17 Nisan, 2026 08:48:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Charlotte Vera Rillian

Sayfa: [1]
1
Hogwarts Zindanları / Sen Varsın Diye (Vol IV)
« : 25 Şubat, 2022 02:43:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler]Şarkı seçimi için Ceren Hanım’a teşekkürlerimizi iletelim.[youtube] https://www.youtube.com/watch?v=pzPElFdxMCM[/youtube][/spoiler]

Bu konu açılışı Charlotte'un Eadwig'e 5. sınıf sonunda mektup göndermesiyle başlayıp günümüzde ne durumda olduklarını anlatmaktadır.


[justify]Merhaba Eadwig,
Okul yaz tatiline gireli çok olmadı ama biz konuşmayalı uzun bir süre oldu. Dağın eteklerindeki çiçeklerin arasında oturuyordum ve aklıma düştü yüzün(tamamen karalanmış) nasıl olduğun. Burada toprak çok uyumluyken yıldızpatılarım açmıyor. Sebebini hala çözmeye çalışıyorum. Sanırım açması için bir unsur daha lazım, en azından bence. Yağmurdan bahsediyorum. Biliyorsun, neyse… Kendimden bahsetmek için yazmıyorum satırlarımı. Nasılsın? Tatilin nasıl gidiyor? Umarım ailenle birlikte vakit geçirmekten keyif alıyorsundur.  Son konuştuğumuzda… Notlardan bahsetmiştin ve anlamlandıramadığım birkaç şeyden daha… Eğer hala aynı konu canını sıkıyorsa okula döndüğümüzde birlikte çalışabiliriz, ne dersin? Teori kısmı benim. Sen de bana pratikte nasıl daha atak olunabileceğini öğretirsin. Ayrıca Hogwarts kapanmadan önce keşfettiğim bazı saklı odaları ve gizli geçitleri sana göstermeyi çok isterim. Aslında… Birçok şeyi senle paylaşmak hoşuma gider.

Ayrıca, sana yazmanın yüz yüze konuşmaktan daha güç olacağını tahmin edemezdim.

Tatilde harika anılar biriktirmeyi unutma. Döndüğümüzde dinlemeyi çok isterim. Ya da... Tatilin bitmesini beklemeden de okul dışında görüşmek ister misin?

Seçtiklerini yaşaman dileklerimle...

Unutmadan… Tütün kullanımını azaltmalısın bence.


Charlotte Vera Rillian

Ek: İki Alpaca’yı sevmeye çalışan hareketli Charlotte fotoğrafı


Uçuruma bakıyordu aklım. Yatakhaneden ayrılmanın işkence olduğu zamanlardan biriydi.  Ama biliyordum ki bazen hayata uyanmam gereken anlar vardı. Belki bir kâbusun içine düşmüştüm belki de uyanmak istemeyeceğim türden bir rüyaya. Hakikatı merak ediyordum. Deneyimlemeden, sesimi haykırmadan, korkularımla yüzleşmeden öğrenemeyeceğim gerçeğinden ise kaçamıyordum. Kendi cehennemimin duvarlarını örüyordum akreple yelkovan birbirini durmak bilmeden kovaladıkça. Sanki zaman onca tik taka rağmen hiç akmıyordu. Okulun koridorları sorgulanmak için alınan öğrencilerin adıyla çalkalandığından beri huzursuzluğum had safhadaydı. Gerçekten Carmilla ile mi karşılaşmışlardı? Eadwig neden Yasak Orman’a gitmişti? Samuel niye oradaydı? Kimine göre bir kıyım olmuş orada. Sınırlarımızı zorlamışlar. Duvarları arasında en güvende olduğumuz yerde bu mümkün müydü? Safsatadan ibaret, dedim kendi kendime. İnanmak istemiyordum böyle şeylere. İnanırsam korkardım yeterince endişelenmiyormuşum gibi. Nasıl tek parça halinde çıkmışlardı o zaman? Aptal mı bu çocuklar? Dişlerimi sıktım. Kafamı dağıtmak için bu akşam yemeğe erkenden gidecektim. Sabah kahvaltısında konuşulanları duyduğumdan beri su haricinde bir şey kabul etmiyor midem. İyice halsiz hissetmeye başladım ve ayna karşısında bitap gözüküyorum.

