17 Nisan, 2026 09:43:51 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Xander Warren

Sayfa: [1] 2 3
1
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 14 Eylül, 2022 22:52:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
https://buyucedunya-rpg.com/prusya/kontesin-hazin-sonu/new/#new

Alıntı
Marburg Kontesi
Avusturya - Prusya savaşının sonlanmasıyla Hesse eyaleti Prusya tarafından kontrole alınsa da, bu eyaletin Marburg şehrinde yaşananlar otoritelerin dikkatini çekmekte. Denilene göre Marburg Kontesi Palatine Ingrid von Marburg, uzunca bir süredir şatosunda inzivaya çekilmiş halde sessizliğe bürünmüş durumda. Kontesle olan meselelerini görüşmek üzere şatoya uğrayan konuklardan sonrasında hiçbir haber alınamaması işleri daha da tehlikeli hale getiriyor. Ahaliden gelen havadislere göre Marburg Kontesinin bir süredir okült zanaatlara ilgi duymaya başladığı ve bir süredir şatosunda sapkın zevklerini tatmin etmek için ahlaksız faaliyetler düzenlediğini duyuyoruz. Kontesin bir cadı olduğu su götürmez. Onu durdurmak ise senin görevin avcı. Prusya hükümetinin verdiği yetkiyle harekete geçme zamanı!

Ödül: 3 GP ve 450 Galleon

Ödülümü talep ediyorum.

2
Prusya / Kontesin Hazin Sonu
« : 14 Eylül, 2022 22:51:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Xander pek çok çeşit insanla tanışmıştı ömrü boyunca. Kimileri korkak kimileri fazla cesurdu. Kimileri ne diyeceğini bilemeyecek kadar akılsız kimileri insanları istediği gibi yönetebilecek kadar yetenekli. Soylular için de durum böyleydi. Onca eğitim alan kişilerin akıllı olmasını beklerken bir hayvandan aşağı olabilirlerdi, tıpkı korunaklı bir hayat yaşadıkları için dünyadan bihaber olduklarını düşünüp kültürlü birileri çıkabildikleri gibiydi. Gerçi Xander’in bu asil denilen insanlarla ilişkisi hiç yakın olmamıştı. Zira Xander böyle insanları pek sevmezdi. Hepsi birbirinden kibirliydi, bu da Xander’in kibrine tersti. Şimdi ise Prusya’nın konteslerinden birinin peşine düşmüştü. Cadıları öldürürken heyecanlansa da özellikle bir nefret beslemiyordu kelle avcısı. Cadı olmaları dışında bir nedene ihtiyacı yoktu yani. Bu yüzden yine aynı soğuk kanlılıkla hareket etmeliydi ancak bir soylunun cadı olması içinde bir şeyleri uyandırıyordu. Kim bilir kaç kişiye kendi emelleri için kullanmıştı? Kim bilir lanetlerini kaç kişiye dağıtmıştı!

Bunları düşünürken atının yuları sıkıca tutunca atı huysuzlandı. Eliyle başını sevip onu sakinleştirdiğinde şatoya varmıştı. Dışarıdan değişik, olağandışı bir şey göremese bile bir şeylerin döndüğünü belliydi. Cadıları avlamak için özellikle eğittiği yetisiyle burada bir cadının izini hissedebiliyordu. Kısaca şatoyu ve etrafını gözden geçirip şatonun önünde bekleyen askerlere yöneldi. Askerler Xander’i görür görmez kılıçlarına yönelse de kelle avcısı onların yetenekli ya da tecrübeli olmadığını ilk görüşte anlamıştı. Asker gibi de durmuyorlardı. Biri marangoz gibiydi, diğeri de çiftçiden öte bir şey olamazdı. Bir kontesin korumasını böylesi tecrübesiz askerlere bırakmalarının tek bir açıklaması vardı. Diğer askerler cadının elinde can vermiş ya da can çekişiyordu.

Xander atından inip eşyalarını aldı. Askerlere dönüp hükümetin onu gönderdiğini söyledi. Askerler onu sorgulamak istese de Xander’in kan kırmızısı gözlerini görünce geri çekildi. Kapıyı açıp geçmesine izin verdiler. Xander de atının yularını tutup içeri doğru yürümeye başladı. Geniş bir bahçeden geçtikten sonra içindeki rahatsız edici his büyüdü. Cadı mutlak suretle bu şatoda kirli işler yürütüyordu. Belki Xander’in kirli işlerinin yanında  hiçbir şeydi ancak bir cadı olmak ölmesi için yeterli sebebi sunuyordu kana susamış katillere.

Xander şatonun içine girince birileriyle karşılaşmayı bekledi ancak yalnızca karanlıkla karşılaştı. Kapıları kapatılmış şatodaki tüm camlara da örtü asılmıştı. Xander kılıcını çekip örtüleri teker teker kesti. Ardından yukarıda bir ses duyunca merdivenlere yöneldi. Cadının sesi olmalıydı bu. Rahatsız edici bir gülüştü Xander’in kulağına gelen ses. Yaklaştıkça birkaç çığlık sesi de duydu. Emin adımlarla ancak acele etmeden yukarı çıktı. Sesin geldiği odanın kapısını açtı. Bir kadın ve önündeki cesetleri görünce şaşırmadı bile. Cesetler yeni ölmüş olmalıydı, kanları hala yeri boyuyordu. Cadı da elindeki kan renkli sıvıyı keyifle içiyordu. Xander bir alkolik olmasa, her türlü şarabı içmiş olmasaydı elindeki kan sanabilirdi fakat onca karışık kokunun içinde bile şarabın kanını kaynatan kokusunu alabiliyordu.

Kontes geleni fark etmemişti bile. Şarabını yudumluyor, içini ısıtan sıvının tüm bedenini etki etmesi için bekliyordu. Ne de olsa bu onu aldatan aşığının son hediyesiydi. Beş yıllık ilişkilerinin sonu bir şişeye sığmıştı. Onun için her şeyi yapmıştı. Vasallarının tüm itirazlarına rağmen onunla kalmış, çocuğunu bile taşımıştı. Ama o, o bir hizmetçi kızı ona tercih etmişti. Çocuğunu düşürmesini sağlayan kızın canını almaması için yalvarmıştı. Meğerse arkalarından gülüyorlarmış. Bir kontes olarak tüm yetkilerini kullanıp onu kral gibi yaşatırken o bir hizmetçinin peşine düşmüş meğer. Ne aptalmış meğerse!

