1
Hogwarts Zindanları / Ynt: Gri Yankı
« : 27 Mart, 2022 01:03:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Rosalind, kendi halinde yazarlık ile uğraşmaya başlamasından ölümüne kadar pek çok hikaye yazmıştı. Kimisi kendinden bir parça taşırken, kimisi olmak istediği kişi ya da bulunmak istediği bir yeri anlatmıştı paragraflarca ancak hiçbir zaman kendini anlatmamış, anlatamamıştı. Sözcükler bir türlü parşömen parçasına dökülmek bilmemişti zihninden. Bazen, içinden geçenleri kimseye açamayacağını düşündüğü anlarda denemişti bunları yazmayı, ama her seferinde parşömen parçasını buruşturup atmıştı. Neden kendini anlatacaktı ki hayal gücüyle yaratabileceği topraklarda dolaşmak varken? Neden güvenli bölgesinin kapılarını aralayacaktı aptal bir bunalım uğruna? Düşüncelerinin zihninde güvende olduğuna inanıyordu, bir başkasını ilgilendirmezdi. Fakat bunun yanlış olduğunu, çok değer verdiği o ‘güvenli bölge’si tarafından yavaş yavaş zehirlenmeye başladıktan sonra anlayacaktı. Kontrol halen kendi ellerindeyken cazip bir seçenekti düşünceler âleminde yaşamak, çünkü dünyevi yaşantının bunaltıcı temposundan yalnızca o zaman uzaklaşabiliyordu kısmen de olsa.
Derken bir şeyler üst üste binmeye başlamış, sahip olduğu duvarlar fazla yüke maruz kalmıştı, dolayısıyla çatlamaları kaçınılmazdı. Zihnindeki uğultularla o zaman tanışmıştı Rosalind, ve sesler içeride birileri işkence lanetine maruz bırakılıyormuş gibi çığlık atıyordu adeta. Bir şeyler tersti, ne kadar süre bu şekilde yaşadığınıysa hatırlamıyordu; tek bildiği artık kafasını koparıp atmak istediğiydi, hiçbir şey düşünmek istemiyordu, sessizliğe ve en çok da huzura ihtiyacı vardı. Tabii, kimse içinde kopan bu tufanları görmedi, bozulmuş kişiliğinin bir parçası bildiler beceriksiz dışavurumlarını. Ve arkasından ‘o kız hasta’ dediler.
Haklılardı belki de, hastaydı gerçekten ama ne zaman bundan şikâyet etmişti ki?
Perde arkası pek çok insanın umurunda değildi, kendi doğrularına göre yargılar, etiketler yapıştırır ve buna göre yaşamalarını isterlerdi. Rosalind hiçbir zaman o dar korseleri giyip sosyeteye mükemmel kız evlat izlenimi veren biri olmak istememişti, evet, gözlerin onun üzerinde olmasını severdi ancak işin içine zorunluluk girdiği zaman bundan nefret ediyordu. O sadece yazar olmak istemişti, adının kapağın üstünde olup olmaması önemli değildi -ki zaten bulundukları dönem gereği böyle bir şey söz konusu bile olmazdı- ve bir kişinin bile olsun okuduğunu görmek yeterdi ona. En azından düşünceleri birilerine ulaşmış olacaktı.
Bu hayali hiçbir zaman gerçekleşmedi ve gerçekleşemeyecekti de; Rosalind Faith Lacroix, 1 Eylül 1865 Tarihinde öldü, yani bedenen.
Bir şeyler onu buraya, Hogwarts’a, bağlı tutmuş, gidememişti annesinin ona anlattığı büyülü bahçeye. Yeterince istememişti belki de ölümü ya da sadece korkmuştu. Her şeyin, sevdiklerini ve yaradanın ona sunduğu nimetleri terk etmenin, bir bedeli vardı; o ise bu eyleminin sonucunda lanetli bir hayatla cezalandırılmıştı, artık dünyevi yaşamın bütün zevklerinden mahrumdu, çikolatanın tadını o kadar özlemişti ki! Ama en kötüsüyse yazamıyor oluşuydu, kaçmak istediği düşüncelerinin içine geri dönüşü olmaz bir biçimde saplanmıştı. Ödediği en ağır bedel işte buydu.