Neyse ki Hufflepuff büyük salona oldukça yakın. Ortak salondan çıkmadan önce Eleanor’a yakalandığımda yüzümdeki hüzün kırıntılarını yakalamasından kaçınamamıştım. Koluma girdi apar topar. “Neyin var? Bütün gün yoktun ortalıkta. Biçim Değiştirme çalışırken yine mi başarısız oldun? En son seni ona üzülürken bu suratla görmüştüm. Bak ne diyeceğim sana… Konuşulanları duydun mu? Sorguya gidenlerden birinin yaralandığını söylüyorlar. Hangisiydi o sarışın olan mı? Hayır ya. Siyah saçlı güzel gülüşlü olandı galiba.” Ben kaçmaya çalıştıkça herkesin ağzı açık keseye dönüşüyordu. Herkes onları konuşuyordu ve artık paranoyalarımı tutamıyordum. Bir şey mi olmuştu? Kalbimde sabah beridir bastırdığım çarpıntı sinsice hatırlatıyordu varlığını. Değer verdiklerine zarar gelmesi... Düşüncesi dünya üzerindeki bütün çiçekleri söndürürdü. Yok öyle bir şey. Kötü haber tez yayılırdı ki, diyerek telkinde bulunmaya dikta ettim benliğimi. Eleanor gibi kendi halinde olan bir kız bile kendini kaptırmıştı bu konuya. Tek konuşmak istediği olanlardı. Tabi ki söylediğini inanmayı yine yeniden reddederek bir iç çektim. Yaralansalar önce hastane kanadına, eğer halledilemeyecek bir şey ise St. Mungo’ya götürürlerdi diye düşünüyordum. Kandırmıyorum dimi kendimi? Mantıklı olan tekti çünkü. Üstünde durmak yerine kontrol etmekte zorlandığım korkumu bastırmak için şahsıma dönüp cevapsız bıraktım kızı. Salona girerken de gözüm Slytherin masasından Gryffindor masasına kaymıştı. Art arda yumruklar iniyordu mideme. Hufflepufflılar çoğunlukla yemek yemeyi severdi. O yüzden genellikle en erken bizim masa dolardı boydan boya. Ortalardan bir yere geçerken fısıltılar kulağımda biriktikçe enerjim son kullanma tarihini doldurmuştu. Eğlenceli bir dedikoduymuş gibi kuzgunlardan duyduklarını anlatan boş kafa Edward’ın ileri geri konuşmalarını duyduğumda masaya otururken dayanamayıp susması için elimi savurdum. Vişne suyu üstüne döküldü çocuğun. Ben, ben değil gibiyim. Aklım çıkıyor onlara bir şey olma düşüncesiyle ama korkular beni terk etmiyor. Kontrolümü yitirdim. Söylenmek için ayağa kalktığında “Başlama istersen.” dedim katı bir biçimde. Civardaki herkes bu yaptığıma şaşkın şaşkın bakakalmıştı. Kısa bir sessizlik oldu. Eleanor kulağıma eğilip, “Anlatmak istediğinde dinlerim ama şimdi bir şeyler atıştırmanla ilgileneceğim. Benim için yemek zorundasın. Korkuyorum artık.” dediğinde ısrar edilmesinden hoşlanmadığım için iyi niyetine karşılık gülümsedim zoraki. Buruk bir gülümseme olduğu aşikardı. “Yalnız tatlı yerim o zaman. Olur mu?” dedim. İsteksiz isteksiz önüme kayısılı yulaf toplarını çektim önüme. “En az beş tane yiyeceksin onlardan.”Başımı salladım.

Dediği gibi de yaptım kızın. Dakikalar boyunca daldım gittim. Aklımı çekip alamıyordum işte düşünmekten. Neden dönmemişlerdi? Ne vardı? Gerçekten dedikleri gibi birine bir şey mi olmuştu? Ya ben hangi birini düşüneyim? Herkes iyi olmalı. Kimseye zarar gelmemeli. Samuel ile birlikte çok sık vakit geçirmeye başlamıştık. Ayakkabımda dahi adının baş harfi vardı. Her zaman yanımda olmaya çalışıyordu, fikirlerimi destekliyor, düşüncelerimi önemsiyor ve beni güldürmeyi biliyordu. Söylenenlerin aksine hiç de şımarık olduğunu düşünmüyordum. Onunlayken gülüyorum genelde. Sakladığı bir yönü var gibiydi ama zamana bırakıyordum onu tanımayı. Eadwig… Eadwig ise bambaşka bir hikayeydi. Nefret ediyordu benden, belki de tiksiniyordu ve en önemlisi de korkunç bir kesik atmıştı kalbime. Bandaj tutmuyordu. Dönemin başında gelip kesin bir dille bana tavrını koymuştu. Ardından, kermeste olan anlamlandırılamamaktan kaybolmuş bir umursamamazlık ve Samuel ile gölde az daha boğuluyorken hiçbir şey bilmeden yaptığı çirkin itham. Herkes bir şeyler konuşurken beynimin içi bir fare gibi kemiriyordu beni. Kimsenin bir şey söylemesine gerek yoktu ben bana düşmanken.  Dalıp gitmişken Eleanor kolumu tutup sarstı beni. Algılamam geç olmuştu hareketini dalgınlığımdan.“Ne oldu?” dedim. Başıyla kapıyı gösterdi. “Gelmişler.” diye söylediğinde bir ferahlık dindi üstüme. Çok fazla sıkmış olmalıyım bünyemi. Hemen olduğum yerden baktım. Herkesin arkadaş grubu başına apar topar giderken kocaman bir sevinç çehrelemişti yüzümü. Tek parçaydılar. Bıraktım her şeyi ve bir hışımla kalktım masadan. Etrafları daha da kalabalıklaşırken koşarak onlarla olan mesafemi kapattım. Gryffindor’dan adını bilmediğim birkaç çocuk Samuel’in önünü açtığında görüp görmediğinden emin olmadan “Samuel! Dönmüşsün!” diyerek boynuna atladım. Hem de nasıl atlamak. Boynuna atladığım gibi ayaklarım yerden kesilmişti.“O kadar çok şey söylüyorlar ki hakkınızda… bir şey oldu sandım. İyisin.” diyordum daha da sıkarken onu. “İyisiniz.” diye düzelttim. Mirabelle falan da vardı bu sorgu grubunun içerisinde. Eadwig'e bakamamak ise şu an beni yakıp kül ediyordu. Eş zamanlı olarak da Samuel'in zarar görmediğinden emin olmak rahatlık sağlamıştı bana. Mirabelle'i de dürtüp konuşmak için kollarımı ayırırken Samuel’in izin vermeyip kendine çekip sarılmasıyla karşılık verdim ben de. Sonunda bıraktığında beni gülerek “Fazla zorladılar herhalde seni. Yine sarılırsın, bir yere gitmiyorum.” dedim. Henüz ben daha koşarken sinirli yüz ifadesini görmüştüm öteden çocuğun. En başında yanına gelen arkadaşlarına art arda bir şeyler anlatıyordu hararetli hararetli. Çocuklardan birinin araya girmesiyle ona cevap vermek zorunda kaldığında kulağımda çığırtkan bir sesle rahatsız duydum. Kızlar... Her yerdeler. O esnada Winton ile göz göze geldik. Garip bir çocuk. Bir şey söylemiyor ama çok şey anlatıyor. “Sakın.” dercesine baktı bana. Ne yapıyorum ki? Yılışık tipler çevresini sarmışken Eadwig’e ulaşamam. Varlığımı silmek istiyordur muhtemelen dünyadan. Kaçınılmaz olarak benim de gülüşüm sönmeye başlamıştı. Neden? Kusmalıydım bazı sözleri belki de. Ne zaman istenmiyorum diye değer verdiğim kişilerden vazgeçtim ki ben? Hele de bu denli korkutucu bir olayın ardından.

Samuel beni dürttüğünde ayak üstü biraz daha konuşup yarın öğle arasında görüşmek için sözleştik. Yemek yemek için dağıldılar sonra. Andre ile birlikte masaya döndüm ben de konuşa konuşa. Ancak, sorgu konusuna değinmedim pek. Kafasının biraz olsun uzaklaşması lazımdı. Onun da iyi olduğunu görünce rahatlamıştım haliyle ama başına gelenlerden sonra biraz farklı davranmaya başladığını düşünmüştüm. Kolay kolay atlatılabilecek bir travma değildi sonuçta. Mutlaka etkileri olacaktır. Zaman lazımdı ona. “Ben geçeyim o zaman. Görüşürüz sonra.” diyerek Eleanor’un yanına gidip oturmadan beni geçe kalırsam idare etmesini söyledim. Yalnız kalmak istiyordum. Aldım düşüncelerimi de yanıma, çıkışa doğru ilerledim. Bomboş bakıyordum. Bütün renkler kaybolmuş, güneş sanki bir daha doğmayacak, çiçekler açmayacak sanki. Adımlarımın nereye götürdüğünden emin değilim. Ne iyi gelir bana? Nefes almak. Hayır, göğsümde giderek artan sancının dinmesinin yolu kaçmak değil, birisinin aksine. Halihazırda adımlarım bile zindanlara yönlendiriyor beni. Koşullanmış vücut bilincinden bağımsız ama bağımlı ilerliyor. Tüm gün boyunca doldurdum zaten kendimi. Korktum, ağlamamak için çaba sarf ettim, kuşkularım hapsetti beni ve ben karşılık olarak yalnızca kaçacak mıyım? Bugün değil. Loş zindan koridorunda sırtımı kolonlardan birine dayayıp doğru beklemeye başladım. Ne diyeceğimi düşünmenin bana bir faydası olmazdı. Düşünebildiğim tek şey gün boyunca nasıl olduğuydu. Meşe ağacı arsızca çatırdıyor. Dallarını herkese uzatıyor, ben hariç. Hak etmiyorum. Hiçbir zaman hak etmedim. Yaptığı her şey yanına kar mı kalacak? Kalmamalı. Ben o ima ettiği kişi değilim. Saçma sapan çıkarımlar yapmasına ve başına buyruk davranmasından nefret ediyorum. Sorumsuzun teki! Kafasına estiği gibi konuşmamazlık yapamaz! Kaç yıldır belirli bir motifi takip ediyoruz. Resmen saçmalık! Olduğum yerde tepindim. İyice köpürmüştüm. Kıskanmış mıydım biraz da? Ne kıskanacağım. Kim ki o?

Büyük ihtimalle bir saatten fazla beklemiştim. Birçok silüet geçti önümden. Bir kez olsun kafamı kaldırıp bakmadım. Yalnızca bir an ışığın arkadan vuruşuyla oluşan gölgeyle cebimden asamı çıkarttım vakit kaybetmeden. Yanında birileri olsa dahi önemseyecek durumda değildim. Sırtımı dayadığım duvardan ayrılarak onu doğru ilerledim. Şansıma tekti. Nasıl oldu da Boleyn prensini yalnız bırakmışlardı? Hele de tüm okul merak içindeyken? Dikildim önüne. “Gidiyoruz.” dedim soğuk bir mizaçla. İçten içten yüzüm yanıyor ama sinirden. Her şeyin ama her şeyin hesabını soracaktım. Yakaladım bileğinden. Sessiz ve kimsenin olmadığı bir yer, uğrak olmayan bir konum biliyorum. Zindanların en yüksek noktasına kadar hiçbir şey demeden çekiştiriyordum onu. Sinirden yolu karıştırdım bir ara. Durup merdivenlerin orada bir kontrol ettim. Eadwig’e de “Söyleme bir şey, sakın.” dedim. Uzun soluklu bir nefes alınca duran aklım çalışmaya başlamıştı nihayetinde. İksir dersliğine bağlanan odaya pervasızca dalıp Eadwig’i de içeriye soktum. Hala elimde tuttuğum asayla kapıyı kilitledim. Kaçıp gidecek korkusuyla hala bileğini sıkıyordum. Loş odanın sahiplerinin bazıları kavanozlarda kapalı şekilde yerleştirilmişlerdi. Bazı ateşböcekleri gruplu hallerde odanın belirli köşelerindeydiler. İki üç tanesi ışığını saçıyor gerisi uyuyordu. İksir profesörünün ortalıklarda olmadığı günlerde ziyaret ederdim onları sürekli. Günde üç saat ışık saçan bu tatlı canlılar tatsız birtakım konuşmalara şahitlik edeceklerdi. Zarar vermeyecekleri de belli olduğundan rahatlıkla hareket edebilirdim. Döndüm yüzümü Eadwig’e. “Neden Yasak Orman’a gidiyorsun? İşine geldiğinde cesur gelmediğinde korkak mı oluyorsun? Hiç mi bir hareketini düşünmezsin sen ya?” diye girdim konuya. Normal bir tonda cümlelerimi sıralarken yerimde duramayıp bir sağ bir sol yapmaktan kaçınamamıştım. “Sen şimdi üstten üstten konuşmaya da başlarsın.” dedim ve hışımla asamı bir daha savurdum. “Silencio!” Bugün ben konuşacaktım ve o ne kadar sürerse sürsün dinleyecekti. Karşılık vermeye kalkarsa iki misliyle gidecektim üstüne. “Ya bir şey gelseydi başına?” dediğimde duraksayıp “Başınıza.” diye düzelttim kaşlarım gerim gerim gerilirken. Söylediğime öfkelenip hıncımı Eadwig’ten çıkaracaktım. Üstüne doğru yürüdüm. Alt bacağına doğru vurdum bir tane. “Benim bile hayal gücümü aşıyor yaptığın hata. Hiç mi ölçüp biçmezsin tehlikeyi? Ne geliyorsa başına o kalın kafandan geliyor. Bunca zaman gizlemeyi nasıl başardın gerçek yüzünü? Zor olmadı mı? Madem kendin gideceksin niye Samuel’i de yanında götürüyorsun? Düşüncesizlikten öte bir şey değil bu.” Tek derdim bu muydu? Çarpıtıyordum öfkemi ve farklı şekilde kusuyordum onu kaybetme korkumu kaybetme korkusu hissetmemem gerektiği yerde. Bir daha geçirdim alt bacağına ayakkabımın burnunun ucuyla.“Adanın başına geçecekmiş. B*k geçersin. Beceriksiz ve korkakmış. Tam üstüne bastın! Kaçıp gidecekmiş. N*h gidersin! Dile getirebilecekmiş bazı şeyleri korkusuzca ama yokmuş öyle bir dünya! Arkadaşının dediğini kontrol edecekmiş ormana giderek. Aptalmış anca! KOCA BİR APTAL!” Ayaklarına vurmak içimdeki öfkeyi dindirmiyordu. Hiç hayatım boyunca bu kadar şiddetli bir şekilde bağırdığımı hatırlamıyorum. Yüzüne bakmak da istemiyordum. Koyverirdim her şeyi ve sıkıca sarılırdım ona. Döndüğü için. İyi olduğu için. Tutunduğum siniri bırakırsam düşerdim. Yine ona beni incitme şansı tanırdım. Baktıkça hem sinirlenecek hem sarılma isteğiyle kavrulacaktım. İkiye bölünmekten yorulmuştum. Derin bir nefes alıp “Sen…” dedim. Yutkundum. “Kendini…” diye ekledim. Sesim titredi. “Nasıl…” dedim. Göğsüne vurdum. “Tehlikeye…” dedim. İki elimle ittirdim. “Atarsın?” dedim. Bir daha ittirdim geriye doğru. Dolan gözlerimi sağ elimin tersiyle ovuşturup görüşümü düzeltmeye çalıştım. Çok mu açık etmiştim? Endişelendiğimi bilmesinden de korkmak nasıl bir seviye artık ucunu takip edemiyorum. Şüphelendiğim şeyleri süzgeçten geçirebileceğim noktayı çoktan geçtim. "Sadece bu da değil." Gırtlağımda büyüyordu harfler. Yutmak isterdim."Sana bakmak acıtıyor artık. Dördüncü sınıfta sen korumadın mı beni? Şimdi niye zarar veriyorsun? Canımı mı acıtmak istiyorsun? Başardın. Söylediklerinle, yaptıklarınla, başkalarıyla olan etkileşiminle... Budalasın." Takılgan otuyum ben. Bana yakıştırdığı lafları bünyem kabul etmiyor. Tutuldum ve kuruldum bir kere. Sürekli kulağımda sesi. Ya çok güzel olduğumu söylüyor geceleri ya da 'Düzgün konuş Rillian' diye bağırıyor. Halbuki onunla tanıştığımda ve her konuştuğumda yeni bir parçamı keşfediyordum.

Kalbi, eğer varsa, ilmek ilmek sökülsün istedim.“Samuel’den hiç senin olmadığın kadar rahat olduğu için mi hazzetmiyorsun? Veya senden farklı olarak iletişim kurabiliyor diye mi? Bütün hıncını bizden çıkarıyorsun, değil mi? Onu da kendine mi benzetmeye çalışıyorsun? Sen yanımda olmak istemiyorsun diye ona yumruk mu atmalıydın? Korkak mı davranmalı senin gibi? Ya ben… Ya bana söylediklerin neydi? Sahiden de umurunda değil miyim? Nefret mi etmemi istiyorsun senden? Bencilin tekisin.” İttirmeden edemedim sinirlerim kontrolü ele geçirirken. Duvara kadar dayandı sırtı. Konu dallanıp budaklanmıştı. Alacağım hiçbir cevap tatmin etmeyecek beni. Sadece doğruları işitmek istiyorum. ”KONUŞ! APTALCA DA OLSA KONUŞ! KENDİNİ AKLA!” diye bağırdım büyüyü bozarken. Hissettiklerimin yüzde birini bile aktaramadım daha. Dolmuşluğum bir çığ gibi giderek büyüyordu ve ben eziliyorum altında. Fazla mı üstüne gidiyordum? Bana davranışlarının asıl sebebini, kaçak dövüşmesinin altında yatan korkuları bilmek istiyorum. Söylediği kötü onca şeye rağmen neyi zorluyorum ben? Bir kalbi olduğunu görmek istiyorum. Sıkıntıya düştüğümde ona gidip anlatmamak için zor duruyorum. Annem ile ilgili aldığım mektubu bir tek onunla paylaştım ben zamanında. Şimdi ise annemin durumu o zamanlar olduğundan daha kötü ve ben içime atmaktan başka bir şey yapamıyorum. Yanına gidemiyorum. Anılarını paylaşamıyorum. Dolu dolu gülemiyoruz birlikte. Bakıyor bana ama görmüyor. Sükût ve sükûn… Artık bana uğramıyor. [/justify]

2
Büyük Salon / Ne Hakla Bu Vahşet?
« : 19 Şubat, 2022 20:50:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify][spoiler]Başlık adı bulma konusunda çok kötüyüm. Aklıma daha düzgün bir şeyler geldikçe mutlaka üç beş kez değişecektir o, kb ajdghf [/spoiler]

Yine akşam yemeğine geç kaldığım günlerden biriydi. Şu sıralar özellikle istemeden geç kalıyordum. Bütün gün okulun başını çeken müdireyi bulmaya çalışmıştım. Sebebim her zamanki gibi; temizlikti. Yaşıtlarımın ve daha küçüklerin yaşadığımız çevreye saygısızlık etmelerinden iyice bunalmıştım. Hele de şu Quidditch takımındaki çocukların pervasızlığından fazlasıyla bunalmış durumdaydım. Amacım müdireyi bulmak, onunla uzun uzadıya konuşup duyduğum rahatsızlığı paylaşarak bir çevre denetimi ekibi kurmasını rica etmekti. Ekibin başında olmak zorunda değildim tabi. Yaptırım uygulanması ile öğrencilerin bir noktada eğer ki keyfi olmuyorsa zorunlu bir şekilde çevreye gereken özen gösterilebilecekti. Birkaç arkadaşım da benim gibi gönüllüydü bu işi yapmaya. Ancak ben kadar duyarlı davranan birini de görmemiştim henüz. Bir süre ekibin başında kalacak sonra da diğer sorunlarla ilgilenecektim. Başkaları da sorumluluk almalıydı. Durum bu iken, müdireye ulaşmak zorlaştıkça da sinirlerim ayaklarımdan başıma kadar vuruyordu.

Gergin bir şekilde Hufflepuff masasının ucuna gelip oturdum. Kim var kim yok diye bakmadan hemen yemeğe girişecektim. Karnım zil çalarken kimse ile sohbet edecek enerjim yoktu. Masada ışıl ışıl parlayan lahana salatasına büyük bir hevesle kollarımı uzatıp önüme çektim. Kimsenin salata kasesine dokunmamış olmaması şaşırtıcı değildi. Kara fasulye köftesine de… Önümdeki tabağa köfteleri de boşaltırken yemeklerin görünüşü ile bile tadım yerine geliyordu. Güzel bir yemekten sonra sağlam bir uykuyla kendime gelebilirdim. Uykunun hayalini de kurmaya başlayarak yemeğin tadını çıkara çıkara yemeye koyuldum.

Ancak düşündüğüm kadar aç değil miydim emin olamadım üç beş lokmadan sonra. Yoksa biraz ötemden gelen hapur hupur ses mi beni rahatsız etmişti? Masaya oturduğumdan beri sesi kulaklarımdan alıkoymak için düşüncelerimle oyalanıyordum. Maalesef ki bir noktaya kadar idare edebiliyormuşum. Göz ucuyla böyle kaba bir şekilde yemek yiyenin kim olduğuna bakacaktım. Yargılamak haddime değil, çok aç olabilir tabi ama… Ne? But mu yiyor o? Böyle bir iştahla… Elimi karnımın üstüne götürdüm. Görüntüsü midemi ağrıtmıştı. Ölü sevici birisi… Kimmiş o? Başımı kaldırdım bileklerden. Gördüğüm yüz Chandler idi. Sinirime daha da dokunmuştu. Chandler ile arkadaş sayılırdık çünkü. Aynı binada olmamıza rağmen çok sohbet etme şansımız olmamıştı. Geçen sene ise iksir dersinde eşler değişmiş, biz de derste tanışıklık edinmiştik. İksir dersinde çok iyi olduğumu söyleyemem. O da ortalama bir öğrenciymiş. Kazanı felaket patlatmıştık. Nadiren de olsa ara ara sözleşip iksir çalışmaya çalışırdık. Bilen bilir, çalışmaya çalışmak dünyadaki en çirkin şeylerden bir tanesidir. Ona yakıştıramamıştım. Salata kaşığımı hışımla kâseden çıkartıp kenarına bıraktım. Otururken yanımdaki boşluğa koyduğum parşömenleri ve çantamı alıp bir solukta vardım çocuğun yanına. Arkasına zebellah gibi dikilip ensesine kalın parşömen tomarını geçirmeye başladım. “Ce-set-ye-di-ği-nin-far-kın-da-mı-sın?” Her heceye okkalı bir parşömen geçiriş. “İğrenç!” dedim. Yüzüm sinirden alev alıyor. “Resmen bedenini ve ruhunu zehirliyorsun! Bırak o et parçasını hemen. Yiyebileceğin daha bir sürü şey var. Çabuk bırak, çabuk.” diyerek istemsizce baskı uygulamaya çalışmıştım ama umurumda değildi. Hiç değilse ahlaki açıdan düşündüklerimi onunla paylaşmalıydım. Açıklamak için yanına çöktüm. [/justify]

