17 Nisan, 2026 09:03:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Bir Şanssızlık Tragedyası  (Okunma sayısı 153 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Persephone Eloise Somnia

  • Şifacı
  • 2. Seviye
  • İleti: 4
  • 846 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Persephone Eloise Somnia
  • Güç Puanı: 3
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Işık
  • Meslek: St. Mungo - Şifacı
  • Cemiyet: Amaterasu Büyücüler Sendikası
  • Biçim Değiştirme Gücü: 14
  • Lanet Gücü: 5
  • Tılsım Gücü: 5
  • İksir Kabiliyeti: 9
  • Özel Yetenek: Zihinbend, Seviye 1
Bir Şanssızlık Tragedyası
« : 15 Nisan, 2022 12:36:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube width=500]https://www.youtube.com/watch?v=-xulsY5AGew
[/youtube]

⸻⸻⸻ 𓂀 ⸻⸻⸻

"Yas tutuyor musunuz, Bayan Somnia?"

"Yas mı?"

Oda karanlıktı. Duvar boyunca uzanan kütüphanedeki kitapların her biri tekdüze ve anlaşılmaz duruyordu. Lacivert halının üzerinde tek bir leke yoktu. Deri koltuklar karşı karşıya yerleştirilmişti, aralarındaki birkaç metre ancak olası bir sinir krizinde doktoru korumak için ayarlanmış olabilirdi. Adam not tutar ve soğuk, duygusuz bakışlarıyla onu incelerken kadın ilgisizdi; gözlerini halıya dikmiş, mimiklerini halıyla konuşur gibi ayarlamıştı. Yanlarındaki pencerelerden giren ışık dışında ikiliyi hiçbir şey aydınlatmıyordu.

"Tek arkadaşınızı kaybettiniz. Yas tutma ayrıcalığına sahip olduğunu düşünmüyor musunuz?"

"Marigold ablasını kaybetti. Bay Boleyn kızıyla barışma şansını kaybetti, hak ettiği için değil, ama kaybetti. Bütün Boleyn hanedanlığı bir şans kaybetti. Temsil ettikleri şeylerin ötesine geçebilme şansları vardı, o hep ilerici bir insandı ve o Merlin'in belası dillerini biraz olsun tutabilselerdi..." Dudaklarını birbirine bastırdı. Titriyordu.

"Ya siz?"

"O hiç benim olmamıştı. Onu kaybedemezdim. O hiç..." Seans boyunca ilk defa doktorla bakışları buluştu. Mavi gözleri dolu doluydu. "Benim olmadı."

⸻⸻⸻ 𓂀 ⸻⸻⸻

İnsan zihni uçsuz bucaksız bir gökkuşağıdır ve rüyalar renk paletini oradan damıtır; her bir detayı zihnin incelikli fırçalarıyla, en uzun çizgisinden en küçük noktasına kadar nazik dokunuşlarla ayarlanır. Ortaya çıkan eser bilinç altının en zengin hediyesidir; rüyalar fakirin serveti, mutsuzun gülümsemesi ve acının dinginliğidir. Söz konusu rüya korku dolu bir bilinç altında yönetilmişse ancak, zihnin kıyameti haline gelir ve Edgar Allan Poe'nun dokunuşunu içermişe benzeyen bir filtreden geçirilir; etrafınıza baktıkça korktuğunuz bir başka şeyi görür ve kabusunuzdan ter içinde, çığlık çığlığa uyanırsınız şanslıysanız; unutmak için elinizden geleni yaparsınız. Persephone'un sorunu uyanamamasıydı; gördüğü şeyin kabus olduğunu fark eder, bedeninin kontrolünü eline almak için uğraşırdı ama bütün çabaları yetersizdi; bedeni ayrı bir güçle yönetilirdi rüyaları ayrı. Her sabah uyandığında kendini farklı bir yerde bulurdu ve her gece gördüğü kabus onu bir kere daha ele geçirmiş olurdu: Kan her yerdeydi.

