1
Birleşik Krallık / Ynt: Bir Şanssızlık Tragedyası
« : 16 Eylül, 2022 23:50:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Keder kalbine bir kere yerleşti mi oraya sonsuza dek otururdu.
İnsanların yas ile başa çıkma biçimleri farklıydı, kimi hiçbir zaman gerçeği kabullenemez, kaybından kopamazdı hiçbir zaman, hatıraları devamlı onu bulur ve sonsuz bir kısır döngüye sokardı, içine kapanırdı insan ve karanlığa sürüklenirdi yavaş yavaş; kimiyse yarasını saracak bandajları dışarıda arardı, yaşam tarzını ve hayatında ne varsa köklü bir değişime giderdi iyileşmek için ancak pek azı vedalaşabilirdi kaybettikleriyle. Aslında dilde çok basit bir kavramdı ‘hoşça kal’ demek, uygulamada ise bir o kadar zor...
Marigold vedalardan nefret ediyordu. Boş tabutun başında dikilirken olduğu yere yığılmamak için sahip olduğu bütün enerjiyi dik durmaya harcamıştı ve şimdi bacakları onu daha fazla taşımayacakmış gibi hissediyordu. Mezarlıktaki hiçbir şey ona gerçekten yaşanıyormuş gibi gelmiyordu fakat bir o kadar da dehşet verici biçimde gerçekti; tabut gerçekti, insanlar gerçekti ve yası gerçekti.
Boleyn Adası’nda bir cenaze olduğunda herkes siyahlara bürünür ve mezarlığa gelirdi, tıpkı soyadlarının şanları gibi görkemli bir cenaze düzenlenirdi kayıpları için. Aile olmanın bir parçası olduğunu söylemişti büyükannesi ona, her ne olursa olsun Boleyn kanı taşıdığın sürece ailen sana hiçbir zaman sırt çevirmezdi. Peki, ablasının hak ettiği de bu değil miydi? Cenazesinde bile yapayalnız kalacak kadar büyük bir günah mıydı işlediği?
Hak etmiyordu. Bu şekilde sona ermesini hak etmiyordu.
Meredith onun her şeyi olmuştu ve şimdi de söylenecek pek çok söz varken gitmişti. Ailesinin inancına göre ölümden sonraki yaşamda hiçbir Boleyn yalnızlık çekmezdi. Ablasının başına ne geldiğini bile bilmezken bu inanca tutunmak istiyordu Goldie her şeyiyle. Yalnız olmayacaktı, annesini bulacaktı belki, belki de büyükannesini. Daha fazla acı çekmeyeceğine ve sonunda huzura kavuşacağına inanmak, bedeni -artık her nerdeyse- çürüyüp boş bir kabuk haline gelene kadar deforme olacağı düşüncesini bir kenara atmak istiyordu.
Gözyaşları elindeki kadehe damlarken sessiz sessiz iç çekti, diğer bütün reflekslerini kaybettiğini hissediyordu. Konuklar -bir elin beş parmağını geçecek sayıda değildi gelenler- mezarlığa gelmeye başlamışlardı baş sağlığı dilemek ve Meredith'i son yolculuğuna uğurlamak adına. Havada süzülen şarap tepsilerinden birini kaptı Goldie, biraz yürürsem bacaklarımın titremesi geçer düşüncesi ile.
Gerilerde duran bir kadın vardı, adı Cornelia'ydı, Meredith'in ölmeden önceki son görevinde onunla savaşmış bakanlık çalışanlarındandı. Ablasının hiç tanışmadığı arkadaşının geldiğini görünce bir kez daha gözyaşlarını tutamamıştı yerinde, arkasında bıraktığı yaşamdan izler görmek kalbini parçalıyordu.
-Şarap alır mısın?
Sözcükler dudaklarının arasından titrek bir tınıyla dökülmüştü, başka hiçbir şey söylemeden elindeki tepsiyi kadına uzattı. Kendini tanıtabilirdi, geldiği için teşekkür edebilirdi fakat şarap bütün bu cümlelerin yerine geçiyordu zaten o anda.
-Meredith senin gibi bir arkadaşa sahip olduğu için çok şanslı.
O sırada daha da gerilerde bir sima belirdi mezarlıkta.
Goldie için yabancı olmayan bir simaydı bu, Meredith’in adadan sonraki hikâyesini bilmediği gibi onu tanıyıp tanımadığını da bilmiyordu. Kıvrımlı bir ağacın dibinde duruyordu, fazla öne çıkmadan uzaktan elveda demek istermiş gibi. Genç şifacı onu gördüğü için şaşırmıştı doğrusu, Cornelia'dan izin isteyip adama inceliği için selam verme arzusu ile o tarafa yöneldi bir çift dolu kader ile.
-Teşekkür ederim, gelmeni beklemiyordum.
Tanışıklıkları çok eskiye dayanmıyor, birbirleri hakkında çok az şey biliyorlardı. Adam zaman zaman St Mungo’ya gelir ve orada yolları kesişirdi, genç şifacı onun yaralarını pek çok kez sarmış olmasına karşın üç cümlenin ötesine geçmezdi aralarında geçen diyalog sayısı. Kadehlerden birini adama uzattı.
-Seni St Mungo dışında görmek güzel. Epey olmuştu değil mi?
Adamın törene gelmeyeceğini biliyordu, o yalnızca bir dostu yalnız bırakmamak için buradaydı. “Kadeh sende kalabilir,” dedi, buruk bir tebessümle. “İçeri davet etsem de gelemeyeceksin nasıl olsa.”[/justify]
İnsanların yas ile başa çıkma biçimleri farklıydı, kimi hiçbir zaman gerçeği kabullenemez, kaybından kopamazdı hiçbir zaman, hatıraları devamlı onu bulur ve sonsuz bir kısır döngüye sokardı, içine kapanırdı insan ve karanlığa sürüklenirdi yavaş yavaş; kimiyse yarasını saracak bandajları dışarıda arardı, yaşam tarzını ve hayatında ne varsa köklü bir değişime giderdi iyileşmek için ancak pek azı vedalaşabilirdi kaybettikleriyle. Aslında dilde çok basit bir kavramdı ‘hoşça kal’ demek, uygulamada ise bir o kadar zor...
Marigold vedalardan nefret ediyordu. Boş tabutun başında dikilirken olduğu yere yığılmamak için sahip olduğu bütün enerjiyi dik durmaya harcamıştı ve şimdi bacakları onu daha fazla taşımayacakmış gibi hissediyordu. Mezarlıktaki hiçbir şey ona gerçekten yaşanıyormuş gibi gelmiyordu fakat bir o kadar da dehşet verici biçimde gerçekti; tabut gerçekti, insanlar gerçekti ve yası gerçekti.
Boleyn Adası’nda bir cenaze olduğunda herkes siyahlara bürünür ve mezarlığa gelirdi, tıpkı soyadlarının şanları gibi görkemli bir cenaze düzenlenirdi kayıpları için. Aile olmanın bir parçası olduğunu söylemişti büyükannesi ona, her ne olursa olsun Boleyn kanı taşıdığın sürece ailen sana hiçbir zaman sırt çevirmezdi. Peki, ablasının hak ettiği de bu değil miydi? Cenazesinde bile yapayalnız kalacak kadar büyük bir günah mıydı işlediği?
Hak etmiyordu. Bu şekilde sona ermesini hak etmiyordu.
Meredith onun her şeyi olmuştu ve şimdi de söylenecek pek çok söz varken gitmişti. Ailesinin inancına göre ölümden sonraki yaşamda hiçbir Boleyn yalnızlık çekmezdi. Ablasının başına ne geldiğini bile bilmezken bu inanca tutunmak istiyordu Goldie her şeyiyle. Yalnız olmayacaktı, annesini bulacaktı belki, belki de büyükannesini. Daha fazla acı çekmeyeceğine ve sonunda huzura kavuşacağına inanmak, bedeni -artık her nerdeyse- çürüyüp boş bir kabuk haline gelene kadar deforme olacağı düşüncesini bir kenara atmak istiyordu.
Gözyaşları elindeki kadehe damlarken sessiz sessiz iç çekti, diğer bütün reflekslerini kaybettiğini hissediyordu. Konuklar -bir elin beş parmağını geçecek sayıda değildi gelenler- mezarlığa gelmeye başlamışlardı baş sağlığı dilemek ve Meredith'i son yolculuğuna uğurlamak adına. Havada süzülen şarap tepsilerinden birini kaptı Goldie, biraz yürürsem bacaklarımın titremesi geçer düşüncesi ile.
Gerilerde duran bir kadın vardı, adı Cornelia'ydı, Meredith'in ölmeden önceki son görevinde onunla savaşmış bakanlık çalışanlarındandı. Ablasının hiç tanışmadığı arkadaşının geldiğini görünce bir kez daha gözyaşlarını tutamamıştı yerinde, arkasında bıraktığı yaşamdan izler görmek kalbini parçalıyordu.
-Şarap alır mısın?
Sözcükler dudaklarının arasından titrek bir tınıyla dökülmüştü, başka hiçbir şey söylemeden elindeki tepsiyi kadına uzattı. Kendini tanıtabilirdi, geldiği için teşekkür edebilirdi fakat şarap bütün bu cümlelerin yerine geçiyordu zaten o anda.
-Meredith senin gibi bir arkadaşa sahip olduğu için çok şanslı.
O sırada daha da gerilerde bir sima belirdi mezarlıkta.
Goldie için yabancı olmayan bir simaydı bu, Meredith’in adadan sonraki hikâyesini bilmediği gibi onu tanıyıp tanımadığını da bilmiyordu. Kıvrımlı bir ağacın dibinde duruyordu, fazla öne çıkmadan uzaktan elveda demek istermiş gibi. Genç şifacı onu gördüğü için şaşırmıştı doğrusu, Cornelia'dan izin isteyip adama inceliği için selam verme arzusu ile o tarafa yöneldi bir çift dolu kader ile.
-Teşekkür ederim, gelmeni beklemiyordum.
Tanışıklıkları çok eskiye dayanmıyor, birbirleri hakkında çok az şey biliyorlardı. Adam zaman zaman St Mungo’ya gelir ve orada yolları kesişirdi, genç şifacı onun yaralarını pek çok kez sarmış olmasına karşın üç cümlenin ötesine geçmezdi aralarında geçen diyalog sayısı. Kadehlerden birini adama uzattı.
-Seni St Mungo dışında görmek güzel. Epey olmuştu değil mi?
Adamın törene gelmeyeceğini biliyordu, o yalnızca bir dostu yalnız bırakmamak için buradaydı. “Kadeh sende kalabilir,” dedi, buruk bir tebessümle. “İçeri davet etsem de gelemeyeceksin nasıl olsa.”[/justify]
