, rengarenk giyinen ve sürekli gülen bir memur ve kızıl bir seherbaz vardı, diğerlerini yine arada görse de son zamanlarda pek görmemişti kadını. Belki de meşguldü, seherbazlık zor işti sonuçta. Kadın, kızın aklında beş saniye bile durmadı ve silindi, yerini başka düşünceler aldı.

"Kedicik, annen gelmiyor..." diye mırıldandı. "Annen yok mu?"

Kedi kıpırdandı, kızın kucağında arkasını döndü. Denizi ve göğü izleyen gözleri şimdi kızınkilere odaklanmıştı, "Miyav."

"Hehe, benim de yok. Aslında, belki de vardır. Bilmiyorum. Yetim olmanın en kötü tarafı da bu ya, terk mi edildin yoksa öldüler mi bilemiyorsun. Öldülerse sorun yok ama terk edildiysem asla affetmem onları. Sebepleri ne olursa olsun." iç çekti. "Oysa ben iyi günde de, kötü günde de iyi bir evlat olabilirdim. Kendileri kaybeder, önemli değil." Sustu.

"Hem, bu kadar güzel bir kızı terk edecek kadar aptallarsa zaten o ortamda bulunmamak benim için daha iyi! Baksana, mükemmelim. Tek bir kusurum bile yok. Oh, kendi başımın çaresine de bakabiliyorum. Aile maile sıkar beni, özgürlüğe alıştım. Şimdi biri çıkıp gelse dese ben senin annenim, hiç umursa..." Durdu.

"Umursamaz mıydım cidden?" Kediye sarıldı. "Umursayabilirdim. Bilmiyorum, daha önce kimse gelip annem olduğunu söylemedi ki! Yaşamadığım şeylere ne tepki vereceğimi nereden bileyim ben? Ama... Teşekkür ederdim sanırım. Sonuçta hala hayattayım. Her sabah yeni bir güne gözlerimi açabiliyorum, sağlıklıyım, mutluyum, istediğim her şeyi yapabiliyorum. Öldürebilirlerdi de beni ama yapmamışlar. Buna da şükür, değil mi kediciğim?" güldü. Yerinden fırlayıp neşeyle zıplamaya, bağırmaya başladı. "Yaşadığım için çok mutluyum!"

Garip garip bakan insanları umursamadan neşesini dışarı vurdu. Kediye sarılarak hopladı, zıpladı, kahkaha attı. Hayattaydı ve yaşadığını tekrar tekrar hissetmek güzeldi. Belki de ailesi şu an aşırı lüks ve mutlu bir hayata sahipti o olmadan, belki de açlıktan ağızları kokuyordu, belki de ölmüşlerdi. Önemli değildi onun için, sonuçta şu anki kahkahalarını biraz da olsa onlara borçluydu. Nefes nefese kalana kadar güldü, zıpladı. Sonra tekrar örtünün üstüne oturdu, bu sefer bağdaş kurdu.

"Kediciğim, hadi tahmin oyunu oynayalım! Annemin ve babamın görünüşlerini, mesleklerini, kişiliklerini falan tahmin etmeye çalışalım!" dedi gülerek. Kedi tekrar miyavladı ve Mirabelle bunu onay olarak kabul etti.

