17 Nisan, 2026 08:52:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Victoria Sanchez

Sayfa: 1 [2] 3
16
Boleyn Adası / Ynt: Göklere Uzanan Altın Kuleler
« : 16 Ağustos, 2022 04:28:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bilmiyordu. Victoria ablasının ona büyücü olduklarını ve güvende olması için koşarcasına kaçması gerektiğini söylemişti yalnızca. Ağzından da ailesi ve annesinin ölümü ile ilgili birkaç şey kaçırmıştı. Her zaman olduğu gibi boşlukları doldurmak küçük kıza kalmıştı. Belki de bundandı sürekli insanları inceleyip çıkarım yapması.

Küçük kız, kadının elindeki asaya aç gözlerle baktı. Büyü dedikleri şeyi bu çubukla mı yapıyorlardı? Ne tuhaftı! Yine de küçük kız öğrenmek istiyordu. Asa onu güçlü bir şekilde çekerken umursamıyormuş gibi davranamazdı. Gözlerini asadan çekmeden ağzını açtı.

“Öyle mi?” dedi dalgın bir ifadeyle.

Başka büyücü okulları olduğunu duymuştu ancak haklarında hiçbir şey bilmiyordu. İsimleri de dahil. Küçük kız büyüler hakkında, dolayısıyla da kanı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istiyordu. Kafasındaki sesler de onu onaylar gibiydi. Bilmeliydi! Buraya gelmesinin amacı da bu değil miydi? Bu sebeple laflarını yutmak pahasına eliyle pencerenin kenarındaki koltukları işaret etti.

“Kabalığımı bağışlayın, sizi ayakta bıraktım. Oturmaz mıydınız?”

Kanı hakkında bilgi sahibi olmak için gerekirse düşmanına bile iyi davranırdı ki karşısındaki yalnızca meraklı bir kadındı. Hem kalede iyi anlaştığı birileri olması işine gelirdi. Kim bilir, belki de ileride işi düşerdi? Ne de olsa bu buz gibi soğuk kalede neyin gerekli olduğunu bilmek için müneccim olmak bile yeterli gelmeyebilirdi.

Çin’den ayrıldığından beri ilk kez meraklı gözlerle birine baktı. Ayrıca ilk kez bir şeyi öğrenmek istedi. Genç kadın onu geri çevirmezdi ya?

17
Boleyn Adası / Ynt: Göklere Uzanan Altın Kuleler
« : 16 Ağustos, 2022 02:45:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Az önce ne demişti? Ailesinin durumunu gerçekten sormuş olamazdı! Gerçi sorduğu soruyu düşünürse böyle bir sorunun gelmesini beklemeliydi ancak kaledeki herkesin durumunda haberdar olduğu yanılgısına düşmüştü.

“Ailem…” diye söze başlasa da sesi titrediği için bir an durdu.

Nasıl anlatabilirdi olan biteni? Annesinin birtakım büyücüler tarafından öldürüldüğü için buraya kaçmak zorunda kaldığını mı? Ablasının canı tehlikedeyken kendisinin burada kös kös oturmak zorunda kaldığı için her saniye kalbine kılıç saplanıyor gibi hissettiğini mi? En gerektiği anda ailesinin paramparça olduğunu ve bu konuda hiçbir şey yapamayacak kadar güçsüz olduğunu mu? Elbette hayır, bir yabancıya ailesini anlatacak kadar akılsız değildi.

Yüzündeki ifadeyi sabit tutmaya çalışarak anlatabileceği tek şeyi söyledi. Kimseden, hiçbir koşulda saklamayacağı tek gerçeği.

“Elbette leydim. Batı’daki kültüre aşina değilim ancak benim memleketimde aile her şeyden üstündür. Onları elbette özlüyorum. Siz ailenizle olduğunuz için beni anlamakta güçlük çekebilirsiniz.”


Victoria’yı rahatsız eden konuşma tarzına karşı sabrını koruyordu. Kendisine hem siz hem de sen diye hitap etmesi iki şeyin işaretçisiydi. Eğitimini dikkatli bir şekilde dinlememişti ve kimseyle pek konuşmuyordu. Bunlar dışındaki herhangi bir seçenek Victoria’nın kanına ve otoritesine karşı düpedüz hakaret olurdu. Bu yüzden iyimserliğini korumaya çalışarak kadına doğru uçarcasına bir adım attı. Zarafeti yetmişlik leydilere taş çıkartan küçük kız hep öğrendiği gibi tebessüm etti.

“Leydim, beni selamlamak için gelmeniz beni ziyadesiyle memnun etti. Düşüncenize minnettarım.”


Bundan sonra gelecek kelimeleri yuttu. Eğer karşısındaki bir leydi değilse bile mesajı alırdı. Almalıydı. Küçük kız boyundan dolayı birazcık yukarı gözlerini genç kadına dikti. Ya asıl amacını söylemeli ya da görevini bitirdiği için gitmeliydi. Tabii, karşısındaki kadının ne yapacağını bilemezdi. Bu yüzden sabırla bekledi.

18
Boleyn Adası / Ynt: Göklere Uzanan Altın Kuleler
« : 16 Ağustos, 2022 01:29:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İçeri giren kızın sözleri tuhaf bir şekilde irite etmişti küçük kızı. Kendisinin bile bilmediği nedenleri mi öğrenmek istiyordu? Belli ki Britanya'da gerçekten adabı muaşeret kuralları yoktu. Yüce Boleyn'in onunla gayriresmi konuşmasını anlardı ancak bir hizmetçiden sonra şimdi de bir leydi mi onunla böyle konuşacaktı.  Ancak bir leydi olarak ismi ilginç bir şekilde uzun olan bu genç hanımı selamlamalıydı. Yine de ona ilk kez görüşmelerine karşın ‘sen’ diye hitap etmesinin de yanlış olduğunu belli etmek istercesine kibar bir şekilde ayağa kalkıp genç kadının önünde zarifçe eğilip onu selamladı. Ardından aynı kibarlıkla konuşmaya başladı.

“Ben Sanchez ailesinin en küçük hanımı Victoria Sanchez. Kibarlığınıza müteşekkirim leydim. Kabalığımı bağışlama cüretini gösterirseniz Boleyn ailesine mi mensup olduğunuzu sorabilir miyim? Britanya tarihi konusunda tahmin edebileceğiniz üzere zayıfım.”

Karşısındaki kadının gözlerine baktığında Yüce Boleyn’ininki andıran ama çok daha soluk bir mavi olduğunu fark etti. Bir leydi gibi dursa da kalenin süslü tarzına uymadığı açıkça belliydi. Bu da ya onun kişisel tercihiydi ya da burada çok iyi karşılanmadığının bir göstergesiydi. Elbisesindeki izler de dışarıdan geldiğini gösteriyordu. Kendisi de evlerindeyken hem ablasından bu yüzden azar işitirdi. Bir leydiye yakışmayan bir davranış olduğunu söylerdi.

