17 Nisan, 2026 08:41:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Diana Destinee

Sayfa: [1] 2 3
1
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Yol I: Başlangıç
« : 03 Mayıs, 2023 14:30:17 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Yalnız olmayacaktım. Bunu duymanın biraz da bedenimde yarattığı gevşeme ile birlikte sırtımı dikleştirip ayaklarımı kıpırdattım. Kendimi bir sürünün çobanı gibi hissediyordum; iki kişilik bir sürünün... Varlığımı istemeden Charlotte ile kıyaslama haline büründüm. Gözümü karartıp her şeyi göze almışken bu fikri öne sunduğum için Samuel'i hak eden kişinin kendim olduğunu düşünüyordum. Bu düşünceye kapıldığım sınırda kendime korkunç bir şekilde kızdım. Yarış içinde olamazdım, olmamalıydım. Şu an Samuel'i kazanmak üzerine kendi üzerime bahis oynayamazdım.

Charlotte'un aniden gelişen bu neşeli ve heyecanlı hali beni panikletiyordu. Parmaklarımı dudaklarıma götürüp cadının kulağına yaklaşarak "Şşşt!" dedim kaşlarımı çatarken. "Sessiz ol Charlotte." diye uyarı yaptığım sırada eski konumuma geriledim. Doğru yapıp yapmadığımdan, Charlotte yanımda gelmesi gereken doğru kişi miydi, emin olamıyordum. Bu tür atılımlar için bana fazlasıyla kontrolsüz geliyordu. Heyecanını, merakını, hissettiği endişeyi kontrol etmekte zorlanacak ve ileriye doğru attığımız üç adımı dört adım geriletecek gibi görünüyordu. Dudaklarımdan çıkan fikre biraz da pişmanlığın eşlik etmesiyle birlikte başımı iki yana sallayarak yanıt verdim. Yolculuğumuzu ölçüp biçiyordum. Şu an planın kabul edilebilirliği ve yüreğimizden geçenlere en nihayetinde ulaşma fikri beni alevlendiriyordu. Kendi zihnimden geçenleri muhakkak biliyordum. Yalnızca Charlotte'un Eadwig ile arasındaki husus her ne denli kuvvetli bundan emin olamasam da yola koyulduğumuzda bu genç cadının bambaşka bir yanını görmeyi umut ediyordum.

Gitmek, bir rotanın peşine dizilmek kolay olabilirdi ancak rotayı hesaplamak bir fani hayatında hiçbir vakit kolay olmamıştı. Bizi en çok zorlayacak olan şey okulun açık olduğu şu dönemde bu çılgınlığı göğüslemekti. At adamlara güvenemezdik, uç uç tozu ile istediğimiz yere şu an için gidemezdik. Derin bir iç çekerken "Keşke baykuş olma imkanımız olsaydı." dedim. Charlotte'a bu fikrin ne denli parlak geleceğini tahmin edebiliyordum. Bir hayvan olsa baykuş mu olmak isterdi bunu bilmiyordum ancak ben bir baykuş olmayı kesinlikle tercih ederdim.

Düşüncelerim cadının sesiyle bölündüğünde söylediklerine kulak kabarttım. Hogwarts'tan çıkış biletimizi bulduğunu ifade ediyordu. Söylediklerine göre Hogsmeade'e gidecektik önce, ardından da Domuz Kafası'na. Bu son iki yıldır sıklıkla arkadaşlarımı çekiştirdiğim yerlerden birisiydi ve göze batacağını zannetmiyordum. O devam ettikçe başımı salladım. Wonk isimli bir ev cininden bahsediyordu. Sanırım kendisini görmüştüm ancak hiçbir zaman iletişim kurma girişiminde bulunmamıştım. Bir ev cinine güvenmenin ne denli sağlıklı olacağını düşündüm. Bizi rahatlıkla başkalarına anlatabilirdi. Ev cinlerine kötü davrandığım yoktu üstelik canlılık haklarını elbette savunuyordum ancak benim himayem altında olmadıkça bu küçük yaratıklara nasıl güvenebileceğimden bir türlü emin olamıyordum. Charlotte fikrini öne sürdüğünde bir elimin parmak ucuyla saçlarımı düzelttim. "Güvenebilecek miyiz?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak. "Böyle bir noktada hatalı bir yolda ilerlemek istemiyorum Charlotte ve inan bana şu an en son isteyeceğim şey bir ev cininin yaptığımız her şeyi ortalığa savurması." dedim.

Başımı gökyüzüne doğru kaldırdım. Derin bir nefes aldım. Odaklanmaya, daha yoğun düşünmeye ihtiyacım vardı. Başka ve daha güvenilir bir yol aklıma gelmiyordu. Her koşulda sanki Samuel ile aramdaki mesafe gittikçe açılıyordu ve buna katlanmak istemiyordum. "Tamam." dedim aniden. "Tamam, dediğin gibi yapalım. Çünkü şu an en makul yol bu görünüyor. Ayrıca... Bunu düşünerek daha fazla zaman kaybetmek istemiyorum." Bana kalsa haftasonunu bile beklemeden bu gece gizlice Hogsmeade'e kaçmayı öne sürerdim fakat bu aptallığın daniskası olurdu. Böyle bir hareket için kendim de dahil olmak üzere kimse benimle gurur duymazdı.

"Yarın herkes sabah kahvaltısındayken göl kenarında buluşalım. En erken saatte. Böylelikle çok fazla dikkat çekmeden erkenden yola koyulmuş oluruz. Wonk bize yardım ederse, iskeleye vardıktan hemen sonra adaya giden ilk yük gemisine sıvışabiliriz. Ancak eğer yardım etmezse... Bilmiyorum. Bir çaresini bulmak zorundayız. Yola koyulduktan sonra geri dönmem." dediğimde etrafıma bakındım. Kendimi sürekli temkinli hissediyordum. Kimse işitmemeliydi aramızda geçen bu konuşmaları. "Wonk, değerli eşyalar ile çalışıyor demiştin değil mi? Tam olarak ne gibi değerli eşyalar? Umarım bir burnukla anlaşmaya tutuşmuyoruzdur." diye suratını okumaya çalıştım genç cadının. Bu sırada zihnimden yola giderken çantanın içerisine neler sıkıştırabileceğimi geçiriyordum. Belki tanınmamak için bir şal, siyah bir hırka... Belki bir şans iksiri bile işimizi görebilirdi. Sahte bir seyahat belgesi bile hazırlamayı aklımdan geçirmedim değil ancak bu sahtekarlığın anlaşılması durumu bizi kolaylıkla ele verebilirdi. Bu yüzden bir şeyleri gizlice yürütmek daha net olacaktı.

"Yanımıza giderken bir şeyler almalıyız." dedim fısıltıyla. Anlamamış olabileceği ihtimaline göz devirerek "Kendimizi koruyabileceğimiz bir şeyler." diye düzelttim. Charlotte'un ilk saldırı mekanizması eli değil dili olurdu muhakkak, bunu tahmin etmek zor olmazdı. "Büyü yapamayız. Büyü yapmaktan kaçınmak zorundayız. Bu yüzden her şeyle karşılaşabiliriz. Her ne ise. Kendimizi gizleyebileceğimiz bir şey de olur. Ya da istersen yalnızca Wonk ile sen ilgilen. Daha önce bir anlaşmaya vardığını düşünürsek sen bu yolu hallederken diğeriyle ben ilgilenirim." diye bir iş paylaşımı sundum ona. İkimizin de farklı uzmanlık (!) alanları olduğunu söylemek yalan olmazdı. O tatlı suratıyla birilerini ikna etmek konusunda daha başarılı sayılırdı. Benden daha sabırlı olduğu da aşikardı. Ben ise planlarım bozulduğunda hiddetleniyordum. Oluşturduğum rotada birilerini ikna etmek için yalandan tatlı bir surat göstermekten çok karşımdakiyle burun buruna gelmek genellikle ilk tercihim oluyordu.
[/justify]

2
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 02 Mayıs, 2023 20:45:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Merhabalar efendim, ben yeteri kadar görsel olmamasından ötürü model değişimi istiyorum mümkünse.
Eski model: Marina Ruy Barbosa
Yeni model: Daria Sidorchuk

3
Hogwarts Bahçesi / Yol I: Başlangıç
« : 23 Nisan, 2023 23:13:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Odaklanamıyordum. Bir elimi başıma yaslayarak dirseğim ile de masadan destek alıyor, diğer elimle de önümde duran büyülü kalemin azalan mürekkebini parşömenin kenarında bir hiç ediyordum. Hiçbir anlamı olmayan dairelerin çeperinde geziyor, kutular çiziyordum. Çizdiklerimin içlerini karalıyordum ardından, tıpkı zihnimi kurcalayan kargaşanın sonucuna ulaşmak ister gibi. Sıkılıyordum. Farkında olmadan kuvvetli nefesleri alıp dışarıya verirken önümde duran iki öğrenciyi de sık bir biçimde rahatsız ediyordum. Birkaç kez bana dönüp "Destinee... Sıkılıyorsan derse girmemek senin tercihin. Biraz daha sessiz olur musun?" diye terslediklerinde onlara kızmıyordum. Son zamanlarda çevremde olup bitenlere yetişmeye çalışmak, sevdiğim insanların ruhlarına göğüs kanat germeyi neden bilmem, sorumluluğum gibi hissediyordum. Bilhassa onun için, buruşturulmuş mektubu okumamın hemen ardından...

Yaklaşık dört beş gün öncesinde tarafımıza gelen mektuplar süslemişti masanın etrafını. Kimine kızıyordu ailesi, kimine de güzel hediyelikler yollanmıştı dünyanın dört bir yanından. Benim aldığım mektup her zamanki gibi ayaklarımın üzerinde dimdik durmayı öğütlüyordu bana. Boyun eğmemeyi. Zaten on sekiz yılımın yarısında bunun için 'eğitildiğim' söylenebilirdi. Ama o gün bambaşka bir şey olmuştu. Samuel okuduğu mektubu masanın bir köşesine adeta fırlatmıştı. Kucağıma saklanması gereken aile sırrının düştüğünü bilmeden mahremiyetini korumak uğruna kağıdı doğrudan cübbemin cebine atmıştım. Samuel'i bir daha asla göremedim. Eadwig'i de. Ortalıkta mutlak söylentiler vardı fakat dimdik durduğum ayaklarımın üzerinde gocunmadan eğilebileceğim bir çocuktan gerçekleri işitmek ilk tercihim olurdu. Üstelik, öylesine bir çocuk değildi Samuel benim için. Adlandıramadığım, anlamlandıramadığım ve adını bilmediğim birçok şeyin karşılığıydı. Sanki hissedebileceğim güvenin zirve noktasıydı mesela. Yanında durduğumda tenimin aldığı alev, içimi kıpır kıpır eden herşeydi. Fakat bunlara bir anlam yükleyemiyordum işte. İnsan daha öncesinde kokusunu duymadığı bir şeyin nasıl koktuğunu, tadına bakmadığı bir şeyin damakta bıraktığı lezzeti nasıl asla bilemezse Samuel'a karşı duyduğum hissiyatın da bir cevabı yoktu. Onu kaybetmekten korkuyordum. Sanki onu yıllardır tanıyormuş ve hayatımdaymış gibi hissediyordum. Arkadaşlıklarımı tamamı ile seviyordum fakat onda farklı bir şey daha vardı: sevdiğim her anda onu yanımda görmek istiyordum.

Sınıfın ortasındaki saat bir tamı gösterdiğinde dersin bitişine dair profesörün sesi ayaklanmama sebep oldu. Diğerleri kitaplarını ağır aksak bir biçimde hazırlarken sınıftan ilk çıkan ben olmuştum. Dün gece ortak salondayken kafamda oluşturduğum plan tamamıyla olmasa da belliydi. Ufak -tamam belki de o kadar ufak sayılamayacak- eksiklikler elbette vardı ancak bir yola çıktı mı gerisi peşin sıra gelirdi, öyle değil mi?

Acele ile ilerlerken bir yandan eteklerimi tutuyor, diğer yandan kitaplarımı kucaklıyordum. Attığım her bir adım kalbimi sanki heyecandan daha fazla söküyordu. Son yılımda böylesine bencilce bir şeye kalkışmak konusunda endişeler yaşıyordum fakat endişelerim şu an dinlemem gereken yüreğimin yalnızca kıyısında kalıyordu. Orada, yanında olmam gerektiğini biliyordum. Söylenenler doğruysa, ki gerçeklik payı okuduğum mektuba göre çok yüksekti, destek olmalıydım. Hislerime dair anlamlandırdığım tek şey buydu: sadakat. Arkadaşlığımıza veyahut aramızdaki şey her ne ise ona sadık olmalıydım. Yanında durmalıydım. Ayaklarımın, bilhassa da kalbimin rotası o yöne çevriliyordu yalnızca.

Büyük bahçeye çıktığımda önce tatlı bir rüzgar karşıladı beni. Hava soğumaya başlamıştı. Gözlerim bir kenara oturmuş, yine yazdan kalan çiçeklerin bir yanına geçip yapraklarını okşamaya çalışan Charlotte'a çevrildi hızlıca. Şanslıydım ki onu aramak zorunda kalmayacaktım. Düşüncesizce mi hareket ediyordum, emin olamıyordum. Samuel'i Charlotte'tan hala kıskanıyordum. Samu'nun bu kıza bir zamanlar abayı yaktığını elbette biliyordum. Kafasında bitirmiş gibi hareket etse de bazen yine de geçmişte var olan hislerin üzerime yıkılmasından korkuyordum. Sanırım içten içe kabullenmekte zorlandığım bu sevginin oluşturduğum bu güçlü duruşu kolaylıkla ezip geçmesi fikrinden de çekiniyordum. Fakat bir yandan Charlotte ve Eadwig'i sıklıkla yanyana gördüğüm olmuştu. Aralarında var olan çekim bir benden yana mı kendini kabul ettiriyordu, bundan emin değildim. İçimi rahatlatmak adına böyle bir çekimin varlığına inanıyordum belki de.

Yanına vardığımda kısaca boğazımı temizledim beni fark etmesi için yardımcı olarak. "Selam." dedim kısaca. Charlotte ile belki de geçmiş yıllarda pek parlak değildi aramızdaki yıldızlar. Geçmişimdeki ben ile asla gurur duymuyordum. Cadının belki de birçok kişiye halen tuhaf gelen davranışları ergenliğe adımını yeni atmış beni  fazlasıyla rahatsız ediyordu. İlgi çekmeye çalıştığını düşünüyordum. Bu yüzden de hareketleri komik geliyor, onunla alay ediyordum. Ancak büyüdüm. Charlotte hiç değişmediyse, her zamanki o cıvıl cıvıl kız çocuğu olarak nasıl kaldıysa ben de akıllanmıştım artık. Kimseyi sevdiği ve ilgilendiği şeyler için yargılamıyordum.