Yine gümüş nedamet yaşları döktüğü elem dolu bir gecede amaçsızca süzülüyordu Hogwarts’ın her bir köşesindeki örümcek ağına kadar ezberlediği bahçeye bakan koridorlarında. Bulutları delip göklere uzanan kulelerle dans eden rüzgârın uğultusu, feryat eden bir Banshee’nin çığlıkları gibi yankılanıyordu bilinmeze uzanan arazide. Rosalind, ayazın bir zamanlar teninde yarattığı etkiyi hatırlamaya çalışmıştı, betimleyebilecek doğru kelimeleri bulabiliyor olsa da bir porselen bebek kadar hissizdi, kaybettiklerinden bir diğeri.
Baharda açan beyaz zambaklar kadar tanıdık bir melodi erişti kulaklarına, saydam bedeninin o tarafa süzülmesine izin verdi adlandıramadığı bir duygu ile. Sözlerini biliyordu, defalarca duymuştu. Yaklaştıkça daha da yükseldi melodi, kendisi de eşlik ediyordu şimdi istemsizce. Yaşayan hiçbir varlık bulunmadığı için boş denebilecek bir odaya kadar sürdü yolculuğu, usulca yaklaştı içerdekinin yanına.
Hayalet kız kardeşlerin şarkısının bu dünyadan olmayan tınısı tüm şatoda yankılanacaktı.[/justify]
“For the moon never beams, without bringing me dreams
Of the beautiful Annabel Lee;
And the stars never rise, but I feel the bright eyes
Of the beautiful Annabel Lee;
And so, all the night-tide, I lie down by the side
Of my darling—my darling—my life and my bride,
In her sepulchre there by the sea—
In her tomb by the sounding sea…”
Of the beautiful Annabel Lee;
And the stars never rise, but I feel the bright eyes
Of the beautiful Annabel Lee;
And so, all the night-tide, I lie down by the side
Of my darling—my darling—my life and my bride,
In her sepulchre there by the sea—
In her tomb by the sounding sea…”
Rosalind, kendi halinde yazarlık ile uğraşmaya başlamasından ölümüne kadar pek çok hikaye yazmıştı. Kimisi kendinden bir parça taşırken, kimisi olmak istediği kişi ya da bulunmak istediği bir yeri anlatmıştı paragraflarca ancak hiçbir zaman kendini anlatmamış, anlatamamıştı. Sözcükler bir türlü parşömen parçasına dökülmek bilmemişti zihninden. Bazen, içinden geçenleri kimseye açamayacağını düşündüğü anlarda denemişti bunları yazmayı, ama her seferinde parşömen parçasını buruşturup atmıştı. Neden kendini anlatacaktı ki hayal gücüyle yaratabileceği topraklarda dolaşmak varken? Neden güvenli bölgesinin kapılarını aralayacaktı aptal bir bunalım uğruna? Düşüncelerinin zihninde güvende olduğuna inanıyordu, bir başkasını ilgilendirmezdi. Fakat bunun yanlış olduğunu, çok değer verdiği o ‘güvenli bölge’si tarafından yavaş yavaş zehirlenmeye başladıktan sonra anlayacaktı. Kontrol halen kendi ellerindeyken cazip bir seçenekti düşünceler âleminde yaşamak, çünkü dünyevi yaşantının bunaltıcı temposundan yalnızca o zaman uzaklaşabiliyordu kısmen de olsa.
