“Burada daha soğuk yazları
Bin kere daha kaybedeceğim aklımı
Âlemi kaplamış sis ve kasvet
Hala korkuyorum yeni bir şeyden
Elimi sıkıca tut, bir başka geceyi atlatacağız
Uzun değil, şarap ve gül rüyaları
Ayrılır yolumuz aniden sonra kapanır kapılar
Ölüm o kadar da korkunç değil
Sen yanımdayken.”
[justify]Gözyaşları yanaklarından yavaşça süzüldü elindeki deri ciltli deftere, saman rengi kâğıtla buluşan gümüşi yaşlar zümrüt yeşili mürekkebi dağıtmasın diye sayfayı değiştirdi Goldie. İnce, kibar bir el yazısıyla yazılmış sözcükler sonlanıyordu burada, sırf karalanmış birkaç satır daha bulabilmek için çevirdi sayfaları ama defterin kalanı boştu. Birden kendini fazlasıyla yalnız hissetti; sanki ablasının düşünceleriyle dolu bu eskimiş sayfaları okurken hemen yanı başında, onunla beraberdi. Ve şimdi gitmişti. Daima ve sonsuza dek.
Günlüğüne hayallerini ve umutlarını yazmıştı Meredith; ulaşabildiği herkesi kurtarmak istediğinden bahsetmiş, dünyayı hiçbir ayrımcılığın olmadığı, adil bir yer yapmak istemişti. En çok da bundan mahrum kalmış insanlara sevgiyi öğretmek istemişti. Böylesine saf ve temiz bir ruh, şerle kirlenmiş şu dünyaya fazla gelmiş olacak ki Tanrı çok sevgili kulunu yanına çağırmıştı erkenden. Ona layık değildi bu diyar, bu genç yaşında göçüp gitmesinin başka bir anlamı olamazdı.
Ablasının aileden aforoz edildiği günü daha dünmüş gibi hatırlıyordu Goldie. Bundan altı yıl önceydi, iki kardeşin ömründen çalınmış, kalbinde taşıyamayacağı kadar ağır altı koca yıl. Yüce Boleyn ise büyük bir zevkle silmişti onun adını aile anıtından. Gittiği, orayı terk ettiği için üzülen olmamıştı. Aksine, Boleyn’lerin yüz karasının ölmesini dilemişti pek çoğu. Ailenin adını lekeleyen kimsenin yaşamaya hakkı yoktu.
Goldie, o gün ona veda edememişti ve bu ilk pişmanlığı bile değildi.
Katedralde sürekli hareketlerini düzelttiği için ondan nefret etmişti. Büyüleri öğrenmede kendisinden daha iyi olduğu için ondan nefret etmişti, özellikle defalarca denediği halde beceremediği lanetleri tek seferde yapmasından. Saçının ondan daha güzel olmasından nefret etmişti; bunu dile getirdiğinde ise sırf onu iyi hissettirmek için papatyalarla süslerdi ablası ve buna rağmen hiçbir zaman Meredith’inki gibi göz alıcı durmazdı. Kendisinin aksine, düşüncelerini korkusuzca dile getirmesinden nefret etmişti, eğer bunu yapmasaydı şimdi birlikte olurlardı.
Zamanın duracağı aklına gelmemişti.
Ne olursa olsun aralarındaki kan bağının haricinde sahip olduğu en iyi arkadaş olmuştu Meredith, her şeyini paylaşabildiği bir sırdaş ve daima yanında olan bir dost. Onu çok sinirlendirdiği, ağlattığı ya da kalbini kırdığı zamanlar olsa da sonunda, zor zamanlarında yanı başında olmuş, en kötü gününde bile kendisini güldürmeyi başarmıştı. Ondan nasıl nefret edebilirdi? O lanetli günde birbirlerini son kez görmüş olduklarını bilseydi eğer, hiç düşünmeden koşardı peşinden. ‘Gitme!’ demek için değil, onunla birlikte gitmek için.
Yaşamın sonsuz olmadığı gerçeği bir şekilde insana çarpmanın bir yolunu buluyordu işte; en beklenmedik zamanda geliyordu ölüm, sinsice soğuk kemikli ellerini uzatıyor ve alıyordu sevdiklerini elinden. Geriye sadece solmuş hatıralar kalıyordu, yarım kalmış planlar ve
‘keşke’ler.
Deri ciltli defteri göğsüne bastırdı ve sıkı sıkı sarıldı Goldie, gözyaşlarının akıp gitmesine izin verdi.
Boş bir tabut gömeceklerdi bugün. Ablasını tanıyan herkese mektup yollamıştı cenaze yapacaklarının haberini vermek için. Düzgün bir biçimde uğurlanmayı hak ediyordu, en azından bu sefer ona veda etmiş olacaktı. Tek elvedalarının işe gitmeden önce söylenenlerden olması için nelerini verirdi oysa. Mavi gözlerindeki gülümsemeyi bir kez daha görmek, sesinin o sıcak tınısını işitmek… Aradan geçen zamanda yaşamlarındaki değişimleri konuşacaklardı daha, Goldie okuduğu Muggle kitaplarından bahsedecekti ablasına.
Eklemleri bembeyaz kesilene kadar öyle kaldı. Kapı vurulmamış olsaydı daha dururdu da. Persephone’u içeri aldı sessizce, ikisi de birbirinden daha dağılmış haldeydi, genç cadının çoğunlukla söyleyecek bir şeyleri olurdu fakat bu sefer sözcükler ondan uzaktı. Şimdi tüketmenin bir manası da yoktu zaten. Mezarlığa cisimlendiler, biraz şarap ve bir parça da hüzünle.[/justify]