17 Nisan, 2026 08:52:23 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Çocukları Pistten Alalım  (Okunma sayısı 296 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Emma Louise Guendolen

  • Bakanlık Çalışanı
  • 4. Seviye
  • İleti: 10
  • 1056 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Emma Louise Guendolen
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: A.
  • Meslek: Uluslararası Sihirsel İşbirliği Dairesi Çalışanı
  • Cemiyet: Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 8
  • Lanet Gücü: 17
  • Tılsım Gücü: 10
  • İksir Kabiliyeti: -
Çocukları Pistten Alalım
« : 11 Mart, 2023 22:08:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Parlak bir sisin gölgesi büyücülük dünyasının üzerine düşmüşken eylül ayının getirdiği pek çok çatışma da son günlerinin bir hayli hızlı, yetişmesi zor ve yorucu hale evrilmesine sebep olmuştu. Son zamanlarda kendisini epey yoğun hissediyordu. Çeşitli uluslararası prosedürlerin var olan anlaşmazlıklar yanında sürdürülmesi bir yana dursun, her geçen gün gerçekliğe kavuşan bir başka eylem işine iş eklemeye devam ediyordu. Pek çok kişi görevinden sırasıyla ihraç edilmişti. Son 1 yıldır yapılan yazışmalar ilgili mercilere yollanıyor, cincüceler dahi büyük bir titizlikle sıska kollarına bırakılan dosyaları bakanlık birimleri arasında taşımaya özen gösteriyorlardı. Etrafta yoğun bir sessizlik hakimdi. Okul başlayalı henüz bir hafta dolmamıştı bile. Darbe olarak nitelendirilen zira Emma için büyücedünyanın son zamanlarda süre gelen niteliksiz ve adam kaytarmadan ibaret konumlandırılışının son buluşu pek çok kişinin ağzına kelimeleri tıkamıştı bile. Öyle ki yerel gazeteler dahi gizlice yürütülen bu operasyona dair bilgi eksikliklerini gizleyememişler, halkın meraklı dedikoduları dört duvar arasında ağızlarına sakız etmelerine izin vermişlerdi.

Köstekli saatini krem rengi eteğinin cebine sıkıştırmadan önce göz bebeklerine takılan görüntüler, yaklaşık on dakika içerisinde Hogwarts'ta olması gerektiği konusunda cadıyı acele ettiriyordu. Her yıl kontrolden geçen, uluslararası öğrencilerin aktif öğrenim belgelerinin sorgulandığı evrakları bu yıl da Emma teslim alacak ve kayıt altında tutacaktı. Ancak üzerine atananlar bununla da bitmiyordu. Yaklaşık birkaç gün öncesinde yapılan operasyonda mühim bir rolü olduğunu düşünse de bu denli ön planda kalacağını hesaba katmamıştı. Sihir bakanına sadıktı. Bilincini ve istikrarını destekliyor, adamın çelikten ördüğü duvarlarının ardındaki hakkaniyeti en ufak cümlesinde hissediyordu. İşinin orada biteceğini düşünmek Emma'yı yanıltmıştı. Hogwarts'taki görevlendirmesine yeni birisinin daha eklenmesi omuzlarına bir ağırlık daha bindirmiş olsa da halledebileceğine dair en ufak bir şüphenin kırıntısını bedeninde beslemiyordu.

Avuç içlerini üzerindeki kumaşlarda gezdirdikten sonra şöminenin başına geçti. Elindeki eldiveni parmaklarından çekiştirdi ve bakanlığın köşesinden Hogwarts'a açılan bir anahtara parmağını uzatarak gözlerini kapattı. Öğrencilik yıllarını gözünün önüne getirmesi, bilhassa takdir edildiği okul müdürü odasının kapısını zihninden geçirmesi zor olmadı. Yaklaşık yarım dakika içerisinde okulun giriş kapısına parmak uçları havada süzülerek gelirken eteklerini tuttu. Bu defa sonbahar yapraklarını biraz daha erken dökmeye başlamıştı. Ayakları toprağı örttüğünde yüzünü gri bulutların ardına gizleyen yağmur taneleri ufak birer damlayla açığa çıktı. Aceleyle şapkasını düzeltti ve heybetli okulun kapısına duruşunu bozmayacak dinginlikle ilerlemeye koyuldu.