Kendine iyi olduğunu diretmeyi bırakması çok uzun sürmüş, gerçekten yardım almasıysa ancak Meredith'in devamlı ısrarlarıyla gerçekleşmişti; lafı geçtiğinde "ruh doktoru" denilen terapi seanslarına gittiğinden emin olmak için ona eşlik ederdi Merry çoğu zaman; saati dolana kadar kapının önünde oturur, sadece varlığıyla bile genç kızın açılmasına yardımcı olduğunun bilincinde, ona yardım etmenin mutluluğunu yaşardı. Şimdiyse o ölmüştü. Cuma günleri geldiğinde kimse Persephone'un kapısına dayanmayacaktı; yırtık cübbelerinden bir başkasını üzerine geçirirken onu izlemeyecek, yol boyunca saçma konuları, gereksiz anekdotları seslendirmeyecekti kafasını dolu tutmak için; kendi başına gitmesi gerekiyordu artık, o olmadan da devam edecekti hayatı, kabullenmeliydi.

Kimi kandırıyordu ki? Terapi seansı boyunca ağzından birkaç cümle dökülmüştü; "iyiyim"ler, "gerek yok"lar ve konudan kaçınmalar yankılanmıştı odada; gözlerine bile bakamamıştı karşısındakinin, boğazı kurumuş, dudaklarını aralayamamıştı. O gün cenaze vardı. Daha bedeni bile bulunmayan bir cadıya cenaze; nasıl öldüğü bilinmeyen, hayatını cennetin bütün imkanlarına sahipmiş gibi geçirmesi gerekirken, en şanslı zamanında hayata veda eden birini uğurlayacaklardı son yolculuğuna. O bir veda bile edememişken hem de, ölüm onu severek yaptığı iş yüzünden pençesine almış, hayat gayesinin kurbanı olmuşken el sallayacaklardı arkasından. Düşünmek bile acı veriyordu.

Bu olaydan yalnızca birkaç hafta önce St Mungo'ya bir hasta gelmişti: Eleanor Porter. Oraya getirilmeden önce ölen kadınla ilgili bir soruşturma yürütülüyordu ve cesetle ilgilenmek için o uygun görülmüştü; insanlarla konuşmanın hiçbir türlüsüne katlanamayan cadının itirazları baş seherbazdan gelen bir mektupla geçersiz kılınmış, böylece kendini Eleanor'un üzerinde çalışırken bulmuştu. Eleanor genç bir cadıydı; düşük rütbeli bir seherbaz olarak çalışıyordu ve kocası çığlık çığlığa Persephone'un kapısını yumruklayana kadar mutlu bir evliliği vardı. Bütün kanı çekilmişti; herhangi bir darbenin izine rastlanmamış, göğsünün sol tarafındaki delik dışında hiçbir yerine ciddi bir zarar gelmemişti. Bileklerindeki yaraların etrafında oluşan kan pıhtısı bağlandığında hala canlı olduğuna işaret ediyordu; daha da kötüsü, göğsü delindiğinde de hala canlıydı. Göğüs kafesini açmak için kullanılabilecek büyüler çeşitli olsa da katil orak kullanmayı tercih etmişti; damarlar özensizce kesilmiş, cadının kalbi çalınmıştı. Bu olay bir büyücünün elinden çıkmamıştı. Ve şimdi, bir zamanlar Meredith'in kapısı olan yerde dikilirken içinden gelen bir ses bu ölümün de büyücü işi olmadığını fısıldıyordu; tam olarak nereden bildiğini açıklayamazdı ama emindi, büyülü bir suç olmak için her şey fazla şatafatlı, fazla şüpheliydi.

Eline büyüyle öldürülen bir ceset ulaştığında, hastalarından biri lanetlendiğinde bunu anlardı; çünkü büyünün iyi yanı arkasında iz bırakmamasıydı, şüpheli ölümler gerçekten insanları şüphelendirirdi ve etraftaki parmak izleri kolaylıkla kaldırılır; ölümle ilgili detayları ele verecek bilgiler gizlenirdi. Büyücü Dünyasında ölümlerin bu kadar zor çözülmesinin sebebi de buydu; bütün şifacılar hastalara nasıl bakılacağını bilir ama ölülerden korkardı. Persephone'u seherbazlar için eşsiz kılan ise asıl yaşayanlardan korkmasıydı; gözlerini kapatır, kafasında cesedin bulunduğu yeri, bedenin koşullarını ve ölüm saatini kurar, ipuçlarını birleştirip net ölüm sebebini kolaylıkla bulurdu. Mülakatta titremekten konuşamaması ne kötüydü, bu yetenekle çok da iyi bir seherbaz olurdu. Kayıp bir ceset on olayın dokuzunda öldürenin avcı olduğuna işaret ediyordu; avcılar büyücülerden korktuğu için değil, ellerinde gerekli bilgi olursa seherbazların iz sürebileceklerini bildikleri, yakalanmayacak kadar dikkatli oldukları için. Bir süre sonra beden ortaya çıkardı; Persephone o kadar çok avcı kurbanı görmüştü ki gözleri kapalı bile ayırt edebilirdi artık onların imzalarını. Kanı çekilmiş bedenler, yara izleri, gerilmiş sinirler; insanın kanını kaynatan şey kurbanlarını öldürmesi değildi; bedenler lekelerle, yaralarla ve ölmeden önce çektikleri işkencenin hafif izleriyle dolardı; kanıt dosyasına kaldırılan şey büyücü cinayetlerinde olduğu gibi asanın raporları, büyünün uygulanış şekli ve zamanı değil; kurbanın detayları olurdu. Meredith'in kayıp olduğu günler devrildikçe kaçınılmaz sonuç Persephone'u ele geçiriyordu; en iyi arkadaşı da sayısız kurbandan biri olmuştu.

