17 Nisan, 2026 09:36:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Annem ve Kızım  (Okunma sayısı 69 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Cwénhild Muirghéal

  • Azkaban Mahkumu
  • 14. Seviye
  • İleti: 99
  • 560 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Cwénhild Muirghéal
  • Güç Puanı: 50
  • https://youtu.be/3vjkh-acmTE
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: o
  • Meslek: Eski Başseherbaz Yardımcısı
  • Cemiyet: Merlin Tılsım Kulübü
  • Biçim Değiştirme Gücü: -
  • Lanet Gücü: 40
  • Tılsım Gücü: 40
  • İksir Kabiliyeti: 1
  • Özel Yetenek: Asasız Büyü Yapma, 2. Seviye; Süzülme, 3. Seviye
Annem ve Kızım
« : 24 Ekim, 2021 01:26:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

[justify]Eve geldiği gibi çizmelerini çıkartıp eskimiş ahşap portmantonun bir yerlerine doğru fırlattı. Bütün vücudu tepeden tırnağa yorgun hissediyordu. Koşuşturma, evrak işleri ve bir takım başka saçmalıklarla geçen, diğerlerinden farklı olmayan bir gün artık diğerlerinden daha fazla yoruyordu onu. Bu yorgunluğu sadece bedeninde değil zihninde ve ruhunda da hissediyordu. Belki biraz biraz ilerlemeye başlamış yaşı, belki son günlerde yaşanan olayların onun bünyesinde bıraktığı yüklerden dolayıydı bu hissettiği bıkkınlık. Paltosunu da çıkarıp bir paçavraymış gibi portmantonun askılıklarından birine öylesine attı. Ağır adımları onu mutfak tezgahına taşıdı. İkinci çekmecede duran çay tabaklarından birini aldı, ıslattı ve eskimiş koltuğa oturdu. Cebinden çıkardığı sigaranın kokusu burnuna bir çırpıda doldu. Aynı cepten çıkarttığı çakmağın ateşiyle tutuşan tütünün nahoş aroması ve duman yavaş yavaş salona dağılmaya başladı. Alannah burada olsa kesinlikle yapamayacağı bir davranıştı bu. Dakikalarca sigara kokusunun perdelere nasıl sindiğinden falan bahsederdi. Lakin o burada yoktu ve Cwénhild sigarasını salonda tüttüre tüttüre içiyor, küllerini de o değerli mi değerli porselen çay bardaklarından birine dolduruyordu. Evin yavaş yavaş pisliğe teslim olacağı çok açıktı. Yıkanmamış bulaşıklar, küllük olarak kullanılan tabaklar çoktan birikmeye başlamıştı. Perdeler doğru düzgün kapatılmamış, kirli atletler ve pantolonlar kirli sepetinde olması gerekirken sandalyelere atılmış yahut direk yere bırakılmıştı. Evi toplayacak gücü kendinde bulamamıştı hiç bir zaman. Şu an bir sebepten ötürü işe çağrılıp saatler sürecek bir kovalamacayı tercih ederdi bulaşık yıkamak yerine. Aslında gidip kendi kendine bulaşık yıkayan büyülü zımbırtılardan alabilirdi ama ona da pek üşeniyordu. Bu kadın, kendine bakma konusunda felaket başarısız ve isteksiz bir kadındı. Şu an karnına ağrılar girecek kadar acıkmış olmasa oturduğu koltuktan kalkmaz ve bir şeyler hazırlamak için uğraşmazdı bile. Sigarayı dudağının kenarına tutturup geçen gün aldığı ekmeği bıçakla kesip kestiği parçayı ortadan ikiye yardı. Biraz peynir, bi iki tane zeytin atıp kapatarak kendine ekmek arası, geceyi idare edecek bir akşam yemeği hazırlamış oldu. Bulaşıkların üstünde duran biraz ıslak ve kenarında azıcık sos kalmış bir tabağı kirlenmiş mutfak beziyle silip kuruttuktan sonra yemeğini koydu. Bir bardak suyla birlikte sandviçini aldı ve balkona çıktı. Güneş batmaya başlamıştı. Ufuk çizgisi güzel bir turuncuyla boyanmıştı ve bulutlardaki yansıması enfes gözüküyordu. Turuncunun bittiği yerde kalan maviliklerin oluşturduğu tezatlık mükemmeldi. Bulutlar da iki renk arasında güzel bir köprü oluşturuyordu. Londra semaları sanki bilerek bu kadar açık ve temizdi. Tatlı bir rüzgar omuzlarından yukarı çıkarak boynunu ve yanaklarını selamlayıp geçti. Geçip giderken kızıl saçlarının ucunu biraz dans ettirmeyi unutmadı. Güzel bir akşamdı bu, arkadaşlarla gezip tozmalık, aileyle vakit geçirmelik, bir sevgiliyle el ele nehir kıyısında oturmalık tatlı ve güzel bir akşamdı. Acaba diye düşündü. Bir düşünce aklının ortasına bir kor gibi düştü ve yanmaya başladı. Acaba, bu güzel akşamda Mirabelle hangisini yapıyordu?

