Sabah ortak salondan yükselen seslerle uyandım. Zaten uykum çok derin değildir, uzun süre yatmayı da sevmiyorum. Daha Hogwarts'a geleli birkaç gün olduğu için yatağıma da alışamadım. Çabucak ayaklandım ve göz gezdirdim odanın haline. Dün geceden kalan şekerleme çöpleri yerde duruyordu, Clay'in köyünden getirdiği tütünleri de sarmaya çalışıp beceremediğimiz için yurt zeminine dağılmıştı hep. Harcadığımız tütün kağıtlarından buruşturulmuş bir tepe duruyordu cam kenarında. Clay fosur fosur uyuyordu hala. Edward ise kafasını yorganın altına geçirmiş, yakında uyanacak gibi gözükmüyordu. Esnedim iyice, kollarımı gerdim bir sağa bir sola. O sırada kapımız çalınmış, Clayton homurdanarak kapıdan uzak tarafına dönmüştü. Sakin sakin terliklerimi geçirdim ayağıma, saçımı ellerimle sağa sola atarak dağınıklığını düzeltmeye çalışırken kapıya yürümeye başladım.
"Samuel Abi...Uyandınız mı?" diyordu çekingen bir çocuk sesi. Gülümsedim kapı kolunu tutarken. Onun yaşında olduğum zamanları hatırlayınca nostaljik duygulara kapılmıştım. Aklıma Eadwig'le okul koridorlarında koşturduğumuz zamanlar, Mira'nın ödül odasında beni öpmesi, üstüme dökülen iksir kazanları gelmiş ve gülümsememi engelleyemeyeceğim bir hale getirmişti. Mira neler yapıyordu bu aralar acaba. İyi miydi? Uzun süredir görmedim. Eady de iyidir umarım diye düşünmeden edemedim. Sinir ediyordu beni etmesine de, insan düşünmeden de edemiyor. Onun o kapana kısılmış halini gördükçe acıyorum. O evden kurtulmasını ve kendini bulmasını o kadar isterdim ki. Kız işleri bir yana, bu bir yana gerçekten. Keşke benim kadar görebilseydi o da gerçekleri. Beraber çıkardım onunla bu yola. Keşke soyadını bırakabilseydi arkasında. Keşke...
"ABİ!" Kapının arkasından gelen endişeli çocuk, ses tonunu korkulu bir tona taşıdığında yüzümdeki sırıtıştan somurtuya dönüşmüş ifadeyi ve düşüncelerimi kesip açtım kapıyı.
"Ne var?" dedim önce miniğin gözlerine, sonra da etrafa bakarken. Kapıyı açınca sesler iyice yükselmiş, çatlak erkek sesleri daha net gelmeye başlamıştı.
"Kavga ediyorlar da." dedi çocuk çekingence. Elimle yüzümü ovuşturdum sıkıntıyla ve gözlerimi kapattım birkaç saniyeliğine. Devam ediyordu konuşmaya.
"Yarım saattir tartışıyorlardı, tehdit etmeye başladılar birbirlerini. Ben de Profesör Barthélemy'den önce sana gelsem... Yani bir şey olursa gel demiştin... Uyandırdım ama..." Gözümü açıp çocuğun omzunu ovuşturdum hızla.
"Tamam, iyi yapmışsın. Çıktım odadan, uyurken giydiğim gömleğimin düğmelerini iliklerken merdivenleri inmeye başladım hızla. O sırada çocuktan da neler olduğunu dinlemeye başlamıştım. Bunlar kuzenmiş, Hogwarts'ta ikinci yıllarıymış. Bir şeyi mi paylaşamamışlar neymiş orasını anlamadım açıkçası ama çocuklardan biri yumruk atmış sonunda diğerine. Sonra diğeri ağlamaya başlamış sinirlenip. Sabah saatlerinde olduğumuz için etrafta kimse de uyanık değilmiş daha. Duygulandım sabah sabah ya. Bu aralar her şey bana Eadwig'i hatırlatıyor sanki. Çok kırdık birbirimizi, çok sert yaptık hep.