Kapıyı çaldı genç cadı belirgin bir korkuyla; bir anlığına açanın Meredith olacağını ummuş, onun çay teklifini bir kere bile kabul etmediği için kalbinin ağrıdığını hissetmişti aralanırken. Goldie yorgun bir gülümsemeyle içeri aldı onu, "Şarap?" diye sordu kısaca, ahlak kurallarının o günlüğüne geçerli olmadığını ima edercesine. Persephone sadece kafasını salladı ve kapı arkasından yumuşakça kapandı.

Çevrimdışı Marigold Adeena Godwinson

  • Şifacı
  • 3. Seviye
  • İleti: 9
  • 1068 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Marigold Adeena Godwinson
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Gül
  • Meslek: St. Mungo - Şifacı
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği
  • Biçim Değiştirme Gücü: 5
  • Lanet Gücü: 3
  • Tılsım Gücü: 15
  • İksir Kabiliyeti: 10
Ynt: Bir Şanssızlık Tragedyası
« Yanıtla #1 : 20 Nisan, 2022 02:41:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Burada daha soğuk yazları
Bin kere daha kaybedeceğim aklımı
Âlemi kaplamış sis ve kasvet
Hala korkuyorum yeni bir şeyden
Elimi sıkıca tut, bir başka geceyi atlatacağız
Uzun değil, şarap ve gül rüyaları
Ayrılır yolumuz aniden sonra kapanır kapılar
Ölüm o kadar da korkunç değil
Sen yanımdayken.”

[justify]Gözyaşları yanaklarından yavaşça süzüldü elindeki deri ciltli deftere, saman rengi kâğıtla buluşan gümüşi yaşlar zümrüt yeşili mürekkebi dağıtmasın diye sayfayı değiştirdi Goldie. İnce, kibar bir el yazısıyla yazılmış sözcükler sonlanıyordu burada, sırf karalanmış birkaç satır daha bulabilmek için çevirdi sayfaları ama defterin kalanı boştu. Birden kendini fazlasıyla yalnız hissetti; sanki ablasının düşünceleriyle dolu bu eskimiş sayfaları okurken hemen yanı başında, onunla beraberdi. Ve şimdi gitmişti. Daima ve sonsuza dek.

Günlüğüne hayallerini ve umutlarını yazmıştı Meredith; ulaşabildiği herkesi kurtarmak istediğinden bahsetmiş, dünyayı hiçbir ayrımcılığın olmadığı, adil bir yer yapmak istemişti. En çok da bundan mahrum kalmış insanlara sevgiyi öğretmek istemişti. Böylesine saf ve temiz bir ruh, şerle kirlenmiş şu dünyaya fazla gelmiş olacak ki Tanrı çok sevgili kulunu yanına çağırmıştı erkenden. Ona layık değildi bu diyar, bu genç yaşında göçüp gitmesinin başka bir anlamı olamazdı.

Ablasının aileden aforoz edildiği günü daha dünmüş gibi hatırlıyordu Goldie. Bundan altı yıl önceydi, iki kardeşin ömründen çalınmış, kalbinde taşıyamayacağı kadar ağır altı koca yıl. Yüce Boleyn ise büyük bir zevkle silmişti onun adını aile anıtından. Gittiği, orayı terk ettiği için üzülen olmamıştı. Aksine, Boleyn’lerin yüz karasının ölmesini dilemişti pek çoğu. Ailenin adını lekeleyen kimsenin yaşamaya hakkı yoktu.