Ablası burada olsaydı bu genç kadını bakışları ve sözleriyle yerin dibine sokardı. Eğer ablası burada olsaydı bu kadınla karşılaşmak mecburiyetinde kalmazdı. Kalbine saplanan ağrıya rağmen dik durmayı kesmedi. Yalnızca yüzünde kısa süreli bir acı ifadesi belirmişti. Ardından her zamanki ruhsuz gülümsemesi yerine gelmişti. Victoria meraktan yoksun bakışlarıyla genç kadının cevabını bekledi.

19
Çin İmparatorluğu / İyileşebilen Yaralar
« : 25 Temmuz, 2022 23:02:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Dikkat et Victoria!"

Ablasının endişeli sesine karşılık annesi güldü. Gülüşü herkesin gözünü alacak kadar büyüleyiciydi, en azından küçük Victoria öyle düşünüyordu. Annesi arkasından gelen güneşi bile yanında sönük bırakacak kadar parlaktı. Elindeki fincan annesinin elinde basit bir fincan olmaktan çıkıp imparatorluğun mirası olarak kabul edilebilecek kadar değerli oluyordu. Victoria bunları düşünürken yere çakıldı. Dizlerindeki keskin acı gözlerini doldurdu.

"Leydim!"

Sadık hizmetkarı yanına koşsa da annesi ondan hızlıydı. Küçük çocuk haykırarak ağlarken annesine sıkıca sarıldı. Annesi de ona sarılmış, saçını okşuyordu. Öyle ki Victoria o anda tekrar anımsamıştı. Yanında annesi olduğu sürece dünya yansa, gökyüzü yeryüzüne karışsa da sorun olmazdı. Annesi onu her türlü musibetten korurdu. Bunun için canını feda edeceğini bilseydi bunu ister miydi, kim bilir?

“Ah, kardeşim! Dikkatli olmanı söyledin değil mi? Neden bir kez olsun beni dinlemiyorsun?”

Ablası onu azarlarken salya sümük ağlayan çocuk ona baktı. Endişesi o kadar barizdi ki azarı bile onu üzemedi. Ablasının şefkatli bakışları ve annesinin sıcak kucağı sayesinde sakinleşmeyi başardı. Gözyaşları dindiğinde annesi onu omuzlarından tutup yüzüne bakmak istese de küçük kız onu bırakmadı. Yüzünü koruyucu meleğinin omzuna gömdü. Annesi birkaç kez daha denese de aynı inatçılıkla annesinde bir adım olsun uzaklaşmayı reddediyordu.

“Güzel kızım,” diye şakıdı annesi bal gibi sesiyle.

“İzin ver de yarana bakayım. Canın acımıyor mu?”

Victoria başını olumlu anlamda sallasa da annesini tutan elleri gevşememişti. Ablası diz çöküp küçük kardeşinin yüz seviyesine indi. Güvenle tebessüm edip gözyaşlarıyla ıslanmış yüzünü sildi elindeki mendiliyle. Sakin ve yumuşak sesiyle konuşmaya başladı.

“Victoria annemi bırak da acını dindirsin. Merak etme, biz buradayız. Senin yanından hiç ayrılmayacağız.”

Yalan söylüyorlar.

Victoria kafasındaki sözleri görmezden gelip annesini bıraktı. Annesi önce eliyle kızının yüzünü sildi, ardından kucağına alıp içeriye götürdü. Annesi küçük kızı o kadar taşıyordu ki Victoria mı çok hafif yoksa annesi mi çok güçlü, bilemedi küçük kız. Annesi Victoria’yı sedirin üzerine bırakıp yanında oturdu. Ablası da çoktan kapıyı kapatıp annesinin arkasındaki yerini almıştı.

Küçük kız eteğini sıyırıp dizine baktılar. Kanayan yarayı görünce ablasının yüzü ekşimişti. En değerlisinin böylesine canının yandığını düşünmek kalbini ağrıtıyordu. Annesi Sally’nin aksine duygularını saklamayı başarmıştı.

“ Çok mu kötü duruyor?” diye sordu Victoria, ağlamayı yeni kesmişken.

Annesi sevecen bir şekilde gülümsedi. Başını iki yana salladı. Kızının yanağını sevdi.

“Hayır kızım, mühim bir yara değil. Hemencecik geçecektir. Hatta gözünü kapa, açtığında geçmiş olacak.”

Victoria’nın ağzı açık kaldı.

“ Gerçekten mi?” diye sordu hayretle.

“ Elbette kızım. Ben sana hiç yalan söyledim mi?”

Yalan, yalan.

Victoria neredeyse tüm vücudunu hareket ettirerek başını iki yana salladı. Ardında büyük bir teslimiyetle gözlerini kapadı.

“Episkey!”

Küçük kız gözlerini açmasa da yaranın yok olduğunu anlamıştı. Annesi gerçekten de doğruyu söylemişti. Aklındaki sesler yine haksız çıkmıştı. Annesi gerçek bir melekti.

“Açabilirsin gözlerini.”

Ablasının izniyle gözlerini açıp yaranın olması gereken yere baktı. Yarayı geç, iz bile kalmamıştı. Küçük Victoria şok içinde önce annesine ardından ablasına baktı. Küçük kızın şaşkınlığı ve heyecanı Sally ve annesinin ihtiyacı olan tek şeydi. Küçük kız mutlu olduğu sürece her şeyi yapmaya hazırlardı. Sanchez soyadını feda etmek pahasına bu küçüğünü koruyacaklardı. Gözlerindeki parıltının sönmesine engel olacaklar, her daim güvende hissetmesini sağlayacaklardı. Onları görevi buydu, Victoria’yı korumak!

20
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: [Güç Puanı Dükkanı] - Havuz Hesabı Başvuruları
« : 25 Temmuz, 2022 01:25:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Victoria havuz hesabım olsun. Victorine onu korurken öleceğini sanmıyorum :)

21
Boleyn Adası / Göklere Uzanan Altın Kuleler
« : 16 Temmuz, 2022 16:19:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Victoria uyandığında kendini normalin aksine dinç hissediyordu. Nasıl oluyordu da Çin’de uyandığında tüm kemikleri kırılmış, günlerdir tek bir yudum su içmemiş gibi hissederken Britanya’da yeniden doğmuş gibi hissedebiliyordu? O kadın mı ona yardım etmişti yoksa?