Kendisini Hogwarts'ın kat görevlisi karşıladı. Pek ala Müdür Harrington'ın ayak işlerini yaptığı aşikar olan bu ufak tefek adamın bir ayağı tökezleyerek kendisine gelirken sırtını dikleştirdi. Ellerindeki eldivenleri düzeltirken karşısındaki ile kendisi arasına koyacağı tensel temasa dair engelin profesyonel bir sınır oluşturacağı düşüncesi Emma'yı bir hayli tatmin etti. Elini uzattı ve kendisini tanıttı. "Emma Louise Guendolen." derken elinde görevlendirmesini gösteren bakanlık damgalı belgeyi uzattı. "Britanya Sihir Bakanlığı çalışanı. Profesör Harrington ile görüşmek üzere bakanlık tarafından gönderildim. Dün ani bir şekilde randevu oluşturulduğunu zannediyorum." diyerek tek kaşını havaya doğru kaldırdı. Etrafı süzdü. Öğrenciliğinden bu yana neler değişmişti? Sanki büyücülük okulunun etrafındaki tüm o şatafat gitmiş, yerini kusursuz ve siyah bir perdeye bırakmış gibiydi. "Buyrun Bayan Guendolen. Profesör Harrington sizi odasında bekliyor. Eşlik edeyim." dediği sırada dikkatini adama çevirmişti. Omuzlarını gevşetti. Asasını ceketinin içerisindeki gizli cebe nazikçe yerleştirdikten sonra küçük topuklarını yere vurarak ilerlemeye koyuldu. Önce birkaç koridor geçti. Ardından da uzunca bir merdiven... Kimi meraklı gözler üzerindeki kıyafetlerde gezinse de duruşunu bozmamaya gayret etti. Bu gayretin ardında kendisiyle duyduğu gurur yatıyordu. Biraz daha ilerledikten sonra iki merdiven daha çıkmaları gerekiyordu. Okulun içerisinde dönüp dolaşırken hareketli merdivenlere adapte olmak zordu. Zihninizde rotanızı yeniden oluşturmanız gerekiyordu. Nihayetinde kulelere ulaştığında yanındaki adamın meraklı ses tonu esmer çehresiyle Emma'nın yüzüne dönmüştü. "Niçin geldim demiştiniz? Dedikodular doğru mu yoksa?" diye soruldu kendisine. Cadı bu sorudan hoşlanmadı. Henüz tam anlamıyla bilgi gizliliği varlığını sürdürüyordu. Üstelik epey hassas bir konuydu bu. Emma'nın öğrenci evrakları için Hogwarts'a gönderilmiş olması belki de bir şeyleri biraz olsun örtbas etmek niyetiyleydi. Dudaklarını birbirine bastırarak önce boğazını temizledi. Ardından sorulan soruya yanıt vermeyi tercih etmeden "Yolu biliyorum. Teşekkür ederim." diyerek arkasına bakmadan ilerledi. "Aynı zamanda dahil olmadığınız konularda bu kadar meraklı olmamanızı rica ederim." derken bu yersiz sorular için homurdandı.


Kapının önüne geldiğinde ahşabı nazikçe tıklattı. İçeriden gelen bir hayli neşeli ses tonu cadıyı afallatsa da gıcırdayan sürgüyü yavaşça kenara çekti. İhtiyar sayılabilecek, yılların getirdiği yaş saçlarına düşen profesör kendisini kapıya adeta sürüklerken bu görüntü bir an olsun hoşuna gitmişti. İçeride samimiyetin bir kokusu olsa bu adamı gösterebilirdi belki de. Bu adam kendisine büyük dedesini anımsatmıştı.Aynı dönemlerde Hogwarts'ta okumuş olma ihtimalleri Emma'nın karşısındakine karşı koyduğu sınırın kırılmasını kolaylaştırmıştı. Kapıyı ardından kapattıktan sonra nihayet konuşmaya başladı ve kendisini tekrarlayan tanımlara sığındı. "İsmim Emma Louise Guendolen. Sizinle tanışmak büyük bir zevk Profesör Harrington." dedi dudaklarına ince bir tebessüm koyarak. Yaşıtlarına bilhassa da küçüklere otorite sağlamak için çoğu zaman çelikten bir zırh giyiyor olabilirdi lakin yaşı büyüklere hürmet etmekten de asla kaçınmazdı. Kendisine gösterilen yere yavaşça oturduktan hemen sonra evrak çantasını masanın üzerine koydu. Deriyi örten fermuarı bir kenara sürüklerken adama baktı. Üzerindeki pelerini bir kenara savururken hemen karşısındaki yeri almaya koyulması an meselesiydi. "Ancak bir takım işler ve stajyer atamaları dışında Bakanlık ve Hogwarts bir araya gelemiyor olsa da yeni işiniz için başarılar dilemek isterim Profesör Harrington." dedi elini çantasının içerisinde gezdirirken. Genişletme büyüsünün bir rafı andıran bölümüne gizlediği süslü metal kutuyu parmaklarına kenetleyip müdüre uzatırken derince bir nefes aldı. Dudaklarındaki tebessümü biraz daha artırdı. "Büyükbabam Alexander Guendolen, sizinle birlikte aynı dönemde eğitim görmüş. Yıllığında okumuştum. Bundan dolayı size de yeni görevlendirmenizi kutlamak adına minik bir hediye getirmek istedim. Tekrardan tebrikler." diye dudaklarını bastırdı. Kutu açılırken "Osmanlı mesir macunu. Halkı çok severmiş.Lezzetli bir yöresel şekerleme olduğunu duydum. Umuyorum damak zevkinize uyacaktır." derken küçük şapkasını çıkarttı. Bu kimileri için maskülen bir hareket gibi görünse de saygısında kusur etmek istemediği için öncelikli olarak aralarındaki sınır çizgisini inceltmeye çalışıyordu. Sınır çizgisinin incelmesine ihtiyacı vardı çünkü Emma'nın bugün buraya gelişi, adımı odaya attığı ilk andaki kadar güzel bir süpriz ile sonlanmayacaktı.[/justify]
« Son Düzenleme: 14 Mart, 2023 08:37:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Emma Louise Guendolen »