Goldie, o gün ona veda edememişti ve bu ilk pişmanlığı bile değildi.

Katedralde sürekli hareketlerini düzelttiği için ondan nefret etmişti. Büyüleri öğrenmede kendisinden daha iyi olduğu için ondan nefret etmişti, özellikle defalarca denediği halde beceremediği lanetleri tek seferde yapmasından. Saçının ondan daha güzel olmasından nefret etmişti; bunu dile getirdiğinde ise sırf onu iyi hissettirmek için papatyalarla süslerdi ablası ve buna rağmen hiçbir zaman Meredith’inki gibi göz alıcı durmazdı. Kendisinin aksine, düşüncelerini korkusuzca dile getirmesinden nefret etmişti, eğer bunu yapmasaydı şimdi birlikte olurlardı.

Zamanın duracağı aklına gelmemişti.

Ne olursa olsun aralarındaki kan bağının haricinde sahip olduğu en iyi arkadaş olmuştu Meredith, her şeyini paylaşabildiği bir sırdaş ve daima yanında olan bir dost. Onu çok sinirlendirdiği, ağlattığı ya da kalbini kırdığı zamanlar olsa da sonunda, zor zamanlarında yanı başında olmuş, en kötü gününde bile kendisini güldürmeyi başarmıştı. Ondan nasıl nefret edebilirdi? O lanetli günde birbirlerini son kez görmüş olduklarını bilseydi eğer, hiç düşünmeden koşardı peşinden. ‘Gitme!’ demek için değil, onunla birlikte gitmek için.

Yaşamın sonsuz olmadığı gerçeği bir şekilde insana çarpmanın bir yolunu buluyordu işte; en beklenmedik zamanda geliyordu ölüm, sinsice soğuk kemikli ellerini uzatıyor ve alıyordu sevdiklerini elinden. Geriye sadece solmuş hatıralar kalıyordu, yarım kalmış planlar ve ‘keşke’ler.

Deri ciltli defteri göğsüne bastırdı ve sıkı sıkı sarıldı Goldie, gözyaşlarının akıp gitmesine izin verdi.

Boş bir tabut gömeceklerdi bugün. Ablasını tanıyan herkese mektup yollamıştı cenaze yapacaklarının haberini vermek için. Düzgün bir biçimde uğurlanmayı hak ediyordu, en azından bu sefer ona veda etmiş olacaktı. Tek elvedalarının işe gitmeden önce söylenenlerden olması için nelerini verirdi oysa. Mavi gözlerindeki gülümsemeyi bir kez daha görmek, sesinin o sıcak tınısını işitmek… Aradan geçen zamanda yaşamlarındaki değişimleri konuşacaklardı daha, Goldie okuduğu Muggle kitaplarından bahsedecekti ablasına.

Eklemleri bembeyaz kesilene kadar öyle kaldı. Kapı vurulmamış olsaydı daha dururdu da. Persephone’u içeri aldı sessizce, ikisi de birbirinden daha dağılmış haldeydi, genç cadının çoğunlukla söyleyecek bir şeyleri olurdu fakat bu sefer sözcükler ondan uzaktı. Şimdi tüketmenin bir manası da yoktu zaten. Mezarlığa cisimlendiler, biraz şarap ve bir parça da hüzünle.[/justify]

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Bir Şanssızlık Tragedyası
« Yanıtla #2 : 01 Haziran, 2022 16:17:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ayırdında olmadığımızda ne de hızlı dönebiliyordu bu Dünya?