"Benceeee... Annemin saçları açık renktir. Yani benimkinden daha açık. Sarışın değildir de, mesela benim gibi kumral olabilir. Daha açık bir kumral ama böyle, kırmızı veya sarıya yakın olabilir. Ya da direkt kızıl da olabilir, bilemedim şimdi. Düz saçlı değildir kesinlikle, dalgalı veya kıvırcıktır. Belki de benim gibi bukleli de olabilir. Ama saçları benimki kadar uzun değildir. Çocuğuna bakmayan birinin saçlarına bakmayacağını düşünüyorum. Daha doğrusu, umuyorum. Bir tutam saçtan daha değersiz görüldüğümü düşünmek istemiyorum. Fiziği de düzgündür, çünkü ben çok seksiyim, annem de öyledir. Başka başka... Mesleği nedir acaba? Bilemedim şimdi... Seherbaz olsa bilirdim ya galiba. Gezgin bir şeydir böyle, oradan oraya gidip duran bir şey. Ev hanımı değildir, benle aynı kanı taşıyan insanlar böyle bir şeyi kendine yediremez bence. Özgür ruhlu, zeki bir kadındır. Gerçi çok da zeki değil, kaçırdığı fırsata bakar mısın? On altı yılını benle geçirebilecekken... Neyse iyi düşünelim, belki ölmüştür. Babam... Onun saçı koyudur gibime geliyor. Siyah olabilir, benimkinden biraz daha koyu bir kahverengi olabilir, belki de beyazları çıkmaya başlamıştır. Gözleri açık renktir, anneminkini bilmiyorum ama babam açık renk gözlü biri gibi geliyor, mavi olur yeşil olur ne bileyim ela, kehribar falan. Anneme nispeten daha sakindir sanki. Satış elemanı diyeceğim ama o kadar basit bir meslek benim ailemden çıkmaz. Seherbaz? Yakışıyor bak. Ama olsa bilirdim... Bilmez miydim? Bu da salaktır. Bu da benle ilgilenmemiş. Mal. Acaba evliler midir yoksa yanlışl... Oha, dur!"

Hızla yerinde doğruldu.

"LAN YOKSA BENİM ANNEM HAYAT KADINI MI?!" diye bağırdı istemsizce. Gözler yine kendine döndü. Elini ağzına götürdü ve diğer eliyle bir şey yok işareti yaptı. Böyle bir şey mümkün olamazdı, değil mi? Gerçi, kendisinin flörtöz ve ilişki meraklısı kişiliğini düşününce... "AMAN TANRIM, YOKSA BEN BİR OR-" Kedicik, patisiyle kızın ağzına vurdu. "Haklısın. Amaan, salla, olmuşla ölmüşe çare yok. İkisini de öldü sayıp geleceğe odaklanalım. OHA OHA, FİKRİM GELDİ! Kedicik, az önce sayende geleceğimi planladım! Sağ olasın kuzum! Ha bu arada haberin olsun, seni evlat ediniyorum. Adını da Su İti koyuyorum. Hayırlı olsun. Hadi eve gidelim!" dedi, yerinden sırçayarak kalktı ve eşyalarını, çöpünü, zartını zurtunu toplayarak izinsiz ödünç aldığı evine doğru yol aldı. Yine Londra sokaklarından geçiyordu.

"TEMİZLEYİN LAN ŞU SOKAKLARI, LEŞ GİBİ BOK KOKUYOR BE!"

108
Mag Mell - Bar / Ynt: Scarlet Masquerade
« : 01 Kasım, 2021 23:21:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Akşam söyleyeceği şarkıları mırıldanırken yola çıkmıştı genç kız. Bu, Hogwarts'a gitmeden önce katılabileceği son büyük etkinlikti, yapabildiğinin en iyisini, hatta daha da iyisini yapmalıydı. Akıllarda kalabilmek istiyordu ancak yarısından çoğu sarhoş, kalan yarısı da eğlenmekte olan insanların ne kadar kendini dinleyeceğini bilmiyordu. O gürültüde kendi sesi duyulur muydu ki? Duymak zorundalardı, kendisinin mükemmelliğini herkes duyup hayran kalmak zorundaydı! Bu gece için günlerdir hazırlanıyordu. Tamam, belki çok sıkı bir hazırlık yaptığı söylenemezdi evet ama sonuçta birkaç şarkı seçmiş, kendini tamamen insanlara sunabileceği bir elbise bile dikmişti. Hatta ikerken eline iğne batırmıştı bir kere.

Bilinçsiz attığı adımları tarafından bir yılını tamamlamış olduğu tavernaya getirilmişti sonunda. Henüz ziyaretçilerin gelmeye başlamadığını görünce rahatladı, hazırlanmak için vakti bol demekti bu. Kapıya yanaştığında görevli ona adını sordu. Dalga mı geçiyordu? Kaşlarını kaldıran kız önce saçlarına baktı, sonra da sürekli giydiği favori elbisesine, sonra da karşısındaki görevliye. Anlamaz bakışlarla başını yana eğdi. "Ne demek 'adınız?' ya? Tanıyorsun beni, burada çalışıyorum?" dediğinde görevlinin hafiften bastırılan, belli belirsiz titreyen dudaklarını fark etti. Ah be, dalga geçiyordu!

