17 Nisan, 2026 09:43:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Erean Harith Grinner

Sayfa: [1]
1
Books of Neverland / Kütüphanenin Nasıl Göründüğüne Dair Referanslar
« : 22 Kasım, 2021 01:07:25 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
''Giriş Katı''



''Özel Koleksiyon/Büyücü Bölgesi''


2
Books of Neverland / William Blake'in Kadınlar Yüzünden İlk Bölünüşü Değildir Herhalde
« : 22 Kasım, 2021 00:03:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Sessizce fısıldadığı dua gibi şiir satırlarının karanlıkta odadaki tek ses olmasına izin verdi. Uyuyamıyor, uyuyamadıkça da aynı şiiri tekrar tekrar mırıldanıyordu. Küçükken de yapardı aynı şeyi. O zamanlar annesinin onu uyuturken uydurduğu hikayeleri kendine tekrardan anlatırdı, uzunca bir zamandır da bu şiirler vardı işte. Şiir yapısının içindeki düzende rahatlık buluyordu. Ona evrenin işleyiş biçiminin kendi içinde bir düzeni olduğunu ve her şeyin öyle ya da böyle kendi rayına oturacağını hatırlatıyordu. Dizeler sürprizleri olan şeyler değildi. Hele de zaten ezbere biliyorsanız. Ama belliydi hangi dizenin hangi sesle biteceği; kaç dize olacağı. Onu bu konuda şaşırtan şairlerden de hoşlanmazdı. Ne demek bir dize üç kelimeyken bir dize yedi kelimeydi, rezalet, rezalet.

''Güneş alçalıyor batıda,
Akşam yıldızı parlıyor,
Kuşlar sessizler yuvalarında,
Ben de kendi yuvamı aramalıyım,
Ay bir çiçek gibi sanki,
Göğün yüksek kameriyesinde;
Sessiz bir tatlılık içinde,
Oturmuş gülüyor gecede.''


Duraksadı. Ahşabın serin havaya bir tepki olarak çatırdamasını dinledi. Yatağında soluna döndü, yorganını yeniden üstüne doğru çekti ve duvarını incelemeye koyuldu. Çatlakları göze hoş bir tablo gibi birleşiyordu.

''Elveda sürülerin keyifle gezindiği
Yeşil tarlalar ve mutlu korular;
Kuzuların otladığı yer-''


Sözlerini bölen ses ondan bir hayli uzaktan, kütüphanenin sokağa açılan kapısından yükseldi. Birisi ardından atlı kovalar gibi kapıyı yumrukluyordu. Önce kaşları çatıldı, bir süre beklediği birisi olup olmadığını düşündü ama aklına kimse gelmedi. Yorganı üstünden attı, giyinmekle uğraşmayıp röpteşambırını üstüne geçirdi. Terliklerini ayağına giydi, ardından kapıyı açmak adına üst kata ilerledi. Serin hava tüylerinin diken diken olmasına sebep olmuştu. Yüzünde mutsuz bir ifade ile üst kata vardığı zaman kapıya yöneldi. Kapının camlarından gelen kişinin bir erkek olduğu anlaşılıyordu ama Eri kim olduğunu çıkarabilmiş değildi. İyice gerildiği sırada asasını yanına almadığına pişman olmuş durumdaydı. İlk önce kapının önündeki demir parmaklıkların kilidini açtı, ardından elini kapının kulpuna attı. Giderek ritmini artıran kalbi ve titreyen elleriyle kapıyı araladı; tüm bu gürültüye sebep olan adama baktı.

''Eri! Ah be adam, niye uyuyorsun davar gibi?''

Selam sabah vermeden içeri girmeye çalışan adam Fiona'nın kocası Mark Cevenna'dan başkası değildi. Eri, Mark'ı hiçbir zaman sevmemiş ve bunu asla yüzüne de söylememişti. Onun dışarıdan görece daha sıcak olan içeri girmesine izin verdikten sonra kapıyı kapadı, kilitledi; demir parmaklıkları da yeniden çekti. Kafası karışmış bir biçimde, sanki kendi eviymiş gibi salona ilerleyen Mark'ın peşinden gitti. Konuşmak aklına geldiği zaman kırlaşmaya başlamış bıyıklı adam çoktan tekli bir koltuğa oturmuştu bile.

''Ne oldu?''

''Elinin körü oldu. Seninki kovdu beni evden, ne olacak?''

Gözlerini kırpıştıra kırpıştıra birkaç saniye ondan on yaş büyük adama baktı. Sonra geçip çaprazındaki koltuğa oturdu. Kollarını kolluğa yasladıktan sonra ''Neden?'' diye sordu. Mark başındaki şapkayı çıkardı, diğer tarafında kalan ikili koltuğa attı. Sonra saçlarını şöyle elleriyle bir düzeltti.

''Neymiş efendim artık onunla ilgilenmiyormuşum. Kadınları biliyorsun, benle evlendiğinde ne bekliyordu bilmiyorum. Evlilik merakı gerçi, ah, işte! Evet, evet, bu olmalı. Kadınlar meraktan evlenir, erkekler yapacak başka bir şey bulamadığından!''