Bir anda iştahının kesildiğini, boğazına bir yumrunun oturduğunu hissetti. Az önce gözlerine güzel gözüken gökyüzü sanki kararmış ve güzelliğini yitirmişti. Sadece gökyüzü değil etrafındaki her şey ona çirkin gelmeye başlamıştı. Elinde tuttuğu tabağı balkondaki masanın üzerine bıraktı ve diğer elindeki suyu daha önce hiç su içmemişçesine içip bitirdi. Sessiz adımları onu yatak odasına götürdü. Aynanın ve kıyafet dolabının arasında duran masanın üzerine konmuş düşünselini aldı ve dikkatlice salona taşıdı. Salondaki ahşap masanın üzerine düşünselini bıraktıktan sonra yatağının baş ucundaki komodinin en alt çekmecesinde duran kahverengi, ahşap küçük bir kutuyu aldı ve düşünselinin başına geçip oturdu. Yakın zamanda ilgilendiği bir davadaki detayları incelemek için ofisten özellikle almıştı düşünselini. Ara sıra bir takım vakalarda yaptığı incelemelerin tekrardan üstünden geçmek için bunu yapardı. Öyle yada böyle atladığı bir detay olmadığından emin olur yada gerçekten atladığı bir şeyi bulur ve araştırmasına ona göre devam ederdi. Pek tabii bugün bir dava yada onun gibi bir şey için başına geçmemişti bu aletin. Biraz daha özel, biraz daha unutulmuş ve sadece kendisi tarafından bilinen hatıralara dalıp gitmek içindi. Saçlarını kulaklarının arkasına attı. Kahverengi kutuyu açtı ve ikinci sıradaki cam tüpü aldı. Üzerine yapıştırılmış kağıdın üzerinde kendi el yazısıyla yazdığı '1849' yazısı bir hayli eskimişti. Tüpü parmaklarının arasında gezdirdi. Kapağını açtığı gibi tedirginlik bütün vücuduna sinsi bir düşman gibi sokuldu. Korkak hareketlerle tüpün içindeki sıvıyı düşünseline döktü. Gümüşi renkteki sıvı düşünseline dökülünce karardı ve döküldüğü yerdeki görüntüyü de bozmaya başladı. Yavaşça yaklaştı Cwénhild. Anısının içine çekilirken bin bir farklı duyguyu aynı anda hissetmeye başlamış olan bedeni çoktan yorgunluğun ibarelerini gösteriyordu. En az cisimlenme kadar rahatsız hissettiren ve hala alışamadığı bir sekanstan sonra kendisini Diagon Yolu'nda bir arka sokakta buldu. Az önce durmuş yağmurun altında, ıslanmış sokak lambalarının arasında yürüyen sırılsıklam kızıl saçlı bir kadını gözleri seçti. Gecenin karanlığında hızlı adımlarla yürüyen  kadının korkmuş bakışları Cwénhild'in bakışlarıyla buluştu ancak kadın, bu anıyı izleyen yaşlı halinin içinden dümdüz yürüyüp geçti. On altı yaş genç hali bir çiçek dükkanının kapısını hiddetli bir şekilde çaldığında peşine takıldı ve kapı açılıp içeri girdiğinde onunla birlikte içeriye süzüldü.

