17 Nisan, 2026 08:23:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Duyurular / Büyücedünya RPG - Veda
« Son İleti Gönderen: Locomotor 11 Ağustos, 2023 21:42:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Uzun bir sessizliğin ardından bugün, bu duyuru fasilitesini, maalesef ki üzücü bir haber amaçlı kullanıyoruz. Oyun yöneticileri olarak iki yıla yakın süredir birlikte RP yazdığımız Büyücedünya RPG'nin yayım hayatını sonlandırmaya karar verdik.

Açıkçası çok uzun süredir sitede aktif değiliz ve RP yazmadığımız vakitlerde dahi Discord üzerinden muhabbet dönebiliyor, döndü de. Bu sebeple açıkçası kişisel bir veda olmayacağı için topluca duygusal uzun mesajlar paylaşmamaya karar verdik. Ancak ilişkilerden bağımsız olarak bu sitenin altyapısı, kurgusu ve yürütmesine yüzlerce, hatta binlerce saat harcamış birisi olarak kendimce, Uğur olarak, yine de birkaç kelam etmek istedim (çok daha uzun olacağını sanırım bu noktada hepimiz tahmin edebiliyoruz). Boş atmamı geçmek isteyen spoiler'ı atlasın.

[spoiler]
Açıkçası siteyi daha önce birkaç kez bırakmayı düşünüp, bir defa da resmi duyuru ile bırakmaya kalkıştım. Olmadı, bırakamadım sdf. İnsan bir noktada bir şeyleri inşa etmek için harcadığı onca emeği arkasında bırakmakta zorlanıyor. Devam etmemin hayatımda yol açtığı sıkıntılar oldu tabii zaman zaman. Ama şimdi dönüp düşünüyorum, tüm fırsat maliyetine karşın iyi ki bırakmamışım şimdiye değin. Bu sitede şimdiye değin yaşadığımız her şey için sonuna kadar değdi.

Elbette ki tartışmalı kurguların, sistemlerin, kararların arkasında bulundum. Kimisinde geri adım attım, kimisinde ısrarcı oldum. İlla ki yanlışlar yapmışımdır ve sitede daha da keyifli bir yaşanmışlıklar bütünü oluşturabilecekken bunu başaramadığım noktalar için üzgünüm.

Ancak... YİV olarak ego vitesim de sondadır yani. Lanet olsun, bence fazla iyi iş çıkarttık. Bence aşırı iyi bir iş çıkarttık.

Gerçekten orijinal ve farklı bir kurguyla hem hayatında ilk defa RP yazan hem de yıllardır Harry Potter RP'si yapan insanlara gerçekten Harry Potter evreninden sapmadan, bir yandan Harry Potter evrenine tamamen bağlı kalındığında birçok ortamda sıkışılan dar ve kendini tekerrür eden alanın çok rahat aşılabildiği, bunun için farklı evrenleri çorba yapmanın da gerekmediği; oyuncuların şu ana kadar gördüğüm, duyduğum, bulunduğum hiçbir yazı tabanlı RP platformunda yapamadığı kadar önemli ölçüde ana kurguyu etkileyebildiği, karakterini dilediği gibi yaşayabildiği bir evren yarattık.

Tüm bunları yaparken daha önce benzeri görülmemiş optimallikte bir sistemler bütünüyle olabildiğince büyük bir basitlikle ve oyunlarla haşır neşir olmayanların da kullanabildiği bir komplekslik eğrisine sahip; emeğin karşılığını tatmin edici şekilde veren, farklı güç konseptlerine müsaade eden, bunu yaparken yeni oyuncuların eski oyuncuların yanında ezilmiş ve geride hissetmeden yükselebildiği ve yükselmeye heveslendiği bir sistem yarattık.

Sitenin mobil konusunda alabileceği elbette yollar vardı ancak özellikle forum siteleri arasında muazzam bir mobil uyumluluk sağlamak olsun, birçok forum sitesinde görülmemiş sistematik güncellemelerle olsun yazı tabanlı forum RP'ler arasında altyapısal bir çığır da açtığımızı düşünüyorum.

Tabii bu muazzam bütün, yalnızca bizlerin emeğiyle olmadı. Bu sitede yazan sizler sayesinde canlandı her şey. Discord'da yazışan, seslileri canlı tutan sizler sayesinde bu muhteşem ötesi ortam kuruldu. Dışarıdan yeni gelen tanımadığınız simalarla tanışma çabanız, birlikte kurgu yapma ve onları ortamı bir parçası haline getirme çabanız sayesinde oldu. Ortaya attığımız kurgu çengellerini alıp, bizlerin çengeli yaratırken hayal dahi edemediğimiz derinliklere kurguyu ilerletmeniz sayesinde oldu. Bazen biz hiçbir kurgu çengeli atmamışken ansızın sitenin en büyük kurgularının bizzat yazarları olmanız sayesinde oldu. Bizim eylemlerimize dair övgülerinizin verdiği gaz, eleştirilerinizin verdiği gelişim sayesinde oldu. Evet, belki bir RP masalarında oyun yöneticilerinin harcadığı emek matematiksel olarak daha fazladır ancak en kaliteli, en muazzam ve en unutulmaz RP'ler; kaliteli, muazzam ve unutulmaz oyuncular sayesinde yaşanmaktadır. Ve daha önce sayısız masaüstü RP ortamında bulunmuş ve artık belli bir ölçüde deneyimli bir yazı tabanlı RP oyuncusu olarak diyebilirim ki bu masadaki oyuncular, Büyücedünya RPG'deki masadaki sizler, muazzamdınız. Şu ana kadar birlikte RP ortamını paylaşmayı en sevdiğim insanların birçoğu bu masa bünyesindeki sizlersinizdir.

Muhtemelen en büyük eksiğimiz, sitenin ilk aylarından beridir ne yapmamız gerektiğini bildiğimiz ancak hayatlarımızdan ötürü hiçbir zaman uzun süre devam ettiremediğimiz bazı sosyal medya ve oyuncu çekme metotlarını sürdürememizdi. Bunu yaptığımız vakitlerde siteye oyuncular akın akın gelirken, buna birinci elden şahit olmuşken ve ne yapmamız gerektiğini biliyorken bu vakti bu işlere ayıramadık. Bir noktada da sitenin bu denli uzun inaktivitelere düşmesinde önemli bir etmen oldu bu eksiklik. Bir siteyi aktif kılan tek şey oyun yöneticileri değil, oyuncuların kendileridir ve biz, ortamı paylaştığımız insanlara yeni simaları ve renklilikleri bu bağlamda getirmeyi yeterince başaramadık.

Maalesef ki 2015'ten beri Discord ortamlarında bulunan birisi olarak biliyorum ki özellikle sanal ortamları ortak meşgaleler bir arada tutar. En yakın görünen arkadaşlıklar bile ortak meşgalesizlik ekseninde çıra ateşi gibi hızlı sönebilir. Bu sitenin kapanması da bazılarımız arasındaki tatlı iletişimi maalesef ki zaman içerisinde nihayetine götürebilir. Bunların yaşanmasını hiç tercih etmezdim, öte yandan ise paragrafın başında dediğim üzere "en yakın görünen" arkadaşlıkların bu gibi durumlardan etkilendiğini düşünüyorum. Gerçekten yakın arkadaşlıkların bu doğrultuda bitmeyeceğini ve en yakın olmayan dostlukların da hatta farklı farklı ortak meşgalelere dağılabileceğimizi düşünüyorum. Artık kimlerle ne yaparız, bilmiyorum. Neyse, yani aslında site zaten aylardır inaktif ve bu kişisel bir veda değil. Daha çok ortama, siteye, siteyi oluşturduğumuz bütüne veda ediyorum şu satırlarda.

Açıkçası şu anda bu sayfayı kapatıyor olduğumuzdan ötürü hala biraz şoktayım. Ancak gururluyum. Bugünümde de, yıllar sonrasında da burada yaşadığımız iki yıl her zaman gururla, heyecanla, güzel hatıralarla gülümseyerek yad edeceğim iki yıl olacak.

Şimdiye kadar bu sitedeki her bir kişinin emeğinin karşılıksız kalmaması adına sarf ettiğim çaba vicdanımı rahat kılıyor açıkçası. Ancak yine de özür dilerim. Keşke daha da çok karşılığını verebilseydim, keşke kurguları daha da sürdürebilseydim, keşke en azından açık kurguların sonunu bağlayabilseydim. Bu sitenin kuruluşunda zaten üç ana sezon olarak yürüyüp üç sezondan sonra ana kurguyu emekli etmeyi planlıyorduk. Bir buçukta kaldı. Keşke emeklerinizin karşılığını bir buçuk sezon daha verebilseydim. Ancak maalesef bu noktada bu yükleri hakkıyla yerine getirmek üzere sırtlanırsam kendi adıma artık yoluma devam etmezsem kendi adıma çok maliyetli olacak hayat namına. Benim de iradem buraya kadarmış. Kendi adıma, heveslerinizi kursağınızda bıraktıysam özür dilerim. Umarım sizler de benim gibi gururla, en azından belli bir ölçüde tatmin olmuş olarak ardınıza bakabilirsiniz. Olmuyorsa da... Ne yazık ki bu noktadan geri dönüş kendi adıma yok ve sunabileceğim tek şey içi boş bir özür.

Bu noktada içimi dökmek istedim biraz sadece. Sanırım bu kadardı şimdilik klavyeme dökülen kelamlar. Discord duruyor zaten, daha konuşulur.
[/spoiler]

İşin bürokrasisine gelirsek ise... Site, 5 Eylül 2023 tarihinden itibaren her an kapanabilir. Bilmiyorum nasıl oluyor, hemen kapanıyor mu yoksa süresi var mı. 5 Eylül 2023 olmadan RP'lerinizi indirin arkadaşlar. Bunun için RP'lerde YAZDIR butonunu da kullanabilirsiniz, renklendirmeyi korumak isterseniz de sayfalarda sağ tıklayıp Yazdır deyip PDF olarak kaydederek yapabilirsiniz. Site içi YAZDIR butonu güzel ama, çok sayfa olsa da temize çekiyor hepsini başlığın. RP'lerin daha kolayca alınabilmesi ve/veya site kapatıldıktan sonra ulaşılabilir olması için de bir şeyler yapmayı deneyeceğim. Ancak ne kadar yapabilirim söz veremiyorum. Bir ay içinde yüksek lisans tezimi bitirmem lazım, işyerindeki projeler aşırı yoğun ve en önemlisi hepinizin de tanıdığı ve hayatımı paylaşma şansını elde edebildiğim o özel insan ile evlilik hazırlıklarındayız. Evet, Duygu ile. Mutluyuz. Alırız bir h.o.nuzu. Site kapanmadan evvel 1 Altın Galleon takabilirsiniz hesaplara sdf.

Şimdi bu son haberi gölgede bırakmak istememekle birlikte hepinizin bu sitedeki emeğini de olabildiğince en azından arşivleyebilmeniz adına korumak istiyorum. Zaten en en kötü senaryoda tüm RP'lerin içindeki BBCode'ları barındıran hallerini açık olarak internetin kapanmayacak bir yerine koyarım. Ancak sizleri yormamak için de çabalayacağımdan emin olabilirsiniz. Ama bence siz yine de RP yedeklemeyi düşünün. :')

Bu duyuruyu takiben bir süre Discord'dan @everyone spam'larım, birer de e-postanız var gibi bildirim olarak. Önden haberiniz olsun. Maksat kimse tren kaçırmasın RP'lerini ve anılarını yedeklemek için. Şimdiden spam için kb. :s Neyse, sanırım bu kadardı. Zaten fazla da uzadı, güya kısa yazıyordum ha. Neyse, Discord'dan zaten linç yiyeceğim biliyorum. Oradan görüşürüz.
2
Diğer Dünya Ülkeleri / Beklemek acıtır
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 27 Temmuz, 2023 13:43:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü: Adras d'Ibelin

5 Ocak
Almanya, Hessen'de eski bir otel


Beklemek, çoğu insanın çok değerli zamanından çaldığı için, sapmak istemediği ve tahammül edemediği bir yoldur. Genellikle başarısızlığı bile göze alarak daha kestirme yolu tercih ederler. Ama bu yola mecbur olmak işleri daha da kolaylaştırır seçim yapmak açısından. Yanları çok sağlam duvarlarla çevrili, kişinin kendi elleriyle ördüğü sabır taşlarının oluşturduğu dar ve uzun bir yola girmekten başka çareniz yoksa buna karşı çıkamazdınız. Adras'ta tam bu yolun üzerindeydi. Kaçarak yaşıyordu bir süredir. Basit bir cadının başına açtığı sorunlardan ve asıl suçlarının gizlendiği şişelerin bulunmuş olması ihtimalinden kaçıyordu. Başlangıçta çaresizlik hissi ile başvurduğu bu tek seçenek, bu yola devam etmesi için gerekli olan taşları ördükçe, yerini sabra bırakmıştı. Ama bunun bir sonuca bağlanması şarttı artık. Böyle giderse sabrı tükenecek ve yerine gelecek bir sonraki mecburiyet ise sonu olacaktı.

