[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=8yBB2bPfuZE[/youtube]
Diagon ve Knockturn Yol'ları arasında geçiş yapan sokaklardan biri üzerinde yürüyordu Siyah giyimli adam. Günün oldukça erken saatlerindeydi ama varacağı yere geç kalmak istemiyordu, bu konuda günün ilki olması kendisi için önemliydi. Az da olsa yağmak ve yağmamak arasında kalan Yağmur damlaları, yerlerini gündüz çiği ve kalkmaya yüz tutmuş olan sisin içinde yönü belirsizce düşüşen kar tanelerine benzer ufak su damlacıklarına bırakmışlardı yarım saat önce. Adamın varmak istediği yer Diagon Sokağı'nın parasal açıdan çok da varlıklı olmayan bölgelerinden birinde bulunuyordu; az iş yaptığı anlaşılabilir durumdaki bir rehinci dükkanı ve vitrini tahta kalaslarla döşenerek kapalı duran boş bir dükkanın arasındaki pis bir çıkmaz sokakta saklanmış gibiydi bina. Dış cephesi soyulmuş boyası ve kararmış pencere kenarlıklarıyla eski güzelliğine göre herhangi bir özelliği kalmayan üzgün bir döküntü durumuna düşmüştü. Rengi soluk, gümüş kaplaması yer yer kabarıp dökülmüş olan süslü ve işlemeli kapı zili paneline çakılı ve olağanca "A. L. Trayhearth" yazan soluk bir çerçevecik aradığını bulduğunu gösteriyordu.
Büyücü ara sokaktaki bakımsız ve yıpranmış apartmanın dışında kaygılı ve gergin biçimde durdu. Önümüzdeki günlerde yapması gereken bir işi ve üstesinden gelmesi fazladan zor bir görevi vardı. Nedense bir şeylerin ters gideceği sezginden kurtulamıyordu ve yapmak üzere olduğu eylemlerin kendisi üzerindeki ağırlığı anlayacak "
dışarıdan" biriyle konuşması gerekiyordu. En yakın dostları, dertleştiği barmeni, herkesten bile daha yakın olan öz kardeşi bile yeterli gelebilecek gibi değildi bu konuda. Zilinin çalışmadığını bildiği apartman kapısını eldivensiz eliyle iterek açtı adam. Dışı gibi içi de kılıksız bir yerdi; girişin birkaç adım ötesindeki ana salonda ziyaretçilerin içki siparişi verebilecekleri ve diğerleriyle konuşabilecekleri, şu an için bar tezgahının arkasında boş bardakları temizleyen sahibi dışında alıcısız duran küçük bir bar bulunuyordu. Barla gür sakallı ve boz tavırlı; huysuz, bir insana göre orta yaşlı sayılabilecek bir Cincüce ilgileniyordu. Eski püskü görünümüne karşın, bu yerin kendine özgü bir çekiciliği vardı. Yine de adam bu kuruluşu sık sık misafir olmaya gelen diğer erkekler gibi kullanan biri değildi, buraya eksik kalan isteklerini gidermek için gelmemişti. O nedenle giriş alanının ötesine doğru kurumla yürüyerek ilerledi; bardaki yaşlı "
Mengenedil" Urgragg'ın sorgulayıcı ters bakışlarını yanıtsız bırakarak. Yürüdüğü koridor normalde alışıp bildiği apartmanlara göre daha darca bir biçimde ilerliyor, bir dizi özensizce üretilmiş ve ustalıktan uzak oymalar taşıyan süssüz kapıların kapalı tuttuğu odalara doğru açılıyordu. Ortama koyu bir loşluk katarak duvarları ışıklandıran toz dolu camlarıyla can vermeye yakın bir yılgınlıkla çalışan lambalar asılmış, çok yerde ise duvar kağıdı yırtılıp altındaki eski tahta ve tuğlaları ortaya çıkarmış olan koridor; her biri önemsiz yaşamlarını tatmak istedikleri beğenileri para karşılığı yaşadıkları insanlarının ayrı odalarına açılan kapalı kapılarla sıralanarak dairelere ayrılmıştı. Adam koridorun en sonuna doğru yollanıp sağ tarafında kalan son kapıyı çaldı dingince.
"
Kim o?" diye tanıdık bir ses içeriden seslendi.
"
Benim. Alpharian." diye yanıtladı katil. Verdiği yanıt Ryan değildi, hayır; başka insanların yanında olduğu gibi kendi değilmişçesine o koruyucu kimliğine bürünmeyecekti. Kendi olarak, kendisi için gelmişti buraya...
Kısa bir sessizlik anından sonra yuvasında dönen bir kilidin sesi koridorda duyuldu. Gıcırdayarak açıldı kapı, koridordakinden daha canlı bir loşlukla ışıklandırılmış odasındaki kadını sergileyerek. Kadın üzerinde bedenini zar zor kapatan ipek bir gecelik giyiniyordu, saçları da uykudan yeni kalkmış birine göre bile çokça dağınık ve karışık durumdaydı. Yaptığı işinin Doğa'sına karşın; bu kendine özel, tek kişilik gündüz genelevini hem alıcılarının hem de alanındaki diğer çalışanların saygısını kazanarak, belirli bir saygınlık ve incelikle yönetiyordu. Üstüne de genç yaşına göre oldukça çarpıcı bir dış görünüşü ve bulunduğu odayı kısacık bir anda aydınlatıp sıcacıklaştırabilecek güzellikte bir gülümseyişi vardı. Kadının kendisi bile sıcak ve konuksever bir varlıktandı, Alpharian için de her zaman içten bir söz ya da sıcakkanlı bir kulakla sorununu dinlemeye hazırdı. Onu görmek her seferinde daha önce hiç görmediği ama hep kendisine anlatıldığı güzel bir günbatımını ilk kez görmek gibi geliyordu bazen bu adama.
"
Alph, n'apıyorsun burada?" diye sordu kadın şaşkınlıkla, adamı onunla ilgili olan düşüncelerinden koparıp.
"
Biriyle konuşmam gerek, Ashley." diye yanıtladı eşzamanlı olarak odaya adımını atarak. Kadın kapıyı arkasından kapattı ve onu odanın köşesindeki yıpranmış bir koltuğa buyur etti çok sorgulamadan. Büyük bir koşturmacadan çıkmışçasına koltuğa yavaşça bıraktı adam kendini, dışarının soğukluğu üzerinden akıp koltuğum kumaşına geçiyordu sanki. Alışkın olsa bile odada gözleri gezindi adamın; içerde ortamın havasında gizlice süzülen tütsü ve parfüm kokusu, biraz önce de algıladığı gibi koridordakinden daha canlı bir ışıkla ama yine de normal koşullara göre loş kalan odada asılıydı. Duvarlar koyu Kırmızı renge boyanmış, soluk ve süslü duvar halıları ile yaldızlı çerçeveleri boşlukları süsleyen eski Muggle işi tablolarla donatılmıştı. Diğer eşyalar ise her biri yıpranmışlık ve yaşanmışlıklarını ortaya koyan alımlı kadife kanepeler ile kalın kumaşlı ağır koltukların uyumsuzluğuyla döşeliydi. Yine, yaptığı uğraşına karşın neredeyse gösterişsiz giyinirdi Ashley; yumuşak ipekten ya da pamuktan yapılma, üstüne tam oturmayan elbiseler giymeyi severdi. Alpharian'ı oturttuktan sonra hatlarıyla ilgili detayları gözlemleme eğilimde olan birine karşı hiçbir açık bırakmayacak olan geceliğinin üstüne de bu elbiselerden birini geçirip koltuğun yanındaki ayak uzatma sehpasına oturmuştu. Ayrıca seyrek olarak makyaj yapardı bu kadın, Doğal güzelliğinin açıklama gerektirmeyecek ölçüde yeterli oluşuna kanıt olarak ortada olmasını yeğlerdi. Gözleri sıcak kehribar renginde; yatıştırıcı, yumuşak ve soylu bir ışıkla parlıyorlardı.
Adam ister istemez bu kadının güzelliği ve gülümsemesine dalıp giderken bulabiliyordu kendini böyle işte. Ancak usundaki yükün ağırlığıyla Alpharian koltuğuna daha da derince gömüldü; fiziksel olarak bitkin, duygusal olarak tükenmişti.
Önce koltuğun kolluğuna yaklaşıp, sonra da adamın koluna sarılarak "
Sorun ne?" diye sordu genç kadın.
"
Başarıyla sonuçlandırmam gereken bir iş var..." dedi adam, sesi bir fısıltıdan yalnızca biraz daha fazlası olarak çıkabilmişti; "
Bu zor bir görev ve daha da önemlisi bunun sonucuyla başa çıkıp çıkamayacağımı gerçekten bilmiyorum." diye devam etti. Sözlerini bitirdiğinde adamın ayrı renkte irisleri olan gözleri yine kadına odaklanmıştı.. ama haksız da sayılmazlardı. "
Ah, Ashley Lynne Trayhearth..." diye içinden iç geçirdi kendi kendine Alpharian.
Kadının odakları üzerine çeken çarpıcı, köşeli yüz hatları vardı. Yüksek, çıkık elmacık kemikleri, keskin bir çene çizgisi ve tatlılıkla dolgun dudakları; kayıtsız bir gevşeklikle dalgalı biçimde sırtından aşağı dökülerek inen alevli Kızıl saçlarından var olan bir perdeyle çerçevelenmişti. Burnu, yanakları ve omuzlarının üstü uçuk serpintilerle yerleştirilmiş çillerle süslü soluk benizli teni, güzellik açısından yetkin ve eksiksizdi. Ayrıca tanıştıkları ilk günden beri sık sık sessiz ve genellikle çekingen olmasına karşın, Ashley'in Deniz Halkı'nın bir parçası olmasa bile insanları kendisine çeken gümbür gümbür sessizlikte bir güçü vardı. Dinine karşı sarsılmaz bir adanmışlığı da vardı kadının ve kendini bu inançlarının yaptığı her eylemde ona yol gösterip rehberlik ettiğini düşünürdü. Zorlu yaşantısının deneyimleri onu sessiz ve melankolik bir havada bırakmıştı ama, mutluluğunda takılgan bir şakacılığı dolaylıca ortaya koyan bir yaramazlık çizgisinin izlerini de taşıyordu. Çelişkili ikilemleri de vardı; dinibütün bir Hıristiyan ve bir fahişeydi ama, kendi yolundan gitmeye devam ederek aykırılıklarıyla barışıp yaşantısını sessiz bir alımlılıkla sürdürmüştü bugüne dek. Kuşkusuz Londra'nın yıkıntı bir bölgesinde, yoksul bir ailede büyüdüğünden, zorlu bir çocukluk geçirmişti. İçinde bulunduğu koşullardan kaçmak için seçeneksiz kalan Ashley, belki olması gerekenden çok daha genç yaşta fahişeliğe yönelmek zorunda kalmıştı. Tehlikeli ve aşağılayıcı bir işti ama ona sağ kalması için gereken parayı kazandırabiliyordu. Zaman içinde Büyücedünya'nın tehlikeli yeraltı Dünyas'ında yolunu bulma becerisini kazandı ve küçük ama bağlılığı olan bir alıcılar kitlesi kurmayı başarmıştı. Koşullar ne olursa olsun, Ashley işi konusunda hırçınca bağımsız ve yeringenliksiz kaldı. Yaşamını devam ettirmek için yapması gerekenlerden utanması düşüncesini geri çevirdi ve kimsenin ona kötü davranmasına ya da ondan yararlanmasına hiç izin vermedi. Gücü ve dayanıklılığı, onu tanıyanlar için bir esin kaynağıydı ve Diagon Yolu'nun pis yeraltı Dünyası'nda bir tür efsane olduğunu bile öne sürebilirdi Alpharian. İkili kadının daha o günlerine gelmeye çok yaklaştığı bir zaman diliminde tanışmışlardı ve kadın onu geçmişinde yaptığı tüm kötü eylemlerini anlatırken dayançla dinlemişti bugün olduğu gibi. Bugün de olduğu gibi Ashley, Alpharian'ın üzerinde ve usunda taşıdığı acı ile suçluluk duygusunu anlatışını dinlerken yüreği burkulmuştu. Böylelikle kadında adama karşı derin bir sevecenlik duygusu yeşermişti. Adam ona kendini anlattıkça kadın da ansızın, ister istemez kendi öyküsünü ona anlatırken bulmuştu kendini; anne ve babasının zamansız ölümlerini, sonrasında hasta düşen küçük kız kardeşine bakabilmek için neden fahişelik yoluna düşmek zorunda kaldığını ve inancı ile seçtiği işi bağladaştırıp ara yol bulmaktaki zorlanışını uzun uzun anlatmıştı. Alpharian'ın ise özenle dinleyip de kendisini yargılamamış olması onu çok şaşırtmıştı, böylelikle adamda da kadına karşı derin bir sevecenlik ve yakınlık duygusu yeşermişti...