Gwyndolin'in yüzü hiç değişmemişti. Çiçekçi arkadaşı on altı yıl önce nasıl görünüyorsa şimdi de öyle görünüyordu. Bir safir kadar mavi gözleri hala canlılıkla parlıyor, gece gibi siyah saçları hala kar beyazı teninin üzerinde kıvır kıvır dans ediyordu. Yanakları ve dudakları bir elma kadar kırmızıydı. Lakin yüzüne kondurduğu biraz şaşkın biraz korkmuş ifade hiç hoş durmamıştı kadında. Mutsuzluk yakışmıyordu Gwyndolin'e. Elindeki asasının ışığının ardından tedirgin tedirgin bakıyordu. Kadını içeri buyur etti Gwyndolin. Kızıl saçlı kadının çizmeleri çiçekçinin zemininde çamurlu ayak izleri bırakırken duvarlara dayanmış süpürgeler uykularından uyandılar ve o çamurları silip süpürmeye başladılar. Tezgahın arkasından açılan kapıdan geçip Gwnydolin'in kendine yaptığı küçük oturma odası gibi yere girdiler. Duvarın dibine dayanmış kırmızı bir koltuk, koltuğun hemen önünde ahşap bir masa bulunuyordu. Ahşap masanın hemen solundaki sehpanın üstünde Gwnydolin'in ailesiyle, arkadaşlarıyla ve Hogwarts yıllarından kalma fotoğraflarının olduğu fotoğraflar vardı. Hatta bir tanesinde Cwénhild bile vardı. Bu mavi gözlü porsuk kızı okuldaki en yakın arkadaşıydı. Cwénhild kendini kırmızı koltuğa attı, Gwyndolin de duvarda asılı gaz lambasını yaktıktan sonra karşısına oturdu. Odanın aydınlanmasıyla birlikte arkadaşının yüzündeki gergin ifadeyi daha net görebildi Gwyndolin. Lafa ilk giren Cwénhild oldu. Sol ayağını yukarı aşağı sallıyor, durmadan sağa sola bakınıyordu. "Dediğin gibi yaptım. O verdiğin otların üzerine işedim." Sonrasında biraz duraksadı. Sanki birazdan söyleyeceği sözleri hiç söylemezse gerçek olmayacaktı yaşananlar. "Sekiz saat sonra sarı sarı çiçekler baş vermeye başladı. Hamileyim." Bu konuşmayı yaptıkları bu geceyle birlikte tam üç hafta iki gün gecikmişti. Bu gerçek bir tokat gibi yüzüne o zaman nasıl vurduysa şimdi de vurmuştu. O anki utancını, korkusunu tekrar hissetmişti. Mavi gözlü kadının gözleri parladı. Suratına kocaman bir gülümseme kondu. Bir sevinç çığlığı kopardı ama bu neşeli davranışı Cwénhild'in buz gibi bakışlarına çarpıp dağıldı. "Hemen sigarayı ve içkiyi bırakıyorsun. Çocuk için kim bilir ne kadar zararlıdır o şeyler." dedi emir veren bir ses tonuyla. Daha sonra oturduğu yerden kalktı ve odadaki başka bir kapıyı açtı. Bir iki çekmecenin ve dolap kapağının açılma sesinden sonra Gwyndolin tekrar geldi elinde bir sürü ot, şişe ve başka şeylerle. Hepsini özenle masanın üstüne dizdi. Kendi kendine konuşuyor, getirdiklerinin bir kısmını sağ tarafa bir kısmını sol tarafa ayırıyordu. Sağ taraftakileri göstererek "Bunlar senin için, vücudundaki zehri temizleyecek ve ihtiyacın olan vitamini verecek." Sonra aynı parmağıyla sol taraftakileri gösterdi ve ekledi "Bunlar da bebek için, berbat besleniyorsun o yüzden yavrucağın vitamin ihtiyacının karşılanması lazım. Tabi işten de çıkmalısın, o koşuşturma falan bebeğe zararlı. Hatta bence buraya taşın birlikte dükkanı işletelim, serayı büyütmeyi düşünüyordum zaten isabet oldu şuraya bi yatak attık mı-"

"Gwyndolin bu çocuğu doğurmayacağımı biliyorsun değil mi ?"

Sanki odanın içine bir ruh emici girmiş gibi bütün mutluluğun çekildiği hissetti Gwyndolin. Bir ürperti bütün bedeninden bir anlığına geçip gitti ve az önce söylediği bütün sözler boğazına bir bir dizildi. "Buraya zaten o yüzden geldim. Bu işi çözecek otun motun bir şeyin vardır senin. Ver bana kapansın bu mevzu." Gwyndolin oturduğu yerden fırladı. "Saçmalama bir çocuğu öldürmeyeceğim ben!" diye cırladı arkadaşına. "Benden anne manne olmaz Gwyn biliyorsun bunu, ben daha kendime bakamıyorum sen ve Seth olmasanız barın birinde alkol komasına girip ölüp giderim, hem çocuğa hem bana yazık." dediklerinde haklılık payı olduğunu odadaki herkes biliyordu. Şu anki hali bile gençken söylediği bu laflara katılıyordu. "Tamam o zaman sen doğur ben bakarım!" diye çıkıştı Gwyndolin. Yapardı da, hatta pek güzel yapardı. Yeryüzündeki en sevecen en yufka yürekli ve en anaç kişiydi kendisi. Bir anne olmaya çok uygundu. Lakin hiç evlenmemiş, kendisini çiçeklere böceklere ve hayvanlara vermiş, mutluluğu insan oğlunun yok etmeye başladığı doğayı elinden geldiğince korumaya çalışmakta bulmuştu. "İlla kendimi şişleyeceğim yani tamam." söylenerek kalktı yerinden Cwénhild. Gwyndolin onu güç bela yerine oturttu, dediğini yapacağını biliyordu. Ona yardım etmezse çocukla birlikte kendini de öldürmesinden korktu. Yüzünde inanılmaz rahatsız bir ifadeyle az önce gittiği odaya gitti söylene söylene bir şeyler aradı ve bir dakika kadar sonra elinde içinde bembeyaz bir sıvı olan küçük bir şişeyle geri döndü. "Bu karışım istediğin şeyi sağlayacak. Bütün vücudun kasım kasım kasılacak ve buna dayanamayan yavrucak ölüp gidecek." dedi. Konuşurken ağlamaklı olmuştu, doğmamış bir bebek için üzülüyordu. Şişeyi sinirli bir şekilde Cwénhild'in eline koydu ve kadının parmaklarını kapattı. "Fakat sana yalvarıyorum, bunu bir kere daha düşün. Biz kimiz ki doğmamış bir çocuğun hayatını elinden alıyoruz? Bunu gerçekten kaldırabilecek misin hem? Kendi çocuğunu öldürebilecek misin? Her canlı kutsaldır Cwénhild. Sen, ben, senin içindeki o çocuk, şu duvarların arasında gezinen böcekler... hepsi, hepsi kutsaldır, bir düzenin parçasıdır. Bu düzeni insan eliyle bozmak doğaya aykırı. İnsanlığa aykırı. Korktuğunu biliyorum. Eğer o şişeyi içersen hayatın boyunca pişman olacağını biliyorum. Ben her zaman yanındayım verdiğin karar ne olursa olsun yanındayım. Doğru olanı yap." dedi, masadaki sürahiyi aldı ve kocaman bir bardak suyu doldurup kadının önünde koydu. "Eğer içersen bol bol su içmeden kendine gelemezsin." ağır adımlarla odadan çıktı ve Cwénhild'i bir başına bıraktı. Kızıl saçlı kadın titreyen parmaklarıyla şişenin kapağını kavrayıp açtı. Acı acı bir kokusu vardı sıvının. Dudaklarına götürdüğünde aldığı tatta bir o kadar acıydı. Tüm şişeyi dikecek ve bu mevzuyu burada kapatacaktı. Bu sorumluluğun altına giremeyeceğini, kendisi gibi bir çocuğun doğup onun da hayatının mahvolmasına izin vermeyecekti. Doğru olan buydu. Doğru olanı yapmalıydı işte. Lakin eli gitmiyordu, az önceki kararlılığından eser yoktu. Derin bir nefes aldı. Şişenin kapağını kapattı ve gözünden dökülen bir kaç damla yaşı sildi. Bir rahatlama, bir gevşeme geldi üzerine. Az önce kasılan bütün kasları çözülmüştü bir anda. Yorgunluk yavaş yavaş bedenini esir almaya başladı. Biraz uzanmak, biraz gözlerini kapatmak iyi gelecekti. Usulca koydu başını koltuğun kenarına ve oracıkta daldı uykuya. Sağ eli uyanana kadar karnının üzerinden kalkmadı.