Kontes boğazına değen keskin kılıcı fark etmeyecek kadar dalgın ve acı içindeydi. Eğer aklı yerinde olsaydı onu öldüren kelle avcısına teşekkür ederdi. Sevdiği adamın kanının ellerinde olduğunu fark etmeden bu hayattan göçmesine izin verdiği için şükranlarını sunardı. Ancak ne Xander bu sözleri duydu ne de kontes bunları söyleyebilecek fırsatı bulabildi. Kontesin tüm acılarının dindiği yerin ata asılı bir bohçanın olması ne acıydı!

3
Birleşik Krallık / Ynt: Bir Muggle Barında Bir Büyücü
« : 07 Eylül, 2022 19:00:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Bira içmek için İngiltere'ye gitmelisin. Ben İskoçya'da bira içecek kadar hayattan bıkmadım."

Xander hanın biralarını eleştirirken garson bir iç çekti bıkkınlıkla. Geldiğinden beri bunu dediği için adamın bıkmasını anlıyordu ama bunu bu kadar açıkça belli etmesi onun için iyi olmazdı. Kılıcını eline alıp adama doğrulttu kınından çıkartmadan. Gözleri öfkeden çok küçümseme doluydu.

"Şikayet etmeyi kes de şarap getir bana."

Bir süre adamı görmezden gelse de ısrarla ayakta durmasıyla başını belli belirsiz karşısındaki oturağa salladı. Adamın onunla neden oturmak istediğini bilmiyordu. Yalnız mı gözüküyordu uzaktan? Öyleydi gerçi fakat bu onun seçimiydi. İstese kendine bir öğrenci bulup onunla seyahat edebilirdi. Ne de olsa şanı duyulmuş, usta bir kılıç ustasıydı. Fakat onun yürüdüğü yol kan, gözyaşı, kulakları sağır edecek çığlıklarla doluydu. Aklını yitirmemiş kimse böyle bir yolu seçmezdi, seçmemeliydi.


Adam oturunca önündekileri şişeleri cam kenara doğru ittirip yere düşürdü. Nasılsa parasını ödeyecekti, başlarına iş çıkartmak fena olmazdı. Şarap şişeleri önünden gidince adamla göz göze gelme imkanı elde etti. Lafı uzatmadan konuştu.


"Ne istiyorsun benden? Tanıştığımızı sanmıyorum."







4
Birleşik Krallık / Ynt: Bir Muggle Barında Bir Büyücü
« : 05 Eylül, 2022 00:47:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Xander Hindistan’dan İskoçya’ya geçmişti. Bu sefer iş için değildi, en azından tam anlamıyla. Amerika’ya gidecekti yeni bir iş için, o sırada biraz dinlenmek istemişti. Elbette, dinlenmekten kastı bayılana kadar içmekti. Ne olsa kan görmeden bir gün geçirmeyen kelle avcısı için tek ilaç zehrin tam kendisiydi. Şifası ise ölüm olurdu ancak, tabii henüz böyle bir niyeti yoktu. Ölmeden önce tüm cadıları yeryüzünden silmeli, annesinin ruhunu rahatlatmalıydı ama bunlar şimdi düşünmesi gereken şeyler değildi.

Dulcan ailesinden aldığı viskilerin dibini görmüş, barın içki stoklarını kurutmaya çalışır gibiydi Xander. Cadı keserek kazandığı tüm parayı içkiye gömüyordu resmen. Pişman değildi ancak bedeni ona ne kadar ayak uydurdu bilemiyordu. Bir önemi de yoktu ya zaten. Vücudu pes etmeden birinin kılıcında ölecekti, ya da daha da fenası asasında.

Tüm gereksiz düşüncelerini alkole boğarken biri içeri girdi. Önündeki şişelerden kafasını kaldırmak bile istemeyen kelle avcısı başta dikkat etmedi girene. Ancak adamın bakışlarını üzerinde hissedince kandan başka bir şey görmediğini belli etmek istercesine alev kırmızısı gözlerini adama çevirmek zorunda kaldı. Şu anda yoldan geldiği için yorgundu ve bir masa dolusu şarap içmişti, iyi bir durumda değildi. Karşısındaki adamla savaşmak istese de hali yoktu. Tabii saldırsaydı kolayca alabileceğini düşünüyordu, adam ne kadar güçlü gözükse de pek kılıç tutmadığı belliydi. Yine de böyle bir arzusu yoktu. O yüzden şişesinden bir yudum alıp seslendi.

“Bira içmek için iyi bir mekana gelmemişsin!”

İlk geldiğinde bira söylemişti ancak ufaklığın verdiği biranın yanında bile geçemezdi. Acaba ne yapıyordu küçük kız? Çalışmaya başlamıştı mıydı? Bunları aklından silmek için kafasına diktiği şarap şişesini sertçe masaya vurdu. Masaya vurunca birkaç şişe yere düşüp kırıldı ancak kimsenin umurunda değildi, mekan sahibi de dahil. Xander de düşmüş şişeleri görmezden gelip ona dik dik bana adama bakmaya başladı. Derdi neydi bunun?

5
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Satın Alım Talepleri
« : 29 Ağustos, 2022 11:59:49 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Xander için Yıldız Haritası, Sicim Oku, Kudüs'ün Kızgın Kumları , Delici Ok, Gümüş Ok almak istiyorum.

(4 GP+ iki tanesi 1 GP+ 1 GP+ üç tanesi 1 GP+ üç tanesi 1 GP)

Toplam: 8 GP

6
Hindistan / Tanrı
« : 28 Ağustos, 2022 18:17:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Atıyla dağları, tepeleri aşmış, bir kasabaya varmayı başarmıştı. Yalnızca bir han bulup dinlenmek istiyordu. Eğer varsa bir hekime gidip bacağındaki ağrı için ilaç almayı planlıyordu. 6 yaşından beri ata biniyor, 25 yıldır dağa tepe aşıyordu. Yaşının da verdiği zayıflıkla bacakları ağrımaya başlamıştı artık. Bu durum onun için ne kadar utanç verici olsa da yaptıklarının bir ödülü, nişanı olarak görmeye çalışıyordu.

