1
Topiarii Sanctionem / Ynt: Magna Purgatio: Karanlık Leke - Bölüm II
« : 28 Haziran, 2022 21:51:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Sanki on yıldır sırtında ağır bir yük taşıyordu, böyle bir yorgunluğu ancak böyle tasvir edebilirdi. Edith'in çoktan fark ettiği ama Kenneth'ın hiçbir biçimde dikkatini çekmeyen yeni yeni beyazlar peyda olmuştu saçlarında. Konuştuğunda sıkılı dişler arasından konuşuyor gibiydi, çenesini öyle az hareket ettiriyordu ki sesi boğuk çıkıyordu. Her gece en az iki kez uyanıyor, açık gözlerle yatakta öylece yatıp odanın tavanını izliyor, sonra bir biçimde yine uykuya dalıp gidiyordu. Yaşlandığını hissediyordu adeta Kenneth. Otuz küsur yıllık hayatının ağırlığını duyuyordu omuzlarında. Fakat sorsanız otuz küsur senedir şu başındaki dertle boğuşuyordu sanki. Halbuki Ray'in aldığı yeni ve lanet görevi duyalı yirmi gün bile olmamıştı.
İnsan, ne kadar alışılmadık da olsa bir rutine bağlanmışsa bu rutini bozulduğunda hayatın ritmini kaçırıyor. Kenneth bir Lautus, hak eden herkes için acımasız bir katildi. Aynı zamanda Sihir Bakanlığı'nda emektar bir çalışandı. Sevgili karısı ve üç kızıyla, iki yakın dostu ve çevresindeki pek çok insanla sarmalanmış bir hayatı vardı. Zor, karmaşık, alışılmadık bir hayattı ama onun hayatıydı işte. Her şeyiyle ona aitti. Ne var ki şu son iki haftadır tek bir büyük sille tüm taşları devirip yıkmıştı. Ritim bozulmuş, hayatın akışı aksamıştı. Zaman çok daha ağır geçiyor, yaptığı her iş, en sıradan olanı bile eskisine nazaran çok daha zor geliyordu. İşte yorgunluğu bundandı Kenneth'ın. İki haftada onlarca yaş yaşlanmasının nedeni de buydu işte.
Bu dönemde hem Bakanlık'ta hem de evinde geçirdiği süreden çok daha fazlasını Phali'de geçirir olmuştu. Çoğu zaman orada sabahlıyordu. Böyle günlerde uyumak için bile vakit bulamıyor, en fazla bir koltukta başının göğsüne düştüğü birkaç saatin ardından mecburen çıkıp yine işe gidiyordu. Dün de tam böyle olmuştu. Geceyi Phali'de geçirmiş, ne ara masasından kalkıp oraya oturduğunu bile hatırlamasa da bar kısmındaki taburelerden birinin üzerinde yarım saat uyuya kalmış, sonra kim bilir neden uyanıp yeniden işe gelmişti. Her gün, bugünden daha yorgun olunamayacağı hissiyle geçiyordu ama tıpkı şu anki gibi her yeni gün bir öncekinden daha yorgun hissediyordu. Traş olmayı tamamen unutmuştu ve Kenneth için tamamen ender bir durum olan kirli sakallı haliyle masasında oturuyordu. Önünde bir form vardı. Birileri bu formu kalın, kaba bir yazıyla doldurmuştu. Başka birileri Kenneth'a bu formun bugün bitmeden işleme konması gerektiğini söylemişti. Fakat Kenneth kim bilir kaçıncı kez okumaya çalıştığı halde formda yazılanları bir türlü algılayamıyordu. Ne formu olduğunu bile anlayamamıştı. Tam bir saattir kağıt elindeydi ve bu bir saat içerisinde üç kez o kağıtla ne yapması gerektiğini unutmuş, birinde yardımcısı Brille'i çağırtıp bunu açık açık sormuştu. Zavallı Brille işe yeni başlamıştı ve belli ki çok çalışmaktan bitap düşmüş (tabii ki öyle sanıyordu) müdürüne neden böyle zor işler yıktıklarını merak ediyordu. Halbuki form basit bir ülkeler arası evlilik belgesi aktarımı talebiydi yalnızca, yani Kenneth'ın daha önce yüzlercesini gözü kapalı işleme aldığı bir işti.
"Bay Miller" diye geldi Brille'in sesi, Kenneth talep formunun üzerinde dans eden aybuzağı yavrularını kayıtsızca izliyordu. Aslında o anda Bay Miller'ın kim olduğu hakkında da en ufak bir yoktu. Az sonra nazikçe dürtüldüğünü hissedince yerinde yarım metre zıpladı. "Özür dilerim Bay Miller" diyordu kaygılanmış görünen Brille. Kenneth dönüp ona baktı. Aybuzağı yavrularını düşündü.
"Sizi görmek isteyen biri var Bay Miller" dedi Brille, kapıya doğru yürümeye başlamıştı bile. "Arkadaşınız olduğunu söyledi. Çağırayım mı, başınızdan savmamı mı istersiniz?"
Kenneth hayal meyal bu teklifin ne kadar düşünceli bir ruhun eseri olduğunu fark etti. "Gelsin" dedi gıcırdayan bir sesle. Brille ikiletmeden odadan çıktı. Açıkçası Kenneth tam olarak neyi onayladığını bile anlamamıştı. Beklediği kimse yoktu. Zaten Bakanlık'ta çalışmakta olmayıp da onu görmek için Bakanlık'a gelecek bir arkadaşı da yoktu. Ya da o hep öyle düşünmüştü. Az sonra odadan içeri girenin Ryan olduğunu görünce en çok bu yüzden şaşırdı. Hala rüya mı görüyordu emin değildi aslında ama daha önce ne Ray'in ne de Ryan'ın onu Bakanlık'ta ziyaret ettiğini hatırlamıyordu hiç.
"Ryan" demeye çalıştı ama yağsız kalmış bir motor gibi kurumuş olan ağzından hiçbir ses çıkmadı. Ryan -en az Kenneth kadar yorgun görünüyordu- Kenneth'ın masasının önündeki koltuklardan birine attı kendini.
"İyi görünmüyorsun" dedi Kenneth'a şöyle bir bakarak. "Sen de öyle" dedi Kenneth. Sonra da ekledi, "Rüya mı görüyorum?"
"Ne? Rüya mı?" dedi Ryan. "Ne rüyası? Haa, öyle rüya. Bilmiyorum dostum, kendini çimdikle falan bir şey yap. Uykuyla, rüyayla falan aram pek yok biliyorsun."
Kenneth kendi bilinçaltının şu anda böyle mantıklı cümleler kuramayacağını düşündü. Hem Ryan bir rüyada olamayacak kadar gerçek ve somut görünüyordu şu an. Uzanıp ona dokunmak istedi ama eğer bu gerçekten de bir rüya değilse bu hareketin çok tuhaf kaçacağını düşünüp vazgeçti.
"Sen burada ne arıyorsun?" dedi sonra kaşlarını çatarak.
Ryan sol elini masanın üzerine koyup sağ eliyle tavanı işaret etti. "Sağ elime değil sol elime bak" dedi kendi de tavana baktığı halde. Kenneth adamın masanın üzerinde duran sol kolunun yeninden mendile sarılı bir şeyin yavaş yavaş çıktığını gördü. "Al onu" dedi Ryan. Kenneth aldı. Daha o anda mendilin içindekinin ne olduğunu anladı.
"Aldın ha?" dedi Kenneth. Mendili kucağına yayıp masanın altında katlarını açtı. Nefis bir işçiliğe sahip gümüş bir çay kaşığı duruyordu orada.
Ryan şimdi sağ elini indirmişti ve artık tavana bakıyormuş gibi de yapmıyordu ama sol kolu hala masanın üzerindeydi. "Çok da zor olmadı" diye cevap verdi bitkin bir sesle. "Asıl mesele, kimse fark etmeden yerine geri koyabilmek. O yüzden hemen sana geldim."
"Pekala" dedi Kenneth neredeyse fısıldayarak. Cüppesinin iç cebinden asasını çıkartıp asanın ucuyla gümüş kaşığa dokundu.
"Geminio."
Şimdi mendilin üzerinde bir değil iki gümüş kaşık duruyordu ve birbirlerinin kopyasıydılar. Sonra asasını yeniden orijinal kaşığın üzerine tuttu Kenneth. Bu defa seslendirmeden, konsantre olmak için gözlerini bile kapatarak ve tüm çabasına rağmen ancak üç denemede başarabildiği bir büyü daha yaptı. Artık iki gümüş kaşık, orijinali ve kopyası, birbirlerine büyülü bir yolla bağlanmışlardı. Birinde gerçekleşecek değişiklik anında diğerinde de meydana gelecekti. Kenneth kopya kaşığı usulca cüppesinin cebine koyup orijinal olanı yine mendile sardı. Sağ eliyle Ryan'a bir kağıt uzatırken ve iyice eğilip kağıt üzerinde bir şeyler gösterirken sol eliyle mendili adamın kol yenine usulca yerleştirdi.
Sonra aniden ayağa kalktı Ryan. "O zaman bana müsaade." dedi "Köşke geri dönmem lazım, malum. Ve bunu hava kararmadan yapmam lazım. Ray'e benden selam söyle."