"Mirabelle!" dedi, görevli listeye bakmaya devam etti. "Mira! ...Miroş. Mirababy. Bebiş? Güzel kız? Güzellik? Melek? Tanrıça? Mükemmel tanrıça???" dese de onay alamıyordu. İç çekti.

"Of... Böcek." Isolde Hanım, Mirabelle'e böcek diye seslendiği için bu hitap şekli bazı çalışanların ağzına sakız olmuştu. Eh, pek de şikayetçi olduğu söylenemezdi. Sonuçta samimiyetlerini gösteriyordu. Yanaklarını şişirip dudaklarını büzerek sahte bir kızgınlıkla görevlinin omzuna hafif bir yumruk attı ve içeri girdi. İçeri girmesiyle kafasına bir şaplak yemesi bir oldu. Kaşlarını çatarak hışımla şaplak atan kişiye döndü. Big Man!

"Lan, Dickhead!" Resmen 'zoom' sesi çıkararak dev adamın üstüne atladı, bacaklarını boynuna sardı, karnını yüzüne yapıştırdı ve adamın parlak, pürüzsüz, yumurta gibi kafasını ısırmaya başladı. Kemirmeye başlamasıyla karnının oralardan tiz bir çığlık duydu ve ne olduğunu bile anlamadan kendini yerde buldu. Sonra da adama baktı. Kocaman, kas yuvası bir adamın fare sesi çıkartarak tuvalete koşuşunu izledi. Yüzüne yayılan sırıtışla zıplayarak kalktı ve olmayan kaslarını göstermek istercesine kollarını yukarı, başına doğru çekti.

"Mirabelle üç yüz yirmi altı, Dickhead sıfır! Hehe!"

Daha fazla oyalanmamak için personel odasına gitti, yanında getirdiği güzel ve yaşadıkları döneme göre oldukça riskli elbiseyi çantasından çıkarttı. Elbisenin göğüs dekoltesi fazla abartılıydı ve halihazırda büyük göğüslere sahip olan genç kız bu elbiseyle farklı bir ortama gitse anında taşlanırdı. Kan kırmızısı elbisenin sağ kısmı dizinin altına geliyor, sol bacağına doğru ilerledikçe kısılıyordu. Belinin bitip bacağının başladığı kısımda kırmızı bir gül vardı ve elbisesinin kısa kısımları gülün dikişleriyle birbirlerine tutturulmuş, bu şekilde yırtmaçlı gibi bir görüntü oluşturulmuştu. Aşırı şatafatlı değildi evet ama dikkatleri üzerine çekebilecek kadar ilgi çekiciydi. Altına da kısa topuklu ayakkabılar giyecekti, boyu zaten uzun olduğu için sırık gibi durmak istemiyordu haliyle. Yanına hiçbir aksesuar veya o tür bir şey almamıştı. Elbisesi, ayakkabıları ve kırmızı ruju yeterliydi. Elbiseyi özenle üstüne geçirdi, ayakkabılarının kurdelesini bağladı, rujunu sürdü. Sonra da rujun üstünden mendille geçerek hafifçe sildi ve doğal durmasını sağladı. Aşırı abartılı rujlar onu yaşlı gösteriyordu. Mirabelle ise gençliğinin en güzel, en taze zamanlarında olduğunu kanıtlamak istercesine doğallığı tercih ediyordu. Cildini mahvetmemek için asla yüzüne içinde kurşun zehri bulunan o iğrenç kozmetikleri sürmezdi bir kere. Onun yerine, çok istiyorsa gider kendi yetiştirdiği bitkilerle doğal kozmetikler üretir, hatta artanını da okuldaki arkadaşlarına satarak paraya para demezdi.

Yaklaşık on beş dakikadır aynaya aşık aşık baktığını fark edince başını sallayarak kendine gelmeye çalıştı. Saçını da yapıp Isolde Hanım'ın yanına gitmesi gerekiyordu. Salık bıraktığı saçlarının küçük bir kısmını elmacık kemiklerinin hizasında, sağ tarafta topladı ve öre öre gül şekline getirdi. Az bir miktar almış olmasına rağmen o kadar kalın telli, pofuduk saçları vardı ki hiç de 'az' almış gibi durmuyordu, eh, işine de gelmişti. Çok tatlı duruyordu çünkü. Aynaya göz kırpıp öpücük gönderdikten sonra topuklarının üstünde dönerek odadan ayrıldı ve Isolde Hanım'ın odasına yöneldi. Kapının yanındaki duvara sırtını yaslamış beklerken etraftaki koşuşturmaca ve kaosu izliyordu. Arada ne yapacağını bilmeden oraya buraya giden çalışanlara fikir veriyordu, 'Şunu şuraya koysanız iyi olur, onun yerine şunu önce servis etseniz hoş olabilirdi,' gibisinden.

Sonunda Isolde Hanım odasından ayrıldı, Mirabelle'e döndü. Çenesi tutuldu, kadın tarafından incelendi kısa bir süre. Aldığı iltifatla yüzü gülerken duyduğu 'böcek' kelimesine bu seferlik aldırış etmedi. Hem, kelebekler ve uğur böcekleri de böcekti sonuçta. Aşağıdan gelen seslere bakılırsa balo başlayalı çok olmuştu ve Mirabelle'in sesiyle şenlendirmediği bir müzik çalıyordu. Kendi sesinin süslemediği hiçbir şarkıyı, müziği veya melodiyi beğenmezdi genelde, bu çalan da onlardan biriydi. Memnuniyetsizlikle yüzünü buruşturdu, bir an önce sahneye çıkıp gerçek sanat neymiş insanlara göstermek istiyordu. Güzelliğini herkese göstermeli, sesiyle herkesi cennette gibi hissettirmeliydi. Bugün bu taverna yanıp küle dönüşse bile son ana kadar kendini gösterme niyeti vardı. Beğenenleri kendine bağımlı etmek, kıskananları ise düşmana çevirip çatlatacak kadar etkilemek istiyordu. Belki de bu yüzden bu taverna onun için en uygun çalışma ortamıydı.

Patronuyla birlikte merdivenlerden aşağı adımladılar. Isolde önde, Mirabelle arkada. Ortama şöyle bir göz gezdirdi yeşil gözlü kız, maskeli balodan ziyade soytarı gösterisine gelir gibi giyinenler olmasına karşın ortama tamamen uyan, etkileyici insanlar da vardı. Gökyüzünü bedeninde taşıyan bir hanımefendi mesela. Ya da son moda, hoş bir gelinlik giymekte olan ama uyuyan bir kız... Kadın biraz gecikmiş açılış konuşmasını yaparken kızın gözleri gelen kişileri süzüyordu işte. Kadının lafı bitince yıldız ışığının parlama vakti gelmişti. Neşeli bir şekilde sahneye adımladı, insanları tatlı tatlı selamladı ve şarkılara başladı.

Önce sanki, 'ben geldim, neşeniz geldi' dermişçesine hareketli, tatlı ve mutlu bir şarkı söyledi. Tavernaya çok uyduğu söylenemezdi. Sonradan daha yavaş, kasvetli bir şarkıya döndü. Sonra kafasına gelen bütün şarkıları tek tek sıraladı... Şarkı söylerken bir yandan da gözlerinin önünde olup biten her şeyi aklına iyice kazıyordu. Gözlerini özellikle ayırmadığı bazı kişiler vardı; gelinlikli kız, yıldızlı elbise giyen hanımefendi ve kargaya benzeyen, birazcık ciyaklayan kadın. Geri kalanlar da ilgisini çekiyor olsa da bu üç kişiyi izlemesi zevkliydi. Ne kadar olduğunu bilmediği bir süre geçti, bir ara ortalardan kaybolan yıldızlı hanımefendi tekrar geldi ve maskesini çıkartıp ortalığı hafiften kızıştırdı. Eh, bu hareketi sahnedeki kızın kaşlarının çatılmasına yeterliydi, tüm ilgi kendinde olsun istiyordu ve zaten ortamdaki çoğu kişinin ilgisi kendinde değilken artık kimsenin değildi. Minik bir kaos dönerken gözlerini seherbaz olduğunu, hatta çok sık buraya uğradığını anımsadığı kızıl kadından çekmeden şarkısına devam etti.