Bir han görünce atını yavaşlattı. Ardından inip eşyalarını aldı. Hancıya bir oda istediğini söyledi. Xander’i iyice süzüp kocaman gözlerle bir süre ona baktı. Belliydi Xander’in sıradan bir gezgin olmadığı. Bir gezgin böylesi korkutucu bir aura yaymazdı. Hemen bir oda ayarlayıp yerini gösterdi. Ardından nerede temizlenip karnını doyurabileceğini söyleyip yalnız bıraktı cadı avcısını. Xander de iyice temizlenip karnını doyurmak için aşağıya indi. Önce hancıya hekimin nerede olduğunu sordu. Yerini alsa da akşam vakti olduğu için evine gitmiş olabileceğini iletince Xander yemek yemek için oradan ayrıldı.

İçeri girdiğinde birkaç kişi ona dönmüş olsa da hemen başlarını çevirmişlerdi. Xander kılıcını yanındaki taburelerden birine bırakıp oturdu. Et ve şarap istedi. Garson nasıl bir et istediğini sorunca da başından savdı adamı. Günlerdir doğru düzgün bir şey yiyemiyordu, ne verirse yiyecekti işte. Yemeğini beklerken karşındaki iki rahip kılıklı adamın konuşmasına kulak misafiri oldu.

“Tanrı bizi deniyor.” diye başlayan, artık ezbere bildiği tartışmalarını daha fazla dinlemek istemedi.

Tanrı’nın varlığına inanmayı 12 yaşında kesmişti kelle avcısı. Tanrı onları korumayı reddettiğinde. Tanrı ki inananlarını ateşe atıyor, tanrı ki sevenleri ayırıyor. Tanrı ki inananlarını teste tabii tutuyor. Xander inanmıyordu böylesi safsatalara. Daha inananlarını korumaktan aciz bir tanrı nasıl tanrı olabilirdi? Olamazdı!
 12 yaşında, annesinin buz tutmuş bedenine sarılıp ısıtmaya çalışan bir çocuğu korumaktan aciz bir tanrıyı kabul etmiyordu Xander. Annesi gibi dini bütün, tüm ritüelleri büyük bir özveriyle yapan bir inananı korumuyorsa tanrı, yerin dibine batsın öyle yücelik, kutsallık, diye düşünüyordu kelle avcısı. Eğer ki suçluları, günahkarları temizlemeyi bir faniye bırakıyorsa ne işe yarıyordu onca güç?

Xander, inanmamaktan da öte nefret doluydu. Binlerce tanrı duymuş ömrü hayatında, bir tanesi de elini tutmamıştı. Yalnızca eli kanlı olduğu için değil, hayır! Öylesine dar görüşlü değildi Xander. Elini kana bulamadan önce defalarca kez yalvarmış, diz çökmüştü önlerinde. Adaklar sunmuş, koruma ve bağışlanma dilemişti. Ancak fayda etmemişti. Bu hayatta tek sevdiği kişi acımasızca elinden alınırken tanrı denilen varlık izlemişti yalnızca. Eğer tanrı gerçekten vardıysa da Xander onun düşmanı olurdu ancak. Zira annesini öldüren yalnızca cadılar değildi, onları durdurmayan da bir o kadar suçluydu. Nasıl cadıların kökünü kazımak için yemin etmişse tanrıları benzer bir kader bekliyordu. Xander ki tanrılara baş kaldırıyor, kılıcını onlara doğrultmaktan çekinmiyordu. Onu ya sonsuz bir huzur ya da bitmek tükenmek bilmeyen bir azap bekliyordu.

7
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 24 Ağustos, 2022 10:31:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Küçük kız şoku tahmin ettiğinden hızlı atlatmıştı. Yaptığı hamle etkili olmuştu demek ki. İlk birini öldürdüğünde yanında ona destek olacak birinin olmasını istemişti Xander. Onu ölümle burun buruna getiren bir yabancı değil. Kendisi için de bunu isterdi. Ölüm hangi yaşta olursan ol acı bir durumdu, yanında sevdiklerin ve seni sevenler varken ancak katlanabilir hale geliyordu. Gerçi yaşını almaya başlamış kelle avcısı bunu deneyimleyecek kadar şanslı değildi fakat bu başkalarına bu şansı sunamayacak demek değildi.

Küçük kız ayıyı Xander’in öldürdüğüne tam emin olamasa da şüphesi yeterdi. Kendisini bu suçluluktan kurtarmak için yalnızca buna ihtiyacı vardı, bir tutam şüpheye. Kızın gözlerinin üzerinde olması ve bitkilerin isimlerini biliyor olması rahatsız ediciydi. Her zaman yolunun üstünde topladığı bitkileri bohçasına atar, gerekirse yer gerekirse bir hekime rastlayıncaya kadar idare etmesi için ilaç yapardı. Bu ufak kız bunu nereden biliyordu? Belki de kasabalarında yetişen bir bitkiydi, kim bilir?

Teşekkür etmesine gerek yoktu. Ne de olsa onu bu duruma kısmen o sokmuştu. Tabii kendi başına da böyle bir durumda karşılaşabilirdi ancak o vakit saldırmak yerine kaçabilirdi. Xander’in varlığı ona saldırmaya teşvik etmişti, sorumluluğunu da o almalıydı. En azından, diye düşündü Xander. En azından minnet duymayı biliyor.

Kız kendini iyice toparlayıp kılıcını biraz zorlanarak da olsa ayının cansız bedeninden çıkartmayı başarmıştı. Kılıcı dövdüreceğini söylemesi de mantıklı bir karardı. Çok önce yapması gerekiyordu ancak geç de olsa doğru yolu bulması onun için iyi bir haberdi. Bir daha vahşi bir hayvanla karşılaştığında bu kadar savunmasız olmazdı en azından.

Kız, Xander’e istediği zaman gelmesini söyleyince kelle avcısı gülümsemeden edemedi. Kimse onun tekrar gelmesini istemezdi. Ne de olsa onun varlığı arkasında ölüm ve vahşet getiriyordu. Gittiği pek çok yer işinin bir parçasıydı, onun varlığı lanetle bir tutuluyordu. Saygı duydukları ve cadılardan daha çok korktukları bir adam. Xander buydu, bu yüzden kızın sözleri onu güldürmüştü.