Kaç gün geçmişti "Kanlı Balo" adıyla bilinen saçmalıklar zincirinin yaşanmasının üzerinden? Daha kaç gün önceydi yayılmaya başlayan Londra genelinde yanan kilise haberleri? Haftalar önce miydi yoksa? Sanki uzun süredir gergin bir yay gibiydi havada ve topraktaki huzursuzluk ve küçük bir depremle salıverilmiş gibiydi tüm bu durum. Yine de ne kiliseler durduk yere yanardı, ne de Sihir Bakan'ları durduk yere ölürlerdi işte... Alpharian son zamanlarını "verimlilikle" dolduran görevleri ve kişisel eylemleri arasında akıp giden zamanların arkasından böyle derinlemesine düşüneceğini beklemezdi kendinden. Hiçbir zaman tam anlamıyla Muggle ya da Büyücüler'in arasında bir yeri olduğunu düşünmezdi ikiziyle paylaştığı bu normallik dışı yaşantıları nedeniyle. Yine de her zaman için elerkinin yanında durmuştu ve haksızlıkların karşısında olmaya çalışmıştı. Topiarii Sanctionem'in bir parçası olmasının en önemli nedeni de buydu zaten... Bakanlık ile ilgili Kenneth'in birkaç işine yardımcı olmak dışında düşünmesini gerektirecek nedeni yoktu adamın. Yine de son yaşanan durumlarla birlikte kulaklarına sokaklarda çalınan ve gözlerine gazetelerde çarpan adlar arasında görmüştü onu. Adı çokça gizemle söz edilen Boleyn ailesinden gelen Meredith Vivienne... Söylenilene göre son zamanlarında Üstün Hizmet Nişanı ile ödüllendirilmişti.. ve hemen arkasından gelen ölüm haberi.

Sahiplerinin uygulamaya soktukları eylemler nedeniyle istemeden de olsa sonlandırmak zorunda kaldığı yaşamlardan, bozduğu onca plandan ve bugün bile tam olarak iyileşmemiş olan yaralanmalarından sonra; Avcı'ların bu cinayetine engel olamamıştı. Bunu düşünmek sinirlerini bozuyordu adamın, yaptıkları boşuna mıydı? "İyi ki bir kahraman değilim..." diye iç geçirdi beklediği kuru ve kıvrımlarla bükümlü ağacın dibinde, yalnız mezarlık yavaş yavaş insanlarla dolmaya başlarken. İnsanları korumayı ve kurtarmayı görev edinmiş birisi olsaydı şu an kendi kendini yeyip bitiriyor olurdu. Bencil birisi olmasa bile böyle bir sorumluluğun yükü altında kalmak istemezdi tam anlamıyla zorunlu kalmadığı sürece. İşte tam da bu nedenle kimi zaman Omegan'la yaşam sürelerini değiştirmek isterdi Alpharian ve bu an da tam olarak bu isteğinin yüceldiği anlardan biriydi işte. Omegan'ın diğer Cadı ve Büyücüler'e karşı ince bir yönü olduğunu biliyordu, kimi zaman ölen insanların arkasından çokça üzüldüğünü de. Burada onun olması daha yerine olurdu, yine de eline geçen çağrılık Alpharian'ın adına yazılmıştı Meredith'in kız kardeşi tarafından. Belki Londra'daki Büyücü'ler arasında tanındığı içindi, kim bilir? Çünkü bu kişiyle daha önce tanışmadığını biliyordu adam. Yine de burada olması gereken Omegan'dı, kendisi gibi ölüm ve öldürmekle iç içe olan birisi değil. Öyleyken bile, şu an St. Jerome'da, hiç tanımadığı ama tanısaydı ölümüne etkisi olabileceğini tam olarak bilemediği birinin cenazesindeydi işte...

Çevrimdışı Cornelia Barthélemy

  • Bakanlık Çalışanı
  • 8. Seviye
  • İleti: 40
  • 1735 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Cornelia Barthélemy
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Çalışanı
  • Cemiyet: Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 6
  • Lanet Gücü: 12
  • Tılsım Gücü: 12
  • İksir Kabiliyeti: 4
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 1. Seviye
Ynt: Bir Şanssızlık Tragedyası
« Yanıtla #3 : 06 Haziran, 2022 22:28:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Shelley'e göre, ölüm teması aşılması gereken bir sınırdı. Ancak, öncelikli olarak karanlığa ışık serpilmeliydi. Ölüm bu denli kaçınılmazken kim karşı çıkabilirdi ki insanoğlunun doğasına? Ne cenaze alanında toplanan insanlar ne de büyücedünyanın geri kalanı Victor Frankenstein değildi, düşünüldüğünde bir kitabın içinde de değillerdi, ne de hikayeyi yazan Marry Shelley idi. Victor denemişti, sonra da yarattığını terk etmişti. Sorumluluğundan kaçan küçük bir tanrı gibi. Başarısız olmuştu. Lakin, yazar Shelley için esasen ölümde umut vardı. Eğer Cornelia bir dine mensup olsaydı sorgulardı daha fazla. Ama ne mümkün kesin bir bağlama ulaşmak? Ya modern Prometheus olarak yorumlamak? Kuyunun dibini göremiyordu kimseler.