İnsanlar ortamdan ayrılmaya başlayınca Mirabelle'in zorla düzelttiği kaşları yeniden aşağı doğru yönelmemek için zor duruyordu. 'Benimle ilgilenin,' diye geçirdi içinden, 'benim kadar mükemmel birini bu tavernadan ayrılınca bir daha göremeyeceksiniz, fırsatınız varken benimle ilgilenin!'

Ama ilgilenmiyorlardı.

Kendi kayıplarıydı.

Tekrardan sürekli müşterileri olan seherbaza bakmaya başladı. Uzun süredir buraya uğradığını görmemişti, fazla mı meşguldü acaba? Kadınla bakıştılar şarkı bitene kadar, karşısındaki kızın mükemmeliyetinin kıymetini mi anlamıştı bu seherbaz? Gözlerini, seherbazın maskesini çıkardığı için rahatlıkla görülebilen gözlerine dike dike şarkıyı tatlı tatlı söyledi ve bitirdi. Mirabelle'in şarkısı bitti, kadın da girdiği transtan çıktı. Sonra da bu seherbaz hanım, kargamsı kadının kanatlarının altında kalan vampirin yanına gitti, bir şeyler konuşuldu. Kadınlığını kullanarak kendini elde etmeye çalıştığı çok belli olan Kara Melek'tense daha saf, daha güzel, daha değerli olan şeyi; Gece'yi tercih etti vampir. Kızın yüzüne bir gülümseme yerleşti tekrardan. Güzel bir seçimdi. Yıldız ışıkları, ışığı yutan o kirli rengin sahiplerinden daha güzeldi ve güzellik her zaman, her konuda kazanırdı. İster fiziksel olsun ister başka bir şey, güzellik en iyi şeydi.

Vampir ve Gece dansa kalktı. Zaten, vampirler sadece gecede en kudretli hallerinde olmazlar mıydı? Bu kan emici varlıklar güzel yıldızlarla süslenmiş kara örtüye aitlerdi ve karşısında dans eden bu ikili de kızın aklından geçenlerden farklı değildi. Birbirleriyle ne kadar da uyumlulardı öyle! Sanki ikisinin birleşimi, ortaya mükemmeliyetin ta kendisini çıkarabilirdi. İkisine bakarken aklına gelen tüm sözleri melodili bir şekilde ortama dökmeye başladı.

Bu şarkı çıkalı -155 yıl oluyor ama siz zaten varmış gibi davranın, tamam mı?

"Thеу ѕау thеrе іѕ а wаr
Bеtwееn thе mаn аnd thе wоmаn
I’vе nеvеr fеlt lіkе thіѕ bеfоrе
Mу hеаrt knеw thаt i соuldn’t
 
And thеn уоu tаkе mе іn
And еvеrуthіng іn mе bеgіnѕ tо fееl lіkе I bеlоng
Lіkе еvеrуbоdу nееdѕ а hоmе
And whеn I tаkе уоur hаnd
Lіkе thе wоrld hаѕ nеvеr hеld а mаn
I knоw I саnnоt hеаl thе hurt
But I wіll hоld уоu hеrе fоrеvеr
If І саn, іf I саn..."

Sözleri bitirdiğinde gözü hanımına takıldı. Tatlı tatlı gülümsedi ve tekrar kalabalığa döndü.