Bize uzaktan baksanız yanyana en son gelecek iki kişi olarak duruyor olabilirdik o an. Belki birkaç büyücü kenara geçmiş saç başa kavga etmemizi bekliyor, belki bir kısmı asalarımızı çıkarıp düelloya tutuşmamızı kolluyordu. İkisi de olmayacaktı. Aklımdaki şey bu değildi. "Konuşmamız lazım. Çok önemli." diyerek etrafı kolaçan ettim önce. Saçlarıma dokunup yüzüme değen saçları bir kenara çekerken göz ucuyla etrafa bakındım. Dinlenmek istemezdim. Bu konuda Charlotte'a nasıl güvenebileceğimi hala bilmiyordum fakat yüreğim bir şekilde onun da Eadwig'i benim Samuel'i merak ettiğim kadar merak ettiğine inanıyordu. "Birkaç gündür Samuel'a ulaşamıyorum. Ulaşamıyorum dediğim, okulda yok. En son beş gün önce bakanlıktan bir kadın ile okuldan ayrılmış ve Eadwig de yanındaymış. Demek istediğim, senin bildiğin herhangi bir şey var mı?" diye sordum. Ben konuşmaya başladıkça cadının yüzündeki gülümseme eksilmişti. Yerini rahatsız eden endişeli bakışlar kaplamıştı. "Charlotte, biliyorsun. O benim çok sevdiğim bir..." Bir ne? Arkadaşım mı? Hayır. "Birisi. Yani benim için gerçekten önemli." diyerek toparlamaya çalıştım. Neden karşımdakinden hissettiğim şeyleri saklamaya çalışıyordum? Geçmişte yaptığım zorbalığın karşılığını araladığım perdedeki sırlarla alabileceğim fikrinden ürküyordum. "Seninle hiçbir zaman iyi bir başlangıç yapmadığımızı biliyorum. Gerçekten, geçmişi değiştiremeyeceğimi biliyorum fakat kusura bakma." diye omuz silktim.

"Charlotte..." dedim sesimi daha net bir şekilde sunarken. Tonlamamı kıstım, cadının kulağına doğru yanaştım. "İyi olduğundan... olduklarından emin olmalıyız. Kulağa hoş bir fikir gelmeyebilir, biliyorum. Ama okuldan uygun bir boşlukta ayrılıp yanlarına gitmeliyiz." derken yutkundum. Uygun bir boşlukta ayrılmak demek müstehcen sessizliklerin yaşandığı saatlerde okuldan kaçmak demekti. "Ben gideceğim. En kısa vakitte. Nasıl olacağını bilmiyorum fakat sana da sormak istedim zira Eadwig ile aranızda geçen şey her ne ise ona nasıl baktığını gördüm. Üstelik siz büyük salonda..." diye söylerken pot kırmışçasına dudağımı ısırdım. Sanırım yanıma bir suç ortağı arıyordıum. "Neyse. Ne düşünüyorsun?" diyerek başımı sallandım. Ayaklarımı birbirine dolayıp bacaklarımın üzerine kitaplarımı çekerken anın stresini geçiştirmek için yerdeki çimenlerle oynamaya başladım.
[/justify]

4
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« : 21 Nisan, 2023 00:23:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Kalçamın sızısı ancak kendisini gösterdiğinde üzerime devrilen çocuğun tanıdık kokusu ile eş değer bir zamanlamada dudaklarımı aralarken aynı zamanda tepeme doğru düşen yumurtaya bakıyordum. Samuel neyse ki zekasını kullanmış, yumurtanın kafatasımızda parçalanmasına mani olmuştu. Bazen düşüncesizce ve bilhassa acele ile hareket ediyordum. Oldum olası sabırsız bir cadıydım. Uzun uzadıya düşünülecek şeylere katlanamazdım. Her ne kadar büyüdüğümü düşünüyorsam da bazı noktalarda yanılıyordum. Sabretmeyi hala öğrenememiş olmama bakılırsa uzunca bir yol kat etmem gerektiği gerçeği yüzünü bana çevirmiş karşımda duruyordu.

Külbükül yumurtasını bir bebek gibi kucaklarken sıkıca tutmuştum. Yerden kalkarken bir yandan göz ucuyla Samuel'e bakıyor, diğer yandan bulunduğum yerde tekrardan kaymamak için temkinli hareket diyordum. "Teşekkür ederim." dedim panikle. Parmaklarımın üşümeye başladığı hissiyatına kapılıyordum. "Seni görmedim. Daha doğrusu, kimseyi görmedim. Yerler buzluymuş." diyerek göz devirdim. Sahiden de, ben şu an tek parça ayakta durabilsem de bile gün sonunda birileri sakatlanabilirdi. Bu dersin hoşuma gitmeyen tek yanı zannediyorum ki buydu. Beklediğim güvenli sınırlar ile örülmemişti. Bazı zamanlarda kendimi özellikle de Hogwarts'ta güvende hissetmek konusunda soru işaretleri ile boğuşurken buluyordum ancak çoğu zaman burası birkaç ay sonra sığınağımı nereye kuracağımı bilemediğim cevapların soruları ile karşıma çıkıyordu.

Cübbemi düzeltirken etrafıma bakındım. Yalpalayan tek ben değildim. Üstüne üstlük sınıfta tam bir kargaşa hali hakimdi. Kimisi bir köşeye çekilmiş dersi görmezden geliyor, kimisi de korkunç bir şekilde birbirlerinin yumurtasını kapmak için ufak birer münakaşaya girişiyordu. Bunlar çocukçaydı. Hepimiz bir şeyleri öğrenmek için buradaydık ve işin asıl mühim kısmı... Hepimiz hayatımızın geride kalan her gününü birer külbükül yumurtası bulmak için doldurmayacaktık. En azından bir çoğumuz. Öyle ki bugünden sonra bir külbükül göreceğimize bile emin olamıyordum. Bu düşüncenin getirmiş olduğu özgüven ile ağzımı açtım. Samuel'e, yumurtayı ortak bulmuş olabileceğimizi profesöre iletme teklifinde bulunacaktım. "Sanırım sana borçlandım." dedim biraz da mahçup bir tavırla. "Yani, seni düşürmeyebilirdim. Ve aksiyon yaşamak zorunda kalmazdın. Ama neyse..." diye sırıttım. "O yüzden bir teklifim var. Bunu..." diye cümlemi tamamlamama kalmadan iki çift koyu, ateş kırmızısı gözle karşılaşmam bir oldu.

"SAMU!!!"
diye bağırdım yanımdaki büyücüyü dürtükleyip. Kolunu sıktım. "KÜLBÜKÜL!!!" derken parmağımla ateşin varisi yaratığı gösterdim. Birkaç adımımı geriye doğru atarken reflekslerimin yavaşladığını hissediyordum. Midem bulanıyordu. Korkuyor muydum? Evet. Karşımdaki yaratık çirkin görünüyor muydu? Evet. Ve şu an en son istediğim şey tamamı ile kendi yumurtalarına zarar geldiğini düşünen bir külbükül ile boynuzlarımızı birbirine tokuşturmak zorunda kalmaktı.

"Tut!" diye elimdeki yumurtayı Samuel'in kucağına tutuşturdum. "Düşürme sakın. Zarar... Görmesin..." diyerek son kelimelerimi cübbemin cebinden asayı çıkartmaya çalışırken her bir nefesimin arasına sıkıştırdım. Külbükül bana geliyor, ben zavallı yaratığı ayağımla bir köşeye savurmaya çalışıyordum. Bir kez ayağımı savurdum, ıskaladım. İkinci kez savurduğumda da bacağıma dolanabilme ihtimali beni huzursuz etmişti. Kısıtlanmak istemezdim. Zihnimden geçip tüm vücuduma dağılan adrenalini damarlarımda hissedebiliyordum. Parmaklarım bir şeyler yapmak üzere karıncalanıyordu. Ayaklarım uyuşuyordu. Bu, fazla hormonun bedenime yüklediği bir etkisiz baş etme mekanizması mıydı emin olamıyordum. Asamı parmaklarıma doladım. Bana belki de saatler kadar uzun gelen ancak yalnızca kaçtığım birkaç saniyeyi değerlendirmeme yardımcı olan fikirler arasında dönüp dolaşıyordum. Külbükül'e tam da kendisi ile darbe yapabilirdim: onu iplere sarmalayabilir ya da bambaşka bir hayvana dönüştürmek için çabalayabilirdim. Veyahut yılan öldürme büyüsü ile bulunduğum ana müdahale edebilirdim. Tabii, bunun ne denli işe yarayacağından pek fazla şüpheliydim.

Asamı kaldırdım. Bileğimi nazikçe kıpırdatırken olduğum yere ayak tabanlarımı sabitleyip burnumdan soludum. "Obscuro" dedim sessizce. Dişe diş olacaktı bu kez. En azından külbükülün hedefini şaşırması için eylemde bulunmuş olacak, gözlerini bağlayıp görüş temasının bize ulaşmasını engelleyecektim. Böylelikle zaman kazanabilirdik. En azından, öyle umuyordum.

[/justify]

Yetenek 1d8 : 5, total 5
Destek 1d8 : 4, total 4
Talih 1d10 : 8, total 8



5
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67
« : 31 Mart, 2023 02:50:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Arkama bakmadan koşarken attığım her bir adımda merdivene tökezlememek için yanımdaki korkulukları tutuyor, ayaklarıma takılmasını engellemek için ise cübbeme sahip çıkmaya çalışıyordum. Çok değil, yaklaşık iki dakika önce Sebastian’ın ayakkabılarını yere yapıştırmıştım ve şimdi küçük bir çocuk gibi ayaklarım kıçımı tekmelerken dersliğe kaçıyordum.

Güzel bir kahvaltıyı mideme indirdikten sonrasında daha dün kütüphaneden almış olduğum kitabı görevliye teslim etmek için rafların yolunu tutmuştum. İksir ve sihir tarihi üzerine okumak istediğim yazınlara ulaşabileceğimi zannetsem de yatakhanede dizginlenemeyen merakımla baş başa kalmıştım. Ulaşamadığım bilgiyi elimde tutmanın manası yoktu, bundandır ki Hogwarts’ın raflarına ait bir kitabı meşgul etmeyecektim ve yeni öğretilere yelken açacaktım. İşlerimi halledip Sihirli Yaratıkların Bakımı dersine kalan vaktimi değerlendirmek üzere Kara Göl’ün bir yanına indim önce. Kalabalığı sevsem de kimi zaman yalnız kalmaya da ihtiyaç duyduğum anlar oluyordu. Arkadaşlarıma dair etrafta kimseler görünmüyordu. Bu şimdilik iyi sayılırdı. Son dönemi yaşıyor olmamın gerçeği yüzüme sıklıkla ağır bir tokat gibi çarpsa da bunu ifade etmekten çekince duyuyordum. Kafa kâğıdıma bakıldığında büyümüştüm. Geçirdiğim altı yıla göz attığımda artık asamı kullanmak konusunda kendimi eksik hissetmiyordum. İyi miydi bilmiyorum ancak akıllanmıştım. En azından küçük, deli yürekliliğinin altında akılsızca bir cesarete kapılan kararlarım yoktu artık. Ancak yine de bu büyümeyi bir türlü kabullenmiyor, kabullenmek istemiyordum. Bir yıldan az bir süre sonra öğrenci olmayacaktım artık. Kendimi temsilen bir meslek sahibi olmak zorundaydım. Başarılı bir simyacı mı yoksa şifacı mı olurdum? Belki de bir seherbaz... Karar veremiyordum. Kimi zaman bu durum aklımı kurcalıyordu zira kararlarına sadık olan boydaşlarım ile kendimi kıyasa sürüklüyor, kendimden emin olamıyordum.

Düşünce salatamın arasında ellerimi çeneme koymuş, dingin göle bakmaya kapılmışken pek de uzakta sayılmayacak bir oğlan sesi duydum. “Seni bizzat Profesör Harrington’a söyleyeceğim!” diyordu ağlamaklı ses. Benden henüz birkaç sınıf küçük olduğu barizdi, sesi yeni yeni kırçıllaşmaya başlamıştı. “Selamımı da söyle!  Sana şu şekerlemelerden ver dedik alt tarafı. Verseydin böyle olmazdı. Amma da ağladın be! Ağabey sözü dinlemen gerektiğini sana hiç mi kimse söylemedi. Vah vah.” diye devam eden gülüşmeleri duyunca yüzümü buruşturdum. Tamam, küçük çocukların acımasız olduğu su götürmez bir gerçekti ancak bu duyduğum ses düpedüz koca insan sesiydi! İki kişilik dev kadronun kahkahalarına eşlik eden ağlama tonlamaları kulaklarımı tırmalarken yerimden kalktım. Tahammül edemeyecektim. Eskiden olsa bu denli acımasızca davranmazdım lakin gözlük takan bir arkadaşıma “dört göz” diyecek kadar aptalca espriler yaptığım zamanlar ne yazık ki olmuştu. Öyle ya da böyle büyüyüp akıllandığımı en somut şekliyle buradan da görebiliyordum. Zorbalığa, yersiz davranışlara ve çocukça tutumlara tahammülüm kalmamıştı.

Yerimden kalkıp çaprazıma döndüğümde gördüğüm sahneye şaşırmamıştım. Okul başladığından beri nerede uyumsuz bir eylem olsa bu çocuğu orada bitmiş olarak görüyordum. Sebastian’ı; Büyük Salon’da ilk karşılaşmamızda rahatsız edici tavrını ve salyalarını üzerime yapıştıran çocuğu… Derin bir nefesi dışarıya verip “Yine mi ya?” diye üzerimi düzelttim. Başımı yana yatırıp ağır adımlarımı ikiliye yöneltirken suratım gitgide asılıyordu. Küçük Hufflepuff’lı öğrencinin elinden şekerlemesini alıp yemeleri yetmiyor gibi bir de sevimsiz bir troll gibi gülüşmelerine devam ediyorlardı. Yanlarına vardığımda henüz arkalarında duruyordum. Asamı çıkartıp Sebastian’ın eline hedef alırken “Herbifors” diye seslendim. Büyücünün elindeki şekerleme bir çiçeğe dönüşmeye başlamışken kıkırdadım. “Hah şöyle. Prensesler gibi oldun.” dedim yapay bir gülümsemeyi takındığım sırada. Beni görmeleri için yanlarına doğru ilerlerken küçüğün de yanımızdan ayrılarak derse gitmesini rica ettim. Sebastian elindeki çiçeği kenara fırlatırken “Güzel bir başlangıç yapmış olmayı dilerdim Diana.” dedi çenesini yukarıya kaldırarak. O kadar ıslak bir başlangıcı ancak bir sirenle yapabilirdi. Suratındaki o liyakatsizlikten hoşnut olmayan bir ifadeyle yüzümü buruştururken “Kalsın.” dedim bir çırpıda. “Burasının misafirperver bir yer olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Lakin hiç kimsenin, içimizden birisini üzmesine tahammülümüz yoktur. Hele ki kendinden küçük birisini…” diye yalancı gülümsememi de yüzümden sildim. Öfke doluydum. Kolaylıkla kin tutmazdım fakat beyefendilikten uzak her bir eylemin vücut bulan hali karşımdayken kendimi kontrol edemiyordum.

“Ne olacak ki?”
diye üzerime bir adım yürüdüğünde ben de bir adım geriledim. “Yavaş gel.” dedim sinirli sinirli. Ne mi olacaktı? Bir adım daha yaklaşırsa hayalarına tekmeyi basacaktım. Sessiz kaldım. “Sizden birisini üzersem ne olabilir ki? Ne sanıyorsunuz siz kendinizi ya? Ne bu afra tafra kızım?” diye kaşlarını bana çattığı ve yüzüyle suratıma eğildiği sırada geriye savurduğum adımımı parmak ucumda bıraktım. Asamı bedenine doğrulturken “Locomotor Mortis” dedim bir çırpıda. Sebastian’ın ayakları kilitlenip olduğu zeminle bütünleşirken zafer dolu bir ifade ile sırtımı dikleştirdim. Zaferin altında haz etmediğim birisini bir anlığına alt etmenin gururu yatıyordu muhakkak. Hayalarına tekme atma fikri aklımdan bir anlığına geçse de yapmadım. Bu onun için yeterli olurdu. Keyfim yerine gelmişti. Doğrusu ya, birkaç gündür sınırlarımı ihlal etmeye çalıştığından ötürü bunu ona yapmayı çok istiyordum.