Ve ekliyor Marry Shelley Frankenstein adlı eserinde:"Yaşamın nedenini öğrenmek için önce ölüme yönelmeliyiz." Belki de yaşamı değerli kılmak içindi ölüm. Geride bıraktığı onca acıya rağmen.

Belki de Cornelia yanlış yorumluyordu. Meredith'in hikayesi, Shalott Leydisi'ne daha çok uygun düşüyordu. Büyücedünyada yaşayan herkesin boğuştuğu bir lanetten nasibini alan güzel bir kadın.  Sistemin çarklarından biri kırılıyor nihayetinde. Sual edilmesi gereken derin konular gölge gibi bütünün peşinde artık.
 
Vedalarla arası hiçbir zaman iyi olmamıştı Cornelia'nın. Kimin iyi olurdu ki zaten? Hele de ete kemiğe bürünmüşlük yok oluyorsa. Meredith'i pek fazla tanıdığı söylenemezdi. Bakanlık içinde denk geldikçe karşılıklı başla verilen selamlar, birkaç gülümseme ve bir görev. Tanımadığı bir hayat göçüp gitmişti yanı başından kadının. Nasıl biriydi acaba? Güne nasıl başlardı? Stresli anlarla nasıl baş ederdi? Korkuları nelerdi? Uzun yürüyüşleri sever miydi? Hiçbirini bilmiyordu Cornelia bunların. Ve maalesef ki hiçbir zamanda bilemeyecekti artık. Boleynler'in arasında en sevilenin o olduğunu birçok kez duymuştu başkalarından, sadece yüzüne bakarak bile bir masumiyeti sembolize ettiği söylenebilirdi genç kadın için. Tanıyabilmeyi çok isterdi. Görevde ona yardımcı olabilmeyi. O görev... Hazin bir sondu Meredith için. O gün göreve giden herkes sınanmıştı. Meredith'in sınavı ise ölümdü. Cornelia umuyordu ki gittiği yerde ışık onunla birlikte olacaktı. Şimdi ise boş tabutunun gömülmesini bekliyorlardı. Yaşanan acılar bunun için miydi? Dünyalarının geldiği hal katlanılabilecek bir durumda mıydı? Ruhuna çöken karamsarlıkla derin bir iç çekti Cornelia. Herkesin toplanmasını beklerken köşede öylece soğuk bakışlarıyla bekliyordu.

Tabutuna bırakmak için yanında bir adet pembe yabani karanfil getirmişti; her zaman hatırlanacağı için.

[/justify]

Çevrimdışı Marigold Adeena Godwinson

  • Şifacı
  • 3. Seviye
  • İleti: 9
  • 1068 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Marigold Adeena Godwinson
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Gül
  • Meslek: St. Mungo - Şifacı
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği
  • Biçim Değiştirme Gücü: 5
  • Lanet Gücü: 3
  • Tılsım Gücü: 15
  • İksir Kabiliyeti: 10
Ynt: Bir Şanssızlık Tragedyası
« Yanıtla #4 : 16 Eylül, 2022 23:50:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Keder kalbine bir kere yerleşti mi oraya sonsuza dek otururdu.

İnsanların yas ile başa çıkma biçimleri farklıydı, kimi hiçbir zaman gerçeği kabullenemez, kaybından kopamazdı hiçbir zaman, hatıraları devamlı onu bulur ve sonsuz bir kısır döngüye sokardı, içine kapanırdı insan ve karanlığa sürüklenirdi yavaş yavaş; kimiyse yarasını saracak bandajları dışarıda arardı, yaşam tarzını ve hayatında ne varsa köklü bir değişime giderdi iyileşmek için ancak pek azı vedalaşabilirdi kaybettikleriyle. Aslında dilde çok basit bir kavramdı ‘hoşça kal’ demek, uygulamada ise bir o kadar zor...

Marigold vedalardan nefret ediyordu. Boş tabutun başında dikilirken olduğu yere yığılmamak için sahip olduğu bütün enerjiyi dik durmaya harcamıştı ve şimdi bacakları onu daha fazla taşımayacakmış gibi hissediyordu. Mezarlıktaki hiçbir şey ona gerçekten yaşanıyormuş gibi gelmiyordu fakat bir o kadar da dehşet verici biçimde gerçekti; tabut gerçekti, insanlar gerçekti ve yası gerçekti.

Boleyn Adası’nda bir cenaze olduğunda herkes siyahlara bürünür ve mezarlığa gelirdi, tıpkı soyadlarının şanları gibi görkemli bir cenaze düzenlenirdi kayıpları için. Aile olmanın bir parçası olduğunu söylemişti büyükannesi ona, her ne olursa olsun Boleyn kanı taşıdığın sürece ailen sana hiçbir zaman sırt çevirmezdi. Peki, ablasının hak ettiği de bu değil miydi? Cenazesinde bile yapayalnız kalacak kadar büyük bir günah mıydı işlediği?

Hak etmiyordu. Bu şekilde sona ermesini hak etmiyordu.

Meredith onun her şeyi olmuştu ve şimdi de söylenecek pek çok söz varken gitmişti. Ailesinin inancına göre ölümden sonraki yaşamda hiçbir Boleyn yalnızlık çekmezdi. Ablasının başına ne geldiğini bile bilmezken bu inanca tutunmak istiyordu Goldie her şeyiyle. Yalnız olmayacaktı, annesini bulacaktı belki, belki de büyükannesini. Daha fazla acı çekmeyeceğine ve sonunda huzura kavuşacağına inanmak, bedeni -artık her nerdeyse- çürüyüp boş bir kabuk haline gelene kadar deforme olacağı düşüncesini bir kenara atmak istiyordu.

Gözyaşları elindeki kadehe damlarken sessiz sessiz iç çekti, diğer bütün reflekslerini kaybettiğini hissediyordu. Konuklar -bir elin beş parmağını geçecek sayıda değildi gelenler- mezarlığa gelmeye başlamışlardı baş sağlığı dilemek ve Meredith'i son yolculuğuna uğurlamak adına. Havada süzülen şarap tepsilerinden birini kaptı Goldie, biraz yürürsem bacaklarımın titremesi geçer düşüncesi ile.

Gerilerde duran bir kadın vardı, adı Cornelia'ydı, Meredith'in ölmeden önceki son görevinde onunla savaşmış bakanlık çalışanlarındandı. Ablasının hiç tanışmadığı arkadaşının geldiğini görünce bir kez daha gözyaşlarını tutamamıştı yerinde, arkasında bıraktığı yaşamdan izler görmek kalbini parçalıyordu.

-Şarap alır mısın?

Sözcükler dudaklarının arasından titrek bir tınıyla dökülmüştü, başka hiçbir şey söylemeden elindeki tepsiyi kadına uzattı. Kendini tanıtabilirdi, geldiği için teşekkür edebilirdi fakat şarap bütün bu cümlelerin yerine geçiyordu zaten o anda.

-Meredith senin gibi bir arkadaşa sahip olduğu için çok şanslı.

O sırada daha da gerilerde bir sima belirdi mezarlıkta.

Goldie için yabancı olmayan bir simaydı bu, Meredith’in adadan sonraki hikâyesini bilmediği gibi onu tanıyıp tanımadığını da bilmiyordu. Kıvrımlı bir ağacın dibinde duruyordu, fazla öne çıkmadan uzaktan elveda demek istermiş gibi. Genç şifacı onu gördüğü için şaşırmıştı doğrusu, Cornelia'dan izin isteyip adama inceliği için selam verme arzusu ile o tarafa yöneldi bir çift dolu kader ile.

-Teşekkür ederim, gelmeni beklemiyordum.

Tanışıklıkları çok eskiye dayanmıyor, birbirleri hakkında çok az şey biliyorlardı. Adam zaman zaman St Mungo’ya gelir ve orada yolları kesişirdi, genç şifacı onun yaralarını pek çok kez sarmış olmasına karşın üç cümlenin ötesine geçmezdi aralarında geçen diyalog sayısı. Kadehlerden birini adama uzattı.

-Seni St Mungo dışında görmek güzel. Epey olmuştu değil mi?