"Merdivenler de... bitmiyor... anasını satayım. Bütün çocukluğuma inip çıkarım şu kuleyi inene kadar." diye söylendim düşüncelerimden sıyrılıp.
Geldim ortak salona, baktım bu ikisi bir koltuğun iki köşesine oturmuş, birbirlerine de sırtlarını dönmüşler. Gözler yaşlı, suratlar düşük. Saçlar dağılmış.
"Nabersiniz gençler." dedim ortalarına çökerken. Beni görünce biraz toparlanıp meraklı gözlerini çevirdiler tabi.
"Naptınız siz?" dedim anlayışlı ama hayal kırıklığı da dahil bir ses tonuyla. Biri ağzını açacak gibi oldu, ağlamaktan boğazı kurumuş olacak ki sesi çıkmadı ve öksürdü bir iki kere. Bunu fırsat bilip diğeri atıldı konuşmaya.
"Ayakkabısını giydim diye yüzümü çizdi bu!" dedi şikayet eder gibi. Baktım suratına, çok fena çizilmişti harbi. Diğerine döndüm,
"Açıklaman ne?" dedim. Çocuk iyice bozuldu, kollarını birleştirdi önünde.
"İzin almadan eşyalarımı karıştırmış. Çıkar dedim dinlemedi." "Demedin!" "Dedim! Onu annem yeni aldı, balolarda giymek için getirdim!" "Ne olacak sanki?" "O kız için giyiyorsun işte!""YOK ÖYLE BİR ŞEY!"Diğer çocuk döndü bana,
"Judy'nin boyunca yetişmek için benim ayakkabılarımı almış! Judy onu sevmiyor bile. Zorla arkadaş olmaya çalışıyor!"
Derin bir nefes aldım. Sustu ikisi de.
"Siz, sabahın köründe, bir kız için dövüştünü mü harbiden? dedim daha büyük bir bıkkınlıkla. Susmaya devam etti ikisi de.
"Kız güzel mi bari?" dedim ilk. Güldüler hafifçe. Baktım kafasını sallıyor biri. Ben de güldüm sinirden.
"Oğlum bak, kız seni sevmiyormuş lan. Neyi zorluyorsun? Sen de kendi boyundakilere bakacaksın. Bu denklem bu kadar basit. Zaten birkaç yıla bütün kızların boyunu geçeceksin. Dert etme bu kadar." Diğerine döndüm.
"Sen de, derdin ayakkabı falan değil. Kimi yiyorsun? Seviyor musun kızı, sen daha mı iyi anlaşıyorsun. Söy-le-ye-cek-sin. Bu çocuk zihinfend mi? Nerden bilsin senin ne düşündüğünü?" Döndüm diğerine.
"Öyle misin lan? Yok? Bak değil. Sen söylemezsen anlamaz tabi. Birbirinizin değerini bilin. Başka kimse bilmez çünkü. Tamam mı? Kardeş gibisi yoktur." Kapıma dayanan miniğe döndüm en son.
"Lan beni bunun için niye uyandırıyorsun sen?"***
Bu olaylardan sonra döndüm odaya, Clay ve Edward daha yeni kalkıyordu yataktan. Onlar yüzlerini yıkayana kadar ben hazırlanmış ve Büyük Salon'a inmek için kule merdivenlerinin yolunu tutmuştum bile. Onları beklememeye alışmıştım artık, benim hızıma yetişemiyorlardı genelde. Olmam gereken çok yer var, yurt odasında zamanımı öldüremem. Büyük Salon'a girdiğimde ilk olarak profesör masasına göz attım, yeni profesörümüz Bay Parfait'yi görünce dikleştim farkında olmadan. Kendimden emin adımlarla Diana'nın yanına yürüdüm bu şekidle. Birkaç kişiye selam verdikten sonra oturdum yanına.
"Bugün dünya için ne yaptın? Ben bir aile dramasını engelledim." diye sohbete daldım.O sırada Slytherin masasına da göz gezdiriyordum. Eadwig'le de biraz konuşmak istiyordum aslında. Ne diyeceğimi bilmesem de, aramızdaki bu mesafe çok uzamıştı. İki olgun kişi olarak konuşabilirdik.
"Sabah iki çocuğun bir kız için kavga etmesini dinledim. Komikler ya. Başka dert mi kalmadı dünyada? Bulursunuz başka kız geçer yani." dedim gülerek.
"Önemli olan sana değer veren birini bulmak yani. Keşke hep farkında olsaymışım bunu." Bir hareketlenme oldu o sırada, posta saati gelmiş. Baykuşum Geronimo'nun heyecanlı kanat çırpışını 50 metre öteden tanırım. Bir bomba bırakacakmışçasına hızla ve heyecanla beni bulmaya çalışıyordu. Önce ağır bir şey mi anlayamadığım için ayağa kalkıp yakalamak için uzandım, bir elimle de Diana'nın suratına küçük çaplı bir kalkan oluşturmaya çalışmıştım. Yazık güzelim kıza bir şey olmasın durduk yere. Ama sadece küçük bir zarftan ibaret olduğunu görünce oturdum gerisin geri. Mektubu aldığımda önce arkasına baktım, üzerinde adres ve kişi bilgisi yoktu. Etrafa baktım merakla, kimsenin ilgisi üzerimde değildi. Diana da kendi mektupları ile ilgileniyordu. Tanıdık mührü bozarak açtım zarfı.
[spoiler]
Oğlum,
Takip edilmemek için farklı bir adresten ve isimsiz bir şekilde bu mektubu göndermeye karar verdim. Annenin dahi sana yazdıklarımdan haberi yok, ki senden de ricam önümüzdeki günlerde onunla bu konuları asla yazılı konuşmamandır. Merak etme, yakında görüşeceksinizdir mutlaka. Hiçbir şekilde kendinizi tehlikeye atmanızı istemiyorum; bu yüzden bugüne kadar yaptığım işlere dahil olarak annenin huzurunu, senin de geleceğini karartmaya göz yumamazdım. Bunun yerine kendiminkini kararttım.
Oğlum, kardeşim Apollo ve eşi Bayan Victorine ile beraber yıllardır süregelen bir iş sözleşmemiz vardı. Bizim bu refaha ulaşmamızda ve şimdiye kadarki konumumuza gelmemizde çok yardımcı oldular. Fakat bunu yaparken en doğru adımların atıldığını söylersem sana yalan söylemiş, kendimi de kandırmış olurum. Bundan sonra yalan söylemeyeceğim. Bir, bilemedin birkaç gün sonra sadece sen değil herkes öğrenecek yaptıklarımızı. Fakat bilmeni istiyorum ki ne sana ne de annene bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Kaçmak ve saklanacak delik aramak benim karakterime uymuyor, aynı bütün bu olanlar gibi. Bu yüzden yakında teslim olacağım. Öncesinde sana ve annene bırakacağım güvence altına almam gereken bazı mal varlıklarımızı ayarlamakla uğraşıyorum. Ancak sana bu mektup ulaştığında büyük ihtimalle uğraşlarım sona ermiş, belki de seherbazların koluna dahi girmiş olacağım.
Bu bilgileri sana önceden iletmek istememin sebebi, birkaç gün içinde karşılaşmak durumunda kalacağın olaylara önceden hazırlıklı olman. Korkma, endişeye kapılmana sebebiyet vermek değil amacım. Her zamanki gibi güçlü durmanı, hazır olmanı istiyorum. Önümüzdeki günlerde kimseyle gereksiz boş muhabbete girme. Yaramazlık yapma. Ailemiz büyük bir sınavdan geçiyor; bu konuda her bir Boleyn üyesinin aynı özeni göstermesi, güçlü kalmamız için ehemmiyetli olması gerekiyor. Sen de bu ailenin bir veliahtı olarak sorumluluklarını farkında olmalısın. Daha önemlisi, güveneceğin kişilerden emin olmalısın. Kuzenin Eadwig senin yıllardır yanında olan bir kardeşten farksızdır, geçirilen zamanlara haksızlık etme. Yakında onun da sana çok ihtiyacı olabilir.
En önemlisi, sorarlarsa sakın bir şey bildiğini söyleme. Gözleri üzerine çekmeni ve yeni düşmanlar edinmeni istemiyorum. Dikkatli ol.
Sevgiler,
Baban.[/spoiler]
Baban. İlk önce bu kelimeyi okumuştum. Sonra başa dönmüş, sindirmeye çalışmıştım yazanları. Kalkıp başka bir yerde okumak veya gizlemek gelmemişti aklıma. Babamdan 7 yıllık Hogwarts hayatımda aldığım sayılı mektuplardan birisiydi bu. Evet bu gelmişti aklıma. Niye bana bunu söylediğini düşünmüştüm. Ne istiyordu benden? Eadwig'le... İyi anlaşmamı mı? Bu mu? Utanç verici sırlarını sürdürmemi mi istiyordu yoksa? Onun yıllarca abisinin gölgesinde sömürü hayatı yaşadığı gibi, şimdi benim de Eadwig'e yaranmak için dört döndüğüm bir hayat kurmamı mı bekliyordu? Ne? Bu mu gerçekten? Anlamıyorum hiçbir şey.
Kafamı mektuptan kaldırıp kağıdı buruşturduğumda otomatik olarak gözlerim de Eadwig'e kaymıştı. Ona da bir mektup gelmiş miydi kontrol etmek istemiştim. Hayır. Müdürün yardımcısıyla konuşuyordu. İkisi de ayaklanmışlardı. Genç adamın da bu tarafa doğru yürüdüğünü gördüğümde gözlerimi kapadım birkaç saniyeliğine. Gözlerim dolmuş farkında olmadan. Hızlı düşünmem lazım. Sakin olacağım, bu mektupta yazanları unutacağım. Niye geliyor ama yanıma? Babamın yazdığı gibi, teslim olmuş olabilir mi? Babam teslim olacağı için Eadwig'in ailesi de tehlikeye girecekti büyük ihtimalle, artık ben istesem de barışamayız zaten. Her şey daha da mahvoldu. Ama babamın istediği gibi, bir şey bilmiyorum. Bu mektubu. almadım. Yok. öyle. bir şey.
"Merhaba. Profesör Harrington mı? Hmm. Sebep?" Babam olmasın. Lütfen olmasın.
"Anladım... Tamamdır geleyim." Kalktım, Diana'ya bir şey söylemek aklımın kenarından köşesinden geçti ve sıyrılıp yok oldu. Yürümeye başladım dümdüz. Eadwig'in bizi yarı gülümser halde beklediğini görünce sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Neden gülüyor bu? Espri yaptı, belki de bilmiyor neler olduğunu. Gülmeye zorladım kendimi.
"Ben yapmadım. Seni bilemem." dedim sorusuna karşılık. Babamla nasıl bir işe bulaşmışlardı da teslim olacaktı ki? Azkaban'a mı düşecekti? Benim kariyerimi zedeleyecek bir dava mı olacaktı bu? Aileden mi dışlayacaklardı hepimizi? Annemle bana zarar gelmesini istemiyormuşmuş. Öyle bir şey mümkün mü baba ya? Mümkün mü sence? Umarım bu aptalca fikrinden bana yazdıktan hemen sonra vazgeçmiştir ve ikinci bir mektup ulaşır elime yakında. Engel olamadığım bir duygu kabarmıştı içimde: Eadwig'den Boleynlere yakışmadığımızla ilgili bir cümle geleceği korkusu.
Hiçbir şey söylemedim yol boyunca, Eadwig zaten bir anda sus diye bağırıp koşmaya başladı deli gibi. Kime diyor niye diyor anlamayarak ikilinin peşinden koşmaya başladım ben de. Melvin'e yaklaştığımda
"Neyden bahsettiğini biliyor musun?" diye sormuş ama düzgün bir cevap da alamamıştım. Müdürün odasına çıkana kadar bu hali devam etti. Girdiğimizde ise direkt olarak ailemize neler olduğunu sormuştu. İyice suratım düştü bu soruya ve kapıya yakın bir duvara yaslandım nefes nefese. Bildiklerimden başka bir cevap gelmesini umarak dinleyecektim sadece.