Ryan ağır adımlarla odadan çıkarken Kenneth koltuğunda arkasına yaslandı. Zihni açılmış, dinçleşmişti ama özellikle son yaptığı büyü öyle karmaşık ve zordu ki onu iyice yormuştu. Yine de en kritik eşiği böylece aşmış olmanın sevincini de hissetti o an. Nihayet tuzak tam anlamıyla kurulmuştu. Hem bu anlık sevincin coşkusundan hem de artık yorgunluğu iyice dayanılmaz bir boyuta vardığından mesai bitimini beklemeden çıkmaya karar verdi. Bir an önce Phali'ye gitmeli ve emaneti Ray'e teslim etmeliydi.
İnsan, ne kadar alışılmadık da olsa bir rutine bağlanmışsa bu rutini bozulduğunda hayatın ritmini kaçırıyor. Kenneth bir Lautus, hak eden herkes için acımasız bir katildi. Aynı zamanda Sihir Bakanlığı'nda emektar bir çalışandı. Sevgili karısı ve üç kızıyla, iki yakın dostu ve çevresindeki pek çok insanla sarmalanmış bir hayatı vardı. Zor, karmaşık, alışılmadık bir hayattı ama onun hayatıydı işte. Her şeyiyle ona aitti. Ne var ki şu son iki haftadır tek bir büyük sille tüm taşları devirip yıkmıştı. Ritim bozulmuş, hayatın akışı aksamıştı. Zaman çok daha ağır geçiyor, yaptığı her iş, en sıradan olanı bile eskisine nazaran çok daha zor geliyordu. İşte yorgunluğu bundandı Kenneth'ın. İki haftada onlarca yaş yaşlanmasının nedeni de buydu işte.
Bu dönemde hem Bakanlık'ta hem de evinde geçirdiği süreden çok daha fazlasını Phali'de geçirir olmuştu. Çoğu zaman orada sabahlıyordu. Böyle günlerde uyumak için bile vakit bulamıyor, en fazla bir koltukta başının göğsüne düştüğü birkaç saatin ardından mecburen çıkıp yine işe gidiyordu. Dün de tam böyle olmuştu. Geceyi Phali'de geçirmiş, ne ara masasından kalkıp oraya oturduğunu bile hatırlamasa da bar kısmındaki taburelerden birinin üzerinde yarım saat uyuya kalmış, sonra kim bilir neden uyanıp yeniden işe gelmişti. Her gün, bugünden daha yorgun olunamayacağı hissiyle geçiyordu ama tıpkı şu anki gibi her yeni gün bir öncekinden daha yorgun hissediyordu. Traş olmayı tamamen unutmuştu ve Kenneth için tamamen ender bir durum olan kirli sakallı haliyle masasında oturuyordu. Önünde bir form vardı. Birileri bu formu kalın, kaba bir yazıyla doldurmuştu. Başka birileri Kenneth'a bu formun bugün bitmeden işleme konması gerektiğini söylemişti. Fakat Kenneth kim bilir kaçıncı kez okumaya çalıştığı halde formda yazılanları bir türlü algılayamıyordu. Ne formu olduğunu bile anlayamamıştı. Tam bir saattir kağıt elindeydi ve bu bir saat içerisinde üç kez o kağıtla ne yapması gerektiğini unutmuş, birinde yardımcısı Brille'i çağırtıp bunu açık açık sormuştu. Zavallı Brille işe yeni başlamıştı ve belli ki çok çalışmaktan bitap düşmüş (tabii ki öyle sanıyordu) müdürüne neden böyle zor işler yıktıklarını merak ediyordu. Halbuki form basit bir ülkeler arası evlilik belgesi aktarımı talebiydi yalnızca, yani Kenneth'ın daha önce yüzlercesini gözü kapalı işleme aldığı bir işti.
"Bay Miller" diye geldi Brille'in sesi, Kenneth talep formunun üzerinde dans eden aybuzağı yavrularını kayıtsızca izliyordu. Aslında o anda Bay Miller'ın kim olduğu hakkında da en ufak bir yoktu. Az sonra nazikçe dürtüldüğünü hissedince yerinde yarım metre zıpladı. "Özür dilerim Bay Miller" diyordu kaygılanmış görünen Brille. Kenneth dönüp ona baktı. Aybuzağı yavrularını düşündü.
"Sizi görmek isteyen biri var Bay Miller" dedi Brille, kapıya doğru yürümeye başlamıştı bile. "Arkadaşınız olduğunu söyledi. Çağırayım mı, başınızdan savmamı mı istersiniz?"
Kenneth hayal meyal bu teklifin ne kadar düşünceli bir ruhun eseri olduğunu fark etti. "Gelsin" dedi gıcırdayan bir sesle. Brille ikiletmeden odadan çıktı. Açıkçası Kenneth tam olarak neyi onayladığını bile anlamamıştı. Beklediği kimse yoktu. Zaten Bakanlık'ta çalışmakta olmayıp da onu görmek için Bakanlık'a gelecek bir arkadaşı da yoktu. Ya da o hep öyle düşünmüştü. Az sonra odadan içeri girenin Ryan olduğunu görünce en çok bu yüzden şaşırdı. Hala rüya mı görüyordu emin değildi aslında ama daha önce ne Ray'in ne de Ryan'ın onu Bakanlık'ta ziyaret ettiğini hatırlamıyordu hiç.
"Ryan" demeye çalıştı ama yağsız kalmış bir motor gibi kurumuş olan ağzından hiçbir ses çıkmadı. Ryan -en az Kenneth kadar yorgun görünüyordu- Kenneth'ın masasının önündeki koltuklardan birine attı kendini.
"İyi görünmüyorsun" dedi Kenneth'a şöyle bir bakarak. "Sen de öyle" dedi Kenneth. Sonra da ekledi, "Rüya mı görüyorum?"
"Ne? Rüya mı?" dedi Ryan. "Ne rüyası? Haa, öyle rüya. Bilmiyorum dostum, kendini çimdikle falan bir şey yap. Uykuyla, rüyayla falan aram pek yok biliyorsun."
Kenneth kendi bilinçaltının şu anda böyle mantıklı cümleler kuramayacağını düşündü. Hem Ryan bir rüyada olamayacak kadar gerçek ve somut görünüyordu şu an. Uzanıp ona dokunmak istedi ama eğer bu gerçekten de bir rüya değilse bu hareketin çok tuhaf kaçacağını düşünüp vazgeçti.
"Sen burada ne arıyorsun?" dedi sonra kaşlarını çatarak.
Ryan sol elini masanın üzerine koyup sağ eliyle tavanı işaret etti. "Sağ elime değil sol elime bak" dedi kendi de tavana baktığı halde. Kenneth adamın masanın üzerinde duran sol kolunun yeninden mendile sarılı bir şeyin yavaş yavaş çıktığını gördü. "Al onu" dedi Ryan. Kenneth aldı. Daha o anda mendilin içindekinin ne olduğunu anladı.
"Aldın ha?" dedi Kenneth. Mendili kucağına yayıp masanın altında katlarını açtı. Nefis bir işçiliğe sahip gümüş bir çay kaşığı duruyordu orada.
Ryan şimdi sağ elini indirmişti ve artık tavana bakıyormuş gibi de yapmıyordu ama sol kolu hala masanın üzerindeydi. "Çok da zor olmadı" diye cevap verdi bitkin bir sesle. "Asıl mesele, kimse fark etmeden yerine geri koyabilmek. O yüzden hemen sana geldim."
"Pekala" dedi Kenneth neredeyse fısıldayarak. Cüppesinin iç cebinden asasını çıkartıp asanın ucuyla gümüş kaşığa dokundu.
"Geminio."
Şimdi mendilin üzerinde bir değil iki gümüş kaşık duruyordu ve birbirlerinin kopyasıydılar. Sonra asasını yeniden orijinal kaşığın üzerine tuttu Kenneth. Bu defa seslendirmeden, konsantre olmak için gözlerini bile kapatarak ve tüm çabasına rağmen ancak üç denemede başarabildiği bir büyü daha yaptı. Artık iki gümüş kaşık, orijinali ve kopyası, birbirlerine büyülü bir yolla bağlanmışlardı. Birinde gerçekleşecek değişiklik anında diğerinde de meydana gelecekti. Kenneth kopya kaşığı usulca cüppesinin cebine koyup orijinal olanı yine mendile sardı. Sağ eliyle Ryan'a bir kağıt uzatırken ve iyice eğilip kağıt üzerinde bir şeyler gösterirken sol eliyle mendili adamın kol yenine usulca yerleştirdi.
Sonra aniden ayağa kalktı Ryan. "O zaman bana müsaade." dedi "Köşke geri dönmem lazım, malum. Ve bunu hava kararmadan yapmam lazım. Ray'e benden selam söyle."
Ryan ağır adımlarla odadan çıkarken Kenneth koltuğunda arkasına yaslandı. Zihni açılmış, dinçleşmişti ama özellikle son yaptığı büyü öyle karmaşık ve zordu ki onu iyice yormuştu. Yine de en kritik eşiği böylece aşmış olmanın sevincini de hissetti o an. Nihayet tuzak tam anlamıyla kurulmuştu. Hem bu anlık sevincin coşkusundan hem de artık yorgunluğu iyice dayanılmaz bir boyuta vardığından mesai bitimini beklemeden çıkmaya karar verdi. Bir an önce Phali'ye gitmeli ve emaneti Ray'e teslim etmeliydi.