3
Kara Göl / Bu Su Hiç Durmaz
« : 08 Şubat, 2022 23:27:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Akşam yemeğinde karnımı bir güzel doyurduktan sonra kütüphaneye çekilmiştim o şişlikle. Koca bir ıspanak demetini çiğ çiğ yememle binamdan birkaç arkadaşım dalga geçmişti ama buna alışmıştım. Zamanla onları da bitkisel beslenmeye yönlendirebileceğime inanıyordum amansızca. Herhangi bir canlının etini vücuduma sokamazdım. Yaşama saygısızlıktı bu. Bazen bu konuda Eleanor ile sıkı bir tartışmaya tutuşuyorduk. Ben ne kadar söylesem de o etsiz yaşayamayacağını iddia ediyordu. Hayır, gayet yaşanılabiliyordu işte. Ne zaman tartışsak hep aklıma takılırdı ve tüm gün kafama takardım söylediklerini. Sinirlenince ne söylediğini bilmezdi kız çünkü. Yakın arkadaşım olduğu için söyledikleri yer yer beni kırıyordu. Lakin kişisel tercihlerine saygı duymayı tercih ederek uzatmamaya çalışıyordum. Çok ilginçtir ki bu akşam aklımda Eleanor ile tartışmamız ve acımasızca söylediği sözler yoktu. Yine bir Hufflepufflı bir arkadaşım yemeğin ortasında Kara Göl’ün civarından sesler duyduğunu endişe dolu bakışlarla aktarınca dikkatimi çekmişti. Kara Göl… Kimi öğrenciler daha çok Yasak Orman’dan korkardı kimi ise Kara Göl’den. Ben ikisinden de korkmazdım. Öğrenci habitatımızın parçası değiller miydi sonuçta? Korkulacak ne olabilirdi? Bildiğimiz üzere birçok canlıya ev sahipliği yapıyordu iki ortamda. Fantastik canavarlara ve genel anlamda bütün canlılara ilgim olduğumdan aklımı bir türlü çekip alamıyordum düşünmekten. Arkadaşımı rahatlamak istiyordum. Endişelenmesinin yersiz olduğunu görmeliydi ya da güvendiği birisinden duymalıydı. Beynimin içinde dönüp dolaşan düşünceler dışarıya “Hmm… Hııı…Ihmm…” olarak yansıyordu. Kütüphanede olduğumu unutmuştum. Saat hala çok geç olmamalıydı. Saati hiçbir zaman önemsemezdim. Zamansızlığım en büyük özelliklerimden biriydi. Ölçüp biçtiğimde karar verdiğim fikrin sevinciyle oturduğum yerde ayaklarımı bir sağ bir sol olarak seri bir şekilde yere vurdum. Dediğim gibi, olduğum yeri unuttum. Karşı masamda oturan Ravenclaw öğrencisinin öldürücü bakışları eşliğinde uyarı yemem de kaçınılmazdı tabi. Utangaç bir halde kısık sesle bakışlarım ayaklarıma çevirerek “Pardon.” diyebildim. Yerimde duramayacaktım daha fazla. Gidecektim Kara Göl’e ama önlem almadan gitmeyecektim. Çünkü ayakkabılarıma baktığım esnada bağcıklarıma bağlanan bilekliğin ipi sayesinde duran S harfini görmüştüm. Ne demişti Samuel? Sorun neyse beraber çözecektik. Tam bir sorun göremiyordum ortada ama bana ayak uydurmak istemesinde sorun görmüyordum. Yardımsever biriydi belli ki. Daha fazla ses çıkarmadan kıpırdandım oturduğum sandalyeden. Otur otur ahşap sandalyede düzleşecektim zaten.

Peki ben nereden bulacaktım bir çocuğu? Ortak arkadaşımız yoktu ki bizim bir kişi hariç. Andrè’ye sorabilirdim belki ama o neredeydi? Of, ortak salona dönmüş olabilirdi o. Oraya gidersem odama çekilip dinlenmek isteyebilirdim. Riske atmamalıydım. Gryffindorluların bina girişi olduğunu düşündüğümüz yere doğru ilerledim bende. O civarda birini yakalayıp Samuel’e bir not iletmesini rica edebilirdim. Tahmin ettiğim kuleye giden yolu tuttum. Altıncı yılımda bile kaybolabilirdim bina içerisinde ancak birçok öğrenciye göre daha meraklı olduğumdan ve uyurgezerliğim sayesinde bina içerisinde enteresan yerler keşfettiğim söylenebilirdi.