Derken bir şeyler üst üste binmeye başlamış, sahip olduğu duvarlar fazla yüke maruz kalmıştı, dolayısıyla çatlamaları kaçınılmazdı. Zihnindeki uğultularla o zaman tanışmıştı Rosalind, ve sesler içeride birileri işkence lanetine maruz bırakılıyormuş gibi çığlık atıyordu adeta. Bir şeyler tersti, ne kadar süre bu şekilde yaşadığınıysa hatırlamıyordu; tek bildiği artık kafasını koparıp atmak istediğiydi, hiçbir şey düşünmek istemiyordu, sessizliğe ve en çok da huzura ihtiyacı vardı. Tabii, kimse içinde kopan bu tufanları görmedi, bozulmuş kişiliğinin bir parçası bildiler beceriksiz dışavurumlarını. Ve arkasından ‘o kız hasta’ dediler.
Haklılardı belki de, hastaydı gerçekten ama ne zaman bundan şikâyet etmişti ki?
Perde arkası pek çok insanın umurunda değildi, kendi doğrularına göre yargılar, etiketler yapıştırır ve buna göre yaşamalarını isterlerdi. Rosalind hiçbir zaman o dar korseleri giyip sosyeteye mükemmel kız evlat izlenimi veren biri olmak istememişti, evet, gözlerin onun üzerinde olmasını severdi ancak işin içine zorunluluk girdiği zaman bundan nefret ediyordu. O sadece yazar olmak istemişti, adının kapağın üstünde olup olmaması önemli değildi -ki zaten bulundukları dönem gereği böyle bir şey söz konusu bile olmazdı- ve bir kişinin bile olsun okuduğunu görmek yeterdi ona. En azından düşünceleri birilerine ulaşmış olacaktı.
Bu hayali hiçbir zaman gerçekleşmedi ve gerçekleşemeyecekti de; Rosalind Faith Lacroix, 1 Eylül 1865 Tarihinde öldü, yani bedenen.
Bir şeyler onu buraya, Hogwarts’a, bağlı tutmuş, gidememişti annesinin ona anlattığı büyülü bahçeye. Yeterince istememişti belki de ölümü ya da sadece korkmuştu. Her şeyin, sevdiklerini ve yaradanın ona sunduğu nimetleri terk etmenin, bir bedeli vardı; o ise bu eyleminin sonucunda lanetli bir hayatla cezalandırılmıştı, artık dünyevi yaşamın bütün zevklerinden mahrumdu, çikolatanın tadını o kadar özlemişti ki! Ama en kötüsüyse yazamıyor oluşuydu, kaçmak istediği düşüncelerinin içine geri dönüşü olmaz bir biçimde saplanmıştı. Ödediği en ağır bedel işte buydu.
Yine gümüş nedamet yaşları döktüğü elem dolu bir gecede amaçsızca süzülüyordu Hogwarts’ın her bir köşesindeki örümcek ağına kadar ezberlediği bahçeye bakan koridorlarında. Bulutları delip göklere uzanan kulelerle dans eden rüzgârın uğultusu, feryat eden bir Banshee’nin çığlıkları gibi yankılanıyordu bilinmeze uzanan arazide. Rosalind, ayazın bir zamanlar teninde yarattığı etkiyi hatırlamaya çalışmıştı, betimleyebilecek doğru kelimeleri bulabiliyor olsa da bir porselen bebek kadar hissizdi, kaybettiklerinden bir diğeri.
Baharda açan beyaz zambaklar kadar tanıdık bir melodi erişti kulaklarına, saydam bedeninin o tarafa süzülmesine izin verdi adlandıramadığı bir duygu ile. Sözlerini biliyordu, defalarca duymuştu. Yaklaştıkça daha da yükseldi melodi, kendisi de eşlik ediyordu şimdi istemsizce. Yaşayan hiçbir varlık bulunmadığı için boş denebilecek bir odaya kadar sürdü yolculuğu, usulca yaklaştı içerdekinin yanına.
Hayalet kız kardeşlerin şarkısının bu dünyadan olmayan tınısı tüm şatoda yankılanacaktı.[/justify]