"Eh, biricik konuklarımız, sevimli şarkıcınız maalesef ki yoruldu ve birkaç dakikalığına mola vermek istiyor. Müsaadenizi rica ediyor ve birazcık dinlenmek için kenara çekiliyorum. Biliyorum, sesim olmadan müzik çok boş hissettirecek sizi ama... Beni çok özlemeyin, olur mu? Hemencecik geleceğim, haydi size iyi eğlenceler can tanelerim!" dedi ve sahneden atlayarak Isolde Hanım'ın yanına pıtı pıtı adımlarla ilerledi, sevimli gülümsemesi biraz daha genişledi.

"Şarap?"

Yetenek 1d10 : 8, total 8
Destek 1d10 : 2, total 2
Talih 1d10 : 2, total 2

109
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 22 Ekim, 2021 19:19:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Mirabelle Starlight - Guinevere Baroque(Oyun Karakteri)

110
Seçmen Şapka/Heykeller - Öğrenci Karakter Başvuruları / Mirabelle Starlight
« : 20 Ekim, 2021 19:07:25 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
ben bu karakterden cidden aşşşşşşırı bıktım artık he

Karakterin Adı ve Soyadı: Mirabelle Starlight

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri: Genelde "cheerful airhead" diyebileceğimiz türden bir tavra sahip olsa da oldukça zeki, yardımsever ve çalışkan bir tiptir. Birini rakip olarak görüyorsa açlıktan veya uykusuzluktan bayılana kadar o kişi her neyde rekabet ediyorsa onu aşmaya çalışır. Çabuk öfkelenir, en ufak bir tetikleyişte burnunuza yumruğu yiyebilirsiniz. Dikkati çabuk dağılır ancak topladığında hiperfokus moduna geçer. Aşırı derecede arkadaş canlısıdır, yanında nefes aldığınız an eğer sempatik biriyseniz -ona göre- on yıllık dostuymuşsunuz gibi yapışır ve ne olduğunu bile anlamadan arkadaşınız olur.
 
Karakterin Kısaca Geçmişi: Doğduğu gibi terk edilen evet yine, şu kızın yüzü bir gülmüyor Mirabelle, küçüklüğünde çok ezilmişse de sonradan kendini korumayı öğrenip, bu sefer de işi birazcık abartıp kendine her sataşanın ağzını burnunu dağıtan çirkef, cazgır ama yine de şirin bir çocuğa dönmüş, Hogwarts'a başlamasıyla bu huyundan vazgeçse de sinirlendiğinde elalemi dövmeyi bırakamamıştır. Kendini bildi bileli bitkilere karşı büyük bir aşk beslemiş, geleceğini de tamamen bitkiler üzerine kurmayı planlamıştır. Beşinci sınıfa geçeceği yaz aniden paraya ihtiyaç duyduğundan bir barda yarı zamanlı şarkıcı olarak işe başlamış, sonrasında çok eğlendiği için bunu her tatilde yaptığı bir iş haline getirmiştir. Şarkıcılık yapamadığı zamanlarda rastgele yerlerde çiçek satarken yakalayabilirsiniz. Özellikle genç çiftlere çiçek satmak için tatlı dilini ve insanları zor duruma düşürme yeteneğini maksimuma çeker.

İstediğiniz Sınıf: VI. sınıf

Karakterinizin BYS Sonucu: Bitkibilim, İksir ve Sihirli Yaratıkların Bakımı'ndan tam puanla Olağanüstü almış, halihazırda zaten bu konularda ilerlemek istediği için tam bir gelecek planını rahatlıkla kurabilmiştir. Sihir tarihi, Astronomi, Kehanet ve Büyü Kuramı derslerinden Beklentileri Aşan(E) alsa da çok ilgisini çektiğini söyleyemeyiz. Karanlık Sanatlar hariç kalan derslerden geçer puan almıştır, Karanlık Sanatlar'a gelince... İlginç şekilde sınavdan eksi puan-üç beş de değil, daha da düşük- almıştır ve nasıl olduğunu kendi ve profesörler dahil kimse bilmiyor.

İstediğiniz Bina: Ravenclaw KUZGUNLAR ÖTSÜN MERLİN RAVAGALARI KORUSUN

Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:5
Lanet Gücü:5
Tılsım Gücü:6
İksir Gücü: 5

Sayfa: 1 ... 6 7 [8]