Eri dehşete düşmüş bir şekilde yüzünü iyiden iyiye ekşitirken Mark onu şöylece bir süzmüş, ''Uyuyor muydun?'' diye sormuş, ardından sakallı kaplı çenesiyle dizlerini gösterip ''Takım taklavat gözüküyor.'' demişti. Sarışın adamın yanakları büyük bir hızla renklenirken üstünü başını düzeltmeyi denedi, ardından ''Hazırlanıyordum.'' diye mırıldandı. ''Cinin var mı? Göster bakalım zulanın yolunu, sende hep cin vardır.''

Düşünceli bir biçimde dalgalı saçlarını kaşıdıktan sonra davetsiz misafirine baktı yeniden. Ne onunla oturmak istiyordu ne de kütüphanesinden kovacak kadar yüzü vardı. Kendini zorlukla ayağa kaldırdı, ''Buradan kaybolma.'' diye Mark'ı uyardıktan sonra yolunu mutfağa çevirdi.

Hayret edilecek adamdı şu Mark. Söylediklerinin yarısını yapacak kadar cesur değil, onu gerçekten dinleyecek insanların karşısında konuşacak kadar da aptal değildi. Bu yüzden onu dinlemiyor ve yakınında bulunacak kadar şanssızlıkla başa çıkmaya çalışıyorsanız, gazabından çekerdiniz.

Arka raflarda, bir domates sosunun arkasına saklanmış cin şişesini aldıktan sonra eline iki bardak geçirdi. Yeniden Mark'ın yanına doğru ilerlerken bu gece uyku çekip çekemeyeceğini düşünüyor ve kendi kendine dertlenmekten başka bir şey yapmıyordu.

Onu gömleğinin ilk birkaç düğmesini aralamış bulduğunda gitmeyeceğinin işaretini almıştı. Deminden kalktığı yere oturdu, aralarındaki komodinin üstüne bardakları bırakıp hızlıca doldurdu. Yarıya inmiş cin şişesini yere bıraktıktan sonra ''Eee, ne yapacaksın?'' diye sordu. ''Bir şey yapmayacağım elbette! Para bitsin bak, o zaman görüyorum ben onu kapıya dayanmış. Başında iki çocuk, ikisi de birbirinden beter. Ben olmadan nah dayanır!''

Adamın hakkında konuştuğu kişi de kendi kuzeniydi ha. Biraz alınmış bir biçimde dişlerini sıkarken ''Fiona'yı tanıyorsam ben, kapına dayanacağına annesinin evine döner.'' dedi. ''Benim de işime gelir ya! Gitmişken çocukları da alsın.''

''Aman, bir dur be! Sanki kadının bir suçu varmış gibi söylenip durma bana! Kim bilir ne yaptın yine de evden kovdu seni.''

En sonunda diline hakim olamayıp konuştuğunda, bundan pişman olmuş bir biçimde cininden birkaç yudum aldı.

''Bir şey yapmadım diyorum, ah, sizi büyütenin suçu hep bunlar! Neden dinlemiyorsun beni? Seninki delirdi diyorum, de-lir-di.''

Eri, yorgun bir biçimde alnını kaşıdı. Cinin kötü tadı boğazını ağır ağır yakıp midesini bulandırırken konuşamamış, haliyle Mark'ı susturmak adına bir şeyler de söyleyememişti.

''Zaten hep böyleler. İki yüzlerine gülmeyince kötü olan sen oluyorsun. Kadın değiller mi işte, hepsi aynı. Ha soylusuymuş ha dadısıymış!''

Kendine engel olamadan konuşmaya devam eden Mark'ın son sözleri, Eri'nin kulaklarında yankılandı. Ha soylusuymuş ha dadısıymış! Mesele bu muydu yani? Yine mi aldatmıştı Mark, Fiona'yı?

''Aldattın değil mi kadını, bütün tatava bundan?''

Mark kadehinden aldığı birkaç yudumdan sonra oturuş biçimini düzeltti. ''Aramızda kalsın. Anlarsın halden. Daha on dokuz yaşında, gonca gibi kadın.''

Ağzı açık bir şekilde Mark'ın dudaklarından dökülen sözleri dinlerken ne demesi gerektiği hakkında tek bir fikri bile olmadığını keşfetti. Kendini gevşetmek adına arkasına yaslanırken yüzünü şömineye dönmüş, Mark'ı hayatından şimdi burada çıkarıvermekle onu uyumaya ikna etmek arasında gidip geliyordu. En azından güneş doğduğunda bu meseleleri oturup düzgünce konuşabilirlerdi.

''Bak senin bile diyecek bir şeyin yok. Gördün, değil mi Stephanie'yi? O kızıl saçlara kim düşmez, tanrı aşkına?''

Hala konuşmaya devam eden Mark'a bir bakış attıktan sonra ''Nolur git ya.'' dedi. ''Çek git şuradan, hayatımdan da, ne bileyim, geçmişim ve yaşanmamış günlerimden de.''

''Ayıp oluyor! Ben sana bir arkadaşımsın diye gelmişim, sığınıyorum, senin yaptığın işe bak! Peh, ölmüş insanlık.''