Oldukça zayıflayan bedeninin ona tek getirisi, kolaylaşan yürüyüş olmuştu. Yine de bir on adım sonrası yanındakilerden yardım almadan ayakta durmakta zorlanıyordu. "Birileri görebilir efendim, bu çok sakıncalı." diyerek uyarmış olsalar da, tıkılıp kaldığı o eski ve tozlu odadan kafasını çıkarmak istemişti. Biraz temiz hava almak istemişti aslında ama Almanya'nın havası buna pek müsait görünmüyordu. Zoraki aldığı derin nefesi ciğerlerini yakmış, iyice azan astımını tetiklemişti. Kolundan tutan büyücünün verdiği şişeyi öksürüklerinin arasında yudumlayınca biraz rahatlayacaktı. Elindeki bitmiş iksir şişesine göz gezdirirken "Haber var mı ?" diye sordu kısık sesle, anılarını ve onu hastalığından kurtaran ilacını aynı şişelere koydurtmuştu. Matthew'den sonra güvendiği ikinci adamı, genç büyücü Robert White, vereceği olumsuz cevap öncesi başını öne eğecek ve derin bir nefes verecekti. "Malesef yok efendim."  Ufak birkaç şişeyi kovalamakla geçen koskoca bir ay sonunda eline geçen kocaman bir hiç olmuştu. Bunca yıldır tatmadığı o yenilgi duygusunu son üç ayda o kadar yaşamıştı ki arka arkaya damarlarında gezinen o güç, yeniden yükselme isteği, canlı canlı yiyip bitirmek üzereydi yaşlı büyücüyü. Yanında kalan son birkaç sadık adamının ona verdiği umut olmasa baş edemezdi o sinsi güçle. Yükselirken bir ilaç gibiydi o his, ama o çıkılan yükseklikten düşerken o kadar acıtıyordu ki bu acının son bulması için ölmeyi bile istemişti Adras. "Hayır." dedi haftada bir yer değiştirmek zorunda kaldığı Alman topraklarının dumanlı havasını içine çekerken "Benim sonum mezar olmayacak." yanındaki bir avuç adam ile yeniden otel odasına dönmek üzere yürümeye başladı.

23 Ocak
Almanya, Bremen'de korunaklı bir ev

"Efendim buradan sonraki durağımız Köln'de bir otel olacak, bir hafta burada kalacağız. Oraya vardığımızda, sizi koruma amaçlı grubumuza katılacak birkaç büyücü daha topladım. merak etmeyin güvendesiniz." geleceğe yönelik öğrenmekten vazgeçemediği planları bundan bir sene öncesine kadar Adras'a neler kazanacağı hakkında bilgileri kapsarken, şimdi durum çok farklıydı. Aklını başında tutmak ve hayatta kalabilmek için bir haftalık bu basit planlara bağlanmak zorundaydı. İçinde bulunduğu durumu düşünüp durursa, kesinlikle delirirdi. Bir haftalık bile olsa hayatta kalacağına dair söz vermiş oluyordu kendisine, Robert'ın kendisi için çizdiği yol haritasını dinlerken. "Şişelerden birisine sahip olduğunu öğrendiğimiz bir iş adamı bizzat sizinle görüşmek istedi." duyduğu bu bilgi karşısında adamının anlatacaklarını merak ettiği için kesin bakışlarını Robert'a dikecekti. Büyücü biraz ürkmüştü doğrusu, normalde bir hayaleti andıran duruşu şişelerle alakalı bir bilgilendirme söz konusu olduğunda epey korkunç görünüyordu. Zayıflayan ve çöken Adras'ın şu anki fiziksel durumunu en iyi anlatan kelime 'hayalet' olurdu. "Sizin adınıza ben görüştüm ve gerekeni yaptım efendim merak etmeyin. Şişe ve o küstah büyücü yok edildi." Olması gerekenin yapıldığını duymak iyi gelmişti. Ama bu yok edilen ikinci şişeydi sadece, Adras yirmiye yakın şişesinin olduğunu biliyordu. "Birde sizinle iletişime geçmek istediğini belirten birisinin mektubunu aldık. " ilgilenmiyordu Adras başka kimseyle "İstemiyorum kimseyi, reddet." dedi keskin bir tonda. Fırsatçılar bayılırdı böyle bir durumda kendilerine pay çıkartmaya. "Durum biraz farklı efendim." Robert kelimelerini toplarmak için boğazını temizlerken, çattığı kaşlarıyla büyücünün vereceği bilgiyi beklemişti Adras, biraz gerilmişti "Sizinle Köln'de buluşacağını ve görüşmenin mühim olduğunu belirtmiş. Bir sonraki durağımızı biliyor olması, elinde tuttuğu gücü hafife almamamız gerektiğine dair bir işaret. Ayrıca mektupta ricada bulunmuyor, kesin bir dille buluşmanın gerçekleşeceğinden bahsetmiş." ceketinin iç cebinden çıkarttığı mektubu Adras'a uzattı bilgilendirme görevi sona erdiğinde Robert. Yaşlı büyücü incelediği kağıttan gözünü çektiğinde bir şey demeden, biraz önce getirilen kahvesini yudumlamak üzere fincanını dudaklarına götürdü.

4 Şubat
Almanya, Köln, Hotel im Wasserturm

Şubat'ın başından beri yerleştiği bu yeni otel bu sefer işlek bir caddenin tam ortasındaydı. Adras'ın kendi emriydi şişelerine yakın olan bir mekanda konaklamak, karşı çıkamamıştı kimse. Robert sağdan soldan topladığı birkaç büyücü ile korumaları arttırarak önlem almıştı sadece. Birde muggle çoğunluğun tercih ettiği bir mekan seçmiş olması iyiydi, büyücüleri uzak tutuyordu muggle varlığı. "Bir haber var mı?" diye sordu yine her günkü gibi, alışkanlık haline gelmişti bunu sormak. Robert ise uğruna ölmeyi göze aldığı bu adamın delirmeye başlamış olmasından korkuyordu, sabırla aynı yanıtları verse de, içinden bağıra bağıra ağlamak geliyordu artık. Yorulmuştu bu belirsizlikten, tek ümidi on gün kadar önce gelen mektuptu. Nedense bir ümit bağlamıştı gelecek o kişiye. Adras bile farkındaydı ondanki bu değişimin, ama bahsini açmıyordu. Ezbere bildiği birkaç cümleyi söylerken, bu bilgilendirme merasimi ufak bir kapı tıklaması ile bölünecek ve içeri kapının dışında bekleyen korumalardan biri girecekti. Adras yorgun bakışları ile olan biteni izlerken, korumanın Robert'ın kulağına bir şeyler fısıldadığını görecekti. İçten içe bu gizli saklı duruma karşı içerlense de sesini çıkartmamayı seçti o an. Robert'ın duydukları karşısında gözlerinin bir ışıkla parladığını ve açıldığını görmüştü. "Efendim, sizinle görüşmek isteyen o mektubun sahibi gelmiş." ses tonu bile değişmişti genç büyücünün, Adras'ı bile etkilemişti odaya dolan bu umut dolu his. "Gelsin bakalım." dedi, taşlarla örülü duvarların şahit olacağı konuşmalar nasıl bir sonuca bağlanacaktı acaba. 
3
Fransa / Hayat Suyu; Korku
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 26 Haziran, 2023 20:37:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü:Adras d'Ibelin

21 Ekim, Fransa'da bir kale


Korku insana çılgınca şeyler yaptırabiliyordu. Ama insanı yaşamaya teşvik eden yegane duyguydu. Bir yerlerde çok büyük başarılara imza atan birileri varsa bilin ki çokça korkmuştur, ne aşk ne de kibirdir insanı riske sokan zaten; korkudur. Adras'ın yaşlı kalbinden tüm vücuduna pompalanan kan, iliklerine kadar işleyen korkudan daha yavaş kalıyordu son günlerde. Sağlıklı düşünmekten yoksun vaziyette, her şeyi yapabilecek gücü buluyordu kendinde. Çiftlikte yaşanan o karmaşanın ardından ilk durağı Amerika olmuşken, ikinci durağı Fransa idi. Kaçan insan olabildiğince uzağa göçerdi aslında ama işte korkunun yönlendiği beyni onu İngiltere'ye epeyce yakınlıktaki Fransa'da soluğu aldırmıştı. Azkaban'da sonsuz yıllarının geçeceğini kesinleştirecek anıları çalınmıştı ve aldığı duyum sonrası apar topar buraya gelmişti.

Fransa'yı etkisi altına alan gök gürültüsü eşliğindeki yağmurlu havanın kesildiği ama şimşeklerin ışıklarını eksik etmediği dakikalardı. Arada bir dinen yağmur her an yeniden başlayacak gibiydi. Böyle bir akşamda gelecek birkaç olumlu haber bekliyordu Adras. Hem bedenen hemde zihnen yorgundu. Peşinden ayırmadığı, dikkat çekmemek için çok kalabalık olmayan, büyücü sürüsü izliyordu onu. İçlerinden en kıdemlisi, yani en güvenilir olanı, yaşlı efendisini bilgilendirmek üzereydi. Ama beklenmedik şekilde ilk olarak, "Efendim burayı seçmekle iyi mi yaptık bilmiyorum..." titrek ses tonuyla sordu kendisinden olumlu bir haber bekleyen Adras'a. Yaşlı adamın kaşları beklemediği bu sinir bozucu soruyu duyunca çatılmıştı. Cevap vermedi, ama bakışlarındaki sertlik yetermişti orta yaşlardaki adamı sorusuna cevap olarak. Amerika'da kaldığı eski deniz fenerinin misafirhanesinin ardından, orta çağdan kalma ufak bir kaleyi istemişti konaklamak için. Çevresindekiler sessiz fisıldaşmalarla şikayet etselerde, yakalanmaları oldukça kolay görünen bu kaleyi hazırlamak zorunda kalmışlardı. Yaşlı adamın kafasında nelerin döndüğünü anlamak zordu son zamanlarda. Ama onu korumakla yükümlü olan büyücü ve cadılar her an diken üzerinde olduklarını biliyorlardı."O'ndan haber var mı ? " diye sordu Fransız mimarisinin izlerini taşıyan odada, rahat oturması için getirilen, ortama pek uymayan koltuğuna kurulmuşken. Barok denilen süslemelerle bezenmişti oda, bu sade koltuk ise ben buraya ait değilim diye bağırıyordu adeta. Büyücü sorduğu soruya verilen sert tepkiyi sindirmeye çalışırken, Adras'tan gelen ve öznesi belli olmayan soru karşısında afallamıştı. Ellerini önünde birleştirirken tüm seçenekleri değerlendirip, doğru cevabı bulması gerektiğinin farkındaydı. Akıl sağlığından endişe ettiği efendisi sinirlenirse ona yapabileceklerinden korkuyordu. Aslında kimi sorduğu açıktı biraz düşününce; rahatlayan yüz ifadesiyle bildiklerini kelimelere dökmeye başladı. "Matthew hala sorgulanıyormuş. Bakanlık bu konu hakkında dışarı bilgi sızdırmamak için epeyce uğraşıyor, o yüzden tek bildiğimiz eğer konuşsaydı çoktan Azkaban'a gönderilmiş olacağı." Sözleri bittiğinde tek nefeste konuştuğu için derin bir nefes aldı büyücü. Adras ise yüzünde hiç bir ifade olmadan dinlemişti onu. "Şişeler hakkında ne diyeceksin ? Yok edilmeleri şart. " bu sorusu az öncekinden daha hayati bir anlam içeriyordu. Bakışlarını elleri iki yana düşen adama döndü ve tehditkar bir havaya bürünen vücut diliyle beklemeye başladı. Yaslanmadığı için koltuğun ucuna çektiği bedeninin ağırlığını taşıyacak bastonu da elindeydi. İki eliyle tutunduğu için oyulmuş kurt motifi belli belirsiz görünüyordu.