Kız kan içinde bile masumiyetini koruyabiliyordu. Ne kıskanılası bir özellikti! Kendisi ise kan dökmeden önce kaybetmişti masumiyetini. Bu yüzden kızın bu halini korumak istedi bir an. Kendi ellerini kirletmek pahasına bu ufaklığı korumak istedi. Yapamayacağını biliyordu ama istemesine de engel olamadı. O yüzden de ona kendisini koruma şansını vermeye karar verdi. Hana dönüp temizlenip karnını doyurdu. Bir düzine şarap içti, birkaç şişe de Duncan ailesinden aldığı viskiyi bitirdi. Ardından hancıdan boş bir defter istedi. Tüm gece, sızmadan önce yazdı.

Taktiklerini, dikkat edilmesi gerekenleri, duruşları… Bildiklerini en basit şekilde yazmaya çalıştı. Çizimleri çok iyi olmazsa da anlaşılabilirdi, onun için önemli olan da buydu. Elbette tüm bilgisini bir kitapta anlatması mümkün değildi ancak temellerini yazdı. Kızda eksik olanları da not olarak ekledi. En arka sayfaya da bazı hayvanların zayıf yanlarını, yenilebilecek olanları yazdıktan sonra kitabın üstünde uyuyakaldı.

Güneş kendini gösterip Xander’in gözüne girince uyandı. Beli ağrıyordu, dinlendiğini de tam hissedemiyordu. Son gününü böyle geçirmek istemediği için yatağa geçip orada uyudu biraz da. Öğle vakti olunca uyandı, temizlendi, eşyalarını toplayıp karnını doyurmak için aşağı indi. Sıcak yemekle karnını iyice doyurunca birkaç şişe şarabı da yanına alıp handan çıkmadan önce yazdığı kitabı hancıya uzattı.

“Bunu beni buraya getiren çocuğa verirsin hancı. Bir de mesajımı ilet. Bir sonraki görüşmemizde- eğer görüşürsek- şimdiki gibi olmasın.”

Ardından atına atlayıp kasabayı terk edip memleketine doğru yola çıktı. Dünyada pek çok cadı vardı, onları temizlemek de Xander’e düşmüştü. Yolculuğu daha yeni başlıyordu, tıpkı küçük kızın yeni başladığı gibi.


SON

8
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 23 Ağustos, 2022 07:28:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Alıntı
Penanggalan
Japonya'nın Ine köyünde garip olaylar yaşanmakta. Hamile kadınların bir gece ansızın ortadan kaybolmasıyla köyde son birkaç aydır hiç çocuk doğmadı. Kaybolanların evlerinden yükselen yoğun sirke kokusu bir Penanggalan vakasına işaret etmekte. Karanlık büyülerle boynundan aşağı iç organlarının bağırsaklara kadar apaçık şekilde sarktığı bu korkunç cadıyı ancak sen durdurabilirsin avcı. Lakin dikkatli olman gerekir. Bu kötücül varlıklar kolaylıkla sıradan insan siluetinde gözükür ve geceleri vücutlarından ayrılarak ava çıkarlar. Onu durdurmak ise kuşkusuz senin gibi bir usta avcının harcıdır.

Ödül: 3 GP ve 400 Galleon

https://buyucedunya-rpg.com/japonya/penanggalan-vakasi/new/#new


Alıntı
Kuzgun Terbiyecisi
Boston yakınlarındaki Concord köyünde ahali son zamanlarda kuzgunların saldırılarından şikayet etmekte. Denilene göre köy neredeyse kuzgunların varlığıyla kuşatılmış durumda ve köye uğrayan her türlü yolcuya dadanarak gözlerini çıkarmakta, yaralamakta, kimini öldürüp leşleriyle ziyafet çekmektedirler. Köylülerin tarım hayvanlarının da kuzgunların bu saldırılarından nasibini alması, hayatı daha da güçleştirmektedir. Kuzgunlara hükmeden bir cadının varlığına dair ihtimaller kuvvetleniyor. Onu durdurmalısın avcı. Gökyüzüne ve kuşlara dikkat et.

Ödül: 2 GP ve 350 Galleon

https://buyucedunya-rpg.com/amerika-birlesik-devletleri/kuzgun-terbiyecisi-nin-sonu-830/msg2902/?topicseen#msg2902

Öldürdüğüm cadıların ödüllerini talep ediyorum. Teşekkürler.

9
Japonya / Penanggalan Vakası
« : 23 Ağustos, 2022 07:26:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Memleketine böyle kasvetli bir haberle dönmüş olmasının üzüntüsü çok sürmemişti. Ne de olsa işin sonunda bir cadı vardı ve bu kendini bilmez cadı hamile kadınlara saldırmaya cüret etmişti! Bedelini elbette canıyla ödemeliydi. Bunun için gece yarısında Japonya’ya, kalbinin attığı yere, memleketine, gitmişti. Bu lanetli cadının gece ortaya çıkmasını beklemeye vakti yoktu. Daha fazla kayıp vermelerine müsaade etmeyecekti. Memleketini böyle aşağılık bir canlının pençelerinden kurtarmak da elbette Xander’e düşüyordu. Çocukluğunu geçirdiği, kalbindeki yerini hala dün gibi koruyan annesinin yaşadığı ve dinlendiği yeri kurtarmalıydı.

Ine köyüne vardığında beklediğinin aksine tüm köy eşrafı ayakta onu bekliyorlardı. Köyün sahibi önde, köy sakinleri arkada onu karşılamaya çıkmışlardı. Önünde eğilip hep bir ağızdan onu selamladılar.

“Hoş geldin Cadı Avcısı!”

Uzun süredir böyle bir şekilde karşılanmamıştı. Gülümsemesine mani olamadı. Özlemle ve hasretle andığı memleketi her zamanki gibiydi.

“Böyle bir selamlamaya layık değilim.”

Köy sahibi şiddetle karşı çıktı.

“Olur mu öyle şey? Siz bizi bu tanrının cezası cadıdan kurtarmaya, günahlarımızı bağışlamaya geldiniz! Size ne kadar teşekkür edersen, şükranlarımızı sunsak kafi gelmez.”

Xander yaşını almış adamın yanına gitti. Kollarından tutup kalkmasını sağladı. Adamın yüzündeki minnet ifadesini görmeyeli yıllar olmuştu. Bu cadıyı temizlemek için daha da hırslanmış olan Xander direkt sadede geldi.

“Şimdi anlatın, neler oldu?”

“Uzak yoldan geldiniz beyim. Size çay ikram edelim, bir yandan durumu anlatayım. Sizin için de uygun mudur?”