''Gelmiş bana kuzenimi aldattığımı söylüyorsun!''

''Sanki sen hiç kimseyi aldatmamışsın gibi bağırma bana! İnsanın yeteneklerinin tozlanmadığını öğrenmesi gerekiyor.''

Derin iç çekişini, kadehini fondiplemesi takip etti. Ardından kadehi sehpaya bırakıp ''Mark, hadi,'' dedi: ''git başkalarının başının etini ye.''

''Gitmeyeceğim. Gecenin bu saatinde hangi tavernaya gideyim de paramı karılara kızlara yedireyim?''

Oturduğu koltuktan kalktı, röpteşambırının önünü düzeltip kemerini iyice sıktıktan sonra ''İyi!'' dedi aksi bir tavırla. ''Kal burada, ne halin varsa da gör. Sabah gözüme gözükme ama.''

Mark'ın cevabını beklemeden yatak odasına doğru ilerlerken, tüm uykusu dağıldığı gibi şiirin neresinde kaldığını da unutmuş vaziyetteydi.

3
Books of Neverland / Olmayan Ülkenin Kitaplarından Rüyalara
« : 18 Kasım, 2021 21:47:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karanlık okuma salonunu aydınlatmak için asasını kaldırıp ''Lumos.'' diye mırıldandı. Asasından yayılan zayıf ışık hemen ayağının dibindeki sehpayı ve üstündeki şamdanla kibrit kutusunu aydınlatmıştı. diğer eliyle kutuya uzandı, içinden bir kibrit çıkartıp yanındaki taraftan yaktı. Minik alevle şamdandaki iki mumu sırasıyla yaktı. Etrafın yeterince aydınlandığına emin olduktan sonra ''Nox.'' diye mırıldanıp büyüyü sonlandırmış, asasını şamdanın yanına bırakmıştı. Şamdanı aldı, ağır adımlarla merdivenlere ilerledi. Gecenin bu yarısında elbette uğursuz bir iş için cehennem köpekleri, bansheeler ve şeytanın müritleriyle beraber ayaktaydı.

Merdivenlerden indi, indi. Yatak odasının olduğu katı geçti; bir kat daha indi. Ayaklarının bastığı koridorda ilerlemeye başladı. Bu koridorda yalnızca bir kapı bulunuyor ve o kapı da, Erean'ın ''özel koleksiyonuna'' açılıyordu.

Aslına bakacak olursanız burası öyle özel koleksiyonluk falan bir yer değildi. Kütüphanenin giriş ve üst katı mugglelar içinken alt katı büyücüler içindi. Burası yeraltı şehirlerine özenir bir biçimde genişledikçe genişliyordu. Ama gerçek şuydu ki içinde Erean'ın istediği kadar kitap yoktu. Genç adam, döneminin ne kadar büyücüsü varsa buraya gelmesini, kendi eserlerini bırakmasını ya da bırakılan eserlerden faydalanmasını istiyor, ama bunu yapamıyordu.

Işıklarla aydınlatılmayı hiç kesmeyen bu gizli bölüme vardığında parmaklarını hafifçe ıslatıp mumun fitiline bastırdı, şamdanı bulduğu ilk boş yere koydu ve önündeki kitaplardan oluşan sığ denize baktı. Bilgiye olan açlık içini kemirirken, daha öncesinde bitirme fırsatı bulamadığı kitabın başına çökmek adına en köşedeki masasına doğru ilerledi.

İşte böyleydi; Olmayan Diyarların Kitapları, bunlardı.

Sandalyesini geri çekti, oturduktan sonra kendini ileri doğru ittirip masayla buluştu. Masanın üstünde otuzuncu sayfasında kaldığı görece ince kitabı büyük bir hevesle araladı. Bu bir büyücü tarafından yazılmış, denizhalkı üstüne bir kitaptı. Genç adamın kalbi heyecanla çarparken gözlerini kelimeler üstünde gezdirmeye başlamıştı.

Gün boyunca üst katta vakit geçirip geceleri buraya inmenin tek eksisi, insana bastıran uykuydu. Denizhalkının dillerini deşifre etme çabasına girmiş bir dilbilimcinin boğulup öldüğünü anlattığı kısımda, gözleri yavaştan kapanır olmuş, adamın geride bıraktığı miraslara geçtiği zaman ise dayanamayıp başını kitaba gömüvermişti.

Rüyasında, görkemli bir meşe ağacının etrafında toplanmış yedi kişi saydı. Oldukça uzakta olmalarına rağmen hepsi de ona bakıyor ve sanki ruhunun içini dahi görebiliyorlardı. Kendini biraz çıplak hissettiğini anımsadı. Soğuk bir rüzgar sarı buklelerini dağıtırken şimşekler, sanki sözleşmiş gibi aynı yere çarpmaya başladı. Her şeye rağmen huzur getiren bir görüntüydü bu.