"Şişelerden birisini alması için gönderdiğim adamlardan baykuş bekliyorum hala. Büyük ihtimalle...",yaşlı adamın gür sesi kesecekti adamın tüm iştahıyla yaptığı açıklamasını. "İhtimalleri duymak istemiyorum, bana kesin sonuçlardan bahset." Büyücü yine afallamıştı ve bu kekelemesine bile neden olmuştu. Kafasında kurduğu bütün cümlelerin kaybolduğunu ve sırasının karıştığını ceketinin iç cebinden çıkarttığı mendille kuruladığı alnındaki terinden anlamak mümkündü. Birkaç saniyelik sessizlik "Efendim, şişeleri çalan kişinin çiftlikteki bir çalışan olduğunu öğrendikten sonra bizzat kendim araştırdım. Bazıları o adamdan zorla alınmış, bazıları para karşılığında eskicilere yahut Alman iş adamlarına satılmış. Buradaki şişeler ise bir apartman dairesinde saklanılıyor."adam konuşurken ayaklarının dibine bir baykuş tarafından bırakılan mektup, şişelere ne olduğunun habercisi olacaktı. Adras tüm dikkatini o mektupta yazanlara vermişti şimdi, adamın açıklaması umrunda değildi. Koltuktan kalkmıştı yaşlı bedeni hatta. Konuşması beklediği haberle tekrar bölünen büyücü ise yüzündeki merak ve korku karışımı bir ifade ile mektubu hızlıca açıp okumaya başlamıştı. İhtiyarın mektupta nelerin yazdığını anlamak için, büyücünün suratına bakması yeterliydi. Sonunda beklediği haber gelecekti "Efendim, şişeler yok edilmiş. Buradan ayrılabiliriz artık. " bir an hayatının en önemli haberini veriyormuşçasına parlamıştı gözleri. Gerçi haklıydı, olumsuz anlamda söyleyeceği birkaç kelime, hayatına mâl olacaktı. "Almanya'ya gidiyoruz." oldu son sözü ihtiyarın. Daha sonra, hazırlıklara başlamak üzere odadan ayrılan büyücünün bıraktığı sessizlikle baş başa kalmıştı. "Şu iğrenç motifler başımı ağrıtmaya başlamıştı zaten." derken ona Almanya'da da eşlik edecek koltuğa bıraktı bedenini. Yaslanırken bıraktığı bastonu yere düşerken çıkarttığı ses her zamankinden farklıydı. Halıdan yoksun beton zemin, Adras'ın gençliğini ve gücünü hatırlatan o kurt oymasını paramparça etmişti. Animagus yeteneği de aynen böyle parçalanmıştı aslında, dönüşmüyordu 30 yıldır. Son birkaç haftada rüyalarında bile göremiyordu kendisini o çayırlarda dört ayağının üzerinde koştururken. Bitmişti artık. Derin bir nefes verirken, etrafa yayılan beyaz renkteki seramik parçalara göz gezdirdi. Basit bir büyüyle tamir edebilirdi ama büyünün tamir edemeyeceği asıl eksik şey onu bu düşünceden uzak tutmuştu. Buradan ayrılmayı bekleyecekti sadece.

SON
4
Seherbaz Büro / Ynt: Anılar konuşur mu ?
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 17 Haziran, 2023 20:47:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Cadı:Lilith d'Ibelin

Az önce zihninde yeniden canlanan anının yıkıcı etkilerini üzerinden atmaya çalışırken, Bay Rosier'in cadıyı rahatlatmaya çalışan cümleleri yankılanmıştı sorgu odasında. Suçluya zor anlar yaşatmak amacıyla, dar ve karanlık olarak tasarlanan odanın, bu amaca ne kadarda uyduğunu test etmiş gibiydi Lilith. Korkuyla kırpıştırdığı gözlerini, derin nefesler verirken, griye çalan duvarda gezdirerek karşısındaki seherbazın varlığını yok saymak istiyordu. Kendisini bir suçlu gibi hissettiği onca yılın ardından, kabullenmişti işlediği cinayeti bu dakikalarda. Zihinbend büyüsündeki acemiliği yüzünden açığa çıkmıştı. Aslında zihni. Bay Rosier'in iyi bir zihinfend olması yüzünden bu durumda olduğuna ikna etmeye çalışıyordu kendisini, kibiri hala ortalıkta yüzsüzce dolaşıyordu.

"Lilith, bak bana güvenebilirsin evet biliyorum kimseye güvenemeyeceğini bunun gibi anılar ile kimseye anlatamayacağını ama şu anılara bakılacak olursa hiç bir şey senin bildiğin gibi değil"
bakışlarını konuşan seherbaza çevirirken, olası bir durumda saldırmak üzere elinin gittiği asasını yoklamayı da ihmal etmiyordu. Ortada bir cinayet varken, nasıl güvenecekti bu adama ? Üstelik de bir seherbazken... "Size güvenmek mi ? " sesi titriyordu konuşurken, elinde tuttuğu asasını yavaşça adama doğrultmak üzere hareket ettirmeye başlamıştı "Gördünüz her şeyi..."korkmuş görünmemek için çaba sarf etse de titreyen sesi bunun tam tersini söylüyordu "Annemi ben öldürdüm...Yani ben bir katilim." sonunda saldırıya hazır bekleyen asayı gören seherbaz yavaşça cadıya yaklaşmaya başlamıştı bile. Ortada büyük bir yanlış anlaşılmanın olduğunu, asasını indirmesini söyleyip duruyordu bay Rosier, Lilith bir anlam verememişti seherbazın söylediklerine. "Yaklaşmayın." dedi keskin bir tonla ve "Ne demek istiyorsunuz ?" diye sordu ardından. Bir cinayetin ne gibi bir yanlış anlaşılması olabilirdi ki ? Lilith bu umuda tutunup gardını indirmek istemiyordu ama bir tarafı mantıklı bir açıklama duymak için can atıyordu.

-

Bartemius küçük cadıyı sakinleştirmek istese de başarılı olamıyordu genç büyücü, çok fazla korkmuştu. Anılarında bulunan ölüm hatta annesini öldürme anısı ona katil damgası yapıştırmış içten içe her gün içini kemirirken her kesten saklamak zorunda kalmıştı. Ama hiç bir şey aynı değildi asla da aynı olmazdı katil damgası yiyen cadı aslında oldukça masumdu, annesinin ölümü asla onun suçu değildi olmamıştı da. Zavallı kız diye geçirdi içinden küçük cadının hiç bir şeyden haberi yoktu oysa ki, ne babasına söyleyebilmişti bunu neden başka birine ağır bir yük gibi binmişti bu sırtına ömrü boyu saklaması gereken sır. Ama belki de söyleseydi bu sır çözülür belki de suçsuz oluşu ortaya çıkardı. Ama cadı korktuğu için söylememişti kim nasıl söylerdi ki kendisini onun yerine koymaya çalıştı yapamadı, annesinin bileklerini kendisi kestiğini düşünmeye başladı o gece nasıl bir vahşete sebep olmuştu bilemedi, bilemezdi de çünkü kendisi yaşamamıştı bu olayları.

Büyücünün sözlerinden sonra genç cadının hareketlerini izledi. Tedirgin, gerilmiş ve korkmuştu. Cadının eli asasına gitmiş onu yoklarken konuşuyordu ve sesi titriyordu. "Biliyorum Lilith kimseye güvenemezsin" dedi genç büyücü genç cadıyı yatıştırmaya çalışırken. "Kimse seni anlamaz, herkes seni bir katil diye görür ama sen katil değilsin" dedi büyücü oturduğu yerden kalkıp ellerini açarak. Asasını çıkarmamıştı ve çıkarmakta istemiyordu o küçük cadıyı daha çok gererdi. Cadının sözlerinden sonra başını hayır anlamında salladı tekrardan "Değilsin, her şey çok farklı senin kafanın içinde ki anılar gerçek değil" dedi büyücü. "Bak tatlım şu yaşlı kurt bozuntusu senin anılarını değiştirmiş, kendi işlediği suçu en yakın kişi olan yani o gün seni saklandığın yerden bulmuş ve kendi suçunu senin üzerine yıkmış" dedi büyücü. "Sana asıl acıyı çektiren katil olman değil, sen katil değilsin sen masumsun asıl katil olan o ihtiyar" dedi büyücü. "Annenin ölümü onun sebebi" diye ekledi.

-


"Nasıl yani ? "sorusu bir çırpıda çıkmıştı karşısındaki büyücü ona katil olmadığını söylerken. Anıları dururken, onu her an tutuklayıp Azkaban'a yollayabilecek bu adama mı güvenecekti yani ? "Her şeyi hatırlıyorum! " bu sefer bağırmıştı, suçluların kendilerini aklamak için dil döktüğü odada, Lilith suçlu olduğuna ikna etmeye çalışıyor gibiydi. "Hemde daha dün gibi." diye eklerken kısılmıştı sesi, yaptığı şeyin onu dibe sürüklediğini biliyordu. "Değilsin, her şey çok farklı senin kafanın içinde ki anılar gerçek değil" karşılığını verecekti Leonardo yeniden, Lilith'in kafası iyice karışmıştı. Güpe gündüz anısının değiştirildiğini söylüyordu, böyle bir şeyin mümkün olduğunu ilk defa duyuyordu genç cadı. Daha detaylı bir açıklamayla ikna olmaya o kadar hazırdı ki, merakla dolan bakışlarını seherbaza kilitlemiş tüm bildiklerini anlatmasını bekliyordu. "Bak tatlım şu yaşlı kurt bozuntusu senin anılarını değiştirmiş, kendi işlediği suçu en yakın kişi olan yani o gün seni saklandığın yerden bulmuş ve kendi suçunu senin üzerine yıkmış. Sana asıl acıyı çektiren katil olman değil, sen katil değilsin sen masumsun asıl katil olan o ihtiyar. Annenin ölümü onun sebebi." duydukları ne kadar şok edici olsa da gerçek gibi görünüyordu. Biraz düşününce büyücünün Lilith'i kandırmak için böyle bir kurgu uydurması için bir sebep yoktu. Yıllarca kendisine katil damgası vurarak yaşamıştı ve bu çok zordu, insanı içten içe yiyip bitiriyor ve paranoyak yaşamasına sebep oluyordu. Ama bu damgayı birisine vurmak demek ki bu kadar kolaydı. Adras birisini acımasızca öldürüp, suçu başkalarına yıkmakta hiç bir sorun görmemişti.  Hemde kendi ailenden olan birisine yüklemişti bu ağır yükü, daha 9 yaşında ki Lilith'e. "Bu anıyı birde ben görmek istiyorum bay Rosier, anılarımdaki o suçluluğu silebilmem için bu gerekli. "





31 Temmuz 1955, Kore

Yanındaki sadık adamlarıyla otel koridorlarını adımlarken, yanından ayırmadığı kurt oymalı bastonunun çıkarttığı ses çok netti. Adras, emin adımlarla avına yaklaştığını ve birazdan uzun zamandır almak istediği intikamını elde edeceğini biliyordu. "Bu odadalar efendim." verilen bu kesin bilginin ardından olduğu yerde dikilen Adras, gözleriyle verdiği bir işaretin ardından, otel odasının kapısının yanındakiler tarafından büyük bir gürültüyle parçalanışını izledi. Yüzüne yayılan keyifli gülümseme eşliğinde içeri girdiğinde, odanın uzak bir köşesinde bekleyen cadıyı görecekti. Ailenin en yeni gelini Hae Soo içeri girenleri, asasını onlara karşı tehditkarca kaldırarak karşılamıştı. Çelimsiz vücudu ve korku dolu gözleriyle, cadının gösterdiği bu cesarete kahkaha atarak gülmemek için zor tutuyordu kendisini Adras. Yanındaki adamları basit bir "Expeliarmus!" büyüsü ile kapmıştı kadının asasını, korku insanı kolay lokmaya dönüştürüyordu. "Dediğini yaptım, hala neden peşimdesin.!" diye bağırdı genç cadı bütün gücüyle "Biraz uğraştırdın doğrusu. Ama Balian'ıbırakmanı söylediğimde onu gerçekten bırakıp gitmen takdire şayandı, evet." o gülümsemesi yüzündeydi hala, kelimelerini tane tane konuşuyor ve ortamdaki gerginliği arttırıyordu. "Ama ölmen gerektiğini..." duraksadı ve birkaç saniye düşündü "...ölmeniz gerektiğini, demem gerekiyordu değil mi ? Evet, ölmeniz gerektiğini çok iyi biliyorsun. " diyerek değiştirdi cümlesini Adras. Hae Soo'nun gözleri ise korkuyla ve dehşetle açılmıştı duydukları karşısında. "Lilith Balian'ın ilk çocuğu, onu öldüremezsin." diyerek karşılık verdi cadı. "Lilith'den bahsettiğimi kim söyledi zaten ?" daha fazla uzatmak istemiyordu yaşlı büyücü. Daha yapacak işleri vardı. Kadına doğrulttuğu asasını "Avada Kedavra!" diyerek salladı. Odayı kaplayan yeşil ışık kaybolduğunda, Hae Soo'nun cansız bedeni odanın bir köşesinde yere yığılmıştı. Ama buradaki işinin bitmediğinin farkındaydı yaşlı adam, mavi gözlerini küçük odada gezdirirken bakışları duvara sabitlenmiş giysi dolabında sabitlendi. Başıyla verdiği bir işaret sonrası, yanında öylece dikilen adamlar hareketlenecek ve dolabın kapaklarını açacaklardı. Yüzüne vuran ışıkla gözleri iyice kısılan küçük kızı gören Adras'ın kaşları çatılmıştı istemsizce. Beklediği manzara bu değildi sanki. O tiz sesiyle onu bulan büyücülere bir şeyler diyordu. Hızlı adımlarla küçük cadının yanına giden Adras, onu dikkatlice izleyen küçük gözlerin az önce öldürdüğü cadınınkilere ne kadar benzediğini düşündü. Aradığını bulamamış olması onu çok sinirlendirmişti ve ikinci bir öldüren laneti yapmamak için kendisini zor tutuyor gibiydi. Küçük kız yaşlı adamın varlığından korkmuş olmalıydı ki gözleriyle ona bakmaktan kaçınmak için bakışlarını başka yere çevirdi. Annesinin cansız bedenini görmüştü. "Annem neden yerde uyuyor ? " diye sordu parmağıyla annesini işaret ederken. Aldığı cevap kısa ve öz olmuştu.