Çevrimdışı Mirabelle Starlight

  • Ravenclaw Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 87
  • 376 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Mirabelle Starlight
  • Güç Puanı: 38
  • uwu
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Mira
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Ravenclaw
  • Biçim Değiştirme Gücü: 10
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 15
  • İksir Kabiliyeti: 6
Ynt: Annem ve Kızım
« Yanıtla #1 : 17 Kasım, 2021 12:22:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Okumak isteyenler yol yakınken vazgeçebilir, 2415 kelime. Yarısında da Mira boş yapıyor.

Evden dışarı fırlarken bağcıklarını bile bağlamadığı çizmelerinin dilini düzeltmeye çalışıyordu. Tamamen enerji doluydu ve bu fazla enerjisini atması lazımdı. Herkesin eve döndüğü, yorgunluğunu atmaya çalıştığı bu saatte kız anca uyanmış -aslında yeni uyanmamıştı, iki saatini süslenmeye harcamıştı ve vaktinin çoğu süslenmekten ziyade kendini izlemekle geçmişti- ve direkt gezmeye karar vermişti. Küçük bir çocuk kadar enerjikti ve zihni de tamamen canlıydı. Yere çakılmamak için ayakkabılarını düzgün giyip öyle koşmaya karar verdi ve yere çöktü. Çizmelerinin bağcıklarını bağlarken karşısındaki ağaca baktı, kendi adını taşıyordu bu ağaç. Mirabelle Ağacı.

Kızın doğum gününde çiçek açmaya başlar, kız okuldan dönüp tatil yapmak için buraya kaçtığında hafiften meyve vermeye başlar, kızın geri dönmesine yakın en güzel meyvelerini verir ve kız döndüğünde üstünde ne meyvesi ne de çiçeği kalırdı. Normalde yetimhanede kalması gereken bu genç kız, ortamın boğuculuğu, baskıcılığı ve sıkıcılığından bıktığı için üç dört yıl önce kaçarak bu ormanlık alandaki minik, yıkık dökük kulübeyi bulmuştu. Çok da ormanlık denemezdi de, evlerin sık olmadığı bol ağaçlı bir alandı işte. Pek insan olmadığı ve olan insanlar da onu iplemediği için burayı kendi evi bellemişti. Tabii ki her zaman burada kalmıyordu. Yokluğu belli olmasın diye arada yetimhaneye uğrar, selam verir, biraz da olay çıkarıp geri kaçardı. O kaos oradaki insanlara bir süre yeter, kızın yokluğunu sorgulamazlardı. Geçen hafta yangın çıkartmıştı ve uzun bir süre göze görünmemek en iyi seçenekti şu an için.

Kısa bir cebelleşmenin ardından sonunda bağcıklarla işi biten cadı, aynı enerjiyle zıplayarak kalktı ve ağaca koştu, "Bir taneciğim! Gitmeme çok az kaldı, yakında meyvelerini toplayacağım. Hazır ol, taam mı?" Ağaca sımsıkı sarıldı, kıkırdadı ve koşarak şehre doğru yol aldı. Odasını yaktığı gıcık hizmetçileri görmek istemediği için mecburen dar sokaklardan, kıytı köşeden gidiyordu. Kırık dökük duvarların arasında ilerlerken nispeten daha geniş bir yere çıktı, iki binanın arasında yedi sekiz basamaklı bir merdivenin önüne geldi. Yaşlı bir hanımefendi elinde poşetlerle merdivenleri çıkmaya çalışıyordu, zorlanıyor gibiydi sanki. Mirabelle tam yardım edecekti ki kadıncağızın poşetlerinden biri yırtılıverdi. Kağıt poşetteki tüm şeftaliler birer birer yere dökülürken kumral kız olabildiğince seri hareketlerle hepsini yakalamaya, düşenleri de toplamaya çalıştı. Bütün şeftalileri kucağına sığdıramayınca geniş eteğini bir örtü misali gerdi ve meyveleri oraya koydu. Eteğinin sonradan bağlamalı katlarından birinin düşümünü çözdü ve bir bohça gibi düğümledi, kadına verdi. Yaşlı kadın tatlı tatlı gülümsedi.