4
Birleşik Krallık / Tanrıyla Bir Tavernada Tanıştım
« : 18 Kasım, 2021 17:39:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
-Londra, Greenwich: Giss'in Tavernası-



Havada tokuşturdukları kadehlerini geri indirdiler. Masada dört kişiydiler; Erean, Randall, Aiden ve arkadaşlarının arasında Harry olarak bilinen Henry. Bu dört arkadaş, Erean'ın teyzesi Katherine'in komşularıydılar. Randall, Katherine'in küçük kızı Fiona'nın on altı yaşına gelene kadar sevdiği tek adamdı. Aiden ve Harry kardeş olmalarının yanı sıra, Amerika'dan gelmiş Chinaski ailesinin mirasını yiyip bitirmek için yeminler etmişlerdi. Tanıştıkları o tatlı gün, bundan yıllar yıllar önce, bir Noel akşamı Katherine'in komşularını Noel yemeğine davet ettiği akşama tekabül ediyordu.

İnsanların muhabbetleri, tavernanın bir köşesinden yükselen müzik, masaların etrafında; sahnede dans eden kadınlar... Kalabalık bir gece yaşıyorlardı. Randall'ın gözleri Arathin için iyiden iyiye açılmışken Harry ve Aiden kendilerine yeni avlar aramaktaydılar. Erean ise tüm bunlardan bağımsız, konuştukça konuşuyor ve konuştuğu şeylerin ucu birbirine asla dokunmuyordu.

''Mükemmel bir eserdi. Böyle bir şeyi daha önce okuduğumu hiç düşünmüyorum. Yani elbette 'Aynı nehirde iki defa yıkanamazsın.' sözüne aşinayım ama bunun bu denli süslenip bir çocuğun bile anlayacağı dile indirgenmesi gerçekten muhteşem. Şu adam, şüphesiz, dönemin en esaslı adamlarından olmazsa ben de bileklerimi şuracıkta dikine kesiveririm.''

''Ne diyor bu?''

Randall, en sonunda işlemeli bir saat gibi hiç durmadan dönüp duran Erean'ı durdurarak konuştu. İşaret parmağı Erean'ı gösteriyordu ama sözleri Harry'e idi.

''Asla bilmiyorum. En son dün niye beni ektiğini sormuştum.''

Erean, nefes almaksızın konuşmaktan kızarmış yanaklarını rahatlatıp kuruyan boğazını yeniden nemlendirmek adına cininden birkaç yudum aldı. Ardından dudaklarını yeniden konuşmak için araladı ama saniyeler içinde gözüne takılan succubus karışında bütün sözleri zihninden silinip gidivermişti.

Evet, bu denli güzel bir kadın ancak bir succubus olabilirdi. Ufak, sivri bir burun; öfkeli bakan yeşile çalan gözler, diğer kadınlara baktığınızda görece kalın kalacak kaşlar, gevşek bir kalp gibi işlenmiş biçimli dudaklar; bir topuz halini almaya zorlanmış altın sarısı saçlar... Bembeyaz tenindeki yanakları kızıllaşmış, bağrını açıkta bırakan, koyu yeşil ve siyah renklerinden oluşturulmuş bir elbise, köprücük kemiklerinin üstünü kapatmaya çalışan ince bir tül... Erean ona baktığında, kıyamet kopmuş gibi hissetti. Vücudundan akıp geçerek onu olağanüstü güçlerle ödüllendirmiş tüm o büyü bir anda harekete geçip her minik zerresinde ayrı ayrı patlamış, içtiği şarap ona zehir olup iç organlarını ölesiye kavurmuştu. Kadının bir masaya hiç çekinmeden oturuşunu, etrafındaki erkeklere hiç aldırmadan hemen karşısındaki, bıyıkları kırlaşmaya başlamış, takım elbisesinin içindeki adamı azarlamasını izledi. Konuşurken dudakları öyle ilahi bir hal alıyordu ki Erean ruhunu oracıkta şeytana satıverir, karşılığında da bir kere bile olsun kadının gül tenini parmaklarında hissedebilmeyi dilerdi.

''Sana diyorum! Şimdiden sarhoş mu oldun?''

Omzuna dokunan el onu tüm bu hülyalardan çekip çıkardı. Kendine gelmek için gözlerini birkaç defa kırpıştırdı. ''Ne oldu?'' Öyle dalgın, öyle kendinden habersiz konuşmuştu ki konuştuğunun farkında bile değildi.

''Randall'ınki bu gece yok galiba. Gidelim diyoruz.''

Aiden'in sözlerine sadece baş sallamakla yetindi. Onu uyandırması adına kadehindeki son yudumları içti; kendine ait succubusuna bir kere daha baktı. Şans o ya, göz göze gelmişlerdi. Yerine öylece mıhlanırken ''Eğer Tanrı gerçekse böyle bir şey olmalı.'' diye mırıldandı.

5
Books of Neverland / Arathin Üzerine
« : 18 Kasım, 2021 14:10:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
''Sonra kadın dans etmeye başladı. Ben ömrümde o kadar güzel dans eden kimseyi görmedim.''

Şarabından bir yudum aldı. Randall hiçbir zaman iyi bir anlatıcı değildi. Üstelik bu sefer anlattığı konular da fazlaca sıkıcıydı. Kırmızıya bulanan dudaklarını diliyle şöyle bir temizledikten sonra ''Öyle mi?'' diye sordu. Yüzünde sahte bir ilgi vardı.

''Öyle. Kıvırcık saçları öyle güzel uçuyordu ve ayakları öyle ustaca hareket ediyordu ki avlanmakta olan bir kediyi izliyorsun sanırdın.''

Mesele şu Greenwich'e doğru giderken solda kalan meyhanede çalışan, Yunan asıllı bir kadındı. Eri şimdi adını hatırlamıyordu ama Annabelle ya da Annabeth tarzı bir şeyler olduğuna yemin edebilirdi. Doğrusunu isterseniz öyle çok hatırlanacak bir şeyi yoktu. Daha doğrusu, Erean beğenememişti. Randall ise yaklaşık iki aydır eline geçen en küçük miktardaki parayı orada yeme gibi bir alışkanlığa sahip olmuştu.

Erean'dan birkaç yaş büyük Randall, bıyıklarını şöyle bir düzelttikten sonra ''Onunla bu gece konuşacağım.'' dedi. ''Sen de gel.''

Ani gelen teklifte hiçbir sürpriz yoktu. Erean'ın verdiği cevap da hiç şaşırtıcı olmayacaktı.

''Olur, gidelim. Kendime yeni bir gömlek diktirdim. Giymek için bahane arıyordum zaten.''

Krem rengine çalan, kenarları ince işlemeli gömleğini hatırlayınca yüzünde güller açtı. Erean'ın parasını harcayan üç şey vardı; kıyafetin her türlüsü, kitaplar ve onu eğlendirebilecek herhangi bir şey. Bu gömlek de son eğlencesi olmuştu işte.

''Ben sana diyorum ki seni bir meyhaneye götüreceğim, sen bana diyorsun ki yeni gömleğimi giyeceğim. Kendini kime beğendirmeye çalışıyorsun anlamıyorum ki.''

Elindeki şarap kadehini elinde bir iki çevirdikten sonra ''Sevgili Randall,'' diye mırıldandı:

''beni beğenmesi gereken tek kişi ancak yine benim. Siz takdir edin.''

Randall'ın dudaklarından bir kıkırdama döküldü, arkadaşının omzuna dostça vurdu:

''Öyle olsun. Arathin'in gözü sana kayarsa fena bozuşuruz ama.''

Demek kadının adı Arathin'di. Garip isimdi, kulağa güzel geliyordu ama. Şarabından bir yudum daha aldıktan sonra ''Ne münasebet.'' diye homurdandı. ''Güzellik anlayışımız o kadar farklı ki senin siyah dediğine ben beyaz desem yeridir.''

''Hayır, sen illa bir şeylere muhalefet olmak istiyorsun.''

Randall'ın söylenmeye başlamasıyla elindeki kadehi ortalarındaki sehpaya bıraktı, bir parmağını saçlarına daldırıp tam sevdiği gibi kıvırcık bir tutam buldu. Sif'in altın saçlarından ilham alınarak tasarlanmış gibi duran buklesiyle oynarken, Randall'ın onun hakkında söylenmeye devam etmesini dinlemekle cezalandırılmıştı.

6
Books of Neverland / Havuç Çorbası, Kütüphane Burası
« : 18 Kasım, 2021 13:18:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kaliteli Arap kağıdına sarılmış tütününü küllüğe bıraktıktan sonra, yağmur damlalarının süslemekte olduğu cama baktı. Köpek havlamaları ve insan sesleri birbirine karışıyor, arabacıların gürültüleri kulak tırmalıyordu. Londra'nın ortasında bir kütüphane işletmeye çalışmak zor işti.

Dudaklarının arasından dökülen sigara dumanı çeşitli şekiller alarak havaya yükselirken odasının kapısı tıklatıldı. Arada sırada etrafı temizlemeye gelen kuzeni Josephine işini bitirmiş olmalıydı. Sigarasına yeniden davrandı, dudaklarının arasına yerleştirip kapıya doğru döndü.

''Gir.''

Kendi odası ilan ettiği, aslında bir süpürge dolabından çok da geniş olmayan odanın kapısı açıldı. Elinde lekeli bir bez, yüzünde hareket etmekten belirmiş ter damlaları ve kızarmış yanaklarla Josephine kapı girişinde duruyordu.

''Sana yemek bıraktım. Hiç kendine dikkat etmiyorsun. Soğutmadan ye onu.''

Oturduğu yataktan kalktı, sigarasından derin bir nefes çekip dudaklarının arasından aldı. Yüzüne bir gülümseme yerleştirdi. ''Teşekkür ederim 'Fin'. '' Josephine önüne düşen kıvırcık, siyah buklelerini yüzünden çekti. ''Söylediklerimi duymazlıktan gelme. Sana havuç çorbası yaptım. Üşüteceksin bak. Zaten tiril tiril giyiniyorsun.''

Dramatik bir iç çekiş, ''Tamam.'' diye aniden çıkışmasıyla sonlandı. ''Tamam içeceğim çorbanı.''