"Sonaretro."

SON


5
Seherbaz Büro / Ynt: Anılar konuşur mu ?
« Son İleti Gönderen: Bartemius Rosier 04 Haziran, 2023 15:29:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yapboz parçaları tek tek yerine koyulup resim yavaş yavaş oluşmaya başlaması gerekiyordu genç büyücünün ne olduğunu anlaması için. Görüntüleri görmüştü yeteri kadar ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordu büyücü. En azından neden küçük cadı böyle bir şey hatırlıyordu. Peki ya o adamlar kimdi, gencecik kadının ölümüne neden olup küçücük kızın anılarıyla oynayanlar. O yaşlı adamın adamları olduğu zaten çok belliydi. Peki ya kadın ile küçük kız neden kaçıyordu, yaşlı adam neden onların peşindeydi. Kadın belki de kocasına geri dönecekti çünkü küçük kıza babasının geleceğini söylemişti belki de o yüzden gelmişti fakat yaşlı adam yerini öğrenince peşinden gelmişti. O kadar çok soru vardı ki o kadar çok neden. Annesini kendisi öldürdü diye biliyordu küçük cadı oysa ki hem annesi hemde kendisi masumdu görünür de. Şu sıralar ortalığı karıştıran adamın büyüsüne maruz kalmıştı küçük kız. Daha çok küçükken yerleştirilmişti bu zihnine belliydi. Kim bilir ne kadar acı çekti diye düşündü büyücü. Kandırılmak en büyük acıydı en azından bunca şeyi yaşadığını bildiğin ve suçluluk duyduğun zaman. Kendine onca sene kızarsın, acı çekersin yada intikam içinde koşarsın ama daha sonra asıl gerçekleri öğrenirsin işte bu insanın içini yiyip bitiren yegane gerçektir.

Cadının neden anıları değiştiğini bilmiyordu büyücü, zavallı kadını öldürenler küçük cadıyı bulmuş ve tüm suçu onun üzerine atmıştılar. Temiz iş kimse bir şey anlamayacak ve suçlu her zaman yanı başında duracaktı. Kimse küçük cadıyı suçlamayacaktı küçük cadı ise bütün hayatı boyunca bununla beraber yaşayacaktı. Adrasın her işini başka birilerinin üstüne atıp kendini temize çıkardığını duymuştu. Gerçi sadece bu anıyı görmüştü ve işini nasıl yaptığının bazı parçaları eksik olsa da biraz olsun anlamıştı. Anıların daha derinine inmek istedi cadının ama yapamadı bir şeyler onu geri itiyordu. Büyücü ne kadar ileri doğru gitmek istese de cadı onu gerisi geriye itmiş ve en sonunda kendisini büroda ki sorgu odasında bulmuştu. Cadının ona baktığını görüyordu, ince iki göz ona doğru bakıyordu ve yüzü zorlandığının göstergesiydi. Demek cadı zihinbend büyüsünün biliyordu ve anıları ile oynandığını anlamıştı. Büyücü derin bir nefes verirken küçük cadı ise nefes nefese ona nasıl der gibi gözlerle bakıyordu. Küçük cadının sesini duydu bu sefer, büyücü oturduğu yerden kalkıp cadının tam önüne bir sandalye çekti. "Bunun babanla alakası yok Lilith ilk önce sana onu söyleyeyim" dedi. Daha sonra cadının mimiklerine baktı, neden, nasıl diye sorguluyordu. "Evet sandığın yeteneğe sahibim" dedi. Genç cadının tek tek sorularını yanıtlarken. "Lilith, bak bana güvenebilirsin evet biliyorum kimseye güvenemeyeceğini bunun gibi anılar ile kimseye anlatamayacağını ama şu anılara bakılacak olursa hiç bir şey senin bildiğin gibi değil" diye ekledi büyücü. 
6
Seherbaz Büro / Ynt: Anılar konuşur mu ?
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 01 Haziran, 2023 16:59:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Cadı:Lilith d'Ibelin

İnsan istemeden kötü birisi olabilir miydi ? Anılarından aldığı güç ile kendisini en tepeden, yerin dibindeki bir mağaraya hapsedebilirdi bile. Adının kaderi olduğunu düşünürdü Lilith, çocukluğunda annesine yaptığı o şeyin başka bir izahı olamazdı. Rüyalarına giren, bir gece yarısı onu kan ter içinde uyandıran ve zihninde tekrarlanan o sahneler rahat bırakmıyordu asla onu.

31 Temmuz  1855, Kore

Oturduğu iki kişilik yatağın yatağın bir köşesinde telaşla etrafa dağılan kıyafetleri toplamaya çalışan annesine bakıyordu küçük kız. Kahvaltı yapmak üzere indikleri otel merdivenlerinden, lobiye indikleri anda annesinin telaşlı sesiyle, kendi dilinde "Buradan gitmemiz lazım." dediğini duydu. Her ne gördüyse genç cadıyı epeyce telaşlandıracak ve korkutacak bir şey olmalıydı ki kadının yüzü buz kesmişti. Küçük cadı Lilith ise annesinin bu hallerini meraklı ve korkmuş gözlerle izlemekten başka bir şey yapamıyordu. Zaten konuşmayı yada aşırı tepkiler vermeyi seven bir çocuk değildi. Ama minik kalbinin hızlı atmasına ve vücuduna korku yüklü duygular yaymasına engel olamıyordu.

Bugün doğum günüydü üstelik. Babası ve annesi ile beraber kutlamayı severdi. Çikolatalı pastaya bayılıyordu ve babası işten gelirken yolunun üzerinde bulunduğunu söylediği bir pastahaneden mutlaka alırdı. Tabi geçmişte yaşanılan bu güzel anılar, boşanmalarından sonra yerini günde iki defa ayrı ayrı kutlanan sevimsiz ve minik doğum günü partilerine bırakmıştı yerini. Önce babasıyla, birkaç gün sonrada annesiyle kutluyordu. Tek kazancı fazladan çikolatalı pastaydı ama Lilith üçünün birlikte olduğu, kendisine sadece bir dilim pasta düşen o eğlenceli günleri geri istiyordu.

Mutlu mesut çıkılan otel odasına, kolundan çekiştirilerek ve tam çözemediği birkaç Korece cümle eşliğinde geri dönmüştü. Hae Soo, etrafa yayılan gecelikleri ve dünden kalan günlük giysileri gelişigüzel şekilde valize tıkıştırmaya çalışmaya başlamıştı. Annesinin korktuğunu ve kaçmaya çalıştığını anlamıştı ama bunun nedenini bilmiyordu küçük cadı. Huzursuzca az önce annesinin sıkıca tuttuğu kolunun acıyan yerlerini eliyle ovuşturuyordu. Cadı en sonunda, odanın ortasında duran çift kişilik yatağın kenarına oturdu. Çaresizlik ve korku beden diline yansıyordu "Kahretsin, yaptığım büyüyü bozdu." ağlamakli bir ses tonuyla mırıldanırken elleri dağılan saçlarını geriye doğru atmıştı. Her neyden kaçıyorsa, çoktan onu bulmuş olmalıydı. Lilith, "Ne oldu anne ? " diye sordu sonunda, asasıyla yapabileceği toparlanma büyüsü yerine oradan oraya koşuşturmayı tercih eden kadın nefes nefese kalmıştı, sanki orada olduğunu unuttuğu kızının sorusunu duyunca başını küçük cadıya çevirdi. Yatağın kenarından kalkıp, kapının eşiğinde bekleyen Lilith'in yanına gitti aceleci adımlarla.  Kızının gözlerine bakabilmek için dizlerinin üzerine oturdu, annesinin gözlerinde gördüğü şey korkudan çok kararlılıktı sanki. Birden değişmişti kadın, sanki vermesi gereken doğru bir kararı verebilmişti. "Şimdi seninle bir oyun oynayacağız." konuşmaya başlarken Lilith'in omuzlarından tuttu ve yaşların düşmek üzere olduğu bakışları kızına sabitledi Hae Soo "Saklambaçı biliyorsun değil mi ? Babanla oynardınız hep." ve birkaç damla ardı ardına kadının çenesine doğru süzüldü, çocuk oyun oynamak isteyen annesinin neden ağladığını anlamamıştı. "Birazdan buraya gelen bazı adamlar olacak, oyunumuza onlarda ortak. Ama senin şuradaki..." parmağı yatağın yanında duran tüm duvarı kaplayan giysi dolabını işaret ediyordu "dolaba saklanmanı istiyorum. Senin burada olduğunu bilmiyorlar, yani seni bulamazlar. O yüzden bu oyunu kazanmamız sana bağlı, asla ama asla çıkma oradan." kadın sözlerini bitirdiğinde kızına sıkıca sarıldı. Lilith, saklambaç oyununu da çikolatalı pastayı sevdiği kadar severdi. Aklına babasının onlara bir sürpriz yapabileceği gelmişti annesinin cümlelerini duyduktan sonra. Yüzüne yayılan geniş bir gülümseme ile "Tamam anneciğim." dedi, sevinçle olduğu yerde zıplıyordu. Kızının mutlu ve heyecanlı haline, gözünden durmadan yaşlar akarken, gülümsedi Hae Soo. "Sakın unutma, annen seni çok seviyor ve hep sevecek." yeniden ayağa kalktıktan sonra elinden tuttuğu kızını, içinde saklanacağı dolaba kadar götürdü. Lilith, küçük bedenini soktuğu karanlıkta huzursuz görününce annesi ona, asasının yardımıyla yarattığı küçük bir lamba gibi parıldayan gül dalı verdi. Lilith annesinin yaptığı büyülere hayrandı, büyüdüğünde onun gibi bir cadı olmak istiyordu. Ona uzatılan dalı nazikçe eline aldı . Hae Soo,"Seni seviyorum tatlım." dedikten sonra, kendisine heyecanlı ve saf bir gülümsemeyle bakan kızının alnına bir öpücük kondurdu ve dolabın kapağını kapattı. Lilith bir süre sonra annesinin yeni büyüler yaptığını duyacaktı. Kıkırdadı kendi kendine ve 'Annem gibi bende büyü yapmak istiyorum.' diye düşündü. Cadının daha kendine ait bir asası yoktu tabi, büyü yapmayı öğrenmesine iki senesi vardı zaten. Biraz bekleyiş o kadar sessiz geçmişti ki Lilith sıkılmaya başlamıştı olduğu yerde. Ayağı da uyuşmuştu üzerine oturmaktan. Dolabın tam kapanmayan kapılarının bitiştiği yerdeki aralıktan odada bir hareketliliğin olduğunu, annesinin yalnız olmadığı saklambaş oynayan diğer adamlarında odada olduğunu anlamıştı. Ama tek bir ses bile duyamıyordu. Sonra, küçük cadının daha önce hiç görmediği bir olay yaşandı; annesinin yüzü olduğunu seçtiği bir beden tam dolabın kapısının önünde dikilirken, dolabın içinden bile açıkça belli olacak bir yeşil ışık patlaması tüm odayı aydınlatacak. Gül dalındaki tüm ışık solmuş, Lilith karanlıkta kalmıştı. Yakalanma korkusuyla endişeli bakışlar atarken, kendisini dolabın içinde tutmaya çalışıyordu son ana kadar. Ama birden yüzüne vuran aydınlık, dolabın kapaklarının açıldığına işaretti. Bir avuç adam, dolapta saklanan küçük cadıyı bulmuşlardı. Lilith,yakalanmış olmanın verdiği suçluluk duygusuyla konuşacaktı.
"Yakalanmamış gibi yapsak olmaz mı? Babam gelince, annem de mutlu olur."


15 Temmuz 1860

Lilith sorgu odasında bir suçlunun dosyasını incelerken içeriye gelen bay Rosier'i görünce şaşırdı. Babasının arkadaşı olduğundan adamı tanıyordu, ama çekindiğinden hiç sohbet etme yada onu göreve götürmesini isteme gibi bir istekte bulunamamıştı. Adamı bir anda karşısında görünce afalladı. "Merhaba bay Bartemius." dedi başıyla selam verirken, büyücünün tecrübelerini biliyordu. Ondan öğreneceği çokça şey olduğunun da farkında olduğundan ona olan saygısı çok fazlaydı. Ama ters giden bir şeylerin olduğunu adamın yüzündeki düşünceli ifadeden anlamak mümkündü. Selamına karşılık verdikten sonra, annesiyle alakalı sorular sordu. Kadının ölümünü merak etmişti belli ki ama ansızın gelen bu sorular karşısında iyice afallamıştı Lilith. Annesinin ölümünde parmağının olduğunu mu biliyordu yoksa ? Sonra zihniyle oynanıyormuş gibi hissetti, birileri anılarını dürtüyordu. Yaşadığı afallama ve şaşkınlık yüzünden müdahale edemeden kendisini o iğrenç anının içinde buldu; annesi kanlar içinde ölmek üzereyken, kendisi geniş bir gülümseme ile bu anı izliyordu ve mutluydu. Kadını intihara sürüklemişti ve bunu isteyerek yapmıştı. Annesinin ölümünden zevk alır gibi bir halinin olması, şimdiki Lilith'i iğrendiriyordu. Sonra hatırladı, bunları gören ve yaşayan ikinci bir zihin vardı şu anda. Bay Rosier, zihinfend büyüsünü biliyor olmalıydı. Lilith daha fazla buna izin vermemek için, kendisinde uzun zamandır kullanabildiği zihinbend büyüsünü kullandı. Anıları saklı kalmalıydı.

Kendisini yeniden sorgu odasındaki sandalyesinde bulduğunda, nefes nefeseydi. Anının yükü ağır gelmişti ve altında ezilmişti resmen. Korkak bakışları , ona kararlı bir şekilde karşılık veren bay Rosier'in ile buluştu. "Neden bunu yaptınız? " diye sordu ilk önce daha sonrada "Nasıl? " sorusunu ekledi. Nereden aklına gelmişti Lilith'in, tamda bu anısını kontrol etme fikri ? En çokta babasının bu konuyla alakası olup olmadığını merak ediyordu. En büyük korkusu gerçekleşebilirdi. Babası onu terk ederse yaşayamazdı.
7
Rusya / Ynt: -FB- Eski defterler
« Son İleti Gönderen: Uldin Buzkurdu 31 Mayıs, 2023 20:17:06 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube]https://youtu.be/2EBvIFInDC8[/youtube]

Son Bölüm

Çocuğun yol boyunca ateşi daha çok çıkmış ve kendinden geçmişti, belli belirsiz sesler duyuyor ve bulanık görüntüler görüyordu. Bunları gerçek ve hayalden ayırt etmek epey zordu, sanki havada süzülüp sallanıyormuş gibi hissederken gözlerinin önüne parlak ışıklar vurmaya başlamıştı.

"O iyi olacak mı?"

Telaşla sorulmuş bir soruydu bu. Bu kız sesinin sahibin kim olduğunu bilmiyordu ancak defalarca bunu duymuştu. Gözlerini her açtığında yarım yamalak ışıklar görüyor her kapadığında ise saatler geçmiş oluyordu sanki zaman algısını tamamen yitirmişti. Ancak her seferinde çocuk o karanlığa teslim olmamaya çalışıyordu, gücünü toparlayabildiğinde gözlerini yarım yamalak açıyor dayanabildiği kadar dayanıyordu. Fakat bu çok ama çok uzun zaman sürdü onun için, artık buna dayanacak gücü kendisinde bulamıyordu. Bu sefer çabalamadı, kendisini bıraktı ve o belli belirsiz ışıkta kaybolarak bir perde gibi karanlık sardı etrafı.

"Hm...Bunun ilk seferin olmayacağı kesin."

"Ne? Neredeyim ben?"

"Bir yerde misin?"

"Nasıl yani?"

"Etrafına bir bak ne görüyorsun?"

"Görmek... Görmek zor, karanlık bile yok. Hatta etraf diye bir şey yok."

"O zaman bu hiçlik nasıl bir yer olabilir? Hiçbir şey deneyimlemiyorsun."

"Sen kimsin?"

"Ben o son anım"

"Son an mı?"

"Belki seni hâlâ tutan benimdir maalesef."

"Kötü bir şeymiş gibi söyledin."

"Bazıları için kötü olabilir."

"Benim için kötü mü?"

"Buna karar vermek ister miydin?"

"Nasıl yani?"

"Yıldızlar mı toprak mı?"

"Yıldızlar"

"Hmm..."

"Hadi ama- korkuyorum bile diyemiyorum fakat bana yardım etmelisin."

"Mükemmel zamanlama."

"Ne?"

Daha sonra sanki yıllar geçti, bir ses duymaya başladı. Ağlayan bir kız sesi, ardından anımsadığı bir cümle tekrar etti.

"O iyi olacak mı?"



Yavaş yavaş yokluğun pençesinde sıcaklık hissetmeye başladı, karanlıkta, hiçlik üzerinden kalkmaya başladı. Gözlerini hafif aralamıştı, yanan ateşin sıcaklığını hissedebiliyordu hatta omuzunda ıslaklık bile hissediyordu. Uzun süre çınlama sesi duydu sonrasında ise boğukluktan giderek netleşen ağlama sesi. Birisi ağlıyordu ama neden? Olamaz gözleri tekrar ağırlaşmaya başlamıştı şimdi tekrar kendisini o yere atmak istemiyordu var gücüyle...

"Aaaargh!"

Var gücüyle doğruldu. Kan ter içinde ve nefes nefese kalmıştı. Bakışlarını yavaşça kaydırdığında Alçin'i gördü, başucunda oturmuş şok geçirmiş bir halde ona bakıyordu.
Uldin mırıldandı.

"Su"

"Ne?"

Bir an kendini gelen Alçin hemen kalkarak çadırın içinde bir uca koşturdu. Bir tas ile geri döndü ve bir elini Uldin'in sırtına götürüp diğer eliyle de tasın altından tutarak içmesine yardım etti.
Çocuk su içince biraz daha kendisine gelmişti. Etrafa bakındı, köşede uyuyan kurdu gördü. Demek geri dönebilmişti.
Alçin Uldin'e nazikçe sarılarak. "Senden umudumu hiç kesmedim" dedi ama Ak saçlı çocuk buna tepki göstermedi. Aklında sadece tek bir soru vardı.

"Diğerleri nerede? Annem nerede?"

Çocuğun uyanamaması bir yana dursun kız bu sorunun sorulmasından korkuyordu. Yavaşça geri çekildi, bakışlarını kaçırıp başını eğdi.

"Baban ve Bayçu ağabey dışarıdalar."

Tamam onlar iyiydi ama bu tam yanıt olmamıştı. Neden annesinden bahsetmemişti? Ak saçlı çocuk bunu düşünce içi titredi, felaket bir korku hali onu kapladı. Elini uzatıp kızın yanağını tuttu. "Alçin, annem nerede?" Diye sordu çaresizce.
Ancak bir yanıt alamadı, anlamıştı. Çocuk o anda ne ağlayabildi ne başka bir şey hissedebildi. Acısı çok büyüktü ve şuan bu şokun etkisindeyken değil, bir gün bir ara dayanamayıp mahvolacaktı.
Sanki şuan ona bu gerçek değilmiş gibi geliyordu, sanki her an dışarıdan içeriye annesi gelip başını okşayacak ve uyandığı için sevinecekmiş gibi geliyordu. Kızın gözlerinin içine bakarak "Anladım." Dedi ve üzerinden yorganı attı, yataktan çıkmaya çalıştı ama ikinci adımında kendisini yerde buldu. Kız hemen onun kalkmasına yardım etti ve kolunun altına girerek onu destekledi.
"Uldin dinlensen ya!" Çocuk onu dinlemedi, yürümeye çalışınca mecbur kız ona ayak uydurmaya başladı. Zaten kızcağız ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. Çadırı aralayıp dışarıya çıktıklarında temiz ama bir o kadar soğuk havanın içine dolduğunu hissetti. Bakışlarını meydana çevirdi, Halk meydana toplanmış tartışıyordu. İçlerinden biri çocuğu fark etti ve bağırmaya başladı. " Hey bakın o Uyanmış!" Bunun üzerine kısa sürede pek çok kişi Uldin'in etrafına toplandı. Diğerlerine seslenen tıknaz adam şöyle dedi.



"Vay vay demek uyandın ha! Biz de merak ediyorduk beyimiz ne zaman öylece yatıp bizi sömürmeyi bırakır diye?"

Uldin ona bir şey demeden önce baştan aşağıya süzdü Alçin ise Uldin'den gözlerini ayırmıyor ve onda bir farklılık görüyordu. "Uldin..." diye mırıldandı ama çocuk bunu duymadı. En sonunda Ak saçlı çocuk konuştu.

"Havlamadan önce bir adım öne çık ve adını söyle."

"Ne? Seni bücür bana emir mi veriyorsun?"

"Duymadın mı?"

"Hahahaa!"

Tıknaz adım sallana sallana birkaç adım atarak ona yaklaşırken "Merak ediyorum bu cesaretin nereden geliyor, şu kız olmasa ayakta duramayacak gibisin de" dedi ve Alçin'i ittirmeye çalıştı ama kız Uldin'ı bırakmamak için direniyordu.
Ak saçlı çocuk yanında ki kıza şöyle dedi.

"Sorun yok, ayakta durabilirim."

Kızın canı yanıyordu ve istemeye istemeye çocuğun kolunu bıraktı, çocuk ise ayakta durmayı başardı, yere düşmedi. Tıknaz adam bundan çok keyif alıyor gibi bir hali vardı.

"Hahaha! Bana bak bücür, sen sormadan söyleyeyim. Senin yüzünden sürülerimizi kaybettik, şimdi bu insanlar açlıktan ne yapacaklar?"

"Bunu telafi ederim."

"Sen hiçbir şeyi telafi edemezsin! Biz de buradan göçeceğiz, baban olmasaydı sana neler yapacağımı ben bilirdim."

"Bana bunları söylemek için mi havalı havalı yürüdün?"

"Seni - ap"

Tam çocuğun saçını tutacaktı ki bir el onun kolunu tuttu ve adam şöyle dedi.
"Çocuğuma dokunursan seni öldürürüm!" Ardından adamı tutup itti ve ekledi. "Ne biçim insanlarsınız? Burada karşınızda bir çocuk var çocuk! Size söylüyorum sürülerinizi geri getireceğim. Siz kaybettiğiniz insanlığınıza yanın!"

Kalabalık kendi arasında fısıldaşmaya başladı, içlerinden bazıları oradan ayrılıp dağıldı. Artık kendisini kalabalığın sözcüsü gibi gören tıknaz adam şöyle dedi.

"Asanı ver o halde, senin bir işler çevirmeyeceğin ne malum?"

"Ne gibi işler çevirebilirim ki?"

"Biz bilmeyiz, o ruhları çağırıp hepimizin sonu olabilirsin!"

"Al!"

Adam asasını fırlattı sonra ekledi. "Dağılın!" Tıknaz adam sanki eline bir servet geçmiş gibi asayı eline aldı.
Adam çocuğunun yüzüne bakmadan içeriye girdi. Alçin Uldin'e gülümsedi ve ona veda etti. Ak saçlı çocuk ise topallayarak çadırın içine girdi.

"Ne yapıyorsun baba?"

"Duymadın mı? Sürüyü geri getireceğim"

"Bu senin değil benim işim."

Adam başını kaldırdı ama çocuğa bakmadan konuştu "Görüyorum ki boyun küçük ama aklın büyük" sonra çocuğa başka bir şey demeden eline aldığı bir çanta ile çadırın dışına yürüdü ki çıkmadan durdu ve
"Belki bu sana şuan bir şey ifade etmiyordur. Sen Aşina soyundansın" dedi ve çıkıp gitti. Çocuk topal bacağı ile ona yetişemedi kendi kendine söylendi. "Aşina? Neden böyle bir şey dedi?"

Aradan birkaç gün geçmişti, babası ise hâla dönmemişti. Uldin tüm günlerini çadırda geçiriyor, ağabeyi ise dışarıda çalışıyordu. Alçin ise her gün Uldin'i ziyarete geliyordu. Bugün de sıradan bir gündü Ak saçlı çocuk sırtını yatağa vermiş kollarına gömülmüş sessizce duruyordu. Karşısında ise Alçin tüm gün onu konuşturmaya çalışmıştı.

"Uldin, sana bir şey göstereceğim. Geçen gü-"
Çocuk onun sözünü keserek sordu "Neden hâlâ buradasın?"
Kız bir an şaşkınca başını salladı. "Anlamadım, beni görmek istemiyor musun?"
Çocuk başını kaldırıp ona baktı ve "Neden beni görmek istiyorsun? Sonuçta hepinizin aç kalmasının nedeni benim, Benim beceriksizliğim." dedi.
Sol gözünden bir damla yaş süzüldü.
Çocuk uzun zaman sonra ilk defa ağlayacak gibi olsa da belli ki kendisini tutuyordu.
Kız gülümsedi, onun gülümsediğini gören çocuk sordu.

"Neye gülüyorsun?"

"Senin düşüncene çünkü beceriksiz değilsin."

"Ne demek değilim dün hiç yemek yedin mi?"

"Tundra 'da tek başına günlerce hayatta kaldın, kurt sürülerinin saldırılarından kurtuldun. Sence beceriksiz misin? Arkadaşların sana lakap bile taktılar."

"Lakap mı?"

"Evet buzkurdu, beğendin mi?"

"Hayır beğenmedim"

"Ah..."

Sohbet Alçin'in umduğu gibi gitmemişti ama yüzünde ki gülümseme değişmedi.
Yine günler geçti ve yine babası geri dönmemişti. Uldin hiç kimse yokken biraz erzak ve muhtelif malzemeler ile şafak vakti yola çıkmıştı.
"Seni bulacağım baba" diye kendi kendine tekrar ediyordu. Buz tutmuş ormanlardan geçti, karlı tepeleri aştı. Kamp kurdu dinlendi. Bu sefer daha hazırlıklıydı ve en önemlisi gözü hırstan başka bir şeyi görmüyordu. İz arayarak İki gün boyunca yol aldı, ölen hayvanların, biçilen ağaçların, önceden yakılmış kamp ateşlerinin ve nadiren bulabilirse ayak izlerini takip ediyordu. En sonunda ufukta birini gözlerine kestirdi, ancak bu işte bir terslik vardı çünkü kişi hareketsizdi. Kalbi parçalanacak derecede hızla atmaya başlayınca o kişiye doğru koşmaya başladı. Gittikçe daha da görüntü netleşiyor ve görüntü netleştikçe çocuğun içinde ki korku büyüyordu. Koştu koştu koştu...

"HAYIIIR HAYIIIIR ! HAYIIIR YAPMA N'OLUUR"



Feryatlar ederek kendisini yere attı. Başını kaldırıp bakmaya korkuyordu. İçinde ki umut hızlıca kaybolurken başını kaldırmadan sordu. "Baba?" Ancak bir cevap gelmedi tekrar etti. "Baba Ne olur cevap ver!" Yine bir ses duymadı. Saatlerce ağlayıp gökyüzüne bağırdı, feryatlar etti. Öyle ki sesi kısılmıştı, dökecek gözyaşı bile kalmamıştı. Neredeyse Soğuktan ellerini hissedemiyordu, doğrulup ayağa kalktı ve gözyaşlarını koluna sildikten sonra sakince. "Daha iyisine layıktınız" dedi. Sessizce oradan uzaklaşarak kabileye geri döndü. Hem babasını kaybettiğine hem de onu öyle bırakmak zorunda olduğuna çok üzülüyordu. Geri dönüp ağabeyine durumu bakışlarıyla anlattığında sandığının aksine ağabeyi sadece ona sarılıp "iyi olacağını" söyledi.
Aylar geçti, yanında gelen yavru kurt belli bir büyüklüğe ulaşmıştı artık. Sabahları rutin gidiyor ve gece geri dönüyordu.
Çadırda keder dolu günler geçirirken dışarıdan bir ses duydu. "Çık dışarı çık!" Uldin dışarıya çıktı ve tıknaz adama baktı.

Adam yere tükürerek "Ağabeyin nerede" diye sordu.

Uldin soğuk bir tavırla "burada yok" dedi.

Adam tebessüm etti "güzel" sonra esnedi ve " Ağabeyin burada yoksa işim kolay" dedi.

Uldin kollarını birleştirip
"sen neden bahsediyorsun?" Diye sorarken

Adam onu umursamadan yürümeye başladı. "Anlamadın mı çocuk? evini soyacağım. Önceliğim yemek tabii ama-" sonra kahkaha atarak ekledi. "Birkaç tane de o güzel İrge'nin külodundan bulursam"

Uldin'in beynine kan sıçradı, Irge annesinin adıydı ve bu aşağılık varlığın annesine saygısızlık yapmasına izin veremezdi. Hiç düşünmeden Çadırın içine doğru koştu. Tıknaz adam ise onu görüp arkasından seslenmeye devam etti.

"Hahaha, şaka yapmıştım. Gidip annenin kıyafetlerini saklamana gerek yok bücür. Ama sen yine de önlem al belki de yapmamışımdır ha?" Sonra etrafında dönerek diğer insanlara baktı birkaç kişi onun yanına yaklaşıyordu, içlerinden biri

"Burada neler oluyor?" Diye sordu.

Tıknaz adam arkasına döndü ve
"Hey hey kendi işinize bakın. Ben açım aç! Anladınız mı? Dağılın hadi kış kı- AAAgh"

Adam birden kendisini dizlerinin üzerinde buldu. Herkes bir an ne yaşandığına şaşırmıştı hep bir ağızdan bağırmaya başladılar. Ak saçlı çocuk hızlıca koşarak adamın sırtına fırlattığı Nacağı çekti ve baltayı adamın kafasına sapladı. Kimse müdahale etmedi. Çocuk tekrar etti, tekrar vurdu, tekrar, tekrar, tekrar.
Kalabalıktan birkaç kişi sağa sola kusmaya başladı. Cesaretini toplayanlar ise ona bağırdılar.

"ULDİN DUR ARTIK!"

Çocuk onları görmezden gelerek devam ediyordu ki birisi sırtından tutup onu geriye fırlattı. Çocuk başını kaldırdığında bu kişinin Bayçu olduğunu gördü. Herkes şok içerisindeyken Bayçu adama doğru yürüdü bir süre onu inceledikten sonra geri döndü ve Uldin'i tutup sürükleyerek oradan uzaklaştırdı. Issız bir alana geldiklerinde Ağabeyi Uldin'i yumruk atarak onu yere düşürdü. Sonra birkaç kez daha vurdu ve dövmeye başladı.

"Seni aptal, bir de katil mi oldun? geri zekâlı, aptal aptal aptal aptal!" öfkeyle çocuğu dövüyordu çocuk ise hiç konuşmuyordu. Bayçu yorulup birkaç adım geri çekildiğinde, ağzı yüzü kan içinde olan çocuğun gözlerine baktı. Gözlerinde hiç pişmanlık görmüyordu.
"hiç mi?" diye sordu. Çocuk ise sanki bunu anlamamış gibi başını hafifçe yana çevirip ona aynı gözlerle bakmaya devam etti. Bayçu mırıldandı "yazık..." sonra sordu "Neden yaptın bunu seni canavar?" bu sefer Uldin ağzını açıp cevap verdi. "Annemize hakaret etti." Bayçu başka bir şey demedi, çocuğu tutup kaldırdı ve kolundan çekerek çadıra götürdü. Onu içeriye sürükleyip dışarıya çıktı. Günler boyunca kızgın kalabalığın sesi hiç durmadı, ağabeyi de eve ancak geceleri girdi. Aradan birkaç hafta geçmişti artık konuşan eden yoktu. Uldin dışarıya çıktığında herkesin sessizce toplandığını gördü. Yine toplandıklarına göre yine kendisine bir sıkıntı çıkacaktı. Kalabalığın arasından Alçin çıkıp onun yanına geldi ve çocuğun ellerini tuttu.
"Uldin, ne yaptın bilmiyorum ama... Biz gidiyoruz, biz yani çoğumuz. Buraya sana veda etmeye geldim." dedi ve gözleri yaşardı. Uldin Alçin'e sarıldı ve mırıldandı. "Üzgünüm" başka bir şey diyemedi. Sonra kafileden biri Alçin'i tutup çekiştirdi ve "Onunla konuşma" diye uyardı. Kafile harekete geçerken Alçin son kez uzun uzun Uldin'e baktı, elini salladı. Bu sefer gülümsemiyordu.
Kafile sert koşullara dayanamamıştı ve yaşayabilecek topraklar bulma umudu ile göç etmişti. Geriye çok az insan kalmıştı. Ancak babası artık olmadığına göre, geriye kalanların evlerini ısıtacak, onların hastalıkları ile ilgilenecek birisi yoktu. Geriye kalanlarda, bir buçuk yılda ölüp gitmişlerdi. Koca kafile içerisinde artık sadece üç kişi vardı. Ağabeyi, kendisi ve bir kurt. üçü de ağzını açmıyordu, haftalarda hatta çok uzun bir zaman birlikte yaşadılar
yemek ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorlardı, Uldin bunun üzerine fikirler üretmeye çalışıyordu ve Birgün o fikir karşısına çıktı. Ak saçlı çocuk yalnız başına yine keşfe çıktı, uzaklarda sarp bir kayalığın girintisinde kartal yuvası gördü, birkaç gün onu gözlemledi, yalnız başına yaşayan bir kartaldı. Uldin bir gece tek başına sessiz sedasız yaklaşarak kartalı yakaladı ve gözlerini bağladı, onu geri götürüyordu, sonra durdu ve başını gökyüzüne kaldırdı. semavi gökyüzü, yıldızlarla donup taşıyordu. Çocuk bir iç çekti ve Kartaldan özür diledi.



Bundan sonra ki amacı onun direncini kırıp kendisine itaat ettirmekti. Onu bir ipin üzerine bağladı, kartal her ne zaman uyuyacak olsa ipi sallayarak buna engel oldu. Bunu belirli bir süre devam ettirdi ve onu aç bıraktı. Uykusuz ve aç hayvana daha sonra et vererek yavaş yavaş yeme ve kendisine alıştırdı tabi bu sırada her gün abisinden.
"Boş işlerle uğraşıyorsun, bu hayvan sana kin tutar, hala bir aptalsın" gibi şeyler duyuyordu. Ancak Uldin'e doğrudan söylenmiş sözler değildi bunlar, ağabeyi kendi kendisine konuşuyormuş gibiydi. Aradan zaman geçti, çocuk şimdi yanında iki hayvanı ile birlikte ava çıkıyordu, kartal yakalıyor kurt koşup kartalı avdan uzaklaştırıyordu. Böyle böyle işler daha kolaylaşmıştı, ancak çocuk ne kadar marifet sergilerse ağabeyinin ona olan gerginliği de artıyordu. Çocuk bir gün yalnız başına dolaşırken, bir buz kütlesinin üzerinde babasının asasını gördü, asayı almak için buz kütlelerinin üzerinden zıplaya zıplaya geçmeye başladı. Asayı almayı başardı da ancak dönerken üzerine bastığı kütle kırıldı ve birden kendisini soğuk karanlık suyun dibine batarken buldu.
Gözlerini kapattı, çırpınmak yerine hiçbir şey yapmadı, ölümü olgunca sanki eskir bir dostuymuş gibi karşılıyordu. Fakat yine ölmedi, ağabeyi suyun içine dalmış ve onu karaya çıkartmıştı. Şimdi sırıksıklam bir halde soğuktan titreyerek birbirlerine bakıyorlardı, Bayçu derin bir nefes aldı, ayağa kalktı bir adım attı ki... Yere düştü.  "Ağabey! Ağabey!" Çocuk telaşla bağırdı çağırdı yanıt alamadı, Bayçu'yu tutup çevirdi ve nabzını kontrol etti, yaşıyordu ama cevap vermiyordu. Onu kurtla birlikte eve kadar sürüklerdi, yatağa yatırdı. Hemen bir ateş yakıp ıslak kıyafetlerini çıkardı, kurt kürkü olduğu için onun yanına uzandı, doğal olarak onu sıcak tutabilmek için çabaladılar ama nafile Bayçu gözlerini açmadı. bu geceye kadar sürdü, sonra gözlerini açtı evet ama çok az konuşabiliyor anlaşılmaz tek kelime ancak söyleyebiliyordu. Ak Saçlı çocuk onun yanına geldi ve elini tuttu.
"Seni kurtaracağım ağabey" dedi. Sonuçta çocuk bir şamandı, yani işler bu hale gelmese olacaktı. Şuan hiçbir fikri yoktu ama bir yolunu bulacaktı. Bu sefer günlük rutinleri yine değişmişti, ağabeyi hasta yatağında yatarken köpek onun yanında, Uldin ise keşiflere çıkıyor, otları bitkileri karıştırıyor sınırlı bilgileri ile ilaçlar üretmeye çalışıyordu, bu ilaçları zehirlenme ihtimaline karşı önce kendisi kullanıyordu. Keşifleri sırasında kara kaplanmış taş yazıtlar buldu. Bu yazıtlara "Bengütaş" denirdi, Bengütaş ölümsüz taş anlamına gelirdi. Bu yazıtlarda ki Runik Türkçe'yi Uldin çok az okuyabiliyordu, şansına ki burada eski Şamanlar hakkında da yazılar vardı. Çocuğun tüm günü, avcılık, bitkiler, bengütaş tercümesi ve dönmeden önce eski yıkılmış bir tapınağa gidip, ellerini gökyüzüne açarak dua ediyordu. Ne yaparsa yapsın işe yaramıyordu. Birgün çocuk bengütaşların tercümesini tamamladı, işin kötü yanı bu hastalığın, birisinin benzer bir duruma düştüğünde nasıl kurtarılacağına dair iksir tarifi bengütaşın son bölümlerinde yazıyordu. Çocuk çok sevindi, sonunda aradığını bulmuştu ve bir çözüm olacaktı. En hızlı yollardan koşarak evine gitti. "Ağabey, ağabey!" içeriye girip Bayçu'nun yanına geldi, geldi ama
geç kalmıştı...
Bayçu ölmüştü.
çocuk hiçbir şey demedi, sadece dışarı çıktı ve ayaklarının onu götürdüğü yere kadar yürüdü. Bir tepenin üzerine çıktığında durdu ufukları seyretmeye başladı. Sonra bağırmaya başladı, durdu bir kez daha bağırdı, bu sırada elinde asasını tutuyordu. İçinde büyük bir acı, büyük bir ateş vardı. Feryatlı bir şekidle bağırmaya devam etti, gözlerinden sürüsüne yaş akıyordu. Birkez daha birkez daha derken sonunda yüreğinde yanan ateş parladı. Üzerinden ve asasından fırlayan bir ateş deryası her yeri sardı, yakıp kül etti. Bu korkunç manzara karşısına donakalan çocuk gördüklerine de ayrı şaşırmıştı.
ilerisinde uzanan karla kaplı arazi yerini sarılığa bırakmıştı.



Çocuk tebessüm etti. Ancak bu tebessüm içinde çok anlam barındırıyordu.
tekrar geri döndü.
kabilede son ölen kişiyi, kendisi gömdü. Artık korumasını gerektiren birisi yoktu, bu yüzden zalimleşmesini gerektiren bir durumda kalmamıştı. Geriye kalan vakitlerini sessiz bir melankoni içerisinde geçirmeye başladı. Önü açılan yoldan yeni karlı topraklarda yürüyordu.
bu böyle devam etti, gün geçtikçe yaşı ilerledi. Tabii Ruslar gelene kadar.






 
8
Seherbaz Büro / Anılar konuşur mu ?
« Son İleti Gönderen: Bartemius Rosier 31 Mayıs, 2023 15:15:12 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Anılar, anılar aynı dipsiz bir kuyu gibidir. Küçük bir taş attığında o taş hiç bir zaman kuyunun sonunu bulamaz. Anılar değişebilir, unutulabilir hatta yok olabilir. Öyle anılar vardır ki bizi mutlu edip yüzümüzün gülmesini sağlarken kimileri de acı çektirir. Izdırabın eşiğine getirir bazıları da hayatımızın son bulmasına neden olur. Her anı güzel değildir, her anı mutlu değildir sadece kendimizi mutlu hissettirmek için kandırırız kendimizi o dipsiz kuyunun sonunu görebilmek için belki de insan bunları yaşayarak hayattan ders çıkarıyordur. Anıları ile birikmiş hatıralar ve buram buram kokan acılar.

Bulanık mavi küçük sıvının yaratabileceği güçtü bu işte. İlk baş her yer bulanıklaşmaya başladı sanki bir tünelden geçiyordu genç büyücü ama öyle karanlık ve yolunu kaybetmiş hissine kapılan tünellerden değil etrafa ışık saçan mavi ve beyaz renklerin ehenk içinde buluştuğu tüneldi bu. Kısa süre içinde tanıdık bir yüz gördü. Aslında pek tanıdık değildi ama yaşlı adamın kim olduğunu biliyordu sadece genç büyücü. Yüzü bulanıktı ama yine de tanımıştı onu daha sonra genç ve güzel Asyalı bir kadın gördü. Nasıl bir şeye bulaştığını bilmiyordu genç büyücü yada hangi anının içine girdiğine ama özel bir anıydı bu özel ve acılarla dolu. Kısa süre sonra küçük bir çığlık duydu büyücü, genç ve güzel kadından gelen. Acı dolu bir çığlık, kadının bir daha gözlerini açamamak üzere kapatacağı andan hemen önceydi. Sanki boş bir çuval gibi yere yığılmıştı zavallı kadın. Büyücü neler olduğuna anlam veremiyordu ama gördüğü şeyler o kadar gizli şeylerdi ki. Karanlığa gömülmüş anılar bir daha yüzeye çıkmaması gerekenler. Nasıl bu küçük şişenin içinde olabilirdi ki bu anılar nasıl bura da bulunabilirdi. Kaçak büyücünün anılarıydı bunlar, baskın yaptıkları evde bulunan bir kaç küçük şişenin içine gizlenmiş anılar. Şişelerin bir kaçı sağlamdı sadece ve çoğunun kayıp olduğu söyleniliyordu ve bir kaç kişi onları bulmak için harekete bile geçmişti. Bulunan şişelerde incelenmek için bürodaydı işte ve büyücü birisinin içine girmişti işte. İçine girdiği anıdan ayrılmaya çalışırken şişeleri gerçekten bulunması gerektiğini anladı genç büyücü.

Ne yapması gerektiğini bilmiyordu, gördüğü kadın arkadaşının eski karısıydı onu anlamıştı ve Lilith'in annesi. Kadının öldürüldüğünü biliyordu ama nasıl olduğunu şimdi görmüştü. Acaba Balian kadının öldürüldüğünü ne şekilde biliyordu yada küçük kız. Küçük kızın annesinin gözlerinin önünde öldürüldüğünü öğrenmişti Bartemius yani söylenenler o şekildeydi fakat şişenin içinde gördüğü sanki birkaç bir şey farklıydı. Genç büyücü bu olaydan şüphelenmeye başladı ne olduğunu arkadaşına anlatması gerekiyordu yada küçük cadının zihnine girmesi. Orada onun hatırladıklarının nasıl olduğunu bulması gerekiyordu.

Genç büyücü cadıyı diğer sorgu odasında bulmuştu. Etrafta kimse yoktu ama cadının neden orada oturduğunu bilememişti. Onla konuşur gibi yapıp belki zihnine girmeliydi belki de kendisini hiç fark ettirmemesi gerekiyordu. Genç büyücü ikinci seçeneği seçti, nede olsa ona yeterince yaklaşmış ama ona gözükmeyecek kadar da uzaktı. Hem görse bile seherbazlar buralarda dolana biliyordu ne diyebilirdi ki. Genç cadıya konsantre oldu büyücü, derin bir nefes aldı ve şişedeki anıyı düşündü daha sonra cadının zihninin içine girmek isteğini ve kısa süre içinde bunu başardı. Farklı bir yerdeydi ama şişenin içinde ki yerle aynıydı burası. Bir otel tabelası gördü ilk önce. Tabela okuyamadığı bir dilde yazılar vardı Asya dilindeydi. Cadının annesinin Koreli olduğunu hatırladı büyücü. Genç adam içeri girdi otelden ve merdivenlere yöneldi. Sanki bir şey onu kendisine doğru çekiyordu, bir odanın önünde durdu genç adam ve kapıya elini uzattı. Kapı sanki onu bir sis gibi içine aldı ve içeri girdi genç büyücü. Yavaş yavaş odalara bakınırken küçük bir kız gördü. Yatağın hemen ucunda oturuyordu ve yatağın da uzanan kadının bileklerini kesiyordu. Şişenin içinde görüğü kadın ile aynı kadındı bu. Büyücünün kocaman açılan gözleri küçük kızı izliyordu. Lilith'in zihninde ki annesinin ölümü onu kendisi öldürdüğü şeklindeydi ama şişenin içinde ki çok farklıydı. Öldüren lanet ile ölmüştü genç cadı. Zaman aynıydı, mekan aynıydı ama ölüm şekilleri farklıydı. Genç cadının anıları değişmişti yada değiştirilmişti kendisinin öldürdüğünü zannediyordu annesini. Belki de o büyücü suçu küçük cadıya atmak için yapmıştı bunu. Her bir parça tek tek yerine oturuyordu artık büyücünün gördükleri ile.
9
Amerika Birleşik Devletleri / Son çırpınışlar
« Son İleti Gönderen: Balian d'Ibelin 29 Mayıs, 2023 17:54:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Npc Büyücü:Adras d'Ibelin

[spoiler][youtube]https://youtube.com/watch?v=EFJ7kDva7JE&feature=share8[/youtube][/spoiler]



13 Ekim

Denizle karanın bitiştiği yere, gemilere yol gösterici olması için yapılan deniz fenerinin önüne, daha yarım saat önce getirilmişti. Fenerin birkaç metre ilerisindeki uçurumun dibindeki kayalıklara, dalgaların durmadan çarpmasıyla birlikte oluşan nefes kesen bir manzaraya vardı. Uzun zamandır kimsenin ayak basmadığı, önemli toplantılara veya buluşmalara hizmet etmesi için, yakın zamanda yapılan binada konaklayacaktı. Aslında eski ve dökük bir yapı karşılardı geleni ama, d'Ibelin ailesinin kasasından çıkan para ile restore edilmişti ve muazzam bir ev haline gelmişti. Etrafa dağılan, asaları her an için büyü yapmaya hazır, büyücüler Adras'ın güvenliğini sağlamaya çalışırken ihtiyar kendisini içeri attı. Girişte ki misafir odasında kalacaktı bir hafta kadar. Bu süreçte buradan sonraki durağına ve yapacağı hamlelere karar vermesi gerekecekti.

Oturduğu koyu yeşil renkte ki koltuğa yaslanmış, etrafını incelemekle meşgul olacaktı epeyce zaman. Kaldığı odanın, zevksizlik abidesi, rengarenk çiçek desenli kağıtlarla kaplanmış duvarları üzerine geliyordu. Üstelik elektrik tesisatının yenilenmesi gerektiğinin habercisi olan avizenin, beş dakikada bir yanıp sönen sarı ışığı da yorgun gözlerine pek iyi gelmiyordu. Ama bunlarla zihnini oyalamaya devam edemezdi daha fazla. Sinirliydi ve son derece telaşlıydı. Yaptığı eksik bir hesap, bütün hayatını alt üst etmişti. Sözlü olarak itiraf edemediği ama zihninde sürekli dönen birçok düşünce vardı. Elde ettiği bütün siyasi gücü işe yaramaz hale gelmiş ve yıllar boyunca çıktığı o basamaklar ayağının altından çekilip alınmıştı, hemde başka bir d'Ibelin tarafından.