Yavaş yavaş dakikaların ilerlemesiyle herkes inzivaya çekiliyordu. Kalabalık tamamen dağılmaya yüz tutmuştu. Gürültülü bir grubu gördüğümde parmak ucumda yükselip önde giden tayfayı yakalamam gerektiğini anlamam uzun sürmedi. Samuel’i görmeye gözüm alışmıştı bir kere. Algıda seçicilik ile hemen çıkarıyordum onu kalabalık ortamlarda bile. Acele etmezsem yakalayamayacaktım. Şansım yaver gitmişti. Çok ses çıkarmak istemediğimden seslenemedim ama hızla neredeyse kaçırayazdığım merdivene atladım. “Eea-ay-yy!”. Farkına varmamışım ama arası baya açılmış. Aferin bana. Ne güzel de cırladım. Bir soluk alıp bütün kafaların bana dönmesiyle merdivenleri tırmandım hemen. Arkadaşlarına da selam verip Samuel’in konuşmasına izin vermeden aklımdakileri boşalttım. “Selam çocuklar… Selam Samuel… Gidiyoruz. Çok vaktimiz yok. On beş dakika sonra Kara Göl’e doğru gel. Bir konuda yardımına ihtiyacım var. Sesler. Korkuyorlarmış. Acele et. Çok artmış. Bence bir şey yok. Geç kalırsan beklemem de bak. Tam on beş dakika. Evet. Asanı da sakın unutma.” dedim daha çok kendi kendime konuşuyormuşum gibi. Hem kim asasını unuturdu ki benim dışımda? Ben sık sık unutuyordum. Olmaz demeyelim. Olabilir diye söyledim işte. Elimdeki kitapları bırakmalıydım artık. Üşendiğimden kütüphaneye geri inip oraya bırakacaktım. Üstünde ismim olduğu için kimse almazdı zaten. Kütüphaneden çıkarken aklım neredeydi hiç bilmiyorum. Çok ani karar almıştım sanki. Cümlelerimin bitiminde merdiven ile taban birleştiğinde çocukların arasından kıvrak bir şekilde sıyrılarak onlardan önce çıktım merdivenden. Ondan sonra hop geri aşağı inen merdivene. Arkama bile bakmadım.

On Dakika Sonra

Koştur koştur çıkmıştım dışarıya. Kütüphaneye uğramasam daha da çabuk gelirdim. Kara Göl’e varmama çok az kalmıştı. Profesöre -özellikle de Urswick’e- ve başkanlardan birine yakalanmamak için parmak ucunda koşmaktan oksijen borçlanması yaşıyordum resmen. Havanın soğukluğu iyice vurmaya başlamıştı ama çok fazla etkilemiyordu beni. Umarım Samuel üstüne bir şey almıştır diye düşündüm o an. Niye düşünüyorsam. Kaç yaşında çocuk. Arkadaşlarıma değer verirdim. Ondan hep. Dizlerimi tuttuğum ellerimi çekip doğruldum. Nefes alış-verişim normale dönmüştü. Kara Göl’ü süzdüm çok kısa bir süre. Ne kadar sessizdi. Huzurlu bir yanı vardı. Burnuma gelen çirkin kokusunu buna eklemiyordum elbette. Yakınlaşmak için adımladım. Samuel gelene kadar bekleyecektim. Edward ne tür sesler işitmişti acaba o gün? Görünür de hiçbir şey yoktu. Kar her şeyin üzerini örtüyordu. Gölün üstündeki yansımalardan karanlıkta bile yoğunlukla don tuttuğu yerler anlaşılabiliyordu. Edward’ın gözlerindeki endişeyi görmesem asla inanmazdım. Beklemeyi sevmezdim. O yüzden göle doğru ayakkabımın ucunu soktum. Böyle neyi nasıl kontrol edeceksem artık. Biraz suyun içinde çırptım. Şu halimi gören ne derdi bilinmez. Hiçbir şey olmuyordu işte. Ses yoktu. Ayağımı çekmeye yeltendim. Belki de dürtmemeliydim gölü. Ben ayağımı çekerken baloncuk sesi duyduğuma Merlin üzerine yemin edebilirdim. “Kim var orada?” dedim direkt. Cevap almayı ummam fazla masumdu. Bakındım yüzeye uzun uzun. İlginç olan şuydu ki gölün ortasına doğru sıralı daireler seçmeye başlamıştım. Giderek genişliyordu halkalar. Samuel gelene kadar gidebildiğim kadar ilerlemem sorun olmazdı bence. En kötü ıslanır geri çıkardım. Hıhı. Kendimi onaylarcasına salladım başımı. Üstümdeki hırkayı çıkardım, cebinde duran asamı da aldım içinden toprağa bırakırken hırkayı. Bazen ben dahi kendimden beklemediğim dikkatli tavırlar sergileyebiliyordum ama çok nadir. Sıkı sıkı kavradığım asamla dairelere bakarak gitmeye başlamıştım. Su iyice ağırlaşmaya başlayınca belirli bir noktayı geçtikten sonra kulaç atmaya hazırdım. Yüzme yeteneğime güvenirdim. Canlılarla iletişime de. Bütün vücudumu suya soktuğumda gelen irkilmeyle daha da sıktım asamı. Samuel’in gelişinden ise ümidi kesmiştim. [/justify]

Yetenek 1d8 : 6, total 6
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 3, total 3


4
Öğrenci Postası / Charlotte Rillian | Baykuşhane
« : 07 Şubat, 2022 20:35:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Gelen postalara düzenli olarak bakmıyorum. Siz yine de gönderin. Bir gün mutlaka okurum.

5
Kurgu Kutusu / (Kurgu) Charlotte & Samuel
« : 07 Şubat, 2022 04:00:17 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Merhabalar efenim.
Açmışsınız böyle güzelim bir yeri… eee bize de istek yapmak düşer.
Malum Hogwarts sürprizlerle dolu bir yer. Bizim elimizde de çatlak bir Hufflepuff kızı ile yiğit mi yiğit bir Gryffindor aslanı Samuel var. Yeni yeni arkadaş olan bu tipleri sihirli yaratıklarla ilgili bir maceraya çıkarmak istiyoruz. Buradaki bir spesifik istek daha Hogwarts kermesinden on gün sonra bu kurgunun gerçekleşmesidir, kendi kişisel kurgularımız için tutarlı olsun diye. Kurgu çarkını çevirmenizi ve payımıza düşeni almayı çok isteriz. Şimdiden teşekkürlerimizle. ^^

6
Seçmen Şapka/Heykeller - Öğrenci Karakter Başvuruları / Charlotte Vera Rillian
« : 02 Şubat, 2022 23:43:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Charlotte Vera Rillian
Karakterin Kısa Geçmişi: Safkan bir aileden gelen Vera sade bir aile zihniyetiyle büyümüştür. Annesinin hippiliğe yakın karakteristiği küçük Charl'da can bulmuş, babasının diplomatikliğini istemeyerek de olsa almıştır. Eski Büyüceşura Hakimi olan babasının soyu İskoç iken annesi Yorkshire tarafındandır. Aksanlı bir dile sahip olan cadı küçük yaştan beri oldukça rahat büyütülmüş, kendini savunamayanların da hakkını savunmak için yetiştirilmiştir. Malikanede yaşamak yerine İskoç eteklerinde bir çiftlikte büyümüştür. Bu yüzdendir doğa ile iç içe olması. Ayağı toprağa basmadıkça huzursuz olmuş, henüz sekiz yaşındayken bile sık sık ağaçlara tırmanıp tepelerinde uyumuştur Eğitim kurumlarına bazen inancını yitirse de büyükannesinin öğretileri sayesinde zıtlıklarıyla barışmış, toplumu şekillendirmeyi kendine görev bilmiştir.
Karakterin Temel Kişilik Özellikleri:Her zaman nazik olmaya çalışan Charl, uyumluluğu ile bilinir. Sınırları aşmayı sevmez ama aşmaz diyemezsiniz. Sıcakkanlılığıyla çekincesizliğini birleştirerek hareket eder. Mantıklı olduğu söylenebilir ama her zaman fikirlerini dile getirmez, onları kendine saklar. Gerektiği yerde ne konuşulacağını çok iyi bilir. Tatlı gülümsemesinin ardında politik bir kız yattığını düşünen çoktur. Kesin bir fikre varmak için önce onu tanımalısınız. En önem verdiği şeylerden biri sadakattir. Sevdiği kişilere, kendine, ailesine ve vakit ayırdığı hobilerine sadıktır. Sorgusuz sualsiz bir sadakati vardır. Sevdiği bir iş veya dersler uğraşırken gözlerinin içi güler. Arkadaşları için her zaman oradadır. Adaleti sağlamaktan yana olur ve bulunduğu çevrede bir terazi misali herkesi tartar. Onunla tartışmaya girmek istemezsiniz, uyumluluğunun altında derinlerde bir yerde yatan sert mizacı sizi taşa döndürebilir. Ek bilgi olarak; nereden, ne zaman, ne şekilde çıkacağı bilinmez. Bazı zamanlar sık sık yanında taşıdığı ve kaşıklamaya doyamadığı bal kavanozuyla ortak salonda görünür, bazen ise Quidditch sahasının tam ortasında ne olduğu anlaşılmaz aletlerle belirir ve saatlerce oradan ayrılmaz. Antrenmanları sık sık manipüle eder ki hunharca spor icra ettiğini düşünen tipler çimlere zarar vermesin. Yemek yemeye pijamalarıyla inmesinden dolayı bir iki kez ceza almıştır. Hogwarts yemeklerinin yapıldığı yeri sıklıkla ziyaret eder, yemek listeleri yapar ve cinlerle bunu tartışır. Aktivist yapısını gizleyemez. Hogwrts tarihi bir bina olduğu için KSKS dersinde sıklıkla problem çıkarır, büyülerin çarpışmasından rahatsız olur ve binaya zarar gelmemesi için elinden geleni dener,  imza toplar. Büyüyle düzeleceğini bilse de eski yapısını kaybettiğine inancı tam olduğu için babasından yardım isteyerek işinin ehli bir bir uzman tarafından düzenlenmiş bir belgeyi müdüre sunmuştur.
İstediğiniz Sınıf:  VI. sınıf
Karakterinizin SBD Sonucu: Charl inançlarının aksine derslerine ilk sınıftan beri oldukça önem vermektedir çünkü bilir ki sözünün geçmesi için iyi bir mevkide olmalıdır.  Sınavda ise yalnızca bir iki tane dersten B almıştır. Gerisi olağanüstüdür.
İstediğiniz Bina: Hufflepuff
Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:6
Lanet Gücü:3
Tılsım Gücü:9
İksir Gücü:3

Sayfa: [1]