"Tanrı seni kutsasın güzel çocuğum, minnettarım sana. Nezaketin için sana söyleyebileceğimden çok daha fazla borçluyum evladım. Lütfen, istediğin kadar meyve al benden." dedi titreyen ince sesiyle. Mirabelle her ne kadar gerek olmadığını söylemek istediyse de bu tatlı hanımefendiyi kırmak istemediğinden gülümseyerek bir şeftali aldı.

"Hanımefendi, izin verin de size evinize kadar eşlik edeyim."

"Yok, yok! Daha gencim canım ben, evime kadar yürüyebilirim. Tek düşmanım merdivenler, yoksa her yere gidecek güç var bende!"  İkisi de güldü ve kadın merdivenlerin hemen yanındaki evin kapısına doğru yöneldi. "Bak, demiştim evime kadar yürüyebilirim diye." dediğinde Mirabelle sesli kahkahasını içinde tutmamayı tercih etmişti. "Cidden yürüyebilirmişsiniz. İyi akşamlar hanımefendi!"

"İyi akşamlar çocuğum."

Yüzünde kalan gülümsemesiyle yoluna devam etti. Elindeki büyük, dudaklarıyla aynı renkteki pembe şeftaliyi ısırdı ve suyunun ağzının iki yanından akmasına izin verdi. Ağzına dolan tatla birlikte 'mmm!' sesi çıkarmayı da ihmal etmedi tabii. Sokaklar hafiften kirlileşmeye ve sisli hale gelmeye başlamıştı. Yol yakınken tekrar temiz hava ve doğal ortama geri dönesi gelmişti ama bir yandan da canı gezmek istiyordu. Bina aralarındaki yol bittiğinde sonunda Londra'nın en canlı yerine ulaşmıştı. Canlıydı falan ama... Yoksulluk, sakatlık ve pislik her yerdeydi, insanlar Londra sokaklarında güvenli olmayan ve marjinal bir yaşam sürmekteydi. Ayrıca aşırı iğrenç kokuyordu be! Bütün şehir her zaman nefes almayı zorlaştıran boğucu bir sisle kaplıydı. Bu sis öyle bir sisti ki, insanların kıyafetlerine bakarak üstlerindeki sisten falan ne kadar uzun süredir dışarıda ya da Londra'da olduklarını anlayabiliyordunuz. Beyaz kıyafetler bir haftadan kısa bir sürede simsiyah hale geliyordu. Yerler çamur, çöp ve dışkıyla kaplıydı. Londra'da binlerce at vardı ve haliyle oraya buraya pisleyip yollarına devam ederdi bu hayvanlar. Bu kadar fazla olunca da ne halk, ne de devlet tamamen kurtulmanın kesin bir yolunu bulamamıştı. Bulabildikleri en iyi çözüm, gazeteci çocuklar gibi çocukları bu 'kirleri' temizlemeleri için tutmaktı. Atları ulaşım aracı olarak kullanmak yeterince zalimken bir de çevreyi kirletiyorlardı... İnsanlar cidden rezil varlıklardı! Zate nehirler de her zaman insan atıklarıyla dolu olurdu ve temiz su bulmak neredeyse imkansızdı. Londra sokaklarında bir nebze olsun düzgün bir insanmış gibi görünebilmek için gün içerisinde sürekli el yüz yıkamalı, kıyafet değiştirmeli, sürekli parfüm sıkmalı hatta uzun, köpüklü bir banyo yapmanız gerekiyordu. Evlerin altındaki tıkanmış kanalizasyon ve lağımlardan gelen pis kokular üstünüze yapışır ve gitmezdi. Bütün dükkanların posterleri, tabelaları ve duvarları 'doğal atıklar' sebebiyle renk değiştirmeye başlamış, estetik görüntülerini kaybetmişlerdi.

İğrenç kokudan neredeyse kusacak duruma gelen kız, saçlarından bir tutamı burnuna tutarak ilerlemeye başladı. Nefes alınamayacak hale gelen bu şehirde kendi çiçek kokan saçlarını koklamak bir nebze olsun daha rahatlatıcı bir seçimdi çünkü. At arabalarının tekerleklerinin oluşturduğu çizgilerden ilerleyerek yoluna devam etti. Çamura veya daha kötü bir şeye basmak istemediğinden, diğer yerlere kıyasla daha temiz denilebilecek olan kısımdan ilerliyordu. Bir yandan da etrafına bakınıyordu. Güzel kıyafet dükkanları, ayakkabıcılar, çeşitli yemek satan yerler ve pastaneler... İyiydiler hoştular ama ortamın kirliliği hepsini bozuyordu. Böyle kirli bir ortamda yemek satmak da neydi bir kere? Hasta olacaklardı! Bir de balıkçılar yan yana dizilmişti... Halihazırda kötü kokan şehir bin kat daha korkunç kokar hale gelmişti... Etraftaki çeşitli meslek sahiplerine bakınıyordu sisin ardından görebildiği kadar. Terziler, kozmetikçiler, kapı kapı gezen satış elemanları, çiçekçiler, baca temizleyicileri, ayakkabıcılar, sandalyeciler, müzisyenler, ilaç satıcıları, ayakkabı boyacıları, insanları pek de umursamayan polisler, yorgun askerler, çöpçüler ve çilingirler... Aralarda çocuk işçiler de vardı. Ya yetimhanede yaşamayan sokak çocuklarıydı bunlar, ya da aile veya herhangi bir yetişkin zoruya çalıştırılan çocuklar. Büyü olmadan da gayet düzgün denilebilecek, kötünün iyisi bir hayat yaşayabiliyordu bu insanlar. Yani, kirliliği saymazsak. Adımlarını hızlandırarak Londra Köprüsü'ne gitti. Orası nispeten daha temiz gibiydi. İs biraz daha azdı ve köprüden at arabaları birazcık daha az geçerdi. Ve bunun altındaki asıl sebep ise... Buradaki sokak satıcılarının yemekleri çok güzeldi!

Köprüye adımını bastığı an tüm sokak satıcılarının tezgahlarından yemek toplamaya başladı.

"Merhaba beyefendi! Şu etli turtalardan iki tane, aynen evet şu orta boy olanlardan. Ay çok pahalı ama, karnım aç... Hiç mi indi- aa hediye mi? Teşekkür ederiiim! İyi akşamlar beyefendi!"

"Amanın, merhabalar güzel hanımefendi! Şu ceketli patatesler ne kadar da güzel görünüyor öyle. Bir tane alabilir miyim? Şu kocaman olan çok gözüme çarptı! Hihi, teşekkürler. Ama o kadar param yok... Yarısını versem? Yaaa, sağ olun! İyi akşamlar hanımefend- efendim? Aa, balık ve patates kızartması. Ayy tabii ki isterim, teşekkür ederim! Tuttuğunuz altın olsun ablacığım!"

"Merhabaaaa! Ayy, şu tereyağlı ekmekler mis gibi kokuyor. Şunu alabilir miyim lütfen? Hayır, yanındaki. Evet, evet o, büyük olan! Üstünden buhar çıkan! Hehe, çok teşekkürler. Oo, ucuzmuş ha! Şey şey şey, sıcak çikolata da alabilir miyim lütfen? Eheheh, ellerinize sağlık, iyi akşamlaaar!"

"Selam... Voah! Sandviçler çok güzel duruyor. Bir tane jambonlu, bir tane tavuklu, bir tane de hindi sandviç alabilir miyim lüfen? Eee, evet hepsini ben yiyeceğim... Evet şuralarda bir yerlere oturup yiyeceğim şimdi... Bir sorun mu var? Hıı, tamam. Teşekkürler, iyi akşamlar!"

"Merhaba! Aa, sen mi yönetiyorsun bu tezgahı? E ama sen benden küçüksün... Haha, tamam kızma ya bir şey demedim. Sen mi yapıyorsun bunların hepsini? Ooo, aferin sana. O zaman bu ablana da hepsini denemek düşer. Şu tarçınlı çörekten bir tane, şu Chelsea çöreğinden bir tane, meyveli tartlardan dört... Yok, beş tane! Hepsi farklı tip olsun ama, biri çilekli biri muzlu şeklinde, tamam mı? Şu rum toplarından da birkaç tane alayım. Uu, limonlu çizkek de iyi gider şimdi, tamam bir dilim de ondan alayım ben. O ne? Baharat keki ne bilmiyorum ama ondan da alayım ilginç duruyor. Bir de sana zahmet şunun içine çay doldurur musun kuzum? Bir iki fincan yetmeyecek gibi çünkü. Süt? Olur, süt de alayım. Ne kadar tuttu? ...Çüş. Ama seni sevdim, o yüzden bahşiş de vereceğim! Al bakim... Heh. Ellerine sağlık bebişim benim, artık sürekli müşterinim haberin olsun. Sürekli geleceğim buralara! İyi akşamlar ablasının gülü!"

Taşıyabileceğinden fazla yükle birlikte köprünün bir yerine örtü serdi, üstüne kuruldu ve ayaklarını aşağı sarkıtıp sallandırmaya başladı. O kadar oyalanmasına rağmen güneşin batışını izleme fırsatı yakalayabilmişti. Aldığı şeyleri sırayla yemeye başladı. Etli turtalardan ilkini bitirmiş, ikincisine başlamıştı ki yavru bir kedinin kendisine baktığını gördü. "Pspspsps," diyerek küçük kediciği kendine doğru çağırdı. Pofuduk, kahverengi tüyleri ve yeşil gözleri vardı bu minik kediciğin. Mirabelle kıkırdadı, "Bana ne kadar da benziyorsun öyle."