O gün apar topar kaçtığı çiftliğini tanıdık ama düşman ellere bırakıp gitmek çok ağrına gitmişti. Bu hayatında yaşadığı ikinci yangındı ve bu sefer kurtulan kimse yoktu. Bedeni o alevlere çoktan teslim olmuşken, zihni inkar ediyordu sürekli. Amerika'da kalacağı sürede, zihninin bedenine verdiği cesaretle bir çıkış yolu bulmaya çalışacaktı.

15 Ekim

Uykusuz gözlerini ovuştururken saatine baktı, yaklaşık beş saatini koltuğunun önüne getirilen çalışma masasının başında geçirmişti. Yazdığı mektubu asasını kullanarak çoğaltması yarım saatini almıştı, her bir zarfın üzerine yazdığı isim ve soy isimlere karar vermek bir saat sürmüştü. Yazdığı kelimelerdeki ifadelerin daha az acınası gözükmesi için düzeltmeler yapma süresi de toplam 60 dakikaya tekamül ediyordu. Ama geriye kalan iki buçuk saati, yaşadığı bu düşüşün yankıları yüzünden, bu isimlerin güvenilir olup olmadığıyla ilgili yaşadığı ikilemlerle geçmişti. Kararsızlıkla boğuşurken, başka bir büyücünün getirdiği haberle tam anlamıyla dağılacaktı. Şartların zorluğu yüzünden haberin Amerika'ya oradan da en ücra köşedeki bu kente ulaşması tam beş gün sürmüştü. Şişelere sakladığı tüm anıları ortadan kaybolmuştu. "Bakanlıkta mı hepsi ? İçeriye adam sokup alamaz mıyız ?" diye sordu tiz çıkan sesiyle. Kendi sesine yabancılaşmıştı sanki yada gücünü kaybeden Adras, sesinin tonunu da alçaltıyordu istemeden. Boğazını temizleyip, oturduğu yerde dikleştirdi kendini. Yaşlanınca kendini gösteren kamburu azıcık kaybolmuştu. "Tam olarak öyle değil... efendim." vereceği kötü haberin ağırlığı altında ezilen büyücü, iki büklüm olmuştu resmen. İhtiyar, bakışlarını konuşamayan adamın yüzüne sabitleyerek ikna edici olmaya çalışıyordu. "Bay d'Ibelin..." yanlış bir şey söylemişcesine değiştirecekti kuracağı cümlenin öznesini "Baş Seherbaz şişelerden haberdar, fakat onları bulamamış olmalı ki, bu konuda görevlendirdiği seherbazlar var. " Konuşmasını bitiren adam beklerken, Adras rahatlasa mı yoksa kendini yerlere mi vursa bilemedi. Şişeler fevkalade mühim anıları barındırıyordu, Balian'ın eline geçerse işi tamamen biterdi. "Onları bizim bulmamız gerekiyor ilk önce." dedi, aklından geçenler tam olarak bunlardı. Düşünmesi gereken öncelikli konu şişelerin güvenliğiydi. Hemen çalışma masasında isimlerin yazılı olduğu zarflara çevirdi bakışlarını. Aklında bir isim belirmişti. Zarfın içinden çıkartığı kağıtta birkaç cümleyi değiştirdikten sonra yeniden katlayıp koydu. Zarfı büyücüye uzatıp "Bunu zarfın üzerinde yazılı olan isme yollayın." dedi. Diğer zarfların bir önemi kalmamıştı.

16 Ekim

Olumsuz haberler birbirini kovalıyordu. Bu kimsesiz eve gelişinin üçüncü günüydü ve bu uğursuz yerden bir an önce uzaklaşmak istiyordu. Amerika hiç bir zaman sevdiği topraklardan biri olmamıştı, yabancıydı buraya. Anıları birilerinin elindeydi ve eli kolu bağlı halde bu iğrenç odaya kapalı kalmak, kişiliğine ve karakterine hakaret gibi geliyordu. Hayatında böyle bir duruma düşmemişti, ilk defa tattığı bu duyguya lanetler ediyordu. Daha fazla burada kalıp ölümü bekleyen, kenara atılmış güçsüz bir ihtiyar gibi hissetmek istemiyordu. Beklediği haberin gelmesini ve bir sonraki durağı olan Fransa'ya gittikten sonra yapacaklarını tasarlıyordu. Geceleri, düşünmekten dolayı uykusuz geçiyordu. En çok korktuğu şey; ölmeyi istemekti.


20 Ekim

Gençliğinde sıkça yaptığı bir huyu geri dönmüştü son günlerde. Hayatını değiştiren o yangın gecesi zihninde yeniden sahnelenirken, gözleri sabit noktaya odaklanır yüzüne o gece yaşadığı tüm duyguların; korkunun, üzüntünün, dehşetin ifadesi yansırdı. Gözü açıkken rüya görüyor gibi olurdu. 30'lu yaşlarının ortalarında silinmişti bu tuhaf huyu hayatından, çünkü hırs ve istek kaplamıştı bu insanı tüketen duyguların yerini. Kendi hayatını tüketmeyi bırakıp, başkalarının hayatlarını bitirmekle yada tehdit etmekle meşgul oluyordu daha çok.

Şimdi ise yeniden tattığı endişe ve korku duyguları, onu yirmili yaşlarına yeniden götürmüştü. İçinden hiç çıkamayacağı bir hapishaneye kısılı kalmış gibiydi, kendi hatıralarıydı onu yargılayan. Bu sefer yangın içerisinde bir yerlerdeydi, canlıyken yanmak kalbini küle çevirmişti bir haftada. Yaşlanmış vücudu el verdiğince, uyanık kalıyor ve düşünmeye harcıyordu dakikalarını. Beklediği haber geldiğinde, odayı aydınlatan şöminenin karşısında kahvesini içmekle meşguldü. Beynini dinç tutabilmek için her türlü büyülü yada büyüsüz yola başvuruyordu. Restore edilirken dokunulmayan eski kapının gıcırtısı, odaya giren cadının tahta zeminde yürüdükçe çıkardığı topuklarının sesini örtmüştü. Odaya sadece şömineden gelen ateşin yavaş yavaş küle çevirmek için uğraştığı odunlardan gelen çıtırdama sesleri hakimdi. Kadın, Adras'ın oturduğu koltuğun yanı başında beklemeye başlamıştı. Fincanını dikkatlice altlığına yerleştirdikten sonra, koltuğun hemen yanında yarım metre uzunluğundaki masaya koydu. Yarım kalmış fincandan yükselen yoğun kahve kokusu içeri giren kişininde kahve içmişcesine zihnini açacak bir güce sahipti. Cadı konuşmaya başlamadan önce boğazını temizlediğinde, yaşlı adam da bakışlarını ona doğru çevirdi. Beraberinde koruma görevini üstlenmiş, koyu giyimli iki büyücü daha vardı odada. "Şişelerden birkaçı Fransa'da..." kadının konuşmaya devam etmesine izin vermeden, arkada dikilen büyücülere "Bir sonraki durağımız Fransa. Hemen çıkacağız, hazırlanın." dedi. İçlerinden birisi efendisinin emrini değerlendirmek üzere odayı terk etmişti hemen. Cadının sözünün kesilmesinden pek de memnun olmayan bakışları, taktığı gözlüğünün üzerinden belli oluyordu. "Mektubuma karşılık olarak ayağıma kadar gelmeniz büyük bir incelik bayan Habsburg." Adras konuşurken fincanını koyduğu masaya dayadığı bastonunu aldı eline, ayağa kalkarken ondan yardım alacaktı "Ailenizle yıllar boyunca sürecek bir ittifak kurma yolunda büyük bir adım attığınızı söylemek istiyorum." cadının yüzünde beliren gururlu ifadeye gülümsedi, içinden kadına acıdı çünkü son anlarında kibirlenmekle meşgul olacaktı. "Ama sizin bu ittifakı göremeyecek olmanız çok yazık olacak. " derken bakışlarıyla odada ki diğer büyücüye yapması gerekeni anlattı. Cadının "Ne demek istediniz bay d'Ibelin?" dedikten sonra, kendisine doğrultulan asayı görünce afalladığını gördü. Yeşil koltuğu kendisine siper etmek için ihtiyar büyücün az önce kalktığı yere bırakıvermişti kendini. Korkuyla açılan gözlerinde parlayan büyünün yeşil ışığı, şömineden etrafa yayılan turuncu ve sarı rengin karışımı bir renk olan ışığı da içine alarak odayı yeşile boyayacaktı. Siyah pelerinin içine giydiği, koyu lacivert elbisesinin üzerine iliştirdiği, kırmızı renkteki bir aslanı barındıran aile sembolünün yer aldığı broşu asasının yardımıyla aldı. Elinde bir süre inceledikten sonra, sönmeye daha niyeti olmayan ateşin içine fırlattı. Bunun nedeni aileye olan nefreti yada öfkesi değildi, kadının öleceğini anladığında attığı çığlık kulağını tırmalamıştı sadece.

Sonunda, odadan çıkmak üzere kapıya yöneldi Adras. Gecenin bir yarısıydı, kıyıya vuran dalgaların sesini duymak mümkündü. Yaşlı adamın uzun beyaz saçları rüzgarla ufak ufak kımıldanırken, havanın temizliği ile ciğerlerini rahatlattı. Deniz fenerinin karanlık okyanusu aydınlatan ışığı sürekli yer değiştirirken, son kez salladı asasını Adras. Bir sonraki durağı, şimdi nefes almayan  bedenin verdiği bilgiler doğrultusunda, Fransa idi.

SON
10
Sihir Bakanlığı / Ynt: Greath d'Ibelin
« Son İleti Gönderen: Bartemius Rosier 27 Mayıs, 2023 20:31:36 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kurtların temsilcisi ona katıldığından belli belirsiz bir şekilde gülümsemeye başlamıştı Bartemius, fakat kendisini izleyen gözlerin farkında olduğundan olabildiğince hızlı bir şekilde gülümsemesini silmiş, bütün ciddiyeti ile Richie'nin konuşmasını dinlemeye başlamıştı. Genç adam konuştukça içinde çenesini sıvazlama isteği büyüyordu, daha doğrusu sakalını düşünceli bir şekilde ovma isteği, fakat artık bir sakalı olmadığından kendini tutup dinlemeye devam etti. Bir açıdan haklıydı genç adamın söyledikleri, fakat bir yandan da Baş seherbazın mevkisini de askıya almak istemesi garipti. Soruşturmayı başka birinin yürütmesini belki isteyebilirdi, fakat mevkisini indirmek... Sarı gözleri yavaşça iki adam arasında gidip geldi, ikisinin birbirlerine bakışlarında bir kıvılcım yakalayınca düşünceli bir ses çıkarmamak için dilini ısırmak zorunda kaldı. Bir yandan, Richie'yi severdi. Aslında konsey başkanının o olmasını istemişti. Diğer yandan Balian'la da iyi ilişkiler kurmak istiyordu konumu yüzünden. Dikkatli davranmak gerekiyordu bu noktada, her söz, her mimik önemliydi. Yavaşça dudaklarını yaladı Bartemius. "Kuşkusuz eğer davayı da Balian yönetecek olsa mevkisini askıya alırdık Richard, fakat soruşturma konusunda ona güvenebileceğimizi düşünüyorum, akrabası olduğundan Adras'ın suçlarını örtmeye çalışacak olsaydı en başından delillerle önümüze çıkmazdı. Şimdiyse Adras'ın yöntemlerine en aşina olan deneyimli seherbaz Balian, onu bu soruşturmadan almak bizim açımızdan kötü bir hamle olabilir." dedi sözlerinin başında Richie'ye baktıktan sonra bakışlarını baş seherbaza çevirip ona bakmaya devam devam etmişti. Ancak sözlerine tekrar başlarken yeniden Richie'ye döndü ve hafifçe gülümsedi. "Her şey mahkeme salonuna taşındığında soruşturma daha derin bir hal alacak, her şey eminim ki ortaya çıkacak, endişelenmeye gerek yok. Ancak suçluyu yakalamak için onu en iyi anlayana- pardon, tanıyana güvenmeliyiz." diyerek güven verici bir şekilde gülümsedi. Üstü kapalı bir şekilde genç adama söylediği şey açıktı, eğer Balian'da büyük amcasına uyarak bir şeyler yaptıysa bu soruşturma sırasında açığa çıkardı. Yine de fazla üstü kapalı konuşmuş olma ihtimaline karşı toplantıdan sonra Richie ile konuşmalıydı. Tercihen Balian'la biraz yakınlaşıp anlaşıp anlaşamayacaklarını gördükten sonra. Sonuçta eğer anlaşamazlarsa soruşturma dönemi orada olmaması gereken bir delili ekmek için güzel bir zamandı.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10