Bayılmadan önce onun bakışını görmüştü. Endişeli gözükmesine rağmen şaşkın değil gibiydi. Nedenini bilmese de aşırı merak ediyor da sayılmazdı. Zira daha önemli mevzular vardı. Şu anda nerede olduğu ve geleceğin ona neler getireceğini bilmek gibi.

Küçük kız yataktan kalkıp zemine güç bela değen ayaklarını sarkıttı. Etrafa göz gezdirdiğinde ilk dikkatini çeken, kapının karşısındaki devasa pencere olmuştu. Okyanusun büyüleyici maviliği gökyüzünün kırık beyaz rengi bulutlarına inanılmaz yakışıyordu. Kuşların seslerini duymasa da çok uzaklarda özgürce süzüldüklerini görmek mümkündü. Yine uzaklardaki gemiler manzarayı bozmak yerine canlandırıyor, tablo değil de gerçek olduğunu kanıtlıyordu.

Tavandaki heykelleri fark edene kadar epeyce bir zaman pencereden dışarıyı izledi. Heykelleri fark ettiğindeyse içi ürperdi. Gerçek gibi gözüken, her an onu izliyormuşçasına canlı gözleri tüylerini diken diken etmişti. Nerede olduğunu o zaman anladı. Boleyn şatosundaydı. Hem tutsak hem de koruma altında olduğu yerde; gözleri okyanus gibi mavi, bakışları heykeller gibi rahatsız edici olan kadının evindeydi. Adını bile hatırlamadığı ancak rütbesini asla unutmayacağı Yüce Boleyn’in evinde.

Victoria bunu fark edince yataktan aşağıya atlayıp odayı incelemeye başladı. Ona bir şey yapacaklarından kuşkuluydu ancak tetikte olması ona zarar vermezdi. Her türlü gizli odayı, ona karşı kullanabilecek şeyi tespit ederken ne kadar aptalca davrandığını fark etmesi zaman aldı. Karşısındaki kadın bir insan ya da onların deyimiyle muggle değildi. Ona saldırmak istese kesici bir nesneye ihtiyacı yoktu. Tıpkı onun kendisini koruması için kesici bir aletin yeterli olmayacağı gibi. Tek bir söz küçük kızın işini bitirmeye yeterdi. Bunu fark edince pencerenin yanındaki, saraylara layık, odanın tamamı gibi altın motiflerle bezenmiş koltuğa zarifçe oturdu.

Artık ne olacağını düşünmeyi kesmeli ve önüne bakmalıydı. Burada kalacağı süre boyunca her adımına dikkat etmeli ancak aldığı her nefesi kontrol etmeye uğraşmamalıydı. Eğer kontrol edemeyeceği şeylerle uğraşmaya devam etse bile kendini yormaktan başka bir işe yaramayacaktı. İlk planına sadık kalmalıydı. Kendisi hakkında öğrenebildiği kadar şeyi öğrenmeli ve Hogwarts’a gitmeliydi. En azından ablası kendi konumunu güvene alıp kardeşini yanına alabileceği zamana kadar burada sakince yaşamalıydı. Ya da gücünü keşfedip ablasına yardıma koşmalıydı.

Bunları düşünürken bir şeyler hatırlar gibi oldu. Annesinin yüzünü, ablasının sıcaklığını… Bir anıydı bu ancak kalbini titremeye kafi gelmişti. Annesinin mırıldanışını anımsayınca birden kalbine bir ağrı girdi, başı çatlayacak gibi ağrımaya başladı. Küçük kız nefes nefese kalıp öne eğildi. Öksürmeye başladı, sonu gelmez öksürüklerinin arasında görüntüler gelmeye devam ediyordu. Yangının sıcaklığını teninde hissedince nefesi kesildi. Aniden ayağa kalkınca oturduğu koltuk geriye kaydı. Çıkan ses Victoria’nın zaten hassas olan kulaklarını tırmaladı.

“Uyku vaktin geldi.”

Bu cümleyi ne kadar çok duyduğunu düşündükçe kalbinin ağrısı şiddetleniyordu. Dizlerinin üstüne çöküp öksürmeye devam etti. Boğazı parçalanıyormuş gibi hissediyor, teri ve salyası her daim düzgün olan kıyafetlerini kirletiyordu. Ne zaman düştüğünü bilmediği saç tokasının tutmadığı saçlar yüzünü sarmış, onu boğmaya çalışıyor gibiydi. Victoria panik halinde bile tek bir şey düşünebiliyordu. Annesi ve ablasının ondan neleri sakladığını. Yalnızca büyücü olduklarını değil, çok daha fazlasını.

Sonunda öksürükleri kesilip kalbindeki ağrı dinmeye başlarken ne kadar süre bir hayali yaşadığını düşündü. Babasının ani gidişi, annesinin beklenmedik vefatı, amcalarının yoktan var olan evlilik teklifi, ablasının onu daha önce hiç duymadığı insanlarla olan arkadaşlığı… Daha bilmediği neler vardı, kim bilir? Bunları bulmak için gerekirse dağları aşmaya hazırdı, bir büyücüyle de baş edebilirdi. Edebilir miydi?

Henüz kendini toparlamamışken kapı birden açıldı. Victoria sertçe gelene baktı. Gelen kişinin şaşkınlığını görmemek için kör olmak gerekiyordu. Ancak Victoria kendi dilinde onu kovmak dışında bir şey yapmadı. Gelen kişi bir an anlamadıysa da Victoria’nın bakışlarını görünce aceleyle dışarı çıktı.

“Britanya’da adabı muaşeret kuralları bile yok mu?” diye söylendi yerden kalkarken.

Ayağa kalkıp yatağın karşısındaki makyaj masasına gidip kendisine baktı. Öfkeli gözleri ve sırılsıklam olmuş yüzü bir leydiye hiç yakışmıyordu. Oradaki malzemelerle kendini olabildiğince topladı. Çekmeceleri karıştırırken saç tokasını gördü. Hemen saçını toplasa da kendisi yapmaya alışık olmadığı için epeyce oyalandı. Uzun uğraşlar sonucunda yüzünü ve saçını düzeltmeyi başarmış olsa da kıyafetinin durumu vahimdi. Victoria iç çekip yatağına oturdu. Durum ne olursa olsun her daim kimliğine göre davranmak onun için nefes almak kadar doğaldı. Bunu fark ettiğinde neşeden yoksun bir şekilde güldü. Belki de Çin’den ayrıldıktan sonra güldüğü tek andı, en azından içinde duygu olan bir gülüştü.

Kapısı çalındığında kıyafetlerini olabildiğince düzeltip “Girebilirsin.” dedi.