Adamın çekingen sesine karşılık Xander karşı gelmek istese de yapamadı.  Adam bu kadar sıcak davranırken başını eğip gitmekten başka bir şey yapmayı başaramadı. Onun arkasından gitmeye hazırlanmışken yaşlı adam onu önünde yürümesini işaret etti. Bu kadar çok saygıyı hak ettiğini düşünmüyordu, yine de adamın samimi bakışlarını görünce yürüdü.

Adam kendi elleriyle ona çay servis etti. Xander alıp önce kokladı, yumuşak ve mest edici koku onu rahatlatmıştı. Ardından içti. Beklediğinden daha tatlı bir çaydı.

“Uzun zamandır bu kadar lezzetli bir çay içmemiştim.” dedi yaşlı adama.

Ardından hikayeyi dinlemeye koyuldu.

“Her şey birkaç ay önce başladı. Sato ailesinin gelini hamile kalmıştı. Bunu kutlamak için bir eğlence düzenlemiştik ki o gün gelin kayboldu. Ormanda yolunu kaybetti diye düşündük başta. Ne de olsa köyümüze geleli çok olmamıştı. Tüm gençleri seferber edip aramaya koyulduk. Ne kadar uğraşsak da bulamadık. Ardından Satoların evinden tuhaf bir koku gelmeye başladı. Ne kadar temizlendilerse de muvaffak olamadılar. Bir şaman çağırtıp işin aslını sordurduk. Bir cadıdan ve karanlık büyüden bahsetti. O günden beri diken üstündeyiz. Arada hamile kalan birkaç kişi de kaçırılınca ve benzer bir koku evlerinden yayılınca bunun yalnızca hamile kadınları hedef aldığını anladık. Kaç tane şaman çağırdıysak, kaç tane ritüel yaptıysak da fayda etmedi. Kadınlarımız hamile kalmaya korkuyor. Böyle giderse köyümüzde kimse kalmayacak. Bize yardım edin efendim.”

Hikayesini anlattıktan sonra başını eğip yardım dilendi. Xander onu kaldırdı. Güven veren bir ifadeyle söz verdi.

“Endişelenme yaşlı adam, o cadıyı yaptıklarına pişman edeceğim.”

Ardından herkese evlerine gitmesini söyleyip köyü gezmeye başladı. Görünürde bir sorun yoktu ancak henüz emin olmak için çok erkendi. Gece ilerledikçe Xander’in içindeki huzursuzluk artıyordu. Derken bir şey gördü. Bakılması mide bulandıracak kadar iğrenç bir beden demeye bin şahit bir şey gördü. Bu Penanggalan olmalıydı. Köyün hamile kadınlarına saldıran cadı bu olmalıydı. Onu gördüğü gibi kılıcı çekti ve şimşek kadar hızlı bir şekilde ona saldırdı. İlk saldırısı onu yaralar gibi olsa da durdurmamıştı. Cadı da ona saldırıyordu. Yine de Xander’in hızına yetişemiyordu.

Gün doğmak üzereydi. Bunca zamandır savaşmışlar ancak iki taraf da hala hayattaydı. Xander yorulsa da cadıyı ortadan kaldırma istediği her şey üstündeydi. En sonunda kutsal suyla bezenmiş kılıcıyla Penanggalan’a temiz bir kılıç darbesi vurmayı başarmıştı. Öldüğünden emin olana kadar birkaç kez daha kesti.

Köyün sahibini çağırıp köyde olmayan biri olup olmadığı kontrol ettirdi. Ardından işlerine devam etmeleri için onları bırakıp memleketinde gezinmeye koyuldu.

10
Amerika Birleşik Devletleri / Kuzgun Terbiyecisi'nin Sonu
« : 23 Ağustos, 2022 04:53:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Xander, Condor köyüne gitmek için yola çıkarken duydukları onu heyecanlandırmıştı. Kuzgunlara hükmetmek, ha? Pek çok cadıyla karşılaşmış ama hayvanları ustalıkla kullanabilene pek rastlamamıştı. Belki de uzun süreden sonra ilk kez savaşabilecekti. Kanının kaynamasına engel olamıyordu. Bir cadıyla gönlünce en son ne zaman savaşmıştı? Avladıkları hep zayıf ve acizdi, doyasıya savaşabileceği bir cadıyla karşılaşacak olmasının verdiği heyecanla köye girdi.

Köyde ilk fark ettiği şey insanların içler acısı durumuydu. Pek çoğunun gözündeki korkuyu görünce cadıyı öldürmeye olan arzusu şiddetlendi. Bir cadı, elinde çubuk olmadan hiçbir şey yapamayan zavallı bir varlık ne cüretle insanlara saldırırdı?! Bu cadıya haddini bildirmeli, bu köye dadandığına ve Xander’la karşılaştığına pişman etmeliydi. Atıyla birlikte köye ilk adımını attığında yalnız bir kuzgunun ona doğru uçtuğunu fark etti. Kılıcını çevik bir hareketle çıkardı ve hızla ona gelen kuzguna saldırmaya hazırlandı. Kuzgun ona doğru süzülünce kılıcıyla onu ikiye böldü. Yüzüne gelen kan normalin aksine siyahtı. Xander elinin tersiyle yüzündeki kanın bir kısmını silse de hala tamamını çıkartmayı başaramamıştı.

Onun ustaca kuzgunu yok ettiğini gören köy sakinleri etrafına doluştu. Bir ton soru soruyorlar, yardım dileniyorlardı. Onların hep bir ağızdan konuşmaya deva ederken arkalarından yaşını almış bir kadın çıktı. Beyaz saçlarını tepede tutuşturmuş, kırışık yüzünü memnuniyetsizlik ekşitmişti. Ellerin arkasında ve hafif öne eğik yürüyordu. Yanında da iki tane genç delikanlı vardı. Köyün sahibi bu kadın olmalıydı. Ancak Xander kadında bir terslik olduğunu sezince kılıcını tutan elini kastı.

“ Hoş geldin yolcu! Köyümüze şeref getirdin. Epey süredir bu kuzgunlarla baş edebilen birine rastlamamıştık. Gelen tüm yolcular kuzgunların gazabına uğrar. En iyi ihtimalle birkaç sıyrık en kötü ihtimalle ise canlarını kaybedeler. Senin sırrın ne yolcu?”

Xander keskin bakışlarını kadına doğrulttu. Yanılmıyordu, kadının gözlerinde ayan beyan bir memnuniyetsizlik vardı. Nedenini tahmin etmesi güç değildi Xander’in. Bu köyü ele geçirmiş ve insanların içeri girmesine müsaade etmediği gibi çıkmasına da izin vermiyordu. Böyle durumları daha önceden de işitmişti. Bazı cadıların hobileri buydu, insanların acısından keyif alıyorlar ve güvenlerini sömürüyorlardı. Köy halkının bu kadının gerçek kimliğini bilmediği aşikardı ve eğer şimdi bunu açıklarsa kimsenin ona inanmayacağına emin gibiydi. Hatta onu köyden bile kovabilirlerdi. Ne de olsa o yeni gelmiş bir gezgin ve kana susamış bir kelle avcısıydı, o kadın ise kim bilir kaç yıldır onlarlaydı?

Belki kimilerinin doğumuna şahit olmuştu. Herkesin onu saygıdeğer bir büyük gibi gördüğünü bir yerde onu açık alanda öldüremezdi. Öldürebilirdi elbette ancak insanların söylenmeleriyle uğraşmak istemiyordu. Bu yüzden de onun oyunun ayak uydurmaya karar verdi.

“Sırrım yok, yalnızca kılıcım keskin. Sen de kimsin?”

Xander’in sorusuna karşılık yaşlı kadın gülümsedi. Gülünce kırışıkları iyice belli olmuştu. Gülüşünün arkasındaki anlamı anlamayacak kadar kör ya da akılsız değildi Xander. Birbirlerinin kimliklerini çözmüşlerdi. Sırada nasıl anlaşacakları vardı.

“Ben bu köyün muhtarıyım. Seni selamlıyorum cadı avcısı.”

Cadı avcısı derken ses tonu sert ve nefret doluydu. Halk ise heyecanla Xander’e bakıyorlar, kurtarıcıları geldiği için şükran doluydular.

“O zaman muhtar, konuşalım mı?”

“Hay hay!” dedi.

Köy halkından ayrılıp açık alana geldiler. Xander kılıcını çekip kadının boynuna doğrultsa da kuzgunlar onu hedefleyince onlarla mücadele etmeye başladı. Fakat bu uzun sürmedi. Xander kadının rol yaptığını, aslında genç olduğunu sansa da kadın gerçekten yaşlıydı. Büyüsü güçlü olsa da bedeni kaldırmıyordu. Bir süre kuzgunları saldırtmaya devam etse de bir yerden yorgun düştü. Xander de bunu fırsat bilip kılıcını kadının kalbine sapladı. Kadının son anda yönelttiği kuzgun Xander’in kolunu çizdi ama sonradan yere düştü.

Xander her zamanki gibi kadının kafasını kesip gidecekken köy halkının onları izlediğini fark etti. Onları ihanete uğramışlık hissiyle baş başa bırakıp köyü terk etti.

11
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 23 Ağustos, 2022 01:57:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İşte böyle, diye düşündü kelle avcısı. Birini öldürmek böyle bir his. İlk kez birini öldürdüğü zamanı hatırladığında yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Bu küçük kızın aksine ona saldıran bir hayvan değildi öldürdüğü, öyle olsaydı fazla kolay olurdu. Hayır, o kadar şanslı değildi. Öldürdüğü bir insandı, üstelik en masumundan. Daha yetimhane kılıklı kelle avcısı eğiten yere yeni gelmiş, çelimsiz bir çocuktu. Emirlere itaat etmeyi reddetmişti, üstelik Xander gibi yetenekli de değildi. Bu yüzden kolayca gözden çıkarılmış, kendi ellerini kirletmek istemediklerinden küçük bir çocuğunki kirletmeyi uygun görmüşlerdi. Hep böyleydi, o bir katil olmuş ve onlar da onun sırtını sıvazlamıştı. O çocukla geçirdiği her saniyeyi düşünürken yaşlı gözlerine bakıyordu. Eğer öldürmeseydi ne olurdu kim bilir? En azından ona merhametli bir ölüm vermişti. Buna inanmak istiyordu.

Küçük kız şok içinde öldürdüğü hayvana bakarken Xander yanına yürüdü. Küçük kız geldiğini fark etmedi bile. Önce ayıya dokundu, ölmüştü ancak küçük kız bunu bilmek zorunda değildi. Ona merhamet göstermek istedi, kendi elde edemediği merhameti ona vermek istedi. Kılıcını çıkarıp ayının ensesine sapladı. Çıkan kan kıza gelmişti ancak onun öldürmediğini düşünmesi için bunu yapmalıydı.

“İyi iş küçük kız. Ayıyı yaralamayı başardın, ben de son hamleyi yaptım. Artık tehlikede değilsin.”

Kızın onu duyup duymadığından emin değildi ama bir önemi de yoktu. Kızın yanında geçip ürkmüş atına yaklaştı. Kulağına bir şeyler fısıldayınca at sakinleşti. Bohçasından birtakım bitkiler çıkarttı. Ağzına atıp çiğnedi, sonra kızın yanına geldi. Kız hala şok içindeydi. Ağzından çıkarttığı bitkileri yarasına sürdü, ardından yeni aldığı kıyafeti bir parçasını kesip kızın kolunu sardı. En iyi çözüm değildi ama en azından ateşlenmesini engelleyecekti.

Ardından ağacın kenara çöküp onu izledi. Her şeyi idrak etmesini, kendine gelip keskin diliyle ona laf etmesini bekledi. Öfke her daim korkuyu yenerdi. Bunu ilk elden tecrübe etmişti Xander. Şimdi sıra kızdaydı. Toparlanması ve her zamankinden güçlü olması gerekiyordu. Yaşamanın laneti ve sırrı buydu.

12
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 23 Ağustos, 2022 00:02:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Haklıymışsın, bu gerçekten eğlenceli.” dedi Xander gülerken.

Nasıl oluyordu da dili bir türlü susmak kılıcını sallamakta bu kadar çekingen olabiliyordu? Yaptığı her bir hareket hayatını tehlikeye atıyordu. Eğer ayı bu kadar aç ve yorgun olmasaydı küçük kız onun pençelerinden kaçamazdı. Ayrıca, öldürmeyi göze almamış biri kılıçla oynamamalıydı. Sorumluluğunu almadığı bir şey yapmak ona yalnızca zarar verecekti ama bu neden Xander’in umurunda olsundu ki?

Kız hala ona sesleniyor, yardım etmesini istiyor; yardım etmesi için adeta onu kışkırtmaya çalışıyordu. Şimdiye kadar söylediklerine sinirlenip küçük kız narin boynunu kırmamıştı, şimdi sinirleneceğini nereden çıkarıyordu? Kız ayıyı yaralamayı başardıysa da bu onun için hayırlı bir haber değildi. Canı yanan ayı her zamankinden daha şiddetli ve kararlı bir şekilde saldırmaya başlamıştı. Bunu kız da fark etmiş olacak ki onu bu durumdan kurtarabilecek tek kişinin, Xander’in, yanına gelmişti.

Xander kızın gözlerinin kılıcında olduğunu fark edince tebessüm etti. Kılıcını alması küçük kıza faydalı olmayacaktı, ne de olsa onun minik bedeni böylesine ağır bir kılıcı kaldırmaya kafi gelmezdi. Üstüne onun dengesini bozar, ayıya kendini ikram etmiş olurdu. Ayrıca ikisinin de yem olacağı saçmalığı da nereden çıkmıştı? Xander ilk ayısını annesinin de yönlendirmeleriyle 10 yaşında bir çocukken öldürmüştü. Ve o ayı karşılarındaki gibi zayıf değildi ve amacı yemek de değil de evlatlarını korumaktı. Şimdiki onun için çocuk oyuncağıydı.

“Sana neden yardım edeyim? Bundan ne kazanacağım? Birbirimizi tanımıyoruz bile, istersen öl istersen yaşa. Ben bir şövalye değilim. Beni ilgilendirmiyor. Sonuçta benim sorumluluğum değilsin.”

Sözleri ne kadar sert ve acımasız olsa da doğruydu. Kızı şimdi kurtarsa bile teşekkür edeceğini sanmıyordu, aksine neden bu kadar oyalandığını sorup söylenecekti. Zira insanlar, hele ki ingilizler, böyleydi. Her daim korunması gerektiğini düşünürler ve onları vazifeleri olmasa bile koruyanlara minnet dahi duymazlardı. Daha önce pek çok böyle olayla karşılaşmıştı. Şimdi neden farklı olsundu ki?

Xander kızın yanında iri bedeninden beklenmeyecek bir hızla ayrılıp karşıya geçti. Öyle hızlıydı ayı bile bunu fark edemedi. İşte Xander’in en büyük silahlarından biri buydu. Hız ve dinginlik, buna sahip olan herkes rahat bir hayat yaşardı. En kötü ihtimalle rahat olmasa da yaşardı.

“Hadi, bana iyi bir şov sun ufaklık. Sivri dilinin bir ayının midesinde olmasını istemem. Tabii yardım istersen buradayım, ustan olsaydım buradaydım.”

Ardından kızın ayıyla mücadelesini izlemeye koyuldu. Tek bir şey bekliyordu ayının kafasını gövdesinden ayırmak için. Özür ve yalvarma. Başka bir şey ihtiyacı yoktu şövalye olmak için. İki kelime kafiydi. Tabii kız gururunu bir kenara bırakmayı başarabilirse, aksi takdirde karşısından parçalara ayrılsa bile kılını oynatmazdı. Onun öğrendiği ve takip ettiği yol buydu. Kimse için istisna yapmaya da niyeti yoktu. Hele ki ona minnet bile duymayacak bir çocuk için.

13
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 22 Ağustos, 2022 13:02:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Küçük kızın böyle bir şey kabul etmeyeceğini biliyordu. Ancak etseydi hayatı nispeten daha kolay olurdu. En azından Xander’in varlığını sezdiği ayıyla karşılaşırken onu koruyabilirdi, daha da iyisi yönlendirebilirdi. Pek çok ustanın elinden geçmişti yıllar boyunca. Kimilerine itaat etmeyi reddetmişti, özellikle annesinin vahşice katledilmesinden sonra. Hem her şeyi bildiği yanılgısına kapılmıştı hem de annesinden başka birinin onu eğitmesini istemiyordu. Ustaları ise Xander’in anlayacağı dilden konuşmuş, onu güçleriyle diz çöktürmüştü. Kaç kez savaşırken ölümden dönmüştü, kaç kez yaraları yüzünden geceleri ateşlenmişti de tek bir ruh bile ona merhamet göstermemişti! Çünkü kılıcın, savaş sanatlarının yolu kanlı ve acılıydı. Dünya üzerinde yaşamak için kılıç sallayan kimse bunu bir meşgale olarak göremezdi, görmemeliydi.

Bu küçük kız bilgeliği seçmek yerine gururu seçmişti. Başka bir deyişle yaşam yerine ölümü. Her seçimin sonuçları vardı, ne kadar küçük, cahil olursa olsun bir insan bu bedeli ödemekle yükümlüydü. Şimdi çark dönmüş ve sıra bu küçük kıza gelmişti. Daha doğru düzgün tutamadığı kılıcıyla bir avcıya karşı gelmiş, avcı da beraberinde avını getirmişti. Kaderin şakalarından biri olan bu duruma ise yalnızca hayatta kalacak olanlar gülecekti.

Xander kılıca değmedi bile. Küçük kızın kıvrandığını, yardım için yalvardığı görmek istiyordu. Kendi ustalarının yaptığı gibi onu diz çöktürecekti. Olur ki reddederse ya ölecek ya da yaralanacaktı. Bu da onun kaderiydi. Bunu görmeyi dört gözle bekleyen Xander bir ağaca sırtını yaslanıp kibirle gülümsedi.

“Şimdi beni eğlendirebilirsin ufaklık. Beklediğin fırsat geldi.”

Sesi alayla doluydu. Ayı onlara epeyce yaklaştı, görüş mesafelerine girdi. Xander küçük kızın ne yapacağını görmek için sabırsızlanıyordu.

14
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 22 Ağustos, 2022 03:11:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Benim lakabımı duymak istemezsin.” dedi Xander imalı bir ses tonuyla.

Kızın heyecanı ya da acelesini anlıyordu ancak kılıç birkaç dakikada öğrenebilecek bir şey değildi. Kılıç kullanmak bir sanattı ve sanat aceleye gelmezdi. Biraz uyuyup dinlendiği için ne kadar rahat olsa da ağır hareket ediyordu. Savaşmadığı ya da av peşinde olmadığı sürece miskin biriydi Xander. Adımları hep yavaş, konuşması insanın uykusunu getirecek kadar sakindi. Belki insanların bu adamdan bu kadar çok korkmasının nedeni buydu. Günlük hayatta kaplumbağa gibi hareket eden adam savaşmaya başladığı anda kartal kadar keskin bakışları, çitayla kapışabilecek hızıyla insanların ve bilhassa cadıların aklını başından alıyordu. Bu yüzdendi cadıları kolayca avlaması, tabii cadıların büyüsüz hareket etmeye alışkın olmaması da bir sebep olabilirdi.

Atını birkaç ağaç öteye sıkıca bağlayıp cebinden yemesi için handan aldığı birkaç avuç samanı uzattı. Atı onun elinden yerken o da başını okşuyordu. Sabırlı olmayı öğrenmesi gereken küçük kıza en iyi dersi onu bekleterek verebilirdi.  Savaş anında acele etmek işe yarayabileceği gibi onun canına da mâl olabilirdi. Atı tüm samanı yedikten sonra ellerini silkeleyip kıza döndü.

“Öncelikle benim hakkında bir şeyi bilmen gerek. Ben Japonum, dolayısıyla birine bir şey öğreteceksem bazı ritüellere ihtiyacım var. Bunu yapabilir misin?”

Kıza bilmiş bir ifadeyle baktı. Birilerine öğretmekte bir sorunu yoktu. Biraz sert ve katı bir öğretmen olsa da iyi bir öğretmendi. Sonuçta en iyisinden öğrenmişti, annesi gibi usta bir savaşçıdan öğrenip de başarısız bir usta olması beklenemezdi. Kıza kısaca ritüelden bahsetti.

“Ritüel dediğime bakma, kanını falan isteyecek değilim.”

Eğer cadı olsaydı kanı işine yarayabilirdi tabii ancak bir insanın kanına ihtiyaç duymuyordu. Ne de olsa kara büyü yapmak onun değil avladığı büyücülerin işiydi.

“Önümde diz çökecek ve beni, yeni ustanı selamlayacaksın. Aslında bana çay sunman da gerekir ama gerçek öğrencim olmadığın için bu kısmı geçebiliriz. Burada birkaç gün daha kalmayı planlıyorum. Bu süreçte sana kılıç hakkında bir şeyler öğretebilirim, tabii ustalaşmak için yıllarca talim yapman, gerekirse savaşman gerek ama o senin bileceğin iş. Şimdi ne diyorsun deli şimşek, önümde diz çökecek misin yoksa…?”

Gerisini söylemeye gerek duymadı, genç kızın bildiğini düşünüyordu. Şimdi karar vermesi gerekiyordu. Dünyanın en iyi kılıç ustalarında birinin önünde diz çöküp bilgilerinden mi faydalanacaktı yoksa pes edip kaçacak mıydı? Karar elbette ki küçük kıza aitti.

15
Birleşik Krallık / Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« : 22 Ağustos, 2022 01:57:12 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Küçük kızın arkasına binmesini beklemiyordu. Aklında hep aynı şey vardı, eğer onun işini bilse bu kadar rahat olabilir, sürekli söylenebilir miydi? Ayrıca, deli şimşek de neydi? Xander bu garip lakabı duyunca gülümsemesine engel olamadı, küçük kız ya da onun tabiriyle deli şimşek arkasında olduğu için görmemişti.

Hana vardıklarında genç kız hızlıca attan inip han sahibinin yanına gitti. Xander ise eşyalarını toparlayıp sırtına attı. Tüm silahlarını temizlemişti, kendisinden daha iyi bakıyordu. Sonuçta onlar iyi durumda olduğu sürece kendisi de iyi durumda olurdu. Çok oyalanmadan içeri girdi. Etrafa kısaca göz attı, sıradan bir handan farkı yoktu. Kaldığı diğer yerlere kıyasla iyi bile sayılabilirdi ancak Xander’in kaldığı yerler düşünüldüğünde çıtası pek düşüktü.

Ardından küçük kız bir birayı ona uzattı. Kelle avcısı birayı kafasına dikmişken kız planlarını hatırlattı. Birayı bitirince koluyla ağzını silip genç kızın yanından geçti. Kız da handan çıkıp onu dinlemeye bıraktı. Akşam olunca kızın yüzünü görmek için sabırsızlanıyordu. Bunca saat bir hiç için hazırlanacağını fark edince ne yapacaktı acaba? Onu nasıl eğlendirecekti?

“Odanız üstte, bu da anahtarı.”

Adamın gözlerinin tenini deldiğini hissediyordu. Kim bilir bu ufaklık ona ne demişti? Ne olursa sözünü tuttuğu sürece umurunda değil. Nerede banyo yapacağını, ne yemeklerin olduğunu anlattıktan sonra önce banyo yapmaya gitti. Sıcak su tenine epeydir değmiyordu. Tenine değen tek sıcak şey kandı, o da hemen kuruyordu zaten.

Sıcak suya girip temizlenmeye başladıktan sonra suyu birkaç kez değiştirmek zorunda kaldı. Üzerinde kan ve kirin kazırcasına temizlediğinde üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Ödül parasıyla aldığı yeni kıyafetleri üstüne geçirdi, üstüne elbette ceketini geçirdi. Hava ne kadar sıcak olurda ceketini çıkartmazdı, ne de olsa pek çok düşmanı vardı. Hazırlıksız yakalanmak Xander’in yapacağı bir şey değildi. Üstünü giydikten sonra aşağıya inip sıcak bir şeyler yedi. Vücuduna sıvı bir şeyler girince küçük kızla anlaştığına sevinir gibi oldu.

Karnına doyurduktan sonra odasına çıkıp biraz uzandı. Yol yorgunluğu bastırmış olacak ki bir süre uyumayı başardı. Uyanınca ise hava kararmaya yüz tutmuştu. Küçük kız onu bekliyor olmalıydı. Hızlıca giyindi, kılıcı taktı. Bıçaklarını da her zamanki gibi sakladı. Tüm silahlarını aldıktan sonra aşağıya indi. Ardından birkaç şişe şarap alıp yola koyuldu.

Atının yularından tutup yürütmeye başladı. Yaklaştıkça havanın serinlediğini hissetti. Sıcakla sorunu olmasa da serin havaları tercih ederdi, o yüzden esen rüzgarın tadını çıkarıp aheste aheste yürüdü. Oraya vardığında küçük kızı onu beklerken buldu.

“Geldim deli şimşek.” diyerek selamladı genç kızı.

Sayfa: [1] 2 3