Her zaman biraz hastalıklı görünmesine sebep olacak kadar beyaz tenli olan kadın elindeki kirli bezle Erean'ın omzuna vurdu. ''Aksileşme bana.'' Sigarasını yeniden dudaklarının arasına sıkıştırdı. Çıkabilmesi için Josephine'in uzaklaşması gerektiğinden eliyle ileriyi gösterdi. Kuzeni birkaç adım geriledi, sol duvara yaslandı. Eri, arkasından kapıyı kapatarak yatak odasından çıktı.

''Sana söylediğim gibi el yazmalarının olduğu rafları siler silmez kurulamayı unutmadın değil mi? Kalitesiz mürekkepler kolay dağılıyor, kolay uçuyor, biliyorsun.''

''Ben senin hizmetçin değilim. Randall'la yediğin paraları biriktir de kendine bir tane tut.''

Josephine, Erean'ın kırıtır adımlarla kendisinden uzaklaşmasını izledi. Çocukluğundan beri ince yerlerde yürüyüp dengesini kurmaya çalışmış insanların sahip olduğu o salık adımlara sahipti. Sıkıntıyla iç çektikten sonra kuzeninin peşinden koşturdu.

''Erean.''

Erean, Josephine'in söylenmeye devam edeceğini bildiğinden durmadı, dönüp arkasına da bakmadı. Alt kattaki mutfağa doğru adımlarken yere düşürdüğü sigara küllerini ayaklarının altında ezip Josephine'in görmemesini sağladı.

''Eri. Sana diyorum.''

Mutfak kapısına ulaştığında bir elini işlemeli tokmağa atmıştı. Duraksadı, sigarasını dudaklarının arasından çekti. ''Efendim?''

''Ollie'ye öğreteceksin değil mi İtalyancayı?''

Onaylar bir mırıltı çıkardı. Ollie, daha doğrusu Oliver, Josephine'in biricik oğluydu. Her ne kadar Erean ondan öyle çok hoşlanmasa da Josephine'in ona yaptığı ufak tefek yardımlar karşısında oğluna İtalyanca öğretmeyi çok görmeyecekti.

''Evet, evet, öğreteceğim. Şimdi şu lanet çorbamı içmeme izin verecek misin, yoksa soğusun mu?''

Josephine, üst kata çıkan merdivenlere yollanırken ''Bugün aksiliğin üstünde!'' diye bağırdı.

''Bağırma! Kütüphane burası!''

''Kütüphaneymiş! Ardımın kütüphanesi!''

Yüzünde bir sırıtışla kuzeninin ortadan kaybolmasını izledi. Sonra döndü, mutfak kapısını aralayıp içeri girdi. Sigarasını bulduğu ilk kovanın içine attıktan sonra masanın ortasına yerleştirilmiş tencerenin kapağını araladı. Havuç ve maydanozun mis gibi birleşmesinin tatlı kokusu tüm ruhunu ele geçirecek gibi olmuş, Erean heyecanla kendine bir kaşık kapıp çorbanın tadına bakmıştı. Bunu yapar yapmaz yüzünü buruşturdu; meh, çok tuzlu. Zorlukla yutkunduktan sonra çorbanın rengine hayran hayran baktı. Keşke gördüğü her şey bu kadar güzel olsaydı.

7
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 18 Kasım, 2021 12:53:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Erean Harith Grinner-Toby Regbo

8
Yetişkin Karakter Başvuruları / Erean ''Eri'' Harith Grinner
« : 18 Kasım, 2021 12:32:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ad: Erean Harith Grinner
Yaş: 26
Karakterin Temel Kişilik Özellikleri:

Erean, hayatta gördüğünüz en konuşmaya meyilli insanlardan birisidir. Konuşur. Su içmeye çalışırken ded konuşmaya çalışır. Gergin olduğunda konuşur. Neşeli olduğunda da konuşur. İçine kapanıp dudaklarını tek bir kere bile aralamadığı dönemler, sadece öfkeli olduğu zamanlardır. Lakin pasif agresif bir insan olduğu gerçeği de bulunduğundan, muhtemelen size söylenmek yerine kaçıp kendi kendine bir zarar verecek işlere girişir. Ailenin şımarık çocuğu olarak yetiştiğinden hiçbir şeyden gerçekten mutlu olmaz. Ona keyif verecek her türlü işin peşinden emekle koşar. Kitaplara ve tarihe olan sevgisi, babasının ölümüyle teyzesinin yanına yerleştiğinde karşılaştığı kütüphane ile başlamıştır. Onların her türlüsüne değer verir ve en büyük korkusu, herhangi bir kitabın üstüne bir bardağın konulmasıdır. Konuşurken eli kolu çok durmaz, sürekli bir hareket halinde olmayı, sizinle muhattap olmaya çalışırken iş yapmayı sever. Dillere olan yatkınlığı oldukça fazla olduğundan, elinde bulunan yabancı dildeki kitapları kendisi çevirmeye çalışır. Çok fazla sigara içer, çok fazla kaş çatar. Yine de gülümsemesini insanlardan öyle çok esirgemez. Kılıçlara bayılır, eline bir tanesi öyle çok yakışmaz ama eğer eline alma fırsatı bulursa oynamayı deneyecektir. Parmakları ince işler için becerikli olsa bile dikkat dağınıklığı sebebiyle çok sakatlık çıkarması mümkündür.