22
Çin İmparatorluğu / Ölümcül Sırlar
« : 16 Temmuz, 2022 05:39:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Victoria yine bir ağacın tepesinde devasa konaklarını ve ötesini izliyordu. Rüzgar küçük kızın saçlarını dalgalandırıyor, yeni açmış çiçeklerin büyüleyici kokusunu tüm konağa gezdiriyordu. Güneşin yakıcı sıcaklığından yaprakların gölgesine sığınmış olan küçük kızın keyfi her zamankinden iyiydi. Dertsiz, tasasızdı. Aklındaki tek şey akşam ne yiyecekleriydi.

Derken uzaktan bir ses işitti. Bağırışı andıran sesler kuşları bile ürkütmüştü. Küçük kız aşağıya atlayıp kıyafetindeki tozları kabaca silkeledikten sonra sesin geldiği yere doğru koşmaya başladı. Yolda pek çok hizmetkarla karşılaşmış, her zamankinin aksine selamlarını almamıştı. Evlerinde kavga pek çıkmazdı, annesinin gözetiminde kim münakaşa çıkarmaya cüret edebilirdi?

Küçük kız nefes nefese kalana kadar koşup sesin geldiği yere, annesinin çalıştığı yere ulaştı. Dışarıdaki hizmetkarlar onu görünce önünde eğildiler. Victoria, annesinin en yakını, evin kahyasına gitti.

"Ne oluyor burada?" dedi peltekliğine rağmen güvenle.


Kadın önce evin hanımının odasına, ardından küçük kıza baktı. Onun kararlı, geri basmayacağını açıkça belli eden yüzünü görünce tedirgin fakat gururla gülümsedi. Küçük hanımı soyadına hak edecek kadar akıllı ve cesurdu.

"Leydim, hanımım ablanızı eğitiyor."

Victoria eğitimin ne olduğunu biliyordu. Daha önce ablasından duymuştu, Özellikle ablası bu aileden ne kadar nefret ettiğinden bahsederken. Victoria her seferinde ablasını susturmuş, içten içe de azarlamıştı.


"Konu neymiş?" diye sordu küçük kız.

Sesi her zamanki otoriter fakat çocuksuydu. Bu kahyayı güldürecek gibi olsa da leydisinin yüzünü görünce kendini tuttu. Küçük hanım gerçekten endişeli gözüküyordu.

"Bunu hanımımdan duymanız daha iyi olur. Bir hizmetkar olarak böyle bir konuyu anlatmak bana düşmez."

"Anlıyorum."

Victoria içeriye girmek için adım attığında tüm sesler kesildi. Yaprakların hışırtısı, rüzgarın esintisi dışında hiçbir ses yoktu. Az önce konağın öbür ucundan duyduğu sesleri dibindeyken duyamıyor olması küçük kızı kuşkulandırdı. Onun geldiğini fark etmiş olmalılardı. Ancak bu ailede ondan neyi saklayabilirlerdi ki? 

Odaya girince ilk gördüğü şey annesinin her zamanki yumuşak yüzüydü. Ablası annesinin ne kadar acımasız olduğundan bahsedince hiçbir anlam verememesinin asıl nedeni de bu yüzdü. Onu bir kez olsun öfkeli görmemişti, hele ki küçük kızına karşı.

"Ne oluyor anne?" diye sordu.

Annesine doğru yürüyünce arkası dönük ablasının yüzünü gördü. Tek bir sesi çıkmasa da gözyaşları yanaklarını ıslatmış, burnu ve gözleri kızarmıştı. Annesi ne yapmıştı da ablası bu haldeydi?

"Bir şey yok, canım kızım. Ablan bir hata yapmış, onu uyarıyordum."

"Ne yapmış ki?"

Annesi göz temasını kesip ablasına baktı. Sanki sözsüz bir şekilde anlaşıyorlardı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra annesi yerinden kalktı. Küçük kızını kucağına aldı. Boştaki eliyle ablasının saçını okşadı.

"Hocasının verdiği görevi yerine getirmemiş, mühim bir olay değil."

Victoria denilenlere inanmamıştı. Hangi öğretmen Sanchez ailesinin kızını şikayet etmeye cüret edebilirdi? Üstelik annesini bu denli kızdırmak için basit birkaç ödevden fazlası gerekiyordu. Yine de Victoria üzerinde düşünmemeye karar verdi. Sonuçta annesinin kucağındayken ne olabilirdi? Eğer olacakları bilseydi annesini çileden çıkartmak pahasına sorgulardı. Tabii bunu öğrendiğinde artık çok geçti.



23
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 14 Temmuz, 2022 22:49:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Tanıdık bir his bedenini ele geçirmişti. Göz kapakları ağırlamış, bedeni uyuşmaya başlamıştı. Kadının sözleri annesininkileri anımsatıyordu. Aklındakiler teker teker silinirken karşı koymak için çabaladı. Ancak o kadar güçlüydü ki gözleri kapanmaya başladı. Kalbinin atışı yavaşladı,nefesi düzene girdi.


Kendini karanlığa teslim etmeden tek bir şey düşündü: Güçlü olacaktı. İnsanların büyüsüne ya da sözlerine yenilmemek için güçlü olmak zorundaydı. Bedeli ne olursa olsun.

24
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 13 Temmuz, 2022 23:24:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yüce Boleyn'in konuşmasında bir tuhaflık vardı. Ablası asla aile meselelerini bir yabancıyla paylaşmazdı. Kardeşiyle bile paylaşmaktan imtina ederdi. Belki de leydi Boleyn annesinin vefat ettiğini, babasının gittiğini duymuş olabilirdi ancak üzerinde bu kadar etkisi olduğundan nasıl bu denli emindi? Sesinde en ufak bir şüphe yoktu.

Büyücüler hakkında pek bilgi sahibi değildi ancak olağanüstü güçlere sahip olanlarını duymuştu. Tanrının kutsamasına mazhar oldukları söylenen, acı içinde yaşamayı huy edinmiş büyücüler...

Karşısındaki kadın da gücü dünyanın öbür ucuna yayılmış bir büyücüydü, kim bilir kalbinde ne sırlar saklıydı? Ailesinin darmadağın olmasının nedenini bilmiyordu ancak aile kavramına saygı duymadığını anlamak güç değildi. 'Annem olacak kadın' diyerek bile aile hakkındaki fikrini açıkça dile getirmişti.

Victoria'nın kafası her zamankinden daha karışıktı. Bir asil, hele ki bir imparator asla nedensiz yere kibar olmazdı. Zira kibarlık gün gelir zayıflığa dönüşürdü. Fakat bu kadın ona kırılgan, değerli bir vazo gibi davranıyor, üzerine titriyordu. Victoria bunun anlaşmayla alakalı olduğunu bilse de yine de anlamlandıramıyordu. Kalbinin soğukluğu kalesine yansımış bu kadının sesi neden pamuk gibi yumuşak, bakışları güneş kadar sıcaktı? Ona acıdığı ya da acılarını anladığı için miydi yoksa kusursuz  bir oyuncu muydu? Bunu bilmenin tek bir yolu vardı: Zamana bırakmak.