Kara Göl’ün bir kenarında kendi kendime böbürleniyordum ancak acele etmezsem dersi kaçıracaktım. Geri attığım adımlar hızlarıyla birlikte arttığında büyücünün sesi uyarmıştı beni. Arkadaşına bu hainlik(!) dolu hareketimden mustarip bir şekilde seslenirken dizlerini tutmuş bir betonun içinden sökmeye çalışır gibi uzuvlarını çekiştiriyor, küfürler savuruyordu. “Dan… Tut şunu! Diana, göstereceğim sana!” diye bağırırken dişlerini sıkıyordu. “Aç da önce aynaya göster!” dedim koşmaya başlarken. Onu en son orada, kendisi ile cebelleşirken gördüm. Ardından arkama bakmadan koşarken Daniel’in çimenleri döven topuk sesleri ilişti kulağıma. O beni yakalamaya çalıştı, ben de kaçtım. Sanki derse gelmeyeceklermiş ve hiç karşılaşmayacakmışız gibi…

Son öğrenci de içeriye girip kapıyı kapatırken yakalamıştım dersi. Nefes nefese kalmıştım. Sorsanız ciğerlerimin bir kısmını yolda bıraktığımı bile söyleyebilirdim. Yorulmuştum. Dersi dinleyecek enerjim kalmamıştı ve bacaklarım titremeye başlamıştı. Sınıf öyle kalabalık öyle karanlıktı ki en arkadan profesörün görüntüsünü zorlukla seçiyordum. Uzun ve ince boylara sahipti. Yüzünün hatları karanlığın gölgesinde pek ala belirgindi. İçeride sisli bir hava ve yanmış kömür kokusu hâkimdi üstelik. Burnumu sızlattı. Saçlarımı örüp dikkatimi profesörün sesine odaklamaya çalıştığımda ciğerlerim acıyordu artık. Bu kadar koşmaya antrenmanlı değildim elbet. Kulaklarım ortam değişikliği yüzünden ara ara uğuldarken “Külbükül mü?” diye sordum yanımdaki Ravenclawlu kıza. Başını salladı evet anlamında. Demek bir külbüküldü bu ağır kokunun kaynağı. İstemsizce başımı öne eğerek yerlere bakındım. Bir sürüngenin ayaklarıma dolanabilme ihtimaline karşı duyduğum çekinceyle kımıldandım.

Külbükülün yumurtalarını bulup ardından dondurabileceğimizi söylüyordu Profesör d’lbelin. Dondurulduktan sonra aşk iksirinde kullanıldığını söylediğinde gözüm istemsizce Samuel’i aramıştı. Göremiyordum onu. Önümdeki bu kalabalıkta da görmem bir hayli zordu. Bir aşk iksiri ile onu kendime âşık edebilir miyim acaba diye düşündüm birkaç saniyeliğine. Aşk iksiri adil bir dövüş olmazdı esasında ama merak etmiyor da değildim. Yine de… Bunu ona yapamazdım. O aralıkta ben bunları düşünürken profesörün söylemiş olduğu buzlanma tehlikesini işitmekten koptuğumu biraz sonra ortalığı karıştırınca anlayacaktım.

Yumurtaları aramaya koyulduğumuzda etraf zifiri karanlıktı. Asamı çıkartıp “Lumos” diye seslendiğimde ancak kendi önümü aydınlatabiliyordum. İlerlemeye çalışırken sağımdan solumdan sürekli birileri bana çarpıyor, beni itekliyor ve dengemi kaybetmeme neden oluyorlardı. Karanlıktan daha karanlık ve sıcak bir yer bulmanın ümidiyle kendimi toparlıyordum. Net ve gittikçe yoğunlaşan bir sıcaklık hissettiğimde öne doğru adım atmaya acele davrandım. Attığım adım yerdeki buz yüzünden ayağımı kaydırırken yanımda parıltısını gördüğüm cübbeye tutunarak kumaşı çekiştirdim. Düşüyor olmama bağlı ufak ve cılız bir ses çıktı dudaklarımdan. Ve işte o an! Asanın ucundaki ufak ışık yansıması sönerken külbükül yumurtasının havada takla attığı görüntü ilişti gözüme. Korku ve panikle ne yapacağımı bilemeyip kalçam buzlu zemini öperken “Duro” diye salladım asamı yumurtaya doğru. Gözlerimi sıkıca, üzerime devrilen cadının ağırlığının bir kısmıyla kapattım. Tek temennim yumurtanın yere düşmemesi, kırılmaması, zarar görmemesi ve donup kucağıma yumuşak bir iniş yapmasıydı.
[/justify]

Yetenek 1d8 : 8, total 8
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 5, total 5

6
Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği / Ynt: Sihirli Yaratıkların Bakımı | Duyurular
« : 28 Mart, 2023 18:37:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Adınız - Soyadınız: Diana Destinee
Binanız: Gryffindor
Sınıfınız: VII

Daha önce ders hakkında sevmediğiniz şeyler nelerdir?
-Teoriden ibaret olması. Ben sihirli bir yaratığı henüz canlı bile görmemişken olası bir durumda karşılaşıp nasıl tepki vereceğim?
Daha önce ders hakkında sevdiğiniz şeyler nelerdir?
-Sihirli yaratıkların söz konusu olması yeterli bir cevap olur mu? Hepimiz aynı evrenin bir bütünüyüz nihayetinde. Ders işlenirken düşünsenize bir yaratığın nasıl oluştuğundan nasıl ürediğine ve ne tür güçlü yanları olduğunu öğreniyorsunuz. Wow derler adama.
Sihirli yaratıklar.
Eğer bir sihirli yaratık olsaydınız ne olurdunuz?
Bazen Thunderbird bazen Puffskein
Eklemek istediğiniz her hangi bir konu var mı? Varsa nedir?
Arada böyle kendilerinin özelliklerini kullanarak yarışmalar falan yapsak? Çok mu hızlı uçuyor? Uçursun bizi. Böyle böyle görelim, deneyimleyelim profesör. :')

7
Büyük Salon / Ynt: 1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
« : 21 Mart, 2023 23:56:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Önündeki keten peçeteyi avucu içinde sıkıştırıp tabağının kenarına iliştirmeye çalışırken iğrenen bir suratla Edward'ın testesterondan muzdarip sohbetinden sıyrılmaya çalışıyor, biraz da kendisini kanıtlama çabasına girmeyi engelleyemiyordu. "Abartma." dedi bakışlarını devirerek. Elbette olgun erkeklerde, hele de profesörlerinde gözü yoktu. Hatta öyle ki genel itibariyle erkeklerde gözü yoktu Diana'nın. Geride kalmamak ve dünyevi kabullenilmişliğin ataerkilliğine meydan okumak için yanındaki erkek çocukları ne yaptıysa onu yapmaya çalışmıştı pek çok kez.  Yere düştüğünde dizleri parçalansa dahi sesini çıkarmamak için gayret etmişti. Gayret etmişti etmesine de, Hogwarts'ta geçireceği son iki senesinde düz bir duvara bodozlama olarak çarpabileceği aklının ucundan geçmemişti; karşı cinsi genel itibariyle bir dost olarak bellemişti fakat tek bir kişi ona yepyeni bir şey öğretmeye başlayalı henüz çok tazeydi. O kadar tazeydi ki, Diana bile buna henüz bir anlam yüklemekten acizdi.

Yanındaki simalar Diagon Yolu'nda Samuel'in süpürgesinde sürüklediği kadın hakkında bir şeyler söylediklerinde elini dudaklarına bastırarak kıkırdamasını durdurmaya çalıştı. Bunu kolaylıkla sağlamıştı çünkü genç oğlan Diana'ya bakıp imalı cümlelerini kurarken Diana yalnızca kaşlarını çatıp "Ne?" demekle yetinmişti. Dışarıdan nasıl bir ilişki içerisinde oldukları görünüyordu ki? Yoksa Diana'nın içini kemiren şeyler üçüncü gözler tarafından kolaylıkla anlaşılıyor muydu? Yanakları kızardı. Elini saçına götürmeye çalışırken bir yandan da öfkeyle parlayan Samuel'in koluna uzanmakla meşguldü. Çocuğa öfkesi, pek ala son zamanlarda da yaşadığı romantik ilişki karışıklıkları düşünüldüğünde haklı bir çıkıştı. Koluna erişemeden yanlarından giderken arkasından sadece "Sorun yok Samu." diyebilmişti. Sesi sanki boşlukta kaybolmuş gibiydi. Yüksek bir tınıda başlayıp bir fısıltı ile sona ermişti. Çocuğun duyduğundan şüpheliydi. Arkasından bir süre baktıktan sonra yanındaki oğlana dönüp "Kapayın çenenizi Mullarkey!" diye serzenişte bulundu. "İlk gün can sıkmanın ve böyle saçma sapan şakaların lüzumu yok."

Önüne döndüğünde küçük bir dilim elmayı yemek için ortadaki geniş tabağa uzandı. Esasında doymuştu ancak dilimi dişlerinin arasına götürüp ufak lokmayı ağzında çevirirken bunu yalnızca vakit geçirmek için yaptığı bir eylem olarak görüyordu. Bakışlarını profesör masasına çevirip olacakları izlemeye koyulduğunda ayağını oturduğu ahşap sedirin üzerine doğru katlamış, omuzlarındaki dikliği gevşeterek gözlerini kısmıştı. İnceliyordu. Dudaklarını okumaya çalışacaktı. Meraklıydı. Merakının altında bu denli rahat bir tutumun tüm profesör kadrosuna daha zıt bir biçimde nasıl oluyor da duruşunu çekincesizce koruyor olmasına dair cevap yatıyordu. İzliyordu izlemesine fakat hiçbir şey anlamıyordu. Adam, ellerini sildi. Samuel ile sohbet etmeye başlamışlardı. Omuz silkip önüne dönerken çaprazındaki çocuğun bakışıyla karşılaşınca sabrının dolduğunu hissetti. Kaşlarını çattı. "Afedersiniz de..." dedi kaşlarını çatarak. "Bir sorun mu var? Ya da yüzümde falan herhangi bir şey?" diyerek kollarını masada birleştirdi. Yanıt bekliyordu sabırsızca, sabrı taşmıştı. Genç çocuk aynı gevşek tutumuyla dudaklarını yukarıya doğru kıvırırken ufak bır 'cık' sesi çıkarmıştı yalnızca. Diana'yı taklit edip aynı şekilde kollarını masada kavuşturarak durunca cadı duruşundan vazgeçip geriledi. Sıkılganlığını ifade eden yüksek bir nefesi dışarıya üflerken masaya yaklaşmakta olan ve bir hayli samimi görünen ikiliyi göstermek üzere karşısındaki oğlanları dürtükledi. "Şunlara bakın." dedi dudaklarını birbirine bastırarak. "Buraya geliyorlar."

Samuel ve profesör yanlarına ulaştığında profesör de yüzüne uzunca bir süre bakınca gerçekten de cildinde herhangi bir leke olduğu düşüncesi ile elini suratına götürüp yokladı. Yoksa ağzında yemek lekesi mi kalmıştı? Veyahut tren yolculuğunda henüz keşfine varamadığı bir cilt lekesi mi çıkmıştı? Yarım ağızla "Yok..." derken bir taraftan düşünce komasına girmişti. Harika olmak niyetinde olmasa da kötü görünmek istemezdi. "Sizinle daha önce bir yerde karşılaştığımızı zannetmiyorum." diyerek elini yüzünden çekti. Çok bilmiş bir tavırla çenesini yukarıya kaldırdığında "Benzetmiş olmalısınız." demeyi ihmal etmemişti. Adam omuz silkip Diana'yı duymamış gibi devam ettiğinde Fransızca olarak adını söylemişti. Bundan sonrasında Fransızca konuşmaya devam etse katiyen anlamazdı ama en azından bir ismin nasıl söylenebileceğini biliyordu. Burada pek çok Fransız öğrenci vardı. Konuşma üslubu da düşünüldüğünde yabancı sayılmazdı.

Diana tüm bu konuşmanın hegemonyasından sıyrılmak için önündeki bardağı dudaklarına götüreceği sırada işittkleri ile suyu soluk borusuna kaçırması yalnızca birkaç saniye almıştı. Birisinin bakmasını söylemişti Samuel. Tüm kızlardan uzak, tek bir kişinin. Bu söylem hiçbir şekilde Diana'ya yönelik olmamıştı belki de genç kızın gözünde fakat cümlelerin arasındaki boşluklar, dolu bir ses gibi cadıyı heyecanlandırmaya yetmişti. Cümledeki anlamı kendisine yormak istermiş gibi dudaklarını birbirine bastırarak gözlerini tıpkı bir faltaşı gibi açması çok hızlı gerçekleşmişti. Hiçbir şey söylemedi. Öksürüğünü dindirmek için birkaç yudum suyu daha dilinin üzerine bırakırken göz ucuyla genç büyücüye baktı. Kendisine bakmıyordu. Bir anlığına hayal kırıklığının içerisine atılmış gibi hissetti. Kendisine bakmasını ve bu dileği kendisine yormayı isterdi. Bunları düşündüğü noktada kurduğu arkadaşlığa ihanet edip etmeme fikrine kapılarak utandı. Utandı fakat hissettiği yoğunluğu geçiştirmeye dair benimsediği tutumu Profesör Barthélemy'nin, Samuel'in kalçasına attığı minimalize tokatla koruyabilmişti. Küçük bir şaşkınlık belirtisi dudaklarından çıktığında elini ağzına götürdü, dudağını ısırıp Samuel'in içerisinde kaldığı bu küçük düşürücü duruma ne denli öfkelenebileceğini tahmin ederken gülmesini engellemek için kendisini zor tutuyordu.

Profesör yanlarından nihayet ayrıldığında büyücü çocuğun dinmek bilmeyen cümleleri noktasız bir şekilde ilerliyor, bir solukluk araya dahi izin vermeden süregeliyordu. "Ama..." ile söze başladığı her virgülde sesi gittikçe alçalıyordu. Bir kez daha akrep kendisine döndüğünde elindeki bardağın içindeki suyu Samuel'e atmayı denedi. "Ne zamandan beri yediğim şeylerin miktarına bakıyorsun?" diye kaşlarını çatarken bunun kendisi için bir uyarı niteliğinde olabileceği paranoyasına kapıldı. Kilo mu almıştı? Çok mu şişman görünüyordu? Belki de bu yüzden pek çok kimse suratına dik dik bakıyordu. Zihninin köşesine, eteğinin altındaki korseyi bir dahakine daha fazla sıkma fikrini not alırken homurdanmıştı. "Üstelik... Benimle ilgilenmesini isteyen kim?" diye çıkışırken saçlarını düzeltmişti. "Yaşımdan büyüklere, hele de profesörlere karşı ilgi duymuyorum Samuel. Merakını gidereyim." demişti önündeki keten bez ile oynarken. Nasıl bu fikre kapılmış olabileceğine hayret ediyordu. Bezi ve tabağı kendisinden uzaklaştırmak üzere parmaklarıyla ileriye ittiğinde "Bina başkanısın. Eninde sonunda tanışacaksın." diyerek omuz silkmişti. Aklı halen kilo almış olabileceği fikrinde bir tilki gibi dönüp dolaşsa da dönemin son çıkan agraflı korseleri Diana'nın işini hayli hayli görecekti.

Akşam yemeği bir süre daha devam edip seçmen şapka seramonisi tamamlandığında yeni binalara ait öğrenciler nihayet yerlerini almışlar, midelerine yaşattıkları ziyafet sonrasında yataklarına geçmek üzere ortak salonlarına hareket etmişlerdi. Diana en önden ilerleyerek yenilere rehber olmak üzere giden Samuel'e, bu yol göstericilik öncesinde yetişerek küçük bir özür borcu içerisine hapsolmuş gibi hissetmişti. "Kusura bakma." derken çocuktan bir adım mesafede duruyor, başını yana doğru yatırıyordu. "Yeni profesörün tutumundan bahsediyorum. Biraz da ben zorladım seni gitmen için." diyerek kaşlarını kaldırmıştı. Küçük sınıflar birer pire gibi aceleyle bir araya gelmeye çalışırlarken "Son bir şey daha." diye eklemeye çalıştı gürültünün arasından. "Profesöre falan ilgim yok. Yanlış anlamanı... Yanlış anlaşılmasını istemem." dedi. Bir adım geriledi. Aralarına küçüklerin girmesine izin vererek diğer bina arkadaşlarının yanına karışırken elini havaya kaldırıp tatlı bir gülümseme takınmaya çalıştı. "Yarın sabah görüşürüz Samuel."  diye seslendi sakince. İsmini bilerek uzun uzun söylemişti. Bilerek, farkında olmadan.
[/justify]

8
Büyük Salon / Ynt: 1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
« : 01 Ekim, 2022 14:52:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Samuel'in yerinden kalkıp hiçbir sorguya gereksinim duymaksızın Diana'nın oturduğu alanı yeni yeri bellemesi genç cadıya kuvvetli bir minnet duygusunu bahşetmişti. Daha şimdiden rahatladığını hissediyordu. Hiçbir şey söylemeden, yalnızca göz kırparak yüzüne bakarken kalçasıyla büyücü çocuğun önceki yerine doğru kaydı. "Isıtmışsın da burayı." diye kısacık bir anlığına sırıttı. Şimdi karşısında Clayton oturuyordu. Böyle bir düzende kendisini daha fazla güvende hissederken Samuel'in önlerindeki bardakların yerini hassasiyetle değiştirdiği çekmişti dikkatini. Genç büyücü yaptığı her bir harekette, söylediği her bir kelimede özenliydi. Diana'nın da kurduğu ikili etkileşimde de en çok bu hoşuna gidiyordu. Bazen kendi gözünden kaçıp sıyrılabilecek şeyleri Samuel çok daha keskin bir şekilde yakalaması Diana'nın da belirli konularda kendisine çeki düzen vermesine neden oluyordu.

Gryffindorlu çocuk yerini aldığında sırıtışının dinmesine asla izin vermemek üzere ortalığı yumuşatmaya, Diana'nın gerginliğini bir bulutu parçalar gibi ayırmaya yelteniyor, hareketleri cadının yüreğini okşuyordu. Zira çoğu zaman stresiyle bir başına baş etmesi bir öğreti haline getirilen kız böyle sıcak anlaşmalara alışkın sayılmazdı. "Yani... Soldan da iyi sayılır aslında." diyerek devam ettirmeye çalıştığı neşeli sohbeti etraftaki kalabalık gürültünün sinsice azalması ile birlikte son bulmuştu. Saat gelmiş, ortak salondaki belirgin farklılıklar kendisini azalan uğultular ile daha fazla gösterirken ardındaki masalarla arasına giren mumlara bakmıştı. Işıl ışıldı ve ilk bakışta gökyüzünün bir avuç uzağına indirildiği hissiyatına kapılmıştı.

Yaşlı bir adam kürsünün önüne doğru çıktığında onu daha duru görebilmek adına kalçasının bir yanını oturduğu ahşap sedirden kaydırmak zorunda kaldı. Ortalama bir boyu, otoritesini korumaya çalışan bir yüzü, çenesinden elmacık kemiklerine dek uzanan cildinde muzur bir ifadeye rastladığında kaşlarını kaldırmıştı. Kendisini tanıtmaya çalışan bu yabancının Hogwarts'ın yeni müdürü olduğu tüm salonda yankılanınca fısıldaşmalar çoktan başlamıştı bile. Samuel saçlarının ötesinden seslenip Diana'ya haklılığına dair bir şeyler söylediğinde genç cadı arkasını dönüp göz kırparken "Ne sandınız?" dedi tatlı bir böbürlenmeyle. Söylentiler varsa, söylentilerin de gerçeklik payı muhakkak var olmalıydı. Açılış ve hoş geldiniz konuşmasının devamını dinlemek için adama döndüğünde kadrajına girip göz alanına dahil olan birkaç öğrenciye baktı. Kimisi sıkılmış, ziyafet toplu bir biçimde başlamadan önce çatalını önündeki salataya daldırmaya çalışıyor, kimisi ise tren yolculuğundaki yorgunluğunu yaşlı adamın sesindeki güçsüzlüğü bir ninni edasıyla dinleyip uykulu hallerini taçlandırıyorlardı.

Yanındaki çocukların birbirleriyle fısıldaşmaları, takip ettiği konuşmaya dair dikkatini bir hayli dağıtıyordu. Kendi aralarında yeni müdürün akıl almaz, yaşına uygun nitelikteki kelimeleri birer alaya dönerken gülmeden edemedi. Hecelerin her birinin ağzında birer sakız gibi çiğneniyor olması işin daha da komik bir hale gelmesine neden oluyordu. Gündelik hayatında hiç "ekseriyet", "evleviyet" gibi kelimeler kullanılmazdı. Sihir tarihi üzerine yazılmış runeler ve çözümlemeleri olmasa pek fazla duyacağından ve anlamını bileceğinden dahi şüpheliydi. Bedenini masaya biraz daha döndürerek gözlerini konuşmadan ayırmadan "Bunamış mı bu?" diye sordu. Sorduğu sorunun ancak yarısı ciddi bir nitelik taşıyordu. Hiçbir yanıt alamadan ortaya attığı cümle aralarındaki merkezde ezilirken yerine yeni fikirler ve planlar çıkmaya başlamıştı. Eski müdürden geri kalan harabeler, düzeltilebilecek şeyler ve spesifik olarak iksir dersliği. Claton iksir dersliğinin zemininin yapış yapış olduğunu söylediğinde genç cadının gözleri bir fal taşı gibi açıldı, olduğu yerde kalakaldı. Devamının geleceği ve hepsini işiteceği korkusuyla öksürdü. Samuel yanındaki oğlanın ağzına kelimeleri tıkıştırmaya çalışırken Diana zihninin ötesinde Samuel'in sesinin devamını işitirmiş gibi oldu. Neyden bahsettiğimizi anladın mı? Yok yaa. Erkek yatakhane dedikodusu bu, nereden bilecek.  Samuel olsa kesinlikle böyle söylerdi kendisine. Başını hızlıca ona çevirip tekrar önüne döndü. Daha az mahrem bir konu olsaydı anlayıp anlamadığını kesinlikle sorgulardı. Utanç duydu. Yanakları o kadar hızlı kızarmıştı ki saç rengiyle tonu uyuşmak üzereydi. Önündeki bardağa uzanmak için tekrar masaya yeltendiğinde Samuel'e kaçamak bir bakış attı. Ona baktığını görmüş müydü, bilmiyordu. Fakat anladığını bilmesini ondan kaçırmak istiyordu. Zira Diana da diğerleri gibi, 17 yaşındaydı. O da bir şeyleri merak ediyor, bir şeylere ilgi duyuyor ve bir şeyleri arzulamaktan geri kalmıyordu.

Diana'ya belki de tüm yıl yetecek bir konuşmanın nihayet sonlanmasının ardından genç cadı sıkılganlıkla birlikte koca bir nefesi aldığında yerinde kıpırdanarak sırtını dikleştirmeye çalıştı. Yorulmuştu ve uzun cümlelerle kurulan bu nasihatleri dinlemeye mecali yoktu. Az önce kırıp kırmadığına emin dahi olamadığı potu, "Verdiği kitapları okuyacağımızı düşünmüyor herhalde. Derste kullanacaksa anlayışla karşılayabilirim ancak onlar dışında... Ben almayayım." diye toparlamaya çalışırken ellerini kaldırdı. "Dayatmacılığa karşıyım. Kitaplarımı ödünç almak veyahut bir yerlere satmak isterseniz beyler, seve seve verebilirim." diyerek önündeki yemeklere bakmaya çalıştı. Çok acıkmıştı. Gözlerini masadaki sofrada gezdirirken nereden başlayacağını bilmiyordu. Yiyeceği yemekleri aklında bir sıraya dizmeye yeltenirken tekrardan Samuel'in sesini işitir gibi oldu. "Hiç kendini tutmana gerek yok çünkü ben de çok açım. Saatlerdir bu anı bekliyorum. Bu konuşma biraz daha uzasaydı midem sırtıma yapışacaktı." dedi çocuğa. Çok net bir biçimde onun sesini duymuştu. Ancak Edward, Diana'ya bir deliymiş gibi baktığında cadının göz alanına giren tuhaf bakışmalar ağzına attığı ekmek diliminin yalnızca yanakları çeperinde yavaşça gezinmesine olanak sağlamıştı. Garip olan ne vardı ki? Clayton, hiç kimsenin bir şey söylemediğini ifade ettiğinde kaşlarını çattı. "Ha." dedi yalnızca. Ağzındaki lokmayı yutmaya çalışarak "Ben açlıktan ne dediğimi bilmiyor olabilirim. Gürültü, kalabalık. Takılmayın siz." diyerek önüne döndü. Çok garipti ama. Samuel'in bu cümleleri kurduğuna emindi. Hakikaten de açlık yüzünden garipten sesler mi işitmeye başlamıştı şimdi de. Çatalını eline aldı, güzel bir et parçasını tabağına yerleştirerek Samuel'in masadaki limon şekerlerine saldırışına baktı. Tabi ya, müdür her masaya bolca limon şekeri serpiştirdiğini söylemişti. Yemeğe başlamadan hemen önce bir limon şekerini ağzına attı. Ekşiydi. Edward'ın ağzına doğru şekerleri bocalamaya çalışan Samuel'in hedefi bir türlü tutturamamasına serzenişte bulunarak "Senin eline asla bir ok vermem." diyerek gözlerini kıstı. Şekerler çocuğun dilinin üzerine düşmek yerine hemen arkasındaki masalara, cadı ve büyücülerin kafalarına çarparken elini suratına götürdü. Saklanmaya niyetine girerek "Yapma şunu." diye güldü. Bir yemek savaşı daha çıkartıp ceza almaya niyeti yoktu. İki yıl öncesinde tüm Büyük Salon'u temizlemek zorunda kalmış, leş gibi çorba kokarken yatağına bile yerleşmeden uyuklamıştı. "Samueeellll!" diye gülerek uyarıda bulundu bir kez daha. Slytherin masasındaki Ilvermonyli öğrencinin kafasına yapışan ikinci limon şekerine kıkırdarken yeni bir şeker daha almaması için minik bir hareketle eline vurdurmaya çalıştı. Kasede duran iki şekerden birisini kendi ağzına sıkıştırırken daha fazla heba olmamaları için büyücünün kolunu çimdikleyip yemek yemeye koyuldu.

Etini çiğnedi, salatasından birkaç kaşık aldıktan hemen sonra hızlı yediğinden olsa gerek karnı şişmişti. Eliyle yavaşça karnını tutup yüzünü ekşitirken "Çok doydum ben." dedi. "Ama balkabaklı kekler için sabırsızlanıyorum da..." derken dudaklarını buruşturdu. Kekin iki türlüsünü seviyordu. Cevizli, tarçınlı, havuçlu ve balkabaklı kek. Bunlar için üç ok atıp üç ok yiyebilirdi. Öğrenciler önlerindeki festivalden ağız dolusu birer lokma koparırken gözü profesörlerin olduğu masaya kaydı. Aralarında yeni başlayan bir tanesi çekti dikkatini. Daha savruktu, tıpkı masalara dizilen iştahlı öğrenciler gibi oradan oraya saldırıyor, diğerlerinin tabaklarındaki yemeklere sulanmaya çalışıyordu. Güldü. Yanındaki oğlanı dürtükleyip "Şu adamı görüyor musunuz? Yeni bir profesör sanırım. Çok genç görünüyor." diye kaşlarını çattı. Meraklıydı. Böyle konularda merakını pekiştirmek isterdi. Ancak yerinden kalkıp profesörler masasına gitmesi yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilirdi. Üstelik merakını pekiştirmek istediği tek kişi yeni profesör değil aynı zamanda Bay Harringon idi. Onu da merak ediyordu. Neden limon şekeriydi mesela? Daha lezzetli bir şeyler ikram edemez miydi? Ayrıca yaşı itibariyle zaten var olan stresli dönemde bakanlık işinin yanı sıra eğitime vakit ayırması da zor olmayacak mıydı? Samuel'a döndü. Bu konudaki merakını dizginlemenin en rahat yolu ondan geçerdi. "Samu." dedi kollarını masaya yaslayıp başını çevirerek. Kendisini çocuğa biraz daha yaklaştırarak -belki de biraz cilve yaparak demeliyiz- gözlerini kırpıştırıp "Yeni müdürle ya da profesörle tanışmaya ne dersin?" diye sordu. "Yani, şu an aramızdaki en makul kişi sensin. Hatta tekrar bakayım..." diyerek etrafındakilere kısa bir göz gezdirirken devam etti. "Evet, bu tanışma için en mantıklı kişi sensin. Bina başkanısın bir kere. Yakışıklı birisin ve yeterince aklı başında da görünüyorsun. Diğerlerinden önce kendini onlara tanıtmak istemez misin?" diye vurguladı. "Gryffindor için!" derken sırıttı. Biraz da gaza getirmek istiyordu onu. Diana böyle bir şeye yeltense garipsenebilirdi zira profesörlerden geçmiş yıllarda aldığı cezaları düşünüldüğünde listesi bir hayli kalabalıktı. Bu yüzden Samuel'i gaza getirerek hem merakını dindirme imkanı bulacaktı hem de Gryffindor'un bina kupası konusundaki itibarını artırmak için uygun bir alternatif olacaktı.
[/justify]

9
Büyük Salon / Ynt: 1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
« : 30 Eylül, 2022 01:16:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
"Baba artık mezun olacağım, farkındasın değil mi? Yani benim için bu denli endişelenmene gerek yok. Başımın çaresine bakabilecek yaştayım ya hani." derken göz deviriyordu Diana. Hala Hogwarts'taki ilk yılı gibi inatla tren istasyonuna bırakıldığına inanamıyordu. Bir şeyleri kendi başına halletmek istiyordu zira yıllardır tepesine sinsi bir baykuş gibi tüneyen ailesi onu kendi ayaklarının üzerine özgüvenle durabilecek doğrultuda yetiştirmeye çalışmıyor muydu? Peki ya niçin yapmak istediklerinin tam zıttını gerçekleştirerek çelişkiye düşüyor; dolaylı yoldan genç cadının da özgüveninin sekteye uğramasına sebep olacak hamlelerde bulunuyorlardı?

Son yıl için büyük bir sabırsızlıkla hazırlanacağını düşünmüştü tüm yaz boyunca Diana. Öyle olmadı. Bilinmezliğin, okul bittikten sonra ne yöne savrulacağının endişesi vücudunu başlı başına örterken yine de bu endişeyi bir halının altına süpürdüğüne dair güvence de sunmaya çalışıyordu kendisine. Üstüne üstlük alışkanlıklarının dışına çıkmaktan da korkuyor, bilhassa ailesinden çok gördüğü insanlarla arasındaki etkileşimin giderek azalacağı dehşetine kendisini kaptırıyordu.  Ara ara zihnini kurcalayan  problemlerden bir kaçış yolu olarak ok atmaya ya da at binmeye gidiyordu ancak bunu okulda yapamazdı. Önceki yıllarında pek bir haylaz, gücü kabalıkta aramaya çalışıp sonrasında kendisini vicdanen dürtükleyecek hareketlerde de bulunmuştu Hogwarts sınırları içerisinde. Yaşamından silmek istediği ergenlik yaşları şimdi erginliğe eriştiği için pek bir memnundu. Bundan dolayı son yılını keyfini çıkaracak bir biçimde geçirmek istiyordu. Arkadaşlarıyla -gerçek arkadaşlarıyla- bulunduğu anın keyfini çıkararak, bir daha içerisinde var olduğu anın geri gelmeyeceğini düşünerek, ayarı kaçmayan haylazlıklar ve bilgelikler ile dolu bir yıl... Aklının bir köşesini kurcalayan sorumluluklardan kaçmak belki korkakça gelebilirdi fakat gündemde olan sarsıcı politik problemler cesaretinin fitili ateşlerken bir yandan da bilinmezliğin oluşturduğu anksiyete ayaklarındaki kuvveti kesmeye yetiyordu. Bu noktada sığınacağı şey ne olacaktı? Yine ansızın yatağında uyanıp gizlice dışarıya mı kaçmaya çalışacaktı? Belki de ortak salonun ortasına bir dart tahtası koyulmalıydı.

Babasına veda ettikten sonra trene bindi. Yeterince geç kalmıştı. Yakın arkadaşlarının hiçbirisini trenin dışında görememişti, muhtemelen hepsi eşyalarını arka vagonlara verdikten sonra kompartımanlara yerleşmişlerdi. İşin sıkıcı yanı, tanıdığı bir sima bulmak umuduyla tüm koltukları gezmek olacaktı. İçeriye adım attı, bir kompartıman geçti. Kimseyi göremedi. İki, üç, dört derken nihayet oturdu boş bulduğu bir tanesine. Oturması ile aşina olduğu o yüzle karşılaşması bir oldu: Samuel. Kapıyı nazikçe açıp yanına gelirken samimiyetini biraz geride tutmaya çalışarak "Selam." demekle yetindi Diana. Diagon yolundaki yarıştan sonra hiç görüşmemişler, mektuplaşmamışlardı. Kendisini, korkularını en çıplak halde Samuel'e sunmadığı için biraz kırılmış hissediyordu. Şimdiye dek, yakın çevresinde olan bir kimse de dahil olmak üzere neyden, niçin korktuğunu anlatmamıştı. Zihninin perdesini aralamamış, bunların gün yüzüne çıkmasının uğursuzluk getireceğine inanmıştı. Dillendirmemek, nedenleri birer virgülle sıralamamak için bir nevi köşe bucak kaçıyordu Samuel'dan. Onunla muhakkak yalnız kalacaktı, söylenmeyenler muhakkak cümlelere dökülecekti biliyordu fakat tüm bunlar şimdilik biraz bekleyebilirdi. Belki unutulurdu ve şu anda da hissettiği açıklama gereksinimi karanlık bir boşlukta silinip kaybolurdu. Tüm bunları ölçüp biçerken büyücü çocuğun yanına oturmayı denedi, Diagon yolunda olanlardan hiç bahsetmedi. Merlin'in sakalı bin yaşamalı ki, Samuel da bu konuyu hiç açma hamlesinde bulunmamıştı. Aralarına kısa aralıklarla yerleşen sessizlik nihayet trenin dolu sesiyle bölündüğünde kapı da şiddetli bir gürültüyle açıldı. Clayton ve Edward, arkadaşlarını kendilerine eşlik etmeleri konusunda ikna etme çabalarına girmişken Diana saçını kulağının arkasına sıkıştırarak baktı. Ortamın nabzını ölçüyordu biraz da. Üç erkeğin pek ala ailelerinden ayrı kalmanın özgürlükleriyle bütünleştirecekleri bel altı konuşmalara maruz kalmak istemiyor, pis bir bataklığın ortasına düşmüş hissiyatına kapılmak istemiyordu. "Beyler!" diye gülümsedi mahcup bir ifadeyle, selam verdi her ikisine de. Samuel yanından kalkarken bilhassa diğer iki erkekten onu ayırarak "Görüşürüz Samu." dedi sakince. Kapı kapanana dek ardından baktı.

Chandler ve Judith'in olduğu kompartımanda tüm yolculuğunu geçirirken ara ara uyuklamış, ara ara da ikizler arasında geçen sözlü didişmelere göğüs gererek ortamı yumuşatmaya çalışmıştı. Judith'i çok seviyordu, zira cadı hem oda arkadaşı hem de en yakın dostlarından birisiydi. Fakat Chandler, Judith'e kıyasla Diana'nın uslanmaz yanını daha çok açığa çıkarıyordu. Daha deli doluydu bir kere. Judith'in dik duruşu ve sorumluluk bilincine inat her ikisi birer parlayan yıldızlar takımı olarak sırt sırta bir fotoğraf kalesinde yer alabilirlerdi. Hogwarts'a vardıklarında dahi Chandler enerjisini kaybetmemişken ikizinin dinmek bilmeyen konuşmalarına yorulmuştu Judith. Öyle ki son dakika zavallı çocuğu kompartımandan bile kovmuştu. Diana ise tüm bu esnada sessizliğini korumuş, cadının hiddetinin dinmesini beklerken dilsiz bir kuşa dönüşmüştü. Büyük Salon'a girerken "Sence de çok üzerine gitmiyor musun?" diyerek kaşlarını yukarıya kaldırmıştı. Dikkati Judith'in üzerindeydi. Bazen her ikisi arasındaki farklılığın onları tek bir rahme götürdüğünü hatırlatmaya çalışıyordu. "Yani Chandler işte, biliyorsun. Her zaman böyleydi. Her zaman kendisine yersiz anlarda yükselir o. Ne var bağırarak şarkı söylemeye çalıştıysa?" derken cümlesi yarıda kesildi. Gözü Samuel'e takılmıştı. Sahi, o kadar hararetli ve pür dikkat kesilmişti ki Judith ile konuşmaya, karın açlığını dahi unutmuştu. Büyük Salon'da bir ziyafet çekmeyi dört gözle beklediği ana varmış olmasına rağmen masalara göz gezdirmek aklının ucundan geçmemişti. "Ayrıca üçüncü sınıf o çocuğun yazın deneyimlediğin ilişkiler ile ilgilendiğini zannetmiyorum Judie. Chandler'ı uyaracağım." diyerek konuyu kapatmaya çalıştı. İşte, Samuel yanına geliyordu. Bekletildiği hakkında bir şeyler söylediğinde Diana  "Ne zaman bir hanım efendiyi beklemekten şikayet eder oldunuz Bay Boleyn?" diye gülümsedi. Muzur bir ifade vardı suratında. Arkadaşına karşı duyduğu çekimi bu defa trendeki gibi engelleyememiş, kollarını çocuğun boynunun etrafına sarıvermişti. Son zamanlarda çok mu sık yaşanıyordu bu temas yoksa Diana için ayırt edici bir düzeye mi ulaşıyordu? Belki de ayırt edici bir boyuta ulaşmasındaki tek fark şu an kalbinin atışının daha gürültülü oluşuydu. Korkusundan mıydı, yaşadığı sığınmacılığı açıklama endişesinden miydi, henüz bunun farkına varamıyordu.

"Bina başkanı olarak birilerinin kusmuğunu temizleme görevini de tercih eden sensin Samu." derken göz kırpıp ilerlemeye koyuldu. Judith ağaçtan düşen bir meyve gibi aralarından sıyrıldığında "Ayrıca..." diye devam etti. "Bina başkanlarının kusmuk temizleme görevi varsa, başın dertte! Bundan sonra birayı her fazla kaçırışımda tepene bineceğime emin olabilirsin." diyerek gülmeye başladı. Bu oğlana takılmayı seviyordu. Bir kere bir masaya oturduğunda gözü kapalı ardı ardına biraları dikebilirdi kafasına. Yanında kendisini kaybetmekten, uyuklamaktan gram çekince duymuyordu. Eğlenebiliyordu da hem, daha ne isteyebilirdi ki?

Gryffindor masasının ucuna geldiğinde gözüne kestirdiği bir alana oturmak üzere harekete geçti. Masadaki yemekler gözüne inanılmaz leziz görünüyor, hangisini yemesi gerektiği konusunda genç cadının kafa karışıklığının ortasına atılmasına neden oluyordu. Kocaman ve soslu bir hindi masanın ortasında mütevazilikten uzak bir biçimde sergilenirken, çeşitli salatalar ve ekmekler de boylu boyunca yerini almıştı. Dudaklarını yalarken "Tabii." dedi Samuel'ın teklifini bir bey efendiyi takdir edercesine kabul ederek. "Hiç sormayacaksınız sanmıştım Bay Boleyn." diyerek yerine oturmaya çalıştı. Kalçasını ahşapla birleştirmesi ile Edward ve Clayton'ın da yanlarında soluk alması bir olmuştu. Alıştığı bu düzene tekrar kavuşmanın rahatlığıyla kollarını masaya koyarak yanında oturan üçlünün tek tek suratına baktı. Hepsi heyecanlıydı, Clayton ve Edward kendi aralarında el şakası yapıyorlardı. Diana'nın ise dikkati Samuel'e kaymıştı zira genç büyücünün tavrı yanlarındaki kalabalık gruba yöneldiğinde o yöne çekilmesi imkansızdı. Biraz da kibarlıktan uzak bir selamlamayla yan tarafta kalan yabancılara keskinleştirdiği sesi araya buz gibi bir mesafe koymuştu.

Söylediklerine göre, Amerika'daki büyücülük okulundan gelmişti çocuklar. Kızlar ve erkekler anlamsız bir gruplaşma halinde bölünmüşlerdi masalara. Asyalılar Asyalılarla birlikteydi, siyahi olanlar bir aradaydı ve birbirine benzeyen tavırlara sahip olanlar da birbirleri ile kaynaşmışlardı. Samuel sarışın bir çocuğa biraz da yadırgayıcı yaklaşırken araya girmeye çalışıyor ancak ağzını açmaya kalkışında tek bir harf dahi ağzından çıkmadan havada asılı kalıyordu. En nihayetinde aralarında gerçekleşen "tanışma" bu buz küplerini biraz eritmiş olacaktı ki Diana da yanındaki çocuğa elini uzattı. "Hogwarts'a hoş geldiniz. Diana Destinee ben de. Umarım keyifli bir yıl geçirirsiniz." diyerek tebessüm etmeye çalıştı. Birkaç tanesi ile daha tokalaştı. En son, kumral ve bakıldığında pek de gevşek sayılabilecek bir çocukla tanışmasını bitirdiğinde elini çekti, elini çekerken garip bir durumla karşılaştı. O kendisini geriye çekmek için hamle yapışında çocuğun parmakları avuç içini tekrar yakaladı. Nazikçe elini dudağına götürmeye yeltenirken panikleyip kendisini geri çekmeye çalıştı ve aceleyle "Teşekkür ederim." diyerek ve önüne döndü. Kalçasıyla Samuel'e doğru yaklaşırken çocukla arasına uzak bir mesafe koymaya çalıştı. Bu temas kendisini başlı başına huzursuz etmişti. Elini bacağının üzerine koyarak daha donuk bir ifadeyle "Samu, sana hiçbir şekilde haber verilmediğine emin misin?" diyerek kaşlarını çattı,  çocuğun kulağına doğru eğilmeye çalıştı. "Yani, çok garip bu durum. Daha geçen ay MACUSA ile sorunlar yaşanmamış mıydı?" diye fısıldarken etrafa bakındı. "Bir tür denge ya da yumuşama politikası mı dersin?" Çaprazında kalan çocuğun gözü ters bir istikamet ile üzerine doğru yoğunlaşıyordu, hala. Sırtını döndü. Yanlış bir şey mi yapmıştı yoksa tırnaklarını geçirerek karşısında durması gereken birisini daha mı listesine ekliyordu? Göz devirdi. Gerginlik çıkartmak istemiyordu. Bilhassa bunu masasında duran üç erkeğin yanında, aralarından birisi kendisini "manyak" olarak nitelendirilirken yapmak istemiyordu. Üstelik bugün son sınıfın ilk günüydü. İki yıl önceki gibi kargaşa çıkaramazdı. Büyümüştü ve mezun olacaktı artık. Göz hizasından çıkaracağı umuduyla saçlarını arkada birleştirip sol omuzuna doğru uzattı. Boğazını temizleyerek hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya çalıştı. "Son kez bir Hogwarts açılış merasimine katıldığımıza inanamıyorum." diye iç çekti. "Onu bunu bırakın da, Bayan Bates'in görevinden istifa ettiğini, ya da ettirildiği mi demeliyim, biliyorsunuz değil mi? Yerine sihir bakanlığında danışmanlık yapan birisi geldiğini söylüyorlardı." Elini önündeki bardağına götürdü, koca bir yudum su aldı. Etrafında gezinen konuşmaları dinlerken ardındaki çocuğun bakışından rahatsız olarak yükselen öfkesini ve sorgulama isteğini dindirmek üzere Samuel'e yer değiştirmeyi teklif etti. Kendisini biraz daha rahat hissedecekti, ilk günden gerilmesine gerek kalmayacaktı ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilecek bu gergin ipi tam ortadan kesmiş olacaktı.
[/justify]

rp out: ilk olarak bu rp editlenebilir lakin ikinci mesele, şu masanın çaprazında yer alan oğlan. kendisi bir npc olarak ilerleyen vakitlerde sahalarda görünebilir. dljasıod ama henüz çok havada olduğu için npc listesinde adı almamalı sanırım. bundan ötürü yazarken aklımda yalnızca aşağıdaki abimiz, özellikle de kasıntı olarak görünebilecek tüm halleri aklıma geldiğinden dolayı spoiler halinde resmini eklemek istedim şu an için. teşekkürler.