Karakterin Kısa Geçmişi:

Erean, aslında bir Grinner değildir. Safkan bir aileden gelen ve ailesinin tüm karşı çıkışlarına rağmen bir Muggle ile evlenen Ophelia, evliliklerinin üçüncü yılında kocası Hal'i bir büyücü -Adrien Cain Coldwater- ile aldatmış ve bunun sonucu olarak Erean doğmuştur. Ama Erean, Hal tarafından kabul edilmiş ve soyadının devamını getirme yükümlülüğünde bırakılmıştır. Çiftin tek çocuğu olduğu için evde dediği her şey yapılmış, Hal kendi çocuğu olmadığını bile bile onu kendi ailesinden hiçbir zaman ayırmamıştır. Zaten bu durum, Hal, Ophelia ve Adrien arasında kalmış; bu sarışın çocuğun neden sarışın olduğu iki ailenin de yaşlı üyeleri tarafından merakla öğrenilmeye çalışılsa da saklanmıştır.

On dört yaşına girdiğinde babasını kaybetmiş, bunun sonucu olarak annesi Ophelia ile beraber teyzesi Katherine'in yanına yerleşmiştir. Burada kuzenleri Fiona ve Josephine ile beraber büyümüş, aynı dönem ilgi alanına sadece kadınların girmediğini fark etmiş ve bunu bir suç olarak kabul edip içine gömme kararı almıştır.

Hiçbir zaman iksirde ya da lanetlerde başarılı olamamış ama biçim değiştirme ve tılsımlar konusunda en azından ailede üstüne tanınmasına izin vermemiştir.

Eğitim hayatı sona erdiğinde, bunun böyle olmaması gerektiği kararını alarak kendini yetiştirmeye devam etmiş, teyzesinin kocasının -Pulsifer Hallworth- ve biyolojik babasının el altından desteğiyle, babasından kendine kalan mirası birleştirerek kendisinin de içinde yaşadığı bir kütüphane kurmuştur. Bu kütüphanenin özel bir yanı vardır; sadece bilindik insanların kitaplarıyla dolu değildir. Eğer yazmış olduğunuz bir kitabınız varsa, bu kitap köpeğinize ne kadar sinirlendiğiniz hakkında olsa bile, bu kütüphaneye getirebilir, kaydettirdikten sonra istediğiniz rafa yerleştirebilirsiniz.

İstediğim Meslek: Bir kütüphaneci. Kütüphanenin adı 'Books of Neverland' olsa tadından yenmez.

Büyü Yatkınlıkları:

Biçim Değiştirme: 12
Lanetler: 3
Tılsımlar: 12
İksirler: 3

Örnek RP:

Kütüphanenin sessiz, tozlu ve sakin atmosferi, kapının her açıldığında özenle yaptığı gibi gıcırdamasıyla bozulmuştu. Elindeki 'Hygard'ın Yazıtları' adını vereceği bir grup İskoç Galcesi metni çevirmeye çalışırken gözlerini bozmaya yaklaşan Eri, başını kaldırmış, kimin onu bu önemli işten alıkoyduğunu merak ederek kaşlarını çatmıştı. Eli kolu mürekkep içinde, zaman zaman burnunu kaşıdığından burnunda ufak bir leke, gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıyrılmış, gözleri odaklanmaktan kızarmış bir biçimde, gelecek misafirini bekliyordu.

Kapıdan içeriye ürkek adımlarla bir oğlan girdi. Boyu Eri'den fazlaca kısaydı ama onun o yaşlarda olduğu döneme göre de bir hayli uzun kalıyordu. Çenesini kaplayan tüyler yeni yeni çıkmaya başlamış gibiydi ama yine de dudaklarının kenarlarında tütün içmekten oluşan o çizgiler vardı. Önce başındaki şapkasını çıkardı, ardından çekingen gözlerle etrafı süzmeye koyuldu. Eri ve bu genç yazarın bakışları ilk defa buluştuğunda, masanın arkasındaki adam hevesle gülümsedi. O böyle yapınca gözleri de ışıldamıştı.

''Merhaba genç adam, sana nasıl yardımcı olabilirim?''

Elindeki tüy kalemi bıraktı. Elini geri çekerken minik mürekkep şişesini devirmiş, sarı parşömen kağıtlarını büyük bir hızla kaplayan kaliteli siyah mürekkebin masanın kenarına doğru uzanıp ayakkabılarına damlamakta olduğunu fark etmemişti. Üstelik saatlerdir uğraştığı onca iş de boşa gitmiş sayılıyordu ve... Erean henüz bunun farkında değildi.

''Ben... Bir kitap bırakacaktım. İnsanların kitaplarını aldığınızı duydum.''

Yeni bir kitap! Bundan daha iyisine zor rastlanır.

''Evet, elbette, demek bir yazarsın, ne güzel! Geç otur.''

Masasının karşısında kalan iki koyu yeşil koltuktan sağ taraftakini gösterdi.