Çevrimdışı H. E. Harrington

  • Hogwarts Profesörü
  • 2. Seviye
  • İleti: 5
  • 1091 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To H. E. Harrington
  • Güç Puanı: 98
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Hogwarts Müdürü
  • Cemiyet: ?
  • Biçim Değiştirme Gücü: 30
  • Lanet Gücü: 30
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Zihinbend, Seviye 1
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #1 : 12 Mart, 2023 23:54:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Henüz daha gün ışımamıştı Harold makamında işlere koyulduğunda. Eski müdirenin masasının üzerinde biriktirdiği birden fazla bürokrasi parşömen tomarlarının yanı sıra, hiçbir işin takibini yapmaması da Harold'un gözlerinin seğirmesine sebebiyet vermişti. Neyse ki yanında Melvin vardı ve birçok şey için eli kolu oluyordu yaşlı adamın. Melvin, Harold'a yardımcı olabilmek için bir dosya takibi sistemi dahi oluşturmuştu. Bu oluşum dahi Harold'ı tatmin etmiyordu, ancak; hiç yoktan bir tutam düzen kırıntısı görmek yılların kurduna arada sırada nefes alması için yeterli zamanı sağlayabiliyordu. Bu sistem, biraz sihir biraz da tutarlı bir yöntemle yakın tarihte cevaplanması elzem mektupları, bürokrasi parşömenlerini ve mühim sayılabilecek yazışmaları kendi içerisinde kategoriliyordu. En iyi kısmı ise Melvin'in Harringtonlar'ın Harold'a kolayca ulaşabilmesi için soyada göre evleviyet vermesiydi. Böylelikle hem Harold aradıklarını vakit kaybetmeden bulabiliyordu hem de en mühim verdiği oluşum olan ailesinden kopuk hissetmiyordu. Aynı zamanda bir torununun eğitim öğretim gördüğü okulda yöneticilik yapıyor olmanın ufak ama anlam açısından büyük bir yeri vardı yaşamında. Büyücedünyanın geleceğini emanet edecek oldukları gençlere ve torunlarının yaşamlarında karanlığı aydınlatacak bir meşale görevi görmeyi kendi inançları doğrultusunda topluma karşı her daim vazife bilmişti Harold. 

Omuzlarına yüklendiği misyonun düşüncelerinin ağırlığı ile papatya çayından bir yudum aldı koltuğuna yaslanmadan hemen önce. Kendisine ayrılan koca alanda odalardan birini de Melvin'e ayırmıştı. Melvin, çoğunlukla seslenmeden önce adamın burnunun dibinde bitiverirdi. Elinde aradan sıyrılan bir mektupla odaya girdiğinde samimi bir gülümseme ile karşılık verdi Harold. "Gününüz aydın olsun Bay Harrington. Kahvaltıdan önce sıcak bir şeyler içmenizin iyi olacağını düşündüm. Oldukça yoğun bir gün olacak gibi, efendim. Kahvaltıya geçmeden önce bunu okumanız gerektiğini düşündüm." Melvin, adamın ihtiyaçlarını Harold'dan önce düşünür, yemek saatlerini dahi düzenle takip ederdi. Uzatılan zarfı alırken Harold, yardımcısı ön bilgi aşamasına geçmişti. "Vivienne Bates'in Hogsmeade ve Diagon Yolu sınırları içerisinde bulunan bir iki dükkan sahibi ile görüşmesine dair başka bir dükkan sahibinin şikayet mektubu. Sanırım sizin ilgilenmeniz gerektiği düşünülmüş." Söylenilene karşılık açık buz mavisi göz rengi kararan adam koltuğunda dikleşerek bütün bir ciddiyetiyle mektubu okumaya koyuldu. Her bir satır başında kaşları çatılmaktan fırlatılmaya hazır bir ok kadar gerilmişti.  Hiddetle mektubu masaya bıraktı. "Olacak iş değil! Bir Hogwarts müdürünün böyle bir işe kalkışması olacak iş değil! Bates alışıldık mizaca sahip birisi olmamıştır hiçbir zaman Melvin. Dükkanlarla fahiş fiyat konusunda anlaşıp öğrencileri ve aileleri fazladan kazanç elde etmek için yönlendirmiş olamaz. Kârlı bir iş bile değil üstelik! Bu... Bu çok nahoş bir durum!" Ayağa fırladı bir anda. Sızlayan belini perde arkası ederek düşünceli bir tavırla ellerini arkasında birleştirerek oda içerisinde dönmeye başlamıştı.