[spoiler][/spoiler]

10
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 18 Eylül, 2022 20:50:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Diana Destinee:

seviye:::
0 -> 6 : +6 GP

online süre:::
0 -> 2 gün: +2 GP

frp::::
https://buyucedunya-rpg.com/buyuk-salon/5-tur-ve-geveze-ikili/ (6 frp)
https://buyucedunya-rpg.com/birlesik-krallik/tehlike-canlari-caliyor/ (34 frp)
https://buyucedunya-rpg.com/st-mungo-sihirli-hastaliklar-hastanesi/st-mungo-ya-dusen-stajyer-tanesi/msg3096/#new (13 frp) -burada kendime hatırlatma, ışık'ın yazacağı yere kadar frpler sayıldı, rp devam ediyüürrr
https://buyucedunya-rpg.com/diagon-yolu/need-for-speed-diagon-yolu/30/ (19 frp) -son postların atıldığını düşünerek, after credits gelirse güncellerim :3

Böylelikle burada totalde 72 frp var. 72/7: +10 gp'den 2 gp de sonrası için kalsın desek? :B
Ve bunun da neticesinde eğer yanlış hesaplamalar olmadıysa +18 GP olmuş oluyor efenim. *-*



11
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 14 Eylül, 2022 00:39:45 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 4, total 4
Talih 1d10 : 2, total 2

[justify]
Asamı parmaklarımın arasında sallayıp yanımdakilere doğrulturken bir yandan da süpürgemi tutmaya çalışmak düz fakat yine de insan kalabalığının oluşturduğu engebede beni fazlasıyla zorluyordu. Zihnime yerleştirip işe yarayacağını düşündüğüm planın aslında beni yarı yolda bırakabilme potansiyeli taşıdığını da bu zorlanmayla beraber keşfediyordum. Asayı ilk olarak André'ye sallayacaktım zira onunla aynı hizada görünüyordum. Büyüye dair heceleri ufacık birer sesle dudaklarımdan çıkarttığımda hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmeyeceği gerçeği çarptı suratıma. İnce tahta parçası bir hortum işlevi görmek yerine beni kenara doğru itekledi, ani bir rüzgara çarpmışım gibi geri teperek dengemi kaybetmeme neden oldu. Asamı üzerimdeki kıyafetin ceplerine sıkıştırmaya çalışırken hızımı da kaybettim, sıramı da. William yüzyıllar sonrasında bir süper kahraman dergisinde yer alacak gibi kendisini ip ile yanımıza doğru savururken halen kaybolan dengemi düzeltmekle meşguldüm. "Yeni bakımdan çıktın! Kendine gel!" diye bağırdım süpürgeme. Bir at arabasına binsem beni üzerinden atmak için bu denli bir çaba göstermezdi bile. Tekliyordum. Hakikaten süpürgenin üzerinde tekleyerek ilerlerken ne düzgünce durabiliyor ne de bununla birlikte ivmemi artırabiliyordum.

Ellerimi güzelce birbirine yaklaştırıp tahtayı sabit tutmaya çabalarken etrafımdaki kalabalığın gittikçe artığını hissedebiliyordum. Hepsinin kıyafetleri görüş açıma girdiği vakit paniğim de bir hayli artıyordu. Ben hala toparlanmak ile debelenirken en azından hala birilerinin geriden geldiğine seviniyor, böylelikle en sonunda onlara yetişmek zorunda kalmayacağıma dair kendime sunduğum avuntuların boşa çıkmasından korkuyordum. Sonuncu olmayı sevmezdim. Birinci olmak benim için mühim değildi ama sonuncu olmak çok da katlanmak istediğim bir şey değildi. Eğer ki sıradaki son kişi olursam kendimi yetersizlikle sınayabilirdim. Uçuş konusunda kendime ortalama bir biçimde güveniyor olsam bile herhangi bir meselede yırtık dondaki son kişi olmak güvenimi zedeleyebilirdi.

Dengemi kontrol altına alıp ivmeyi artırıyor olduğum fikrine kendimi kaptırdığım sırada beş kişi yan yana gidiyorduk. Tekrar keyiflenebilirdim artık. Eşitlik. Eşitlikten hoşlanıyordum. Bu an bana yarışın bir eğlence unsuru olduğunu tekrar hatırlatmıştı. Sırtımı dikleştirip omuzlarımı geriye atarken gözlerimi gökyüzüne, bilhassa çevremize çevirmemi sağlayan bir şey oldu. Aniden, sanki bir süs topunun içerisine hapsedildiğimizi gördüğüm sırada kaşlarımı çattım. Yakalanmış mıydık; bakanlık bu kargaşaya sebep olduğumuz ve düzeni alt üst ettiğimiz gerekçesiyle bizi bir arada tutmaya mı karar vermişti? Belki de Diagon Yolu'nda tabelalara zarar verdiğimiz gerekçesiyle seherbazlara şikayet ulaşmıştı ve kontrolümüzü ancak bu şekilde sağlıyor olabileceklerine karar vermişlerdi. Panik halindeydim, saniyeler içinde binlerce şey düşünebilecek duruma geliyordum. Çünkü etrafımızdaki çember aynı zamanda kocaman siyah dumanlar ve alevler ile döşeniyordu. Kontrolümü sağlayamıyordum. Mantıklı düşünemiyordum. Ateşten korkuyordum. Çok korkuyordum. "Hasssiktir!" diye küfrettiğim sırada derince bir nefesi sabitledim ciğerlerime. Bana değeceği endişesiyle kendimi biraz daha ortaladım; geride kalmama sebep olsa dahi yavaşlayarak yanyana olduğum arkadaşlarımın arkalarına geçtim. Nefes almakta zorlanıyordum çünkü korkumu kontrol edemiyordum. Alevler sanki benim etrafımda dört dönmeye başlamıştı ve ilerledikçe beni kendi içerisine çekerek saf dışı ediyordu.

Gözlerimi kapatıp başımı iki yana sallarken ciğerlerimdeki nefesi geri verdim; işte tam da bu anda bu korkumun yeterince yersiz olduğunu fark ettiğim bir anın ortasında kaldım. Daha tehlikelisi, daha büyüğü, beni yerimden edip öldürecek şeyle baş başa yer aldığımı düşündüğüm sırada büyük bir ateş çemberi yaklaştı bana. Büyük bir çığlık atarak olduğum yerde kalakaldım. Herkes benden gittikçe uzaklaşıyorken bulunduğum noktada yalnız kalıyordum. Biliyordum. Bu yalnızlık ve öleceğim düşüncesi kara bir kutu gibi beni içerisine çekerken artık düşünemez hale geldim. Biliyordum. Yeterince iyi olmadığımı biliyordum. "SUSUUUNN!!!" diye susturmaya kalktım beynimdekileri. Zihnimin perdesine irili ufaklı kahkahalar ulaşırken bir gün böyle bir çemberin içerisinde yakılarak öldürüleceğimi adım gibi biliyordum işte. Avcılar acımasızdı. Annemi yaktıkları gibi beni de bir uykumun ortasında yakacaklardı. Ağlamaya başladım. Ne şimdi süpürgeyi sağlamca tutabiliyordum ne de zihnimdeki sesleri susturabiliyordum. Sadece kaçmak istiyordum gözlerimi sıkıca kapatarak. Kaçmazsam öleceğimi düşünüyordum. Nereye kaçacaktım ki? Her yanım celladım gibi tepeme dikilmişken nereye kaçacaktım? Gözüm ona kaydı, Samuel'a. Benden çok mu uzakta görünüyordu? Fark etmez. Sadece onun yanında olmak istiyordum şu anda. Onun bir şekilde beni kurtarabileceğini, koruyabileceğini biliyordum. Hissediyordum.

Ağlamamı durdurmaya çalıştım ancak başaramadım. Çemberden uzaklaşmam, bir an önce Samu'ya ulaşmam gerekiyordu. Kendimi beceriksizce zikzaklar yaparken bulduğumda "Samuel!" diye seslendim arkasından. Herkesin gürültüsü arasında çıkan sesim bir hayli kısık kalmıştı. Başarısız olacağımı düşündüm, daha fazla sarıldım süpürgeme. Ateşten kaçmaya çalışıyordum bir şekilde; beni takip ettiğini bedenimin çeperinde ağırlaşan sıcaklıkla hissediyordum. "SAAAAMUUU!" diye bağırdım bu defa. Sesim yalnızca çaresizliğe bulanmıştı. Beni daha önce hiç bu şekilde görmediğine emindim. Kolaylıkla ağlamazdım, korkmazdım, korkuyorsam da korkumu içime sindirir üzerine giderdim. Ancak şimdi öyle olmuyordu. Yanacağıma dair bu sarmaşık beni içine çekip zehirliyordu. Bu yüzden Samuel'in yalnızca beni duyabilmiş olmasını ümit ediyordum. Yanına yetiştim, yüzüne baktım. Suratındaki ifadeyi gözümdeki bulanıklık yüzünden anlayamıyordum bile. Ellerimi süpürgeden çekip ufak bir çocuk gibi kollarımı ona doğru açarak ağlamaya başladım. Bana sarılmasını istiyordum, beni yanına almasını istiyordum. "Lütfen." dedim. İzin verirse süpürgesine binip boynuna sığınacaktım. Elimin tersiyle gözyaşlarımı silerken iç çektim. Parmaklarım titriyordu. Alt edilmekten korkuyordum. Asamı çıkarıp ikimizi da alanına alıp çevreden koruyacak şekilde bir çember yapmak istiyordum. Bu çember bizi nereye kadar kurtarırdı bilmiyordum ancak ona zarar gelmesini de istemiyordum. Ağzımı açtım fakat sesimi çıkartamadım önce. Hıçkırıklarımın arasında "Protego" diye fısıldadım sadece. Kesik kesik çıkmıştı sesim. Şanslıysam bu yeni çember koruyacaktı ikimizi de. Öbür türlüsünü düşünmek istemiyordum.
[/justify]

Yetenek 1d8 : 6, total 6
Destek 1d8 : 7, total 7
Talih 1d10 : 10, total 10


*rp out: Bu rp, ayrı bir başlıkta olsaydı adı muhtelen "YANIYORUZ FUAT ABİ." olacaktı. Duygu bebek, yaktın bizi. :3

12
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: St.Mungo'ya Düşen Stajyer Tanesi
« : 10 Eylül, 2022 00:24:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Elini alnına götürüp hafifçe silkindi, kendisine geldi. Biraz önce alnı boncuk boncuk terlemişti. Bu kendisinde yarattığı gerginliğin, bünyesini açık bir yara görmeye psikolojik olarak hazırlamamanın etkisiydi. Henüz ilk günüydü ve hiçbir yere dokunmamak konusunda var olan ısrarını sürdürmek istiyordu. Bir şifacı olabilecek soğukkanlılığa sahip olduğunu düşünmüyor olması bir yana işin her zaman dizginlik dolu yanından çok adrenalinle yoğurulan kısmına bir mıknatıs gibi çekiliyordu.

Diana duraksız bir cadıydı. Değerlerine verilen bir zararı işittiğinde ya da gördüğünde hızlıca parlayabilir, dinginliğini yitirebilirdi. Dingin bir denizden çok falezleri meydana getiren bir hırçınlığa bulandığını söylemek onun için en uygun şeylerden birisi bile olabilirdi. Bu yüzden hiçbir zaman şifacı olabilme fikrini aklına getirmemişti ilk adımda. Onun kendisini gösterebileceği, ruhunu harcalayabileceği yer bakanlık idi. Hatta Alexander'ın St.Mungo'daki staj konusunda var olan ilk fikrine dahi "Kim uçarı kaçarı ve hatta başını beladan uzak tutmayı beceremeyen, karanlık sanatlara karşı merakını da dindiremeyen birisini hastanede işe alır baba, bir düşünsene." diyerek çıkışmıştı. Onu yalnızca yetenekli olduğu dersler, üzerine düşen aile yadigarı başarılar bu seçim konusunda zora sürüklüyordu. İksirdeki başarısını pek ala şifacılığın içerisinde gösterebilirdi veyahut bir iksir ustası olup inanılmaz işlerin altına mührünü de koyabilirdi. Alexander da bu fikirde direniyordu ya zaten. Ancak bu işleri yaparken ki sakin olma gerekliliği huzursuz ediyordu onu. Yaşamanın, uğruna savaş verilecek şeyin canlı kanlı bir anlamı olmalıydı. Tabi, sapboynuz gibi bir hayvanı evcilleştirmek gibi şeyler uğruna kıçınızı kaybedecek kadar inanmak ve varlığınızı adamak dışında...

Diana ruhunun doğru yerde olup olmadığı endişesiyle hastane kanadında dikilmeye devam ettiği sırada şifacı cadının usulca, kendinden emin adımlarla bir yığın iksir şişesinin rafları doldurduğu dolaba ilerleyişine tanık etti. St.Mungo'da geçen ilk gün anısından bahsetmeye başlamıştı Marigold. Bir hastanın kalbini üç kez durdurduğunu söylüyordu. Diana cadıyı takip ederken duyduğu bu şey karşısında bakakalmıştı sadece. Böyle bir durumda işine nasıl son verilmediği konusunda şaşkınlığa uğraması da bir hayli normaldi.  Zira bir kez yapılan bir hata affedilebilir, ikincisi uyarılabilir, üçüncüsü ise kabul edilemezdi. Belli ki Marigold, bilgisiyle bir hayli ustaca şekillenen bir kadındı ki şifacılığının şu anki yılına dek gelmesinde bir sakınca görülmemiş, insanlar açık kalçalarını dahi ona emanet edebilmişlerdi.

Odadan adımını attığı ilk anda var olan çoğul agresiflik yerini dinç bir enerjiye bıraktığında şifacının ellerini birbirine çırpması Diana'yı harekete geçirdi. Sesin vermiş olduğu bir uyarıdan olsa gerek, bir işe yarayabileceği düşüncesinin memnuniyeti ile kollarını sıvadı. Kendisine sıralanan iksir isimlerini zihninin bir köşesinde tutmak bir yana gözleri ile de rafları alelacele aramaya çalışıyordu zira söylenilen iksir ile gözbebekleri çatışırsa kendisini şanslı sayacaktı. Birkaçı denk geldi fakat diğer işittiklerini hafızasına kazımaya çalıştığı için sırasını kaçırdı, bir önceki rafta mıydı, iki önceki mi? Şimdi söylenileni hemen az önce gördüğüne emindi. Şifacı kendisini dolaptaki iksirler ile başbaşa bıraktığı sırada paniğine kurban gitmemesi gerektiğini kendisine hatırlattı. 17 yaşındaydı artık. Bu yıl mezun olacaktı. Olur da St.Mungo'yu kendisine bir hedef olarak belirlerse kendisine en çok güveneceği şeye sırtını yaslayacaktı.

Tam da kendisine söylendiği gibi öncelikle yara temizleme iksirlerini sol kolunun üzerine istifledi. Ardından dolabın biraz arkalarında kalan Murtlap özünü de parmaklarına sıkıştırdığında gözüne Wiggenweld yazısı ilişti. Doğrusu bu muydu? Kendisine direktif edildiği gibi üzerinde bir şimşek yoktu. Ensesinde hissettiği ayak sesleri yaklaşırken bakışlarını dolaptan çevirerek şifacıya yöneltti. "Winggenweld'i buldum fakat güçlendirilmiş olduğundan emin değilim." dedi şişeyi incelerken. Belki de çok ufak bir etiket veyahut damga iliştirilmişti herhangi bir yerine, gözden kaçırıyor olabilirdi. Kolundaki ağırlıkların hissiyatı ile orada öylece bir korkuluk gibi dikilmediğini açıklamak istercesine "Yara temizleme iksirlerini hallettim Bayan Godwinson. Murtlap özünü de. Ancak şeyi bulamadım..." derken tekrardan göz gezdirdi şişelerin üzerinde. Renkleri, kapalı kaplar ardındaki doku ve yoğunlukları farklılıklar içerse de birbirine benziyor oldukları gerçeği de yadsınamazdı. "Dittany esansını."

Şifacı hiçbir şey söylemeden kızın kucağındaki ağırlıklara biraz olsun yardımcı olabilmek namına bazı iksirleri kendi eline alıyor, başını eğerek nerede olduğu belirsiz sıvıları aramaya devam ediyordu. Fakat bir sorun vardı ki, istedikleri tam anlamıyla raflardaki yerini almamıştı. Kendisini bir anlığına sedyedeki hastanın yerine koydu. Şu anki konuşmalardan, kalçasını düzeltebilmek için gerekli olan medikal tedaviye ulaşamamaktan ötürü anksiyete ile boğuşuyor muydu acaba? Diana, biraz da sedyede bir bacağı kenara doğru sarkan adama acıma dürtüsünü gizleyerek baktıktan sonra şifacının eline birkaç iksir şişesini tekrardan aceleyle bırakmasıyla kollarını gerginleştirdi. Bu denli panik bünyesine fazlaydı. Her şeyi ince detayına dek izleyebilecek şekilde gözüne uygun bir yer kestirdiği beklentisi havada asılı kalıyorken Marigold ona yapması gerekenleri sıralayıp sanki aniden tuvalete gitmesi gerekliymiş gibi bir hızla cümlesini tamamlamaya çalışıyordu. "Tamam." dedi Diana önce. Başını bir çetele tablosunu işaretlercesine onaylamak için aşağı yukarı hareket ettirse de bu adamla baş başa kalmak istemiyordu. Zaten şu kadarcık mesafeden dahi yüzündeki öfkeli hali görmek cadıda yeterince çekince oluştururken üzerine aldığı sorumluluğa dair memnuniyet duymaktan gittikçe uzaklaşıyordu.

Marigold kapıdan çıkıp koşar adımlarıyla odadan uzaklaştığında yalnız kalmanın perişanlığı bir gölge gibi üzerine düştü Diana'nın. Yakın geçmişi hesaba kattığında bu kadar kenara sıkışmış hissetmemişti. Bir beceriksiz gibi görünmek istemiyordu, saldırıya açıktı ve her an azar işitse o ormanda ok sallayan figüründen ziyade bir köşede dizlerini kendisine çeken beş yaşındaki haline bürünmeye meyilliydi. Derin bir nefes alıp hastanın yanındaki masaya ilerlerken sırtını dikleştirdi. Bir şey bilmediğini, daha da doğrusu fazlaca acemi olduğunu belli etmeden temkinli ve oldukça yavaş hareket etmeliydi. Hastanın yanına ulaşırken yarayı görmeye alışabilmek için bakışlarını bu kanlı ve irinli yapıya bir kaydırdı, bir kaçırdı. Bunu tıpkı bir oyuna yarım dakikadan kısa sürede çevirmişti.  "Merhaba." dedi adama sesini daha keskin ve düzenli hale sokmaya çalışırken. Ellerini temiz eldivenlere sokarken acemiliği kendisini uzunca bir mesafeden dahi belli edebilecek potansiyele sahipti. Önünde duran koca kazanın içerisinden düzgünce katlanmış bezleri devasa bir makasa benzeyen ekipmanla alırken adamın sesiyle irkildi. "Canım yanacak mı?" diye soruldu kendisine. "Biraz." dedi. Yalan söylemesinin anlamı yoktu ancak tam anlamıyla doğru konuştuğu da pek söylenemezdi. Usul usul işini koyulmaya yeltenediğinde ağzına tekrardan çektiği maske onu nefes alabilmek ve bayılmamak için o kadar zorluyordu ki dudaklarıyla bez parçasını burnunun altına getirmeye çalıştı. Kokudan çılgınca bir rahatsızlık duyacağı konusunda şüphe içerisinde kalmamasına rağmen düzgün bir nefes alıp bayılmamak o saniyelerde tek gayesi olmuştu. Zaman geçti, Diana yara bakımını yapmaya alıştı. Adamın kendi bedenine dair duyduğu endişeler kişisel hayata yönelik sorulara evrildiğinde neyse ki Marigold cadının yardımına yetişmiş bulundu. Kendisine edilen iltifata yalnızca kuru bir teşekkür ederek söylendiği gibi yemekhaneye gitmek için tarif edilen yere doğru yürümeye başladı. Sahiden gurur duyulacak, mükemmellik sıfatına erişecek bir şey mi yapmıştı ki? Farkında değildi yaptığının. Kendisine buyrulanı uyguluyordu.

Bir kase çorbayı midesine indirdikten hemen sonra tercihi kahve yerine lavanta çayı olmuştu. Kısacık sürede onu da tükettikten sonra yine kendisine söylenileni yaparak morgun yolunu tuttu. En azından onu bulabilmesi tahmin ettiğinden kısa sürmüştü zira bu konuda en büyük yardımcıları hastane koridorlarında yer alan irili ufaklı tabelalardı. İçeriye girmek için elini kaldırdığında aklı Bayan Godwinson'ın odasında kalan limonlu keklerdeydi. Acaba gidip içerideki kişi her kimse ona vermek için bir dilim almalı mıydı? Bunu düşünürken tam da düşündüğünü yaptı. Koşar adımlarla odaya girerek içeride bir kimseyi görememenin rahatlığıyla mutfak faresini andıran edayla bir dilim keki güzelce peçeteye sarıp morgtaki şifacıya götürmek üzere harekete koyuldu. Soğuk odanın önüne vardığında sabahki gerginliği yoktu artık üzerinde. Kasları biraz daha gevşemişti. Tek sıkıntı, koridordan koridora geçtikçe burnunu dolduran çeşitli kokular genç cadının midesini hizalamaya yardımcı olmuyordu. Kapıyı tıklatarak içeriye girdi. Bu sese dahi ardını dönmeyen bir kadınla denk gelmişti. Duymadığını düşünerek içeriye adım atarken dahi bir kez daha tıklattı kapıyı. Ancak kadın tepkisizdi. Sağır mıydı acaba, bu yüzden mi morgta çalışıyordu? Bir kimseyle iletişim kurmamak için. "Merhaba." dedi fakat sesindeki tını bir selamlaşmadan çok işitilip işitilmeyeceğini test eder nitelikteydi. Kadın yavaş ve pek de vurdumduymaz bir ifadeyle yüzünü dönerken derin bir rahatlama hissetmişti. Aksi halde ne şekilde iletişim sağlayacağından emin olamamıştı. "İsmim Diana Destinee. Hogwarts son sınıf stajyeriyim." diye kendisini tanıttırken sanki bir şeyler eksikmiş gibi söylemişti cümleyi. Noktası yoktu, virgül ile ayrılmıştı. "Bayan Godwinson ile çalışmaya bugün başladım. Bazı iksirlerin eksik olduğunu ve burada bulabileceğimi söyledi." dedi bir çırpıda. Fakat garip giden pek fazla şey vardı. Kadın gözlerini devirip iletişimden kaçınarak Diana'ya uzak duruyordu. Belki de kekin arayı yumuşatmaya yardımcı olmasının tam zamanıydı. Elinde tuttuğu özenle katlanan peçeteyi kadına uzatırken "Sizin için getirdim." dedi usulca. Alışılmışın dışında fazla oturaklıydı bugün. "Limonlu kek sever misiniz?"
[/justify]

13
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Ynt: St.Mungo'ya Düşen Stajyer Tanesi
« : 03 Eylül, 2022 23:44:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
İçeriye adım attığı anda hemen burnuna çarpmamıştı çeşitli temizleyicilerin kokusu; ancak farklı kimyasal bileşimleri yüzeyden yükselip kızcağızın ciğerlerine iliştiğinde ağzında gergin bir tat bırakmaya yetmişti. Oldu olası hastaneleri sevmezdi Diana zira adım attığı her vakit bir şekilde zarar görmenin acısıyla -hele de çocukluğunda- istemsiz bir çığlıkla doldururdu koridorları. Şifacıların eteklerini tekmeler, dudakları arasında hanımefendiliğini zedeleyecek kelimeler sarf ederdi dizine bastırılan pamukla. Yetmezmiş gibi Osmanlı Devleti'nden sürülen Üsküplü bir şifacının "Hay Merlin'in Sakalı be çocuk! Ne içirdiler sana bu denli katır inadıyla dolmuşsun!" diye azar işitip bir köşeye siner otururdu. Hastaneye her düştüğünde bu kadın ilgilenirdi onunla. Tatlıydı ama pek bir bezmişti küçük cadıdan. Sonraları karaciğerinde tümör bulunduğu tasasıyla da işinden ayrılmıştı.

Diana biraz yerinde kıpırdandıktan sonra içerideki burundan solumalığın farkındalığıyla sırtını gerginleştirmişti. Öylece dikiliyordu, uzattığı evraklar da masanın üzerinde her an kaybolacakmış gibi bir baştan savmalık ile kenara bırakılmıştı. Görmezden gelindiğini söylemek pek mümkün değildi fakat odanın ortasında duran, biraz da gereksiz bir biblo gibi hissetmekten kendisini alıkoyamamıştı. Ağzını açmak istemişti ama korktu. En azından güzel yüzünün arkasında an içerisinde öfkeyle donatılmış kadından ilk güne dair, hemen ilk dakikada herhangi kötücül bir laf işitmek istemiyordu. Sustu. Nihayet kenarda oturan bir kadın, gözünü okuduğu Gelecek Postası'ndan bir kez olsun ayırmadan şifacıya Diana'nın neden orada bir heykellik yaptığını açıkladı. Nefesini heyecan ve ürkeklikten ötürü tuttuğunu ancak gözle görünür bir hale gelmenin rahatlamasıyla ciğerleri söndüğünde idrak etti. "Evet." dedi yaşlı kadını onaylamak için. Fakat 'evet', gereksizlikle donatılmış bir onay şekliydi. Kendisini açıklaması için bir dakikalık fırsat bile tanınmadan her şey göz açıp kapayıncaya dek gelişti. Bayan Godwinson olduğunu tahmin ettiği, hareketleri fevri kadının avuç içine takıldığı kolu bir pardösü gibi şifacıyla birlikte sürüklenirken elindeki kek kalıbını bir masanın köşesine bırakıverdi. "Limonlu kek! İsteyen yiyebilir." diye içeridekilere seslendiği sırada ses tonu dört duvar arasında kısacık yankılanmaya yetmişti.

Aceleci adımlarını toparladığında yanındaki şifacının küçük bir oryantasyon eğitimini kendisine vermesini dinlemeye çalıştı. Dinliyordu dinlemesine ancak her şey o kadar fazla kişisel fikirden ibaretti ki aklı kolaylıkla karıştı.  Dai Llewellyn de kimdi ve neden bu ismi buraya vermişti? Peki ya bir nundu? Bir nundunun varlığı ile karşılaşma fikri daha önce aklına dahi gelmemişti.

Şifacı kadın bir kapının önüne gelip kendisini tanıtma dinginliğine eriştiğinde karşılık vererek "Sizinle tanıştığıma çok sevindim. Ben de Diana Destinee." dedi. Tatlı bir ifadeyi yüzüne takınmaya çalışmıştı. Kendisinden önceleri birkaç dönem büyük olan arkadaşları St.Mungo'daki staj maceralarını Diana'ya överken Marigold ile çalışmayı deneyimleyemedikleri için pek çok kez serzenişlerini dillendirmişlerdi Büyük Salon'un ortasında. Bu yüzden şifacıdan bir şeyler kapacağı umudu için bile heyecanlıydı cadı. Hastaneler onluk değildi fakat bu deneyim fikri baş edebileceği heyecan ve hissedebileceği pişmanlık dürtüsünden daha öncelikliydi.

Kapı, gıcırtısıyla açılırken Marigold karşılaşacakları manzara hakkında ön bir bilgi verdi. Diana'nın gözleri büyüdü. "Bildiğimiz kalça mı?" derken inanamayarak başını iki yana salladı. Kadının yanından ayrılmamaya özen gösterirken kendi kendine sorduğu soru esasında yalnızca şifacının da duyabileceği bir mesafede ortalığa yayılmıştı. "Kim bir sapboynuzu evcilleştirmek ister ki?" dediği sırada hala kalçanın bilindik, insan anatomisinde yer alan bir kalça olup olmadığını düşünüyor, belki de hastane literatüründe yer alan bambaşka bir alanı temsilen kullanılacak terim anlamına geldiği konusunda kendini ikna etmeye çalışıyordu.

İçeriye girdi. Ağır bir koku çarptı suratına. Yüzünü buruşturdu. Sedyede yatanın zaten yeterince hassas ve incinmeye müsait, yarım kalçalı bir büyücü olduğu düşüncesini aklına getirdiğinde sesini çıkartmamaya özen gösterdi. Marigold'un hemen arkasından bu ağırlıktan uzaklaşmak namına ağız ve burnuna pamuklu bir maskeyi yerleştirirken gözü sağ tarafında kalan lavaboya ilişti. Ellerini köpükle sabunladı, havada asılı duran fırçanın tırnak aralarını temizlemesine izin vererek biraz daha temiz ve özenli hale getirdi cildini. Hazırdı artık fakat neye hazır olduğunu da bilmiyordu. Cebine bir parşömen sıkıştırma imkanı bile olmamıştı ki kalemiyle sol omuzu üzerinden kendisine hatırlanacak notlar aldırsın! Yalnızca bedenen oradaydı ve hatırlamak için zihninin tüm derinliklerini birazdan göreceklerine açmak zorundaydı. En azından çoğu zaman iyi bir gözlemci olarak nitelendirmişti kendisini. Pek fazla belaya bulaşıp ilgisi olmayan olaylara burnunu sokmayı, şövalyelik oynamayı çok severdi fakat plansız da yapmazdı bunu. Her zaman ilk olarak gözlemlerdi bir şeyleri.

El hijyeni tamamlandığında gözlemlemek üzere kenara ilişti. Hastaya yaklaşmıyordu. Bir şeylere zarar vereceği endişesiyle kalçasını duvara bile yaslamıyordu. Meraklı gözlerle Marigold'un hastanın kalçasından örtüyü sıyırmasını izlerken biraz yaklaşmaya çalıştı görebilmek adına. Neler yapıyor ve neler kullanıyordu? Berbat bir kan yuvası gözlerine iliştiğinde olduğu yerde donuk bir postür ile kaldı. Bir solucan yuvasını andıran yara rezalet kokuyor, üzerindeki örtünün bariyer etkisinin çekildiğini kör bir insana dahi rahatlıkla belli edecek boyutlara ulaşıyordu. Daha da şiddetlenen çürük ve enfekte et rahiyası Diana'yı resmen birkaç adım geriye savurduğunda tam anlamıyla ürkütmüştü. Görüntü bir yana bu acının katlanılabiliyor olması düşüncesi korkutmuştu cadıyı. "Merlin'in sakalı!" dedi sessizce, kendi içine doğru. Merakına yenik düşüp celladına aşık olan bir kadın gibi tekrardan eski yerine, hatta daha da yakınına gitti bu geride kalan yarım kalçayı görebilmek için. Ancak bu defa geriye kocaman bir öğürme kaldı. "ÖĞĞĞĞĞĞĞĞĞ!" diye sesi yükseldiği sırada arkasını döndü utanarak. "Öğğğğğğğğğğğhh!" Büyük bir utanç içindeydi. "Af edersiniz." dedi kendisini toparlamaya çalışırken ve suratına bir su çarpmak için lavaboya ilerledi. Kendisini iyi hissettiği söylenemezdi. Daha öncesinde hiç bu kadar kanlı canlı bir ana şahitlik etmemişti. Başından aşağıya soğuk bir su dökülür gibi hissettiğinde ellerinin titremesini dindirmek için suyu açtı aceleyle. Ellerini yıkadı. Oysa ellerini yıkamak için hiçbir şey yapmamıştı fakat Diana'nın rutiniydi bu. Ruhuna huzursuzluk veren bir anın ortasında kalmışsa ya hemen peşin sıra duş alır ya da ellerini yıkardı. Suyu kapatıp derin bir nefes aldığında eski haline dönmeyi umuyordu. Zira tekrardan tiksinmenin peşinden gelecek bir öğürme ile karşılaşırsa rezilliği diz boyuydu. St.Mungo'nun koridorlarında önündeki en az beş yıl boyunca, gördüğü ilk vakada öğüren bir cadı olarak isminin tanınması son istediği şey olabilirdi. Ve dahası, kendisinden sonra gelecek stajyerlere bu anılarla anlatılma fikri... Korkunçtu!