''Günün bu kadar erken saatinde kimseyi beklemiyordum.''

Çocuğun tedirgin adımları ona doğru uzanırken Erean başını masasına çevirdi. Siyah mürekkebin altında kaybolmakta olan kelimelere, büyük bir umutsuzlukla baktı. Hayattan, şu mürekkepten ve geri kalan her şeyden nefret ediyordu. Dilini dişlerinin keskin taraflarında dolaştırırken mürekkeple kirlenmiş parşömenleri bir kenara kaldırdı, sandalyesinin arkasında asılı duran havluyu -Erean bu tür durumlar için her zaman hazırlıklıydı.- eline aldıktan sonra masaya bastırdı.

''Orduya katılmadan önce teslim etmek istedim. Bu kitaptan başka hiçbir şey hatırlamayacak adımı.''

Koyu kahverengiye çalan havlunun giderek siyaha bulanmasını izlediği sırada duyduğu bu sözler tüylerini diken diken etmişti. Boğazındaki yumruyu yok etmek amacıyla kendini yutkunmaya zorladı. Çocuk, diye betimlemekten fazlasını yapamayacağı bu genç adama alttan alttan baktı.

''Ordu için fazla genç değil misin?''

''Sen burada olmak için fazla yaşlı değil misin?''

Omuzlarına inen gerginlik pelerinini savuşturmak adına dişlerini birkaç defa sıkıp gevşetti. Dudaklarını ağır ağır ıslattıktan sonra ''Kitap.'' dedi:

''Ne hakkında?''

O zamana kadar çocuğun taşımakta olduğu çantayı fark etmemişti. Ona uzanmasını, içinden sadece bir parmak kalınlığında müsveddeler çıkarmasını izledi. Bir kapağı yoktu, sayfalar numaralandırılmamış ya da birbirine tutturulmamıştı. Gergin bir biçimde ensesini kaşıdıktan sonra kendisine uzatılan kağıtları eline aldı. İlk sayfanın başına, okunması fazlaca zor bir yazıyla 'Londra'da Hayatta Kalamamanın Bin Yolu' yazıyordu. Eğer karşısındaki insanın bu denli alıngan olmadığını düşünseydi, bu başlığa gülümserdi.

''Okumak için kesinlikle sabırsızlanıyorum.''

Yeni çektiği parşömene, bu sefer ucunda bir kömür olan ahşap bir kalemle, sonrasında temize geçirmek adına kitabın başlığını not aldı.

''Adını öğrenebilir miyim?''

Genç adam, çatlak bir ses tonuyla ''John Smith.'' dedi. Ne talihsiz bir isimdi. Yalnızca sahte kimlikler için hatırlanacaktı. Erean, bu kadar basit isimleri kimliğe saygısızlık olarak görürdü. İnsan kendi adını seçemeyecekse, daha neyi seçecekti ki şu dünyada?

Başlığın altına temiz bir el yazısı ile 'John Smith' yazdı; sayfanın başına tarihi ekledi. Yazarın adının altına, sonradan düzeltmek adına kitabın numarasını karaladı.

''İşte bu kadar.'' Kendi kendine mırıldandı, ardından başını kaldırıp gülümseyerek John'a baktı.

''Kitabını gidip istediğin rafa yerleştirebilirsin.''

Genç adam başını iki yana salladı, biraz etrafa bakındı. Oturduğu koltuğu kirletmekten çekinir gibi sırtını hafifçe doğrulttu. Dizlerine yasladığı dirseklerini önüne atıp parmaklarını birbiriyle kavuşturdu.

''Hayır. Siz en çok uğranılan rafa yerleştirin. Göze çarpsın istiyorum. İnsanlar beni hatırlamanın bir yolunu bulmalı.''

Erean bu sefer dikkatli bir biçimde sandalyesinden doğruldu. Elindeki kağıdı masanın görece temiz bir tarafına bıraktıktan sonra, daha az mürekkepli olan elini John Smith'e uzattı.

''Anlaştık Bay Smith. Eserinize iyi bakacağımdan emin olabilirsiniz.''

Genç adam, yerinden doğruldu; gevşek bir biçimde Eri'nin elini sıktı.

''Teşekkürler.''

Geldiğinden beri hiç gülümsememiş yüzü önce gevşedi, sonra Eri'ye kısa bir gülümseme armağan etti.

''Kendinize iyi bakın. Topraklarımıza da öyle.''

Güven vermeye çalışır gibi başını salladı. Genç adamın parlaklığı çoktan sona ermiş, ona meşenin en güzel tonunu andıran kahverengi gözlerine baktı. ''Elbette. Sen-'' Duraksadı, gözlerini birkaç defa kırpıştırdı. ''Siz de öyle.''

Kütüphane, yeniden tümüyle Erean'a kaldığında, sarışın adam masanın üstündeki dağınıklığa baktı şöyle bir. Omuzları bu durumdan yorulmuş bir biçimde düştü, yorgunlukla alnını ovuşturdu. Elbette orayı temizleyecekti, ancak önce gidip yeni değerli eserini güzelce bir rafa yerleştirmesi gerekiyordu.


Sayfa: [1]