[justify]
Arkama bakmadan koşarken attığım her bir adımda merdivene tökezlememek için yanımdaki korkulukları tutuyor, ayaklarıma takılmasını engellemek için ise cübbeme sahip çıkmaya çalışıyordum. Çok değil, yaklaşık iki dakika önce Sebastian’ın ayakkabılarını yere yapıştırmıştım ve şimdi küçük bir çocuk gibi ayaklarım kıçımı tekmelerken dersliğe kaçıyordum.
Güzel bir kahvaltıyı mideme indirdikten sonrasında daha dün kütüphaneden almış olduğum kitabı görevliye teslim etmek için rafların yolunu tutmuştum. İksir ve sihir tarihi üzerine okumak istediğim yazınlara ulaşabileceğimi zannetsem de yatakhanede dizginlenemeyen merakımla baş başa kalmıştım. Ulaşamadığım bilgiyi elimde tutmanın manası yoktu, bundandır ki Hogwarts’ın raflarına ait bir kitabı meşgul etmeyecektim ve yeni öğretilere yelken açacaktım. İşlerimi halledip Sihirli Yaratıkların Bakımı dersine kalan vaktimi değerlendirmek üzere Kara Göl’ün bir yanına indim önce. Kalabalığı sevsem de kimi zaman yalnız kalmaya da ihtiyaç duyduğum anlar oluyordu. Arkadaşlarıma dair etrafta kimseler görünmüyordu. Bu şimdilik iyi sayılırdı. Son dönemi yaşıyor olmamın gerçeği yüzüme sıklıkla ağır bir tokat gibi çarpsa da bunu ifade etmekten çekince duyuyordum. Kafa kâğıdıma bakıldığında büyümüştüm. Geçirdiğim altı yıla göz attığımda artık asamı kullanmak konusunda kendimi eksik hissetmiyordum. İyi miydi bilmiyorum ancak akıllanmıştım. En azından küçük, deli yürekliliğinin altında akılsızca bir cesarete kapılan kararlarım yoktu artık. Ancak yine de bu büyümeyi bir türlü kabullenmiyor, kabullenmek istemiyordum. Bir yıldan az bir süre sonra öğrenci olmayacaktım artık. Kendimi temsilen bir meslek sahibi olmak zorundaydım. Başarılı bir simyacı mı yoksa şifacı mı olurdum? Belki de bir seherbaz... Karar veremiyordum. Kimi zaman bu durum aklımı kurcalıyordu zira kararlarına sadık olan boydaşlarım ile kendimi kıyasa sürüklüyor, kendimden emin olamıyordum.
Düşünce salatamın arasında ellerimi çeneme koymuş, dingin göle bakmaya kapılmışken pek de uzakta sayılmayacak bir oğlan sesi duydum.
“Seni bizzat Profesör Harrington’a söyleyeceğim!” diyordu ağlamaklı ses. Benden henüz birkaç sınıf küçük olduğu barizdi, sesi yeni yeni kırçıllaşmaya başlamıştı.
“Selamımı da söyle! Sana şu şekerlemelerden ver dedik alt tarafı. Verseydin böyle olmazdı. Amma da ağladın be! Ağabey sözü dinlemen gerektiğini sana hiç mi kimse söylemedi. Vah vah.” diye devam eden gülüşmeleri duyunca yüzümü buruşturdum. Tamam, küçük çocukların acımasız olduğu su götürmez bir gerçekti ancak bu duyduğum ses düpedüz koca insan sesiydi! İki kişilik dev kadronun kahkahalarına eşlik eden ağlama tonlamaları kulaklarımı tırmalarken yerimden kalktım. Tahammül edemeyecektim. Eskiden olsa bu denli acımasızca davranmazdım lakin gözlük takan bir arkadaşıma
“dört göz” diyecek kadar aptalca espriler yaptığım zamanlar ne yazık ki olmuştu. Öyle ya da böyle büyüyüp akıllandığımı en somut şekliyle buradan da görebiliyordum. Zorbalığa, yersiz davranışlara ve çocukça tutumlara tahammülüm kalmamıştı.
Yerimden kalkıp çaprazıma döndüğümde gördüğüm sahneye şaşırmamıştım. Okul başladığından beri nerede uyumsuz bir eylem olsa bu çocuğu orada bitmiş olarak görüyordum. Sebastian’ı; Büyük Salon’da ilk karşılaşmamızda rahatsız edici tavrını ve salyalarını üzerime yapıştıran çocuğu… Derin bir nefesi dışarıya verip
“Yine mi ya?” diye üzerimi düzelttim. Başımı yana yatırıp ağır adımlarımı ikiliye yöneltirken suratım gitgide asılıyordu. Küçük Hufflepuff’lı öğrencinin elinden şekerlemesini alıp yemeleri yetmiyor gibi bir de sevimsiz bir troll gibi gülüşmelerine devam ediyorlardı. Yanlarına vardığımda henüz arkalarında duruyordum. Asamı çıkartıp Sebastian’ın eline hedef alırken
“Herbifors” diye seslendim. Büyücünün elindeki şekerleme bir çiçeğe dönüşmeye başlamışken kıkırdadım.
“Hah şöyle. Prensesler gibi oldun.” dedim yapay bir gülümsemeyi takındığım sırada. Beni görmeleri için yanlarına doğru ilerlerken küçüğün de yanımızdan ayrılarak derse gitmesini rica ettim. Sebastian elindeki çiçeği kenara fırlatırken
“Güzel bir başlangıç yapmış olmayı dilerdim Diana.” dedi çenesini yukarıya kaldırarak. O kadar ıslak bir başlangıcı ancak bir sirenle yapabilirdi. Suratındaki o liyakatsizlikten hoşnut olmayan bir ifadeyle yüzümü buruştururken
“Kalsın.” dedim bir çırpıda.
“Burasının misafirperver bir yer olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Lakin hiç kimsenin, içimizden birisini üzmesine tahammülümüz yoktur. Hele ki kendinden küçük birisini…” diye yalancı gülümsememi de yüzümden sildim. Öfke doluydum. Kolaylıkla kin tutmazdım fakat beyefendilikten uzak her bir eylemin vücut bulan hali karşımdayken kendimi kontrol edemiyordum.
“Ne olacak ki?” diye üzerime bir adım yürüdüğünde ben de bir adım geriledim.
“Yavaş gel.” dedim sinirli sinirli. Ne mi olacaktı? Bir adım daha yaklaşırsa hayalarına tekmeyi basacaktım. Sessiz kaldım.
“Sizden birisini üzersem ne olabilir ki? Ne sanıyorsunuz siz kendinizi ya? Ne bu afra tafra kızım?” diye kaşlarını bana çattığı ve yüzüyle suratıma eğildiği sırada geriye savurduğum adımımı parmak ucumda bıraktım. Asamı bedenine doğrulturken
“Locomotor Mortis” dedim bir çırpıda. Sebastian’ın ayakları kilitlenip olduğu zeminle bütünleşirken zafer dolu bir ifade ile sırtımı dikleştirdim. Zaferin altında haz etmediğim birisini bir anlığına alt etmenin gururu yatıyordu muhakkak. Hayalarına tekme atma fikri aklımdan bir anlığına geçse de yapmadım. Bu onun için yeterli olurdu. Keyfim yerine gelmişti. Doğrusu ya, birkaç gündür sınırlarımı ihlal etmeye çalıştığından ötürü bunu ona yapmayı çok istiyordum.
Kara Göl’ün bir kenarında kendi kendime böbürleniyordum ancak acele etmezsem dersi kaçıracaktım. Geri attığım adımlar hızlarıyla birlikte arttığında büyücünün sesi uyarmıştı beni. Arkadaşına bu hainlik(!) dolu hareketimden mustarip bir şekilde seslenirken dizlerini tutmuş bir betonun içinden sökmeye çalışır gibi uzuvlarını çekiştiriyor, küfürler savuruyordu.
“Dan… Tut şunu! Diana, göstereceğim sana!” diye bağırırken dişlerini sıkıyordu.
“Aç da önce aynaya göster!” dedim koşmaya başlarken. Onu en son orada, kendisi ile cebelleşirken gördüm. Ardından arkama bakmadan koşarken Daniel’in çimenleri döven topuk sesleri ilişti kulağıma. O beni yakalamaya çalıştı, ben de kaçtım. Sanki derse gelmeyeceklermiş ve hiç karşılaşmayacakmışız gibi…
Son öğrenci de içeriye girip kapıyı kapatırken yakalamıştım dersi. Nefes nefese kalmıştım. Sorsanız ciğerlerimin bir kısmını yolda bıraktığımı bile söyleyebilirdim. Yorulmuştum. Dersi dinleyecek enerjim kalmamıştı ve bacaklarım titremeye başlamıştı. Sınıf öyle kalabalık öyle karanlıktı ki en arkadan profesörün görüntüsünü zorlukla seçiyordum. Uzun ve ince boylara sahipti. Yüzünün hatları karanlığın gölgesinde pek ala belirgindi. İçeride sisli bir hava ve yanmış kömür kokusu hâkimdi üstelik. Burnumu sızlattı. Saçlarımı örüp dikkatimi profesörün sesine odaklamaya çalıştığımda ciğerlerim acıyordu artık. Bu kadar koşmaya antrenmanlı değildim elbet. Kulaklarım ortam değişikliği yüzünden ara ara uğuldarken
“Külbükül mü?” diye sordum yanımdaki Ravenclawlu kıza. Başını salladı evet anlamında. Demek bir külbüküldü bu ağır kokunun kaynağı. İstemsizce başımı öne eğerek yerlere bakındım. Bir sürüngenin ayaklarıma dolanabilme ihtimaline karşı duyduğum çekinceyle kımıldandım.
Külbükülün yumurtalarını bulup ardından dondurabileceğimizi söylüyordu Profesör d’lbelin. Dondurulduktan sonra aşk iksirinde kullanıldığını söylediğinde gözüm istemsizce Samuel’i aramıştı. Göremiyordum onu. Önümdeki bu kalabalıkta da görmem bir hayli zordu. Bir aşk iksiri ile onu kendime âşık edebilir miyim acaba diye düşündüm birkaç saniyeliğine. Aşk iksiri adil bir dövüş olmazdı esasında ama merak etmiyor da değildim. Yine de… Bunu ona yapamazdım. O aralıkta ben bunları düşünürken profesörün söylemiş olduğu buzlanma tehlikesini işitmekten koptuğumu biraz sonra ortalığı karıştırınca anlayacaktım.
Yumurtaları aramaya koyulduğumuzda etraf zifiri karanlıktı. Asamı çıkartıp
“Lumos” diye seslendiğimde ancak kendi önümü aydınlatabiliyordum. İlerlemeye çalışırken sağımdan solumdan sürekli birileri bana çarpıyor, beni itekliyor ve dengemi kaybetmeme neden oluyorlardı. Karanlıktan daha karanlık ve sıcak bir yer bulmanın ümidiyle kendimi toparlıyordum. Net ve gittikçe yoğunlaşan bir sıcaklık hissettiğimde öne doğru adım atmaya acele davrandım. Attığım adım yerdeki buz yüzünden ayağımı kaydırırken yanımda parıltısını gördüğüm cübbeye tutunarak kumaşı çekiştirdim. Düşüyor olmama bağlı ufak ve cılız bir ses çıktı dudaklarımdan. Ve işte o an! Asanın ucundaki ufak ışık yansıması sönerken külbükül yumurtasının havada takla attığı görüntü ilişti gözüme. Korku ve panikle ne yapacağımı bilemeyip kalçam buzlu zemini öperken
“Duro” diye salladım asamı yumurtaya doğru. Gözlerimi sıkıca, üzerime devrilen cadının ağırlığının bir kısmıyla kapattım. Tek temennim yumurtanın yere düşmemesi, kırılmaması, zarar görmemesi ve donup kucağıma yumuşak bir iniş yapmasıydı.
[/justify]
Yetenek 1d8 : 8, total 8
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 5, total 5