Yüzünü tekrardan şifacı ve hastaya doğru döndüğünde bakışlarını yaradan kaçırmaya çalışıyordu. En azından alışana dek bunu yapmayı planlıyor, aralıklarla görüntüye kendisini alıştırıp kulaklarını dört açmayı bir ders niteliği olarak varlığına hatırlatıyordu. "Gerçekten, ben çok özür dilerim. Beklemiyordum." demişti tekrardan; az önceki davranışına mütevellit beklentisizliğini açıklama gerekliliği hissetmişti. "N-ne yapabilirim? Nerede durmalıyım? İsterseniz sizin için malzemeleri hazırlayabilirim. Tam anlamıyla ne işe yaradıklarını bilmiyorum ancak... Ya da isterseniz ilaç tedavisi konusunda istediğiniz şeyler varsa getirebilirim. İksir dersinde iyi sayılırım. "
[/justify]

14
Diagon Yolu / Ynt: Need for Speed: Diagon Yolu
« : 01 Eylül, 2022 23:50:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Gözlerimi kısmış, önüme gelen tabelalardan, yön göstergelerinden orta hizada gidip korunurken hızlı bir fareyi anımsatıyor olabilirdim. Ancak ben kendimi bu engellerden korusam ne olacaktı? Her şeyin mükemmel ilerlediğini, önümdeki William ve André'ye eriştiğimi düşündüğüm esnada, bir göz açıp kapamalık zaman farkıyla kendimi William'ın süpürgesinin ucuna çarparken bulmuştum. Üstelik bunu yaşayan tek kişi ben de değildim. Sırasıyla ardı ardına ilerleyen 3 kişi olarak birbirimizin tepesine binerek resmen zincirleme kazaya kurban gitmiştik. Kendimi zorlukla toparlarken süpürgenin üzerindeki tüm gerginliğimi kaybetmiştim. Sanki süpürgemin hızını dışarıdan birisi benim frenleyişime tezatlıkla daha da artırıyordu ve ben yukarıda yaşanan bir fırtınaya inat bu odun parçasının tepesinde durmaya çalışıyordum. Panikle eski hızıma gerileyip William'ı geçmeye çalışırken büyücüye dönüp "Ya hayvan gibi şey yapıyorsunuz ya!" diye serzenişte bulundum bağırarak. Hakikaten çok dişli iç güdülerle asılıyordu herkes süpürgelerine, ben dahil. Yarışa en başında eğlencesine katılırken şimdi önlere geçmenin verdiği hırs ve bencillik ile birinci olabilmeye yarıştığımı düşünmeye başlamıştım. Havaya tam da sıçramayı düşündüğüm sırada süpürge bacaklarımın arasından fırladı ve bir çığlık attım. Biraz hazırlıksız yakalanmıştım. Parmaklarımın arasından kayıp gideceğini düşündüğüm süpürgeyi avucum içerisine resmen mühürleyerek bir çığlık daha savurdum zira bu denli yükseğe fırlamayı beklemiyordum. Ayağımın altında uçup giden tabela, trambolin misali parmaklarımı biraz daha yükseğe uçururken Samuel'in korkunç seslenişine karşılık "SAMUELLLLLLLLLL!!" diye bağırdım. Ne vardı bu kadar öfkeyle kızacak, anlamıyordum. İki eğleniyorduk şurada. Gerçi, annesinin beni aşağıdan izleme fikrini düşündüğümde başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Sabahki pervasız başlangıcım bir kenarda dursun, kadının şu an beni bir soytarı olarak gördüğü fikrine kendimi bir anlığına inandırdım hatta. Fakat 17 yaşında, çıtır bir Gryffindor kızıydım. Yani, bir daha bu yaşlara gelip bir tabela üzerinden atlamayacaktım. Öyle değil mi?

Engelleri aştığımda süpürgemi tekrar bacak arama alarak devam ettim. Geridekiler geride kalmıştı, André'ye nihayet yetişebilmiştim. "BİR HANIMEFENDİNİN... ÖNÜNDEN... GİTMEK... HİÇ NAZİK BİR DAVRANIŞ DEĞİL ANDRÉ!" diye seslendim dinlenerek. Bağırmıştım. Aşağıdaki kıyametten ötürü sesimi ancak duyurabilirdim. Sırıtmaya başladığımda onun da bu ifadeyi yüzüne yerleştirmesini istiyordum. Son zamanlarda kolay şeyler yaşadığı söylenemezdi ve ister istemez kafasının dağılabileceği her ortama onu da sokmak istiyordum.

Gringotts'a varmama son bir dükkan kaldığında diğer yola sapan üçlünün silüetini gördüm önce. Bize doğru yaklaşan Nathaniel, Charlotte ve Eadwig nizami bir şekilde uçuyorlardı. Bizim sakar ve sakat topluluğunu görünce muhtemelen bir savaştan çıktığımızı düşünebilirlerdi sanki. Kocaman sırıtıp tek elimi havaya kaldırarak üçüne birden "SELAAAAAAAAMMM!!!!" diye bağırdım kurbağa çikolatalardan çıkan hareketli bir kart gibi.  Yarışın bitiş noktasına vardığımda kocaman bir açıyla U dönüşü yaparak tekrardan, yarışın başladığı yere gitmek için harekete koyulduğumda yarışta bir şeylerin eksikliği çekti dikkatimi. Kişi sayımız artıyordu. Bazılarımız tek bacakla (!) bile devam ediyor olabilirdi belki. Ben dönüşümü tamamlarken Samuel'in arkasında yaşlıca bir kadın olduğunu gördüm. Hararet ile konuşuyor gibi göründüğünde bir anlığına kaşlarımı çattım anlamaya çalışarak fakat aldırış etmeden omuz silktim. André'ye çarpmamak için aldığım geniş açı, virajımı sonlandırırken Nathaniel ile göz göze geldim. Kaba görünmek istemiyordum bu kaşları çatık halimle. Minik bir ifadeyi yüzüme kondurarak "Yolculuk nasıl gidiyor?" diye sataştım kısaca. Eadwig'in arkadaşı olmasına rağmen yıldızım ona karşı daha yumuşak, daha ılımlıydı. En azından Eadwig ile sürtüştüğüm kadar sürtüşmemiştim şimdiye dek Nathaniel ile. Önüme döndüm. En başa geri dönmek için tekrardan sindim süpürgemin üzerine. Nihayet yarışa biraz daha keyif getirecek şeyi bulabilmiştim zihnimde: Su. "Aguamenti" diyerek çıkartacaktım asamı ve André'den başlayarak sihirli ağaç kütüğünü arkamdan gelenlere de doğrultacaktım. Biraz ıslanmanın kimseye zararı dokunmazdı hem, kovalarca su dökmüyorduk baştan aşağı. Onlar neye uğradıklarının şoku, farkındalığı, ıslaklığı ve keyfiyle baş ederken ben de rahatça yolumdan gitmenin tadına varacaktım. Tabii işler planladığım gibi giderse.
[/justify]

Yetenek 1d8 : 2, total 2
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 9, total 9



15
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / St.Mungo'ya Düşen Stajyer Tanesi
« : 28 Ağustos, 2022 17:23:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=LMpW7OytSp4[/youtube][/spoiler]
[justify]
Aynadaki yansımasına göz ucuyla baktığında ensesinde kalan saç tellerini lastiğin içerisine geçirmeye çalışıyordu. Yeterince düsturuna uygun olmuştu ve üzerinde demir parçasıyla düzleştirilmiş kıyafeti Diana'yı stajyerlik yapacağı yer için fazlasıyla tertipli gösteriyordu. Keten ve kısa kollu beyaz bir gömleğin üzerine gül kurusu bir jile giymiş, onun da üzerini açık pembe renginde düz bir korse ile tamamlamıştı. Saçları tek bir örgü halinde sırt çizgisine doğru ilerlerken kendi yansımasından kendisi de memnun olmuştu. Babası gurur duyuyordu kızıyla. Gurur kaynağına destek çıkabilmek için de iteklemişti St.Mungo'da son yaz stajını yapması için. Küçüklüğünde dizleri topraktan çıkmayan, üstü başı çamurla kaplı bir Diana nasıl da büyüyüp serpilmişti şimdi.

Masanın üzerinden dün Penelope'un da yardımıyla yaptığı limonlu kekleri bir kaba koyarak yanında götürecekti. Yazının ufak da olsa bir kısmını geçireceği yere tatlı ve düşünceli bir giriş yapmak istiyordu. Herkese mavi boncuk dağıtmak değildi elbet bu fakat küçük sürprizler insanların kendisine ılımlı davranmaları ve verimli bir vakit geçirmesine yardımcı olmaları konusunda fayda sağlayabilirdi. Tüm eşyalarını son kez gözden geçirdi. Almış olduğu izinler, staj için kabul mektubu, asası, babasının hastane deposuna bırakmasını rica ettiği bir torba dolusu iksir malzemesini zihninde oluşturduğu hazırlık listesinden sildiğinde cebindeki saate baktı. Yarım saate orada olması gerekiyordu. Neyse ki büyücülük dünyasının ulaşım konusunda vakit kaybını önleyen avantajları boldu.

Vakti geldiğinde apar topar cisimlenip St.Mungo'nun arka sokaklarından birisine ayak basmıştı. Aslında düşündüğü yerin burası olup olmadığından emin olamadı. İlk günün telaşı ve cisimlenmek üzere harekete geçtiğinde babasının içeriden seslenmesi düşüncelerini toparlayabilmek için genç cadıyı zora sürüklemişti. Elini omuzundaki çantanın deri sapına yerleştirdiğinde avuç içlerinin terlemesi Diana'yı daha da büyük bir paniğe sevk etti. Aceleyle adım atarken ilk işinin soldaki sapaktan dönerek ana caddeye çıkmak olduğuna dair planı kurdu kafasında. Geç kalmak istemiyordu daha ilk günden fakat hastaneye erişmenin en doğru yolu bu planda saklıydı. Cebindeki saate tekrar baktı. Henüz on üç dakikası vardı. Nihayet zihin perdesini araladığında ezbere yolu kalıplarından çıkartarak ilerlemeye koyuldu. Kısacık sürmüştü St.Mungo'nun kapısına varması. Kapıya ulaşmıştı ulaşmasına ancak içeriye girecek cesareti kendisinde bir türlü bulamadı. Çocukken var olan haylazlığı yüzünden elini kolunu devamlı bir hayvana kaptırırdı. O da olmazsa düşer, dizleri yara bere içinde kalır, iksir karışımlarının uygunluğu için şifacılara danışmak üzere burasının yolunu tutarlardı. Fakat şimdi rahatsız edici şikayetler için değil, şikayetleri öğrenmek için buradaydı. Olduğu yerde durup kendisine bir dakika izin vermenin tüm endişesini giderip bedenindeki gevşemeyi sağlayacağı fikriyle bir köşeye geçti. Derince birkaç nefes alıp ellerini kalçalarının yanına düşürdü. Zihnine telkinde bulunmak üzere "Sakinleşmelisin Diana. Sakinleş." diyordu. Daha önce hiç bu kadar gergin olduğunu hatırlamıyordu. İçeriye girdi, kenarda başını masaya koyarak düzensiz bir biçimde parşömeni karalayan görevlinin yanına ulaştı. "Merhaba." dedi, sesi olduğundan kısık çıkmıştı. Kaşlarını çatarak başını iki yana salladığında büyücü adamın dikkatini ancak çekmişti. "İsmim Diana. Yaz stajı için gelmiştim. Bayan..." derken staj yapacağı kadının adını unutmuştu. Şimdi sırası mıydı? Elinde tuttuğu kağıtlara bakarken "Bayan Godwinson ile çalışacaktım." diye cümlesini tamamladı. Adam hiçbir şey söylemeden ağzındaki tükürüğü dudaklarının içinde geveledi, rahatsız edici bir salgı sesi Diana'ya ulaşırken genç cadı dişlerini sıktı. Hiç hoşlanmazdı böyle şeylerden. Sevmediği diğer bir şey ise yemek yerken ağız şapırdatan insanlardı. "İmzaları göreyim." diye kendisine direktif verildiğinde bir şey demeden elindeki izin evraklarını uzattı, hala adamın gevşek ağzını izleyerek yerinde huzursuzlanmakla meşguldü. Karşısındaki tıpkı bir Gringotts çalışanını andırıyordu. Büyücü büyükçe bir deftere isim kaydını aldığında evrakları tekrardan Diana'ya uzatıp "Üst kata çık. Soldan ikinci kapı. İsmini görürsün." diyerek cadının yüzüne bakma tenezzülünde dahi bulunmadı, işine geri döndü. Sinirlenmişti Diana. Böyle suratsızlıklara tahammülü yoktu. Üstelik bu adam bir hastanede çalışıyordu. Biraz daha naif yaklaşması gerekmez miydi?

Elindeki keten çanta kendisine ağırlık yaptığında hatırladı. Babasının ulaştırmasını istediği bitkiler vardı içerisinde. Çalıştığı yer sık sık çeşitli otları iksir veyahut pomad yapımında kullanmak için St.Mungo'ya tedarik ederdi. Geri döndü. Adamla tekrardan muhatap olmak istemese de "Bunları nereye bırakabilirim?" diye sormadan edemedi. Elindeki çantayı adamın göz hizasına sokabilmek için kaldırdı. "Luna'nın Çok Çeşitli Bitkiler ve Sihirli Otlar çalışanı Alexander Destinee tarafından gerekli malzemeler yollandı. Ben kızıyım da..." diyerek açıklama yapmak zorunda hissetmişti kendini. Aynı meymenetsizlik sürerken deponun yolunu yalnızca "bir parmak" ile öğrendi ve içeriye girerek bir parşömen imza karşılığında tüm torbayı teslim etti. Üst kata çıktı. Sanki ayakları birbirine dolanıyor gibiydi. Aslına bakılırsa geçen yıl da bakanlık stajı yapmıştı, bu ilk deneyim sayılmazdı Diana için fakat tedavi edici basamakta yer alabilme düşüncesi onu biraz korkutuyordu. Sağına soluna bakındı, birkaç adım attı. İnanılmaz büyük sayılmayacak koridor ona metrelerce uzun gelmişti. Nihayet aradığı kapıyı bulduğunda üzerinde yazılı olan isme çevirdi gözlerini: Marigold Adeena Godwinson. Derince bir nefes aldı. Panikten terlediğini düşündüğü ellerini aceleyle üzerine sildi. Kapıyı tıklattı. Bir ses işitip işitmediğinden emin olamayarak ikinci bir 'tık' sesinin ardından başını kapı aralığından uzattı. Oradaydı şifacı kadın. Kadın diyordu esasında ancak olgun bir kadın tabirini karşılamaktan çok genç bir cadıydı. "Merhaba." dedi sempatik bir biçimde gülümserken. Bir çift göz kendisine çevrildiğinde sırtını dikleştirerek "Girebilir miyim? Ben Diana Destinee. Hogwarts son sınıf öğrencisiyim. Bugün stajım başlıyor da..." dedi ve içeriye adımını attı. Elindeki izin belgelerini ve kabul mektubunu kadına hatrı sayılır bir mesafeden uzatırken ellerini önünde birleştirdi, beklemeye başladı.
[/justify]

Sayfa: [1] 2 3