Turtanın yarısını bölüp kedinin önüne koydu, minik bebeği bir güzel sevgiye boğdu ve 'hadi ye' gibisinden bir şeyler mırıldanıp önüne döndü. Kedicik şapır şapır sesler çıkararak yemeye başladığında, gelen şapırtılar kızın gülmesine sebep oldu. Elindeki yemek bitince patateslere geçti. Balık sevmezdi. Balığı da kedinin önüne koydu ve patateslerle ilgilenmeye devam etti. Gözlerini karşısındaki güzel, renkli manzaradan çekmiyor, kulakları kedide, ağzındaki şeylerin tadını almaya çalışıyordu. Patates ne güzel bir şeydi öyle! Kızarmışı güzeldi, haşlanmışı da, fırınlanmışı da, püresi de, çorbası da... Her hali güzeldi. Düşündükçe karnı guruldadı, karnı guruldayınca kaşlarını çattı ve karnına döndü. "Zaten az önce sana bir sürü şey gönderdim, neyin gurultusu bu kardeşim ya?" diye söylendi. Tüm patatesleri bitirdiğinde kedicik hala etli turtayla meşguldü. Kız gülümsedi ve kedinin başını biraz daha okşadı. Bu sefer elini çekmedi, kediyi seve seve diğer şeyleri de gömdü. Sandviçlerin içindeki etlerden birer parça çıkarıp kedinin önüne koydu, öyle yedi. Yemekleri bitirip tatlılara geçti sonra. Sütün bir kısmını ayırdı, su kattı, kediye verdi, öyle içti. Kısa bir sürede dağ gibi yemeklerin hepsini bitirdi, kediye baktı. Minik yavru da sonunda her şeyi bitirmiş, sütünü içiyordu. İkisinin de yeşil gözleri birbirine döndü ve karınlarının doymasının getirdiği rahatlıkla sessizce geğirdiler. Kız tekrar kıkırdadı, boşalan kucağına kediyi çekti.

"Annen nerede senin?" diye sordu kediye, sanki anlayacakmış gibi.

"Miyav."

"Hıı, tamam o zaman."

Minik bir sessizlik. Gün batımını izleyen iki çift yeşil göz, kafası okşanan bir yavru kedi. Turuncu ve lacivertin birbirine sarıldığı, suya yansıyıp dalgalandığı hoş bir manzara. Her ne kadar şehrin sis ve kirliliği güzelliği bozmaya çalışsa da doğa ana her zaman galip geliyordu. Bulutlu bir hava vardı ama bulutlu dediğine bakmayın, üç beş minik bulut vardı. Sevimlilerdi. Londra'da değil de, belki de Diagon yolu veya Hogsmeade'de arkadaşlarıyla gezmeye gidebileceği türden bir akşamdı bu akşam. Bu yaz pek fazla sosyalleşememişti, daha çok kendi kendine vakit geçirmişti ve dürüst olmak gerekirse sosyal ortamları özlüyordu. Haftada birkaç kere tavernada sabaha kadar şarkı söylerdi, tek sosyal interaksiyonu buydu. Tavernaya da hiç yaşıtı gelmezdi. Genelde ya zengin, burnu havada insanlar ya da kendisine sulanan yaşlı abazalar. Arada da ilgi çekici insanlar gelirdi. Dünyayı gezen tüccarlar, yakışıklı delikanlılar, günün yorgunluğunu atmaya gelen seherbazlar... Sürekli gelen müşterileri düşündü, ilgisini çekenler arasında yaşıtı gibi duran ama Mirabelle ile daha önce hi konuşmaya tenezzül etmeyen bir çocuk, rengarenk giyinen ve sürekli gülen bir memur ve kızıl bir seherbaz vardı, diğerlerini yine arada görse de son zamanlarda pek görmemişti kadını. Belki de meşguldü, seherbazlık zor işti sonuçta. Kadın, kızın aklında beş saniye bile durmadı ve silindi, yerini başka düşünceler aldı.

"Kedicik, annen gelmiyor..." diye mırıldandı. "Annen yok mu?"

Kedi kıpırdandı, kızın kucağında arkasını döndü. Denizi ve göğü izleyen gözleri şimdi kızınkilere odaklanmıştı, "Miyav."

"Hehe, benim de yok. Aslında, belki de vardır. Bilmiyorum. Yetim olmanın en kötü tarafı da bu ya, terk mi edildin yoksa öldüler mi bilemiyorsun. Öldülerse sorun yok ama terk edildiysem asla affetmem onları. Sebepleri ne olursa olsun." iç çekti. "Oysa ben iyi günde de, kötü günde de iyi bir evlat olabilirdim. Kendileri kaybeder, önemli değil." Sustu.

"Hem, bu kadar güzel bir kızı terk edecek kadar aptallarsa zaten o ortamda bulunmamak benim için daha iyi! Baksana, mükemmelim. Tek bir kusurum bile yok. Oh, kendi başımın çaresine de bakabiliyorum. Aile maile sıkar beni, özgürlüğe alıştım. Şimdi biri çıkıp gelse dese ben senin annenim, hiç umursa..." Durdu.

"Umursamaz mıydım cidden?" Kediye sarıldı. "Umursayabilirdim. Bilmiyorum, daha önce kimse gelip annem olduğunu söylemedi ki! Yaşamadığım şeylere ne tepki vereceğimi nereden bileyim ben? Ama... Teşekkür ederdim sanırım. Sonuçta hala hayattayım. Her sabah yeni bir güne gözlerimi açabiliyorum, sağlıklıyım, mutluyum, istediğim her şeyi yapabiliyorum. Öldürebilirlerdi de beni ama yapmamışlar. Buna da şükür, değil mi kediciğim?" güldü. Yerinden fırlayıp neşeyle zıplamaya, bağırmaya başladı. "Yaşadığım için çok mutluyum!"

Garip garip bakan insanları umursamadan neşesini dışarı vurdu. Kediye sarılarak hopladı, zıpladı, kahkaha attı. Hayattaydı ve yaşadığını tekrar tekrar hissetmek güzeldi. Belki de ailesi şu an aşırı lüks ve mutlu bir hayata sahipti o olmadan, belki de açlıktan ağızları kokuyordu, belki de ölmüşlerdi. Önemli değildi onun için, sonuçta şu anki kahkahalarını biraz da olsa onlara borçluydu. Nefes nefese kalana kadar güldü, zıpladı. Sonra tekrar örtünün üstüne oturdu, bu sefer bağdaş kurdu.

"Kediciğim, hadi tahmin oyunu oynayalım! Annemin ve babamın görünüşlerini, mesleklerini, kişiliklerini falan tahmin etmeye çalışalım!" dedi gülerek. Kedi tekrar miyavladı ve Mirabelle bunu onay olarak kabul etti.

"Benceeee... Annemin saçları açık renktir. Yani benimkinden daha açık. Sarışın değildir de, mesela benim gibi kumral olabilir. Daha açık bir kumral ama böyle, kırmızı veya sarıya yakın olabilir. Ya da direkt kızıl da olabilir, bilemedim şimdi. Düz saçlı değildir kesinlikle, dalgalı veya kıvırcıktır. Belki de benim gibi bukleli de olabilir. Ama saçları benimki kadar uzun değildir. Çocuğuna bakmayan birinin saçlarına bakmayacağını düşünüyorum. Daha doğrusu, umuyorum. Bir tutam saçtan daha değersiz görüldüğümü düşünmek istemiyorum. Fiziği de düzgündür, çünkü ben çok seksiyim, annem de öyledir. Başka başka... Mesleği nedir acaba? Bilemedim şimdi... Seherbaz olsa bilirdim ya galiba. Gezgin bir şeydir böyle, oradan oraya gidip duran bir şey. Ev hanımı değildir, benle aynı kanı taşıyan insanlar böyle bir şeyi kendine yediremez bence. Özgür ruhlu, zeki bir kadındır. Gerçi çok da zeki değil, kaçırdığı fırsata bakar mısın? On altı yılını benle geçirebilecekken... Neyse iyi düşünelim, belki ölmüştür. Babam... Onun saçı koyudur gibime geliyor. Siyah olabilir, benimkinden biraz daha koyu bir kahverengi olabilir, belki de beyazları çıkmaya başlamıştır. Gözleri açık renktir, anneminkini bilmiyorum ama babam açık renk gözlü biri gibi geliyor, mavi olur yeşil olur ne bileyim ela, kehribar falan. Anneme nispeten daha sakindir sanki. Satış elemanı diyeceğim ama o kadar basit bir meslek benim ailemden çıkmaz. Seherbaz? Yakışıyor bak. Ama olsa bilirdim... Bilmez miydim? Bu da salaktır. Bu da benle ilgilenmemiş. Mal. Acaba evliler midir yoksa yanlışl... Oha, dur!"

Hızla yerinde doğruldu.

"LAN YOKSA BENİM ANNEM HAYAT KADINI MI?!" diye bağırdı istemsizce. Gözler yine kendine döndü. Elini ağzına götürdü ve diğer eliyle bir şey yok işareti yaptı. Böyle bir şey mümkün olamazdı, değil mi? Gerçi, kendisinin flörtöz ve ilişki meraklısı kişiliğini düşününce... "AMAN TANRIM, YOKSA BEN BİR OR-" Kedicik, patisiyle kızın ağzına vurdu. "Haklısın. Amaan, salla, olmuşla ölmüşe çare yok. İkisini de öldü sayıp geleceğe odaklanalım. OHA OHA, FİKRİM GELDİ! Kedicik, az önce sayende geleceğimi planladım! Sağ olasın kuzum! Ha bu arada haberin olsun, seni evlat ediniyorum. Adını da Su İti koyuyorum. Hayırlı olsun. Hadi eve gidelim!" dedi, yerinden sırçayarak kalktı ve eşyalarını, çöpünü, zartını zurtunu toplayarak izinsiz ödünç aldığı evine doğru yol aldı. Yine Londra sokaklarından geçiyordu.

"TEMİZLEYİN LAN ŞU SOKAKLARI, LEŞ GİBİ BOK KOKUYOR BE!"
[spoiler]

[/spoiler]