"Leydim, başınıza gelenleri duymak beni ziyadesiyle hüzünlendirdi. Yine de bu pozisyona gelebilmeniz oldukça yüreklendirici. Benimle paylaştığınız için minnettarım. Fakat bir şeyi bilmek istiyorum, eğer cüretimi bağışlama cömertliğini gösterirseniz..."

Victoria derin bir nefes alıp kadının gözlerine baktı. Okyanus mavisi gözleri onu içine çekecek kadar büyüleyici, aklını yitirmesini sağlayacak kadar kusursuzdu. Bir an ne diyeceğini unutur gibi oldu. Pencereden gözüken okyanus nasıl onu çağırırcasına sallanıyorsa karşısındaki kadının da gözleri de onu öyle çekiyordu. Ancak aklını toplamalıydı, güç bela yatakta doğruldu. Sırtını yumuşak yastığa yasladı ve kararlı bir ifade takındı.

"Ablamla nasıl bir anlaşma yaptınız?"

25
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 13 Temmuz, 2022 21:27:58 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bu kadın nasıl oluyordu da aklındakileri bilebiliyordu? Yüce Boleyn olmak için olağanüstü biri olmak gerektiğini biliyordu ancak tüm endişelerini anlayabilecek kadar keskin bir gözü olduğundan bihaberdi. Belki de o da onun geçtiği yollardan geçmiş, sevdiklerinden ayrı düşmek zorunda kalmıştı.

"İktidara giden yol hiçbir zaman çiçekli değildir." Ailesinin ona her daim hatırlattığı bu gerçeğin yansımasını karşındaki kadında görebiliyordu.

Kadını izlemeyi bırakıp kısaca etrafına baktığında Boleyn soyadının neden bu kadar büyütüldüğünü anlamak güç değildi. Yattığı oda zenginlikle parlıyordu. Altın yaldızlı duvar kağıtları odayı çepeçevre sarmış, kaçmasına müsaade etmiyordu. Tavandaki melekler onu her saniye izliyormuş gibi hissettiriyordu. Güneşi olabildiğince alan geniş pencereler denize baksa da insanın içinde huzurdan çok kaçma isteği uyandırıyordu.

Boleyn adına yakışır şekilde gücünü yansıtmak için etrafta göz alabildiğince biblo, heykeller, çizimler vardı. Victoria bunlara baktıkça asil bir ailenin kalesinde olduğunu anlıyordu. Her ne kadar altın içinde yüzüyor gibi gözükseler de bir ailenin bu görkemlş kalede yaşadığını gösteren en ufak bir bulgu yoktu. Soğuk, mesafeli ve otoriter birinin yaşadığı bir yere benziyordu.

Victoria ailesinin evindeki o tatlı gülüşmeleri, güneş kadar sıcak evini doyasıya özlüyordu. Ne olursa olsun sürekli yanında birilerinin olacağını bilerek özgürce gezebiliyor, hizmetkarlarla istediği gibi oynayabiliyordu. Şimdi ise kanını donduran soğuk bir kaleye hapsedilmişti. Ancak ne dese faydasız olacağını bildiğinden kadının sorusuna cevap vermek için doğrulmaya çalıştı. Tüm kasları tutulmuş, ağzı kurumuş küçük kız kalktığı gibi yatağa düştü.


"İlginize minnettarım, leydim. Yoksa majesteleri mi demeliyim?" diye sordu temkinli bir şekilde.

Yüce Boleyn'in imparator kadar güçlü olup olmaması bir yana, memleketindeki imparatordan başka birine majesteleri demek gururunu zedelerdi. Yine de ablasının en değerlisini, kardeşini, emanet ettiği bir kadına saygı göstermek boynunun borcuydu.

26
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 12 Temmuz, 2022 16:28:45 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yalnızlık mı, diye düşündü küçük kız. Ne cüretle onun, sevdiklerinden ayrı düşmüş birinin, karşısında bu kelimeyi kullanabilirdi! Eğer hala evinde olsaydı leydi olarak otoritesini gösterirdi ancak yalnızca uzak topraklarda değildi. Karşısındaki kadın sıradan olmaktan oldukça uzaktı. Öyle ki, evinde olsaydı bile birkaç anlamsız laftan ötesine gidebileceğinden kuşkuluydu.

Bu acizlik hissi zaten karışık olan aklını iyice allak bullak ediyordu. Bir yerden sonra düşünmeyi kesti. Yorulmaya başlamıştı. Bedeni taş kesilmiş, her kası ağrıyordu. Göz kapaklarını bile zor açık tutarken sonu olmayan bir tartışmaya girmek yalnızca aptallık olurdu.

"Neredeyim?" diye sordu Victoria.

Cevabı pek umursadığı söylenemezdi ancak aklını yitirmemek için normal davranmaya mecburdu. Tabii henüz kaybetmediyse...

27
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 08 Temmuz, 2022 03:27:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Gerçek değildi. Annesi ona asla böyle bakmazdı. Eğitiminde kaç kez çuvallamış olursa olsun, görevlerinden kaçıp ağaçlara tırmanmış da olsa ona hiç böyle bakmamıştı. Endişeyle karışık korku vardı gözlerinde. Her zamankinin aksine kızını kaybetme korkusu değil de kızından korkuyordu sanki. Victoria buna inanmayı reddediyordu. Canını vermeye hazır olduğu, sevgisinden bir an olsun şüphe etmediği annesinin ondan korkması mümkün değildi.

Nefes alışverişi düzensizleşmeye başladı. Ateş bile onu korkutmaz, zarar veremezken ailesinin tek bir hareketi onu çaresiz bırakıyordu. Öyle de olmalıydı, zira aile demek buydu. Ancak hangi aile birbirinden korkardı? Kalbinin sıkışmasına engel olamayan küçük kız annesinin bakışlarında boğuluyordu. Kalbi bir an patlayacak kadar hızlı bir an duracak kadar yavaş atıyordu. Aklındaki sesler bulanıklaşmaya başladı. Sanki biri ona bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Ancak ne annesinin ne de ablasının ağzı oynamıyordu.

Sesler onun bilmediği ancak tanıdık gelen bir dilde konuşuyordu. Dinlemek istemiyordu. Kulaklarını tıkayıp nefes almaya çalıştı. Hep böyle oluyordu. Ne zaman o sesleri dinlese bir felakete yol açıyordu.

“Hep mi?”

Victoria düşüncelerini kontrol edemiyor, yalnızca dinleyebiliyordu. Bunu kaç kez yapmıştı? Bu yüzden mi ailesi hayal kırıklığına uğramıştı? Ailesine destek olması gereken yerde köstek olup nasıl Sanchez soyadını taşımaya cüret edebiliyordu? Hayır. Bu ailenin ona sunduğu hiçbir şeyi hak etmiyordu. Annesinin sonsuz sevgisine ve şefkatine, ablasının korumasına ve ilgisine layık değildi. Belki de babası da bu yüzden gitmişti. Ama hayır, o bir kadının peşinden gitmeyi tercih etmişti. Ya öyle değilse?

Annesinin ona yaklaştığını görünce aklındaki sesler sakinleşmeye başladı. Her zamanki gülümsemesiyle kızına bakıyordu. Kızının saçının okşayıp bir şeyler mırıldandı. Victoria’nın aklındaki her şey yavaş yavaş silinmeye başladı. Kalp atışları düzene girmeye, ne zaman aktığını bilmediği gözyaşları dinmeye başladı. Annesinin eli ona şifa oluyordu. Ablasını göremiyordu ancak sorun değildi. Her şey yoluna girmişti. Artık güvendeydi, annesinin kollarında kimse ona zarar veremezdi. Ne aklındaki yaratıklar ne de bir başkası.

“Uyku vaktin geldi güzel kızım. Uyanınca yanında olacağım, hadi.”

Annesinin billur sesini duyan küçük kız gözlerini kapatıp kendini karanlığa bıraktı. Uyurken sadece tek bir şey duydu.  Ancak dinlemeye gerek bile duymadı. Sonuçta ailesi yanındaydı, başına ne gelebilirdi?


Ailesi… Ailesi yanında değildi! Boleyn adasında bir başınaydı. Annesi vefat etmiş, ablası dünyanın öbür ucundaydı. Yalnızdı! Bunu fark edince gözlerini aniden açtı.

28
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 08 Temmuz, 2022 00:18:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Yeni ev.” diye mırıldandı. Kendisi bile sesini zor duymuştu.
Duymaktan hiç hoşlanmadığı, midesini bulandıran bu sözler onun hayatta kalması ve ablasının yerini sağlamlaştırması için elzemdi. Kadının her adımında önünde eğilenler, bakışlarıyla bile karşılaşmaya cüret edemeyenlerin yanından geçerken ne kadar güçsüz olduğunun tekrar gözüne sokulduğu yetmezmiş gibi, bir de bu yabancı toprakları evi olarak görmesinin beklenmesi kabul edilemezdi. Gerçi bir şansı da yoktu ya.

İçeri girmeden önce gördükleri bile istemese de burada güvende olacağını açıkça göstermişti. Büyücü kimliğinin ona verdiği gücü kontrol edene kadar burada bir sorun yaşayacak gibi durmuyordu. Kadının onu kimin yanına getirdiği belli olmasa da kadının sözünü yerine getireceğinden şüphe duymuyordu. Bu alışılmadık güven hissi tenini karıncalandırıyor, kalbini ağrıtıyordu. Birine güvenme lüksü yoktu. Hele ki güvenin binlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olduğu avlar hala devam ederken saflık etme şansı yoktu. Kadın ne derse desin yalnızca kendisine güvenmeliydi.  Duydukları yalan, gördükleri illüzyon olabilirdi. Ancak kalbi ve mantığı onu asla bilerek yanıltmazdı, yanıltmamalıydı.

Victoria kadını incelerken bunu belli etmeden yapmak için çaba sarf etse kadının onun bu adi hilelerini gördüğü belliydi. Ne de olsa koca bir adayı tek başına yönetip, etrafındakilerin ona hem saygı duymasını hem de ondan korkmasını sağlamak herkesin harcı değildi. Üstüne, namı dünyanın öbür ucuna, hasretle andığı memleketine, yayılması da tesadüf olamazdı. Karşısındaki kibar bir ifadeyle ona bakan kadın hafife alınmayacak biriydi. Üstelik, karşısındaki kadın ne kadar alımlı ve kudretli dursa da güvenilir olduğundan emin olamazdı küçük kız. Ablasıyla, Sanchez ailesinin başıyla, yaptığı anlaşmanın şartları hala bir sırken ne zaman sırtından bıçaklanacağını bilemezdi. Bu nedenle yanında kaldığı süre boyunca aldığı eğitimleri aklından çıkarmayacak, Sanchez soyadını kirletecek her türlü hareketten kaçınacaktı.

Kanını kirletmektense ölmeyi yeğleyecek küçük kızın şiddetle, vahşetle küçük yaşta karşılaşmasının üstüne bir de güvende hissettiği tek yerden, ablasının yanından, ayrılması onu öyle etkilemişti ki kaç ya da savaş içgüdüleri hiç olmadığı kadar baskın çıkmaya başlamıştı. Aldığı her nefesi, attığı her adımı, söylediği her sözü her zamankinden fazla düşünüyor; kalbindeki sancıyı azaltmak için yaptığı her hareketin canını yakması önlemek için insanüstü bir çaba sergiliyordu.

Kendisini sakinleştirmek için son kez nefes alıyormuş gibi derin bir nefes aldı. Ablası ona olanları anlattıktan sonra nefesi daha çok kesiliyor, kalbi daha çok ağrıyordu. Gerçeklerle baş edemeyecek kadar zayıf olduğunu kendisine yediremiyordu. Bunun zayıflık olmadığını ise bir kez olsun düşünmemişti. Derken başı dönmeye başladı. Dünya başına yıkılıyor gibi hissetti, nefesi boğazına düğümlendi. Şimdi olamazdı; yabancı topraklarda, kimsesizken olmazdı.

“Hayır.” diye feryat etse sözleri fısıltıdan ibaretti.

Ateşin sıcaklığı tenini yakmakla tehdit ederken içi buz gibi soğuk, nefesi düzenliydi. Ateşin yarattığı karmaşa konağı, hatta tüm şehri kaosa sürüklemişken küçük kız saçlarına yapışmış isleri düşünüyordu. Çığlıklar herkesi uyandırmışken, kara geceyi gündüze çeviren alevler etrafı sarmışken küçük kız aynanın karşısına geçmiş saçına bakıyordu. Hizmetkarlarının özenle taradığı, annesinin hediyesi olan şakayık çiçeğini andıran saç süsünün üstündeki isler canını öyle sıkıyordu ki her şeyi yıkmak istiyordu.

Ateşler her geçen saniye ona yaklaşırken odaya atılan onlarca kova su faydasızdı. Küçük kızın da oradan çıkmaya niyeti yok gibi gözüküyordu. Babasının odasının ateşler içinde kalması bir tesadüften çok daha fazlasıydı. Küçük kızın geleceğinin bir yansıması gibiydi.

Neden sonra, dışarıdaki sesler azaldı. Ateş dinmeye başladı. Odanın kapısı açılınca küçük kız kafasını gelene çevirdi. Annesinin her daim kibar ve anlayışlı ifadesinin dehşetle sarsılmış olduğunu gördü. Küçük kız bunu görmezden gelip annesine doğru koşup beline sıkıca sarıldı. Annesinin hemen arkasında ablası vardı. Annesinden çok da farklı olmayan yüzü Victoria’nın canını sıksa da görmezden geldi. Annesinden ayrılıp onlara artık külden başka bir şey kalmamış odaya gösterip masumca gülümsedi.

“Biliyorum, bir leydi temizlik yapmamalıdır ama bir istisna yapabiliriz, değil mi anne? Nasıl olmuş, beğendin mi?”

Victoria, başını annesine çevirince gözlerindeki şok ifadesi onu hazırlıksız yakaladı. Annesi yaptığı temizlikten hoşlanmamıştı. Neden? Evet, bir leydi ellerini böyle kirletmemeliydi ama ailesindeki pislikleri temizlemek onun görevi değil miydi?

“Beğenmedin mi, anne?”
Temkinli sesi bir fısıltıyı andırıyordu. Annesinin yüzündeki ifadeyi gören küçük kız, bir adım geri gitti. Ne ablası ne de annesi memnun gözükmüyordu. Neden? Yüzlerindeki ifadeyi hayal kırıklığına yoran küçük kız ne yapacağını bilemedi. Her zaman olduğu gibi ağlayarak bu işten kurtulamaz mıydı? Ama neden ailesini mutlu edemiyordu? Neden!

29
Çin İmparatorluğu / Yolculuk
« : 06 Temmuz, 2022 04:09:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ablası yaşananları ona teker teker, büyük bir sabırla anlatmıştı. Victoria hala her şeyi tamamiyle idrak edememiş olsa da önünde uzun bir yolculuk vardı; bu süre zarfında aklındakileri bir düzene sokabilirdi. En azından öyle umut ediyordu.

Ablasının ona özel hazırlattığı at arabasına bindi. Bir leydiye yakışmayacak kadar küçük valizi çoktan arabaya yüklenmişti. Ablasının arkasındaki Çinli olmadığı aşikar, uzun boylu, güneş rengi saçlarıyla dikkatleri üstüne çeken genç adam da onun yeni korumasıydı. Yolculuğu süresince onu özveriyle koruyacak, başına gelebilecek her türlü laneti defedecekti. Ablasının onu tanıtırken söyledikleri bunlardı. Onun da bir büyücü olduğunu, sırrımızı açıklayabileceğimizi söylerken bile tırnaklarıyla oynuyordu. Bir leydinin asla elleriyle oynamaması gerektiği düşünülürse ablasının ne kadar gergin olduğunu anlamak güç değildi.

Sally, ne kadar endişeli olursa olsun bir kez bile kalmasını söylememişti. Her seferinde gitmesini, yolculuğun neleri getirdiğini bilmese de buradan daha güvenli olacağını savunmuştu. Victoria ise kalmayı hiç dile getirmemiş, ablasının kararına saygı duymuştu. Hem kan bağıyla hem de gönül bağıyla bağlı olduğu ablasının sözlerini dinlemesi yapılacak en mantıklı hareket olurdu. Zira Sally yalnızca onun ablası değil tarihi imparatorluğun kuruluşuna kadar uzanan Sanchez ailesinin de başıydı. Verdiği emirler koşulsuz şartsız yerine getirilmeliydi. Yerine getirmeyenler de Sanchez ailesinin gücüne şahit olmakla şereflendirilirdi. Tıpkı amcaları gibi.

At arabası onları okyanusa kadar götürmüş, oradan da bir yük gemisine binmişlerdi. Arabanın içindeyken adam ona kaçamak bakışlar atsa da tek kelime etmemesi Victoria'yı rahatsız etse de bir şey dememişti. Evli olmadığı biriyle aynı arabada, yalnız olması bile doğru değilken konuşup onu buna teşvik etmeyecekti. Ablasının emirleri olmasa asla böyle bir şey yapmazdı ancak emirler onun arzusundan daha önemliydi. Asil olmak böyle bir şeydi, yedi nesildir zengin olmanın, istediklerine anında kavuşmalarının bedeli buydu. Şikayet ediyor değildi,  neticede karşı çıkmaya çalışsaydı ablası onu muhakkak dinlerdi. Yine de böyle ufak bir meseleyi büyütmek, hele ki böylesi tehlikeli bir durumda, akla mantığa sığmazdı.

Düşünceleri oradan oraya savrulurken sakinleşmek için derin bir nefes aldı. Okyanusun tuzlu fakat rahatlatıcı kokusunu içine çekince burnu yandı. Onu son günlerde güldüren tek şey bu oldu. Kıkırdarken etrafındaki herkesi bir anlığına unuttu. Büyücü kanı taşıdığını, bu sırrı korumak için binlerce kişinin feda edildiğini, ablasının kanlı ve sonucu belli olmayan bir savaşa girdiğini unuttu. Tıpkı yıllar önceki hadiseyi unuttuğu gibi... Fakat onun aksine bu sadece birkaç saniye sürdü. Nefesini verince her şey tekrar onu kovalamaya devam etti. Nefes nefese kalmış, koşmaktan dermanı kalmamış küçük kız yalnızca nefes alabiliyordu. Başka bir çaresi yoktu.

"Leydim, isterseniz biraz dinlenin. Solgun gözüküyorsunuz."

Söyledikleri ne kadar kibarsa sesi o kadar alaycıydı. Sanki onu zayıf olduğu için aşağılıyor gibiydi. Yine de Victoria onunla uğraşmak istemedi, bu yüzden dediklerini ve yüzündeki samimiyetsiz ifadeyi görmezden gelip kamaraya doğru yürümeye başladı.

Oldukça lüks, ihtiyacı olabilecek her şey donatılmış odada tek bir şey eksikti. Ailesi... Hiçbir hizmetkarı olmaksızın yaşamak zorunda kalması yetmiyormuş gibi ailesini bile göremiyordu. Odanın ortasındaki devasa, batı üsulu yatağın üzerine oturdu. Etrafına kısaca baktığında ablasının onu ne kadar düşündüğünü tekrar fark etti. En sevdiği tatlıların olduğu tabaklar odanın kenarındaki küçük masanın üstüne dizilmiş, okumaktan bıkmadığı kitapların kopyaları da makyaj masasını üstündeki yerini almıştı.

Victoria ayağa kalkıp tatlılardan birini alıp ısırdı. Ardından acı bir şekilde gülümsedi.
 
"Seni özledim anne." diye fısıldadı gözyaşlarına boğulmadan önce.


30
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 06 Temmuz, 2022 03:46:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Geminin güvertesinde okyanusu izliyordu. Anlatılanları sindirmeye çalışırken okyanusun tuzlu kokusunu içine çekiyor, güneşin yansımasını dikkatle izliyordu. Yanlarında birkaç yolcu olmasına karşın hepsi mesafesini koruyordu. Bunun ablasının ona atadığı korumayla bir alakası olup olmadığını merak etti. Ne de olsa yanındaki adam büyücü olmanın yanı sıra oldukça yapılıydı da. Üstelik, yüzündeki yara izi onu tehlikeli biri gibi gösteriyordu. Çinli olmadığı aşikardı fakat Victoria ablasının onu nereden tanıdığını sorma zahmetine girmemişti. Eğer ablası ona güveniyorsa kendisi de güvenmeliydi.

Ablası onu Boleyn adasına göndermeyi uygun görmüştü. Orada güvende olacağını, iyi davranılacağını söylemişti. Victoria ablasına minnettar olmakla birlikte nereye gideceğini de umursamıyordu. İsterse şu anda olduğu gibi dünyanın öbür ucuna gitsin, isterse evin kilerine... Her türlü amacı saklanmaktı. Yalnızca ona zarar vereceği iddia edilen birtakım insanlardan değil, ailesinin düşmanı olduğu söylenen büyücülerden de saklanıyordu. Annesinin ona her zaman öğrettiği erdem bu değildi. Bu durum kanına dokunsa da yapacak bir şeyi yoktu. Ablasının emirleri katiydi, o bile karşı gelemezdi. Hele ki onun iyiliği için verilmiş karara hiçbir şekilde karşı çıkamazdı.

İleride bir kara parçasını görünce kıpırdandı. Hep duyduğu Britanya burası mıydı? Öteden bile cıvıl cıvıl gözüküyordu. Elbette, işçilerin sandıkları yüklemeleri, bağıran balıkçıların seslerine cıvıl cıvıl denebilirse. Victoria, yanındaki korumasına kısa bir bakış attı. Gözlerinde hüzün görmeyi beklemiyordu. Yine de ne olduğunu sormadı. Zira biliyordu ki herkesin bir hikayesi vardı ve yaraları deşmek bir leydinin yapacağı bir şey değildi. En azından çözemeyeceği sorunlara dahil olmayacaktı.
Victoria onun buğulu gözlerine bakmayı kesip iyice yaklaşmış kara parçasına dikti gözlerini. Esen rüzgarın getirdiği yosun kokusunu, balıklardan gelen tuhaf kokuyu alınca Çin'de olmadığı fark etti. Kalbine bir ağrı girince gözlerine doldu yaşlar. Artık avucunun içi gibi bildiği, herkesi tanıdığı, özgür olduğu evinde değil yabancı topraklardaydı. Ablasının onu asla kurtaramayacağı topraklarda... Ölüp gitse bile haberini alması aylar sürecek topraklar...

Gemi durduğunda koruması leydisine baktı. Dolu gözlerini, titreyen çenesini, yumruk yapıp kalbini tutan ellerini görünce şaşkınlığını engelleyemedi.  Leydi Sanchez küçük kardeşinin gösterdiğinden daha duygusal, yumuşak kalpli olduğunu söylediğinde inanmakta güçlü çekmişti ancak şimdi görebiliyordu. Her ne kadar dik başlı, asilliğinden ödün vermese de hala küçük bir çocuktu. Bunu fark edince güç vermek adına gülümsedi.

"Leydim, artık inmemiz gerek." dedi yumuşak bir sesle.

Victoria, korumanın sesindeki değişikliği fark edince rahatsız olduğunu belli edercesine ona baktı. O bir leydiydi, bir Sanchez'di. Böyle bir aşağılamaya göz yummayacaktı, ne olursa olsun.
Ona doğru yaklaşıp başını kaldırdı. Gözlerindeki nemin hala durmasına karşın bakışları bir aslanınkiler kadar yırtıcıydı.

"Bana acımanıza müsaade etmeyeceğim. Ablamın yakını olduğunuz için bu seferlik bağışlıyorum fakat ikinci bir seferi tolere etmem."

Victoria bunları dedikten sonra cevabını beklemeden yanından geçip gemiden inmek için yürümeye başladı. Koruması da bir süre afallasa da hemencecik toparlanıp fazla uzaklaşmamış leydisinin peşine takıldı.
 
"Leydim, amacım..."

Victoria bir elini kaldırıp onu susturdu. Adımlarını hızlandırıp gemiden indi. Koruması da ağzını açmadan onu takip etti.

Victoria gemiden inince orta yaşlarda, asillere taş çıkartacak bir kıyafetle onları bekleyen bir adamla karşılaştı. Adam kendisini tanıtıp Boleyn adasına gidecek bir ticaret gemisine yönlendirdi onları.
Öncekinden daha kısa bir yolculuk yaparak meşhur Boleyn adasını gördüler. Gemiden inince ilk dikkatini çeken kişi bir kadındı. Öyle göz alıcıydı güneş gibi parlıyordu. Altın rengi saçlarını topuz yapmış, birkaç bukleyi serbest bırakmıştı. Güneş şemsiyesini tutan elleri her an kırılacakmış gibi narin gözükse de ona bulaşmanın büyük bir hata olacağı belliydi. Otoritesi o kadar açıktı ki Victoria bir an annesini hatırladı. Onun kadar güçlü ve güvenilir duruyordu. Victoria bundan ölesiye nefret etti.

Kadın ona yaklaşıp elini uzattı. Mavi gözleri okyanusu andıran kadının sesi bir meleğin sesine sahipti.
"Boleyn Adası'na hoş geldin, Victoria. Kendini evinde hisset."
Victoria kadının elini sıkmadı. Ona oldukça tuhaf gelen bu geleneğe uymak gibi bir niyeti yoktu. Nerede olursa olsun kimliğini korumaya kararlıydı. Başını hafifçe öne eğip onu selamladı. Bu dönem boyunca onun himayesi altında olacaktı, bu yüzden ona karşı saygılı olmalıydı. Ablasının hangi şartlar sunduğunu bilmiyordu ancak karşılıksız bir şey yapacak birine benzemeyen bu kadına karşı en ufak bir his beklememeye kararlıydı. Yalnızca Hogwarts'a gidene kadar onun yanında kalacak, şanslıysa ondan kanı hakkında bilgi alıp güçlenecekti. Bu bir işti, duygulara yer vermesinin bir faydası yoktu. O yüzden en sakin, kibar sesiyle tek bir şey diyebildi.

"Hoşbuldum, leydim."


Sayfa: 1 [2] 3