Adamın törene gelmeyeceğini biliyordu, o yalnızca bir dostu yalnız bırakmamak için buradaydı. “Kadeh sende kalabilir,” dedi, buruk bir tebessümle. “İçeri davet etsem de gelemeyeceksin nasıl olsa.”[/justify]
« Son Düzenleme: 17 Eylül, 2022 10:39:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Lady MacDeath »

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Bir Şanssızlık Tragedyası
« Yanıtla #5 : 17 Eylül, 2022 15:05:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Gündüzlerin dışında yalnızca kapalı havalarda o hiç göremediği gece göğüne erişebilmiş gibi olabiliyordu, gözleri kapalı biçimde yeni yeni başlayan Yağmur'un çevresine düşen damlalarının yarattığı senfoniyi dinlemeye dalmıştı adam. O biraz ilerdeki insan topluluğunun uzağında kalan sessizliğin içinde sağanaklıktan çok uzakta olduğu için üşengeç ve seyrekçe inen hangi damlanın hangi taşın, çiçeğin, dalın, yaprağın ya da yerdeki çukurlaşmada oluşmuş küçük su birikintilerinden birinin üstüne düştüğünü rahatlıkla duyabiliyor gibiydi. İçindeki acının yası yumuşak ses tonuna değerek gezinip duran bir tüy gibi seslendirebilen birinin sözleriyle odaklandığı meditasyona benzer durumdan kopmuştu Alpharian;
"Teşekkür ederim, gelmeni beklemiyordum."

Gözlerini açtığında dingin adımlarla yanına gelmiş olan Marigold'u ve ellerinde tuttuğu bardakları gördü adam. Kadın zaman harcamadan kadehlerden birini ona uzatmıştı; "Seni St. Mungo dışında görmek güzel. Epey olmuştu değil mi?
Alpharian yanıt olarak buruk, kısa bir gülümseme ve onaylarca başını sallamakla yetinmişti; görevlerinde ya da serüvenlerinde yaralanıp da Scrinium'a yetişecek zaman bulamadığında direkt "hastaneye" gitmeyi seçerdi.. ve nedense bu durum onda genellikle bir başarısızlık sezgisi yaşatırdı. Durum böyle olunca ister istemez bu kadınla olan iletişimlerinde suskun kalabiliyordu Alpharian. Bu kısa ve yalnızca cenaze sahibesinin haberi olduğu son yolculuğa uğurlama ile saygılarını sunma karışımı görüşmesini daha fazla uzatmayacağını ortaya koyarcasına elindeki kadehi içip bitirmişti. Marigold adamın bu hareketinin soğuk ya da duyarsızca bir eylem olmadığını biliyor olsa bile, yüzünde Alpharian'ın gülünç duruma düştüğü bu yabansılığı mu yoksa beklenmemişken yaptığı her incelik karşısında insanlarda bıraktığı şaşkınlık tepkilerine benzer biçimde gülümseyerek; "Kadeh sende kalabilir.. içeri davet etsem de gelemeyeceksin nasıl olsa. demişti. Sessiz bir sözleşmeyle anlaşmışlar gibi son sözünden sonraki bakışmalarıyla birlikte, adımları Marigold'u geri götürmeye başlamıştı ölü evine.

Yalnızca kendinin duyabileceği bir sesle giden kadının arkasından "Haklısın..." diyebilmişti Alpharian, bugün pek ağzını bıçak açmıyordu. Yoksa uzun uzun konuşup, çok da fazla tanımadığı bu iş arkadaşına acı gününde dayanma gücünü arttırabileceği sözler söyleyebilecek potansiyeli her zaman için vardı. Kadın yalnız değildi ama. Çevresinde az da olsa onu sevenler vardı ve böyle bir ortamda Alpharian için çok fazla yer ya da gereksinim yoktu. O duvarlar arasında gerçekten kim olduğunu bilen Marigold bulunuyorken ve özellikle onun kardeşinin cenazesindelerken oraya gidip "Ryan" olamazdı da şimdi diğerlerine. Yapmacıklığından kendi iğrenirdi kendini içine sokacağı böyle bir durumun. Biraz önce içeriğini tek dikişte bitirdiği elindeki boş kadehi ağacın iki yöne ayrılan gövdesinin, bardağın tabanının kayıp düşmeyeceği düzlükteki ortasına güvenlice yerleştirdi; ağacın dallarının koruması altında daha Yağmur damlalarıyla ıslanmamış olan topraktan bir avuç alıp bu camdan saksının içine boşalttıktan sonra asasıyla "Herbivicus" diye fısıldadı. Belki bir daha geri dönmeme dilekleriyle buradan gitmeden önce Boleyn'in sonsuzlukta dolaşan ruhu bir gün olur da buraya uğrarsa, kendisi için üvey kardeşinden başka geride bırakılmış yaşayan bir şeyin daha var olduğunu gelip görsün diye.
« Son Düzenleme: 17 Eylül, 2022 18:35:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat »