İnsanlar bütünü dışarıda gördü, görmek istedikleri biçimde, bakabildikleri kadar ve canları istediğince. Dört kız kardeşin ailesiyle ettiği sessiz sakin veda ve her birinin yüzlerini süsleyen hafif korkuyla karışmış bıkkınlık, etraflarına ailelerinden uzaklaşmanın sıkıntısı ve belki de özlem olarak yansıdı, en küçük olanlarının yarıya inmiş göz kapakları okulda karşılaşacağı insanların korkusuyla geçirdiği uykusuz gecenin hediyesi değil de, öylesine bir hareketmiş gibi algılandı. Onun büyüğü olan Cecilia ise insanları izleyerek bir önceki gece sabahlamasının mantığına nasıl yattığını sorguluyordu; tarttığı terazide dört saatlik enerjiye nasıl baskın geldiğini merak ediyordu.
Trenin düdüğü acele etmelerini hatırlatırken ironik bir şekilde aralarında en enerjik olanlarını, bir önceki gecesini korkarak değil de çıkaracağı kaosları, gerçekleştireceği katliamları hayal ederek geçiren Rosalind'in peşine takıldı uykusuz ikili, kendi melodramasında kaybolmuş Lorraine'i geride bıraktılar.
Uykusuz olduğunuzda dünya sisler altında bir labirenttir, düşmanın dosta karıştığı bir savaş alanıdır. Düşünceleriniz bile kulağınızın dibinde emanet gazetesinin son sayısını satmak isteyen çocuk işçiler gibidir; beyniniz Londra'nın gün ışığında gizlediği en karamsar köşelerini halka açtığı geceler gibi size gösterir bütün düşüncelerinizi ve bağırdığı hiçbir manşet iç açıcı ya da umutlu değildir.
"En İyi Arkadaşını Kaybettin!" "Hiçbir İşe Yaramıyorsun" "Başka Biri Olman Gerekmiyor Muydu?"Kızarmış gözlerini ovuşturdu Cecilia ve Cumartesi sabahı gazetesini öfkeyle yere fırlatan, "
Safsata! Tamamen safsata!" bağırışıyla hafta sonunun açılışını sağlayan babasını taklit ederek kovmaya çalıştı düşüncelerini; beyninin sınırlarına ittiğini, kaba sözlerini kullanarak kovaladığını hayal etti.
Kompartımana ulaştıklarını ancak açılalı kayda değer bir süre geçmişe benzeyen kapısına bodoslama girdiğinde fark etti genç kız, Rosalind'in pis kahkahasına kaşlarını çatarak karşılık verdi. "
Kahve," diye homurdandı kendini cam kenarına atarken, "
koyu, çok koyu kahve. Bir de bisküvi. Ama kahve." Kelime haznesi enerjisini unuttuğu yerde kalmıştı.
Gözleri yeniden boşluğa dalmadan ve oksijen israfı olduğuna kesin kanaat getirmeden önce son dikkat ettiği Gaye'nin koltuğa oturamadan kendini uykuya teslim eden simasıydı; kız kardeşi hayran olunası bir hızla horlamaya başlar ve ailenin gururu kıçını dikerken içgüdülerinin ipleri ele almasına ve ona, hedefe tam oturan bir tokat attırmalarına izin verdi.
O yaz komşularından birine (Mrs Crawford'a) ünlü bir doktorun oğlu, kendini aç bıraktığı şikayetiyle çağırılmış, kadının gerekçelerini dinledikten sonra koyduğu, etraflıca düşünüldüğü hiç şüphe götürülmez, deli teşhisiyle tımarhaneye kapattırmıştı. Kadından son haber aldıklarında bahçede amaçsızca gezdiği, biri ağzına tıkmadıkça hiçbir şey yemediği söylenmişti. "
Yazık, çok yazık," demişti bir başka komşu, "
daha geçen gün onunla oturmuştum, satranç oynatmaya çalışmıştım. Yok. Hiçbir şeyle ilgilenmeye niyeti yok gibiydi."
Cecilia Mrs Crawford'u çok severdi; onu iyi tanırdı da, kendini aç bırakmasının gerçek sebebinin intihara kalkışmayacak kadar aile onuruna değer vermesi olduğunu bilecek kadar iyi. Kadının tek isteği ailesinin göstereceği biraz dikkatti, varlığını hissedeceği azıcık sevgiydi. Çünkü o da keşfetmişti ki insanlar yalnızca ölmekte olduğunuzu düşündüklerinde bütün dikkatlerini size verirdi; son defa olduğunu zannettikleri gün gerçekten bakar, gerçekten görürlerdi.
Belki de ihtiyacı olan şey bir girişimdi; ölebilirdi, ölmek isterdi; ama başarısız olsa da elinde olacak ufak bir çaba, hayatıyla oynayacağı bir kumardı. Hataları yüzyıllara yayılan hayatlarınkini toplamış gibi hissediyordu, kimse onun kadar hatalı, onun kadar yanlış olamazdı; o insanların silinip gitmesine izin vermiş, gördüklerini paylaşmamaya aptalca bir ant içmişti. Evet evet, intihar etmeliydi, her türlü kaybedeceği, her türlü kazanacağı bu savaşa girmeliydi. Pek asil değildi belki; ne olmuştu yani? Kardeşlerinde ufak travmalar da bırakabilirdi; olsun, karakterleri sağlamlaşırdı, hem belki ona katılır, alt kata inecekleri kesin olan yolculukta birkaç kızgın yol arkadaşı olurlardı.
Bencilceydi, hem de nasıl bencilceydi, ama ölümün güzel yanı da bir kere gittiğinde hiçbir şeyin önemli olmaması değil miydi? Sen orada olmayacaktın nasıl olsa, hayat bitecekti o noktada. Cennet ve cehennem var mı bilinmezdi, Tanrı büyük ihtimalle koyunları sıraya sokan bir imgeydi, düşüncelerin duracak, hiçbir zaman sona ermediği söylenen varlığın senin için sona erecekti. Enerjin cesedinden çıkarak sonsuzluğa ulaşacak ama sen bunun farkında olamayacak kadar uzaklaşmış olacaktın bütün kavramlardan, huzur dolu bir sessizliğe, özgür bir hiçliğe kavuşacaktın. Ölüm bir rüya gibiydi.
Göz bebekleri büyüdü ve kaşları kalktı; çöktüğü koltukta dikilirken bakışları pencerenin üzerinde dolanmaya, onu açma, atlama yolu bulmaya çalıştı. Kaptırıp gitmişti, düşünceleri onu ikna eder ve gazlarken geri kalan bütün sesleri bastırıyordu, uykusuzdu, düzgün düşünemiyordu. İntihar edecekti. Bunu gerçekten istiyordu. Neredeyse ölmeyi istediği kadar, neredeyse yeniden yaşamayı istediği kadar istiyordu.
Pencere açıldı. Dışarıda rüzgar bütün gücüyle esiyordu; ama onu durdurmayan, teşvik eden bir rüzgardı bu; atlamasını söylüyordu sanki, o düşüncelerinde kaybolmuşken hareket eden trenden atlamalı ve yine aynı boşlukta kompartımana binen Lorraine'le beraber sayısı üçe çıkan izleyicilerine aldırmadan ölmeliydi. İki. İzleyicilerinin sayısı ikiydi, çünkü Rosalind, hayatı boyunca sona ereceği anı hayal eden Rosalind, pencereye tırmanıyordu, onunla beraber atlayacaktı.
Lorraine artık kulaklarının uğultusundan ziyade havanın çığlığında boğulan bir şeyler söyledi, onları durdurmaya bile yeltendi. Gaye uyuyordu. Cecilia ablasının gözlerine baktı ve aradığı her neyse onu gördü; atladı.
Öldüm Mü 1d10 : 1, total 1