"Ne düşünüyorsunuz efendim? Ne yapmamı uygun görüyorsunuz?" Birkaç dakika daha izin istercesine bir baş sallama hareketi yaptı Harold. Bulanık düşünceleri arasında uzlaşma sağladığında yanıt vermek için hazırdı: "Büyücedünya eskisi gibi değil, Melvin. Kimseye kolay kolay güvenemeyiz. Hele de altı doldurulmamış ithamları olan birisine. Bir meslektaşımı oldukça çirkin söylemler altında asla ezdirmem. Zira, doğruluk payı varsa da bunu bakanlığın yetkili birimlerine taşımaktan çekinmem. Adaletten ödün veremeyiz. O sebepledir ki vaziyet neyi gerektirir birlikte öğreneceğiz. Olayın gerçekliğini titizlikle araştırmanı istiyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Tedbiri elden bırakma. En ufak bir söylentinin dahi sızmasını istemiyorum." Odayı tavaf etmeyi bırakıp tekrardan masasına dönmüştü. O esnada Melvin çoktan kapı eşiğine ilerlemeye koyulmuştu. "Hemen gidiyorum Bay Harrington. Öğle vakti gelip sizi bilgilendireceğim. Başka bir isteğiniz var mıydı?" Tam bir görev adamıydı Melvin. Her an her şeye hazırlıklıydı. Sormasıyla birlikte aklında şu iki üç günün gündemini zapt eden konunun kendisini ilgilendiren asıl kısmını hatırlamıştı. "Ahh, bir dakika... Nasıl da unutkan oluyorum zaman ilerledikçe, görüyor musun ? Zaman acımasız Melvin. Çok acımasız. Boleyn kuzenleri ne durumda? Herhangi bir bilgi sızdırılmamış, değil mi? Görevlendirdiğin ev cinlerinin her hareketlerini umarım gözlemliyorlardır. Çok değil, yakın bir zamanda onları da çağıracaktır Bakanlık. Belki de bugündür vakti." Her zaman bir bildiği vardı Harold'ın. Lobisi var denilemezdi ancak hatırı sayılır birçok dostu vardı çeşitli mevkilerde. "Daha fazla saklayamazlar. Üzülüyorum gençler için. Zor bir konuşma gerçekleştirmem gerekecek." Cümlelerinin sonuna doğru yüzünü bir hüzün kaplamıştı Harold'ın. Yeni gelmiş olmasına rağmen kişi ve aile ayırt etmeksizin her öğrencisine düşkündü. En çok da öğrencilerinin ruh sağlığı için kaygı duyardı. "Endişelenmeyin Bay Harrington. Boleyn kuzenlerinin hiçbir şeyden haberi yok. En azından henüz. Dönüşte ev cinlerinden son bilgilendirmeleri alıp geleceğim. Şimdi... izninizle çıkıyorum." Harold usulca başını sallayıp çıkması için izni vermişti. Bugün her zamankinden daha yoğun bir gün olacağa benziyordu. İşler kendi kendini bitiremezdi. Kaldığı yerden devam etmesi gerektiğini çok iyi biliyordu Harold. Mürekkebi önüne doğru çekip koltuğuna geri geçti.

...

Akrep ile yelkovanın yarışında saat göstergesi 11'e vurduğunda yazım işlerini bir çırpıda aradan çıkartan Harold, acil durum bilgilendirmesini Bakanlık kuşları tarafından kulağına ilişen Melvin günün ilk görüşmesi için Harold'ın listesine eklemişti. Sadece kiminle görüşeceğini bilmiyordu. Kapıdan içeri giren misafirini  yüzünden eksik etmemeye çalıştığı tebessümle karşıladı ilk olarak. Tanımadığı bir Bakanlık çalışanıydı ancak sima olarak çok yakın gelmişti kendisine. Kadın kendini tanıttığında hafızasında bir ışıldama belirmişti. Söylemlerine karşılık "Öncelikle hoş geldiniz. Beni onore ettiniz Bayan Guandolen. Teşekkür ederim." diyerek koltuklardan birine oturması için buyur etti genç kadını. İşin altından ne çıkacağını az çok biliyor olsa da sözü karşısında yerini alan kadına bırakacaktı elbette. Hiç beklemediği bir şekilde eli boş gelmeyen kadına nazaran bu yaşlı adam hediye almayı sevmezdi, özellikle de iş sebebiyle olanları. Taviz vermek gibi görülmesine karşılık önlem almıştır hep. Yine de kibar bir hareketti görgü kuralları içerisinde ve buna da saygı duyuyordu. Genç nesilden saygı görmeyi seviyordu üstelik Harold. Kutuya uzanırken sıcak gülümsemesi daha da büyümüştü. "Makamımı zarif varlığınızla güzelleştirdiniz zaten Bayan Guandolen, o yüzden buna hiç gerek yoktu. Çok ince düşüncelisiniz. Mesir macununun ilginç bir tercih olduğunu söylemeliyim. Boğazlara çok iyi geldiğini duymuştum ancak deneme fırsatım olmamıştı. Sayenizde sağlığıma sağlık katacağım, ne kadar teşekkür etsem az." Paketindeki Osmanlıca yazıları süzdükten sonra memnun bir biçimde masasında bir yere nazikçe bıraktı."Demek Alexader'ın torunusun. Onun gibi hırslı olmalısınız Bayan Guandolen. Yüz simanızı büyükbabanızdan almışsınız. Hatırlıyorum da çok dişli bir rakipti. Birlikte satranç oynadığımız günler ne çabuk geldi geçti!" Sesinde nostaljiyi anımsamanın tok bir heyecanı vardı. "En yakın zamanda görüşme dileklerimle birlikte lütfen selamımı iletin kendisine."

Cümlesinin bitiminde bir el hareketiyle pencere kenarında duran içecek masasından fincanlar hareketlenmeye başlamıştı. "Size ne ikram edebilirim? Adaçayı veyahut papatya içer misiniz?" Harold, kadının ince gülümsemesinin ardındaki asabiyetle kavrulan genel hayatının gerginlikle geçtiğinin belirtisi olan ince çizgileri yüzünden okuyabiliyordu. "Çaylarımızı içerken burada bulunma durumunuzu konuşabiliriz nihayet. Sizi dinliyorum Bayan Guandolen." Görevlendirme mektubunu okuyamamıştı ancak açık açık durumun izah edildiğini sanmıyordu. Aynı şekilde, konuşmanın gidişatına göre bildiğini de sakınacak değildi aslında Harold. Çalışanı daha fazla bekletmemek adına konuya girme taraftarıydı. Bir yandan imon şekeri kasesinin kapağını açarak Emma'nın önüne doğru yanaştırdı Harold.
« Son Düzenleme: 13 Mart, 2023 00:09:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: H. E. Harrington »

Çevrimdışı Emma Louise Guendolen

  • Bakanlık Çalışanı
  • 4. Seviye
  • İleti: 10
  • 1056 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Emma Louise Guendolen
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: A.
  • Meslek: Uluslararası Sihirsel İşbirliği Dairesi Çalışanı
  • Cemiyet: Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 8
  • Lanet Gücü: 17
  • Tılsım Gücü: 10
  • İksir Kabiliyeti: -
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #2 : 14 Mart, 2023 03:34:36 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yüzünün aniden bir gölgenin soğukluğuna erişmesi ile beş yıl önce evlerinde kara yas ilan edilen günü hatırlaması pek de zor olmamıştı. Okul arkadaşını merak eden profesöre, Alexander Guendolen’ın artık bir hayalet olmak dışında bir anlam ifade etmediğini bir anlığına söyleyecek olsa da kendisini duraksamak zorunda hissetmişti. Zira onu buraya getiren şey gündelik yaşamına ve soy geçmişine dayanan anıları yâd etmek değil, bir ailenin geride bıraktığı parçaları tıpkı bir kirli levha gibi kazımaktı.

Çiçekli porselen bardaklar havada süzülürken yalnızca kuru bir teşekkür ederek solan gülümsemesini gizlemeye çalıştı. Hangi çayı içeceği mühim değildi. Doğrusu ya, bir şey içecek dinginliği de bulamıyordu kendisinde. Emma için böylesine güzel bardaklarda midesine inecek sıcak şeyler ancak zihni dalgasız bir deniz gibi uçsuz bucaksız olduğu vakitlerde keyif verici olurdu. Şimdilerde sıcak bir ekmeğin dahi lezzetini alamıyordu. Yorgunluktan olduğuna kendisini inandırsa da başını yastığa yalnızca birkaç dakikalığına koyduğu zamanlarda bile son günlerdeki çalkalanmaları düşünüyordu.
“İlk olarak…” dedi boğazını temizlemesi gerektiğini fark ederken. Kısaca öksürdü. Hangisinden başlamalıydı? Sansasyonel olana dokunmak istemedi önce. “Uluslararası öğrencilerin takiplerini yapabilmek için aktif olarak Hogwarts’ta öğrenim görenlerin kaçıncı sınıfta olduklarını belirten belgelere ihtiyacımız var.” diyerek çaydan bir yudum aldı. “Bazı muggle kökenliler için takdir edersiniz ki Salem’den geriye kalanlar ile birlikte işler çok daha zor bir hal aldı. Yetim olan öğrenciler de var üstelik. Takiplerini sorunsuz bir şekilde yapabilmeliyiz.” diye açıklarken bir yudum çayı daha midesine indirdi. Esasında kelimeleri arasına dilini tabir-i caizse yakacak nitelikte, tadını sıcaklığından ötürü almakta güçlük çektiği papatyayı birer mola noktası olarak kullanmaya çalışıyordu. Birazdan söz edeceği şeyler her ikisinin de tadını kaçıracaktı.

Bir süre sessiz kaldı. Elinde tuttuğu şapkayı hemen önündeki masaya bırakırken meslek hayatında geçirdiği belki de gerginliğini en yoğun hissettiği saatlerin baskısının altında kalmaya başlamıştı. Genç yaştaki çocukları yanlış politikalar uğruna yakanlara kızgındı. Boleyn ailesinin geride kalanlarını, kendi çıkarları uğruna gözden çıkaranlara öfke duyuyordu. Kendi gözlüğünden baktığında yanlış gelen uygulamaları sevmediği doğruydu ancak büyücedünyanın bakanlığa dair köklerinde büyüyen çocukların genç ve parlak birer diplomat olabileceğine dair tutumu büyücü ve cadıların daha demokratik ve özgür bir biçimde yaşayacağına dair inancı körüklüyordu. Genç zihinlere, taze asalara ihtiyaç vardı.

Yerinde kıpırdandıktan biraz sonra derince bir nefesi alıp dışarıya verdi. Başlıyordu. “Profesör…” dedi biraz da çaresiz bir ifadeyle. “Benim buraya asıl geliş sebebim bu değil. Zira bununla kalsaydı, bakanlık mühürlü bir parşömen ile okuldan öğrencilere dair belgeleri postalamanızı isteyebilirdim. Ancak…” derken tereddüt etti. Profesyonelliğini kaybettiğini hissettiği noktada sağ işaret parmağını saçlarının arasına götürdü ve zihin bulanıklığını gizlemeye çalışarak başını kaşıdı. Cümleleri sıraya dizdi. Karşısındakinin yaşından beslediği çekimserlik ile beraber her şeyin bir sır kutusu içerisinde olması zorlaştırıyordu işini. Herkes bir dedikoduyu ağzına sakız edinmeye başlamıştı ancak kimse henüz gerçekleri konuşmaya cesaret edememişti.

“Bay Harrington.” dedi daha ciddi bir ifade ile. Bu şekilde bir hitap Emma’yı sanki hassasiyet tutumundan sıyırıp tekrar o ‘devrilmez’ kimliğine geri döndürmüştü. “Olanları duydunuz mu? Boleynler hakkında olanları?” diye sorarken kaşlarını kaldırdı. “Bugün Eadwig Alger Boleyn ve Samuel Raymond Boleyn için buradayım.” dedi bir çırpıda. “Hiçbir konuyu uzatmayı sevmediğim gibi bu konuda da net davranacağım. Ancak hiçbir şekilde bu konu üçüncü bir kişiye sıçramamalı. Henüz. Zannediyorum ki Sihir Bakanı herkesin sorularını en kısa vakitte yanıtlayacaktır.” derken telkin etmeye, karşısındaki ihtiyar büyücüyü laf kalabalığı ile oyalayarak sakin tutmaya çalışıyordu.
“Son zamanlarda bakanlık içerisinde olanlardan haberdarsınızdır diye tahmin ediyorum. Çok şey sarpa sardı. Gazete kupürlerinde kocaman başlıklarla yer aldı.Görevden alınanlar için usulsüzlük denetlemeleri başlatıldı. En nihayetinde birkaç gün öncesinde, Hogwarts açıldıktan hemen sonrasında,  Boleyn’lerin evine bir denetleme düzenlendi. Demem o ki…” dedi ve son bir kez daha büyük bir nefes alıp tüm söylenecekleri dilinin süzgecinden geçirme ihtiyacı hissetmeden söylemeye koyuldu. “Bay Harrington, Victorine Odette Boleyn artık yok. İntihar etmiş.” derken nefesini geri verdi. Vahşice şekilde oluşundan, duvarda kendi kanıyla yazılan yazıdan bahsetmemişti fakat böylesi bile insanı huzursuz etmeye yeterdi. Kıpırdandı.  Karşısında bakıp kalan gözleri, göz ardı etmeye koyuldu. “Alexander Apollo Boleyn ise kaçmış. Henüz hiçbir yerde izi bulunamadı.” dedi. Ayaklarını birbirine doladı. İçinde tuttuğu kaosun bir buz parçası gibi erimesinin ardından sırtındaki dikliği azalttı, omuzlarını düşürdü. “Samuel ve Eadwig’i almak için buradayım. Bakanlık bu çocukları da sorguya almak durumunda çünkü hiçbir şey anlattıklarım kadar değil. Kaldı ki gelecekleri konusunda şüphe duyuyorum. Kişisel fikrim, çok başarılı ve parlak iki büyücü oldukları yönünde. Staj yaparken gözlemleme, bilhassa çalıştıkları arkadaşlarımızla değerlendirme fırsatı bulmuştum. Bu çocuklar ailelerinden sorumlu tutulmamalılar.  Fakat kan bağı...Bakanlık olarak bunu da gözden çıkartamayız.” dediğinde sesi iyice kaskatı kesilmişti.

Ayağa kalktı. Yanındaki adamın düşünceli ifadesine biraz zaman tanımak istedi. Odanın köşesinde duran kitaplığın önünde dolanmaya başladı. Varlığının rahatsızlık verdiğinden bir an olsun şüphe duydu. Attığı adımda cebindeki köstekli saat bacağına çarptı. Ancak o zaman vaktin ne kadar geçtiğine bakmak aklına gelmişti. İşleri hızlandırmak üzere okul müdürüne dönerken ellerini önünde birleştirdi. “Profesör, çocuklara zarar gelmeyeceğine söz verebilirim. Bunun için buradayım.”
[/justify]
« Son Düzenleme: 14 Mart, 2023 03:38:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Emma Louise Guendolen »

Çevrimdışı H. E. Harrington

  • Hogwarts Profesörü
  • 2. Seviye
  • İleti: 5
  • 1091 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To H. E. Harrington
  • Güç Puanı: 98
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Hogwarts Müdürü
  • Cemiyet: ?
  • Biçim Değiştirme Gücü: 30
  • Lanet Gücü: 30
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Zihinbend, Seviye 1
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #3 : 17 Mart, 2023 02:25:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bittabi, artık yaşlanmanın kaçınılmaz gerçeğiyle her an yüzleşiyordu Harold. Devirdiği çamı anlamaması işten bile değildi soğuk yüz hatlarına sahip genç kadının konuşmakla konuşmamak arasında kalan duraksaması karşısında, ne yazık ki; bu durum konusunda şu an için harekete geçemezdi, ancak mahcubiyetini Bayan Guandolen gittikten önce bir konuşma dilimine iliştirebilirse iliştirecek, aksi halde de telafisini sonraya saklayacaktı. Porselen fincanlara çaylar dökülmeye başlarken pür dikkat bakışlarını sakin bir yüz ifadesiyle karşısındakine kilitledi. Bayan Guandolen uluslararası öğrenciler ile ilgili belgeleri istediğinde yandan bir gülüş belirdi adamın yüzünde. Sadece bunun için gelmiş olamayacağını biliyordu. En azından Bakanlık gibi bir kurumun işinde oldukça yetkin olduğu her halinden belli olan birini belgeleri istemek için yollamayacağı aşikardı. Usulca asıl konuya gelinmesini beklemekten yanaydı Harold, ağzını açmadan önce her zaman bekleme taraftarıydı ihtiyar.  "Takipsiz iş yapılmaz, elbette. İstediğiniz belgeleri en kısa zamanda temin edebiliriz Bayan Guandolen. Yeni dönem listesi bu akşamüstü veya yarın sabah masanıza bizzat şahsi yardımcım tarafından iletilecektir." Hemen halledilebilecek bir istekti bu. Omuzlarının dikliğini bozmadan çayına uzandı cadıya eşlik edebilmek adına. Adam sadece oyalanmaya çalışıyordu. Başka bir şey olup olmadığını sormak durumunda olduğundan bir es daha verdi. Uzun sayılabilecek çay yudumunu masaya konan şapkayla birlikte bitirerek fincanı tabağına sessizce bıraktı.

Ağzındaki baklayı nihayetinde çıkarmayı başarabilmiş olan kadının Boleyn olayını bilip bilmediğini sorgulaması üzerine söylemler devam ederken renk vermeden aynı tepkisizlikle ilerliyordu Harold. Gizlilik konusunda hassasiyet gösteren yaşlı adam Emma'nın söylemlerine başını sallayarak eşlik ediyordu. Bu konuda fazla yorum yapmayacaktı. Bakanlık işi üstüne vazife değildi adamın. O an Harold için bir ailenin yok oluşunu anlatıyordu Bayan Guandolen sadece. Aileler ve çocukları. Harold, her daim ailenin en ufak hareketinin dahi gelecek nesilleri etkileyeceğini kendi aile büyüklerinden öğrenmişti. İyisiyle ve kötüsüyle. Bakanlık tanıdıklarından aldığı haberin doğru olmamasını birçok kez ummuş olsa da bu noktada her şey netti. Düşüncelerine daldı bir süre. İki elinin parmaklarını gürgen masasında birleştirmişti. Kaşları çatıldıkça çatıldı. Okula geldiği ilk andan beri çoğu öğrencinin profilini incelemeyi bitirmişti Boleynler de dahil olmak üzere. Tıpkı Emma'nın söyledikleri gibi geleceklerinin aydan ve güneşten daha parlak olduğu kanısındaydı. Geleceklerine giden her şeyden bihaber adımlarında önlerine mutlaka engel çıkacaktı, lakin bu kadar ağır bir sınav olmamalıydı. Kadının ayağa kalkışıyla Harold parmaklarını çözdü. Bir gözünü önce kapıya dikti. Melvin, neredeyse gelecek olmalıydı. Söze tekrardan girip Harold'ın içini rahatlatmak isteyen kadına bir gülümseme verse de yüzünden rahatsızlığı kolaylıkla okunabiliyordu. Ondan önce düşüncelerini açıklığa kavuşturmak için kadını yanıtlamalıydı: "Yaşananlar için bir hayli üzgünüm Bayan Guandolen. Bilhassa çocuklar için. Henüz kendileriyle birebir sohbet edip tanıma şansı edinememiş olsam da onlar benim öğrencilerim. Bakanlığın prosedürünü ve görevlerinizi çok iyi biliyorum. Mutlaka ifade vermeleri gerekli.  Bu onları ne kadar parçalayacak olsa da olanlar karşısında dik durabilmeyi öğreneceklerdir. Öğrenmeleri için yanlarında olacağım. Geliş amacım buydu: destek olabilmek ve yol gösterebilmek." Babacan ve sahiplenici bir adamdı Harold. Her eğitimcinin olmasının icap ettiğinden daha fazla. Sakin duruşunun ardında çok fazla görüş vardı haddizatında bu koca yılları devirmiş adamın.

Duygusallığa kapılmadan hemen önce kapının açılışıyla duraksadı müdür bir anlığına. Her zaman vaktinde gelen Melvin idi, yine. Kapıyı ne zaman çalıp ne zaman çalmayacağını bilirdi bu adam. Mahcup bir ifadeyle odanın ortasına kadar ilerlerken Melvin, Harold düşüncelerinin dudaklarının arasından salınmasına izin verdi. "Seth Carter'ı tanırım. Sevdiğim bir öğrencimdi. Yöntemlerine ve vicdanına güvenirim. Aynı şekilde, verdiğiniz sözün benim için anlamı çok büyük. Sizinle yeni tanışıyor olsak da güven veren bir izlenim oluşturdunuz bende. Akıllı bir genç hanıma benziyorsunuz, iki çocuğun ailesi ölü veya kaçak olsun ya da olmasın, o çocuklar bize emanet edildiler. Çocukların güvenliğinin bizim için ne anlama geldiğini iyi biliyorsunuzdur diye düşünüyorum. Güven karşılıklı olur. O sebepledir ki; Boleynler'i çağırdığımda bilgilendirmelerin bazılarını birlikte yapmamızı rica edeceğim." Gözünün bir kısmı saatinde olduğunu yakalayan Harold tok ve isteğinde net bir şekilde "Umarım bunun için vaktiniz vardır Bayan Guandolen. Süreci güzelce yöneteceğinize inancım tam." diye eklemeyi de unutmamıştı. Tehditkar değildi aslında, yalnızca inandığı tutumu sergiliyordu. Bakanlık ile Hogwarts'ın arasını açmak gibi bir niyeti yoktu. Olamazdı da. Lakin, tepki vermekten ve tasvip etmediği tavırlara karşı eyleme geçmekten kaçınmazdı. Katı gözüken ses tonuna eşlik eden bir ayaklanması oldu masadan.

"Melvin ile tanışın Bayan Guandolen. Kendisi oğlum gibidir. Her zaman yanımda olan evlatlarımdan ayırmadığım ve değerli vaktini benim gibi bir ihtiyarın yanında geçiren yardımcım, Melvin. Bundan sonra Bakanlık ile ilgili bütün gereksinimlerinizde benimle birlikte Melvin ile de iletişim içinde olacaksınız. " Genç adam kibar bir şekilde kendimi takdim etmeye girişmişti hemen. "Merhaba Bayan Guandolen, tanıştığımıza memnun oldum. Uyum içinde çalışmamız temennisiyle." Soyadını ne Harold ne de Melvin söylerdi. Özel bir sebebi var mı yok mu bilinmez lakin alışageldikleri bu idi bir yaşlı ile bir gencin ortaklığında. Melvin, Harold'un keskin mavi bakışlarından aldığı pay ile "Hiçbir bilgi sızdırılmamış Bay Harrington, istediğiniz gibi. Samuel ve Eadwig Boleyn'i gidip getiriyorum." Konunun ne kadar hassas olduğunu bilen Melvin, öğrencilerin kendilerinin bile bilmediği şeyleri gözletirdi çoğu zaman. Kişiyi rahatsız etmezdi ancak önlem alma huyunu Harold'dan kapmıştı. Eadwig ve Samuel gibi yetenekli büyücülerin kanının kaynadığının gayet farkındaydı. Şu iki günde birçok kez onları gözetlemek zorunda kalmıştı. Her ihtimale karşı hazırlıyordu kendisini. Tek gayesi; sorunsuz bir şekilde öğrencileri müdürün odasına kadar getirebilmekti. O, kapıya doğru yönelirken Harold, Emma'nın yanına kadar adımlamıştı. "Çocuklar gelmeden önce bilmenizi isterim: tedbirli oluşum lütfen şahsınızı gücendirmesin. İki tarafında ortak değerlere sahip çıkmak istediği oldukça açık." Ellerini arkasında bağlayarak ayakta sorguya götürülecek çocukları beklemeye koyuldu genç hanımın tepkisi görmek üzere hazırlanırken. Günün neler getireceğini öngörmeye çalışan zihni birçok ihtimali kafasında ölçüp tartmaya uzunca bir süredir başlamıştı.
« Son Düzenleme: 17 Mart, 2023 15:46:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: H. E. Harrington »

Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #4 : 18 Mart, 2023 16:41:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yeşil dekorasyonlu, soğuk taş odada tüm oda arkadaşlarımdan önce kalkıp dün akşamdan hazırladığım kıyafetleri üst üste koydum. Eskiden jilet gibi olmalarına dikkat ederdim ama şuan umursamadım. Baş ucumdaki el yapımı altın sarısı anatomik olarak doğru kalbin yanından kişisel bakım eşyalarımı da bunların üstüne koyduktan sonra odadan çıktım. Kara göle bakan pencerelerden anlaşılacağı üzere daha hava aydınlanmamış olmalıydı dışarıda ama bizim ortak salon mumlarla aydınlatılmış olduğundan hafif loş bir ortamı vardı. Ortak Salondan çıktıktan sonra Hogwarts’ın labirent gibi koridorlarında sakin sakin yürümeye başladım. Sınıf başkanlarının banyosuna giderken okulun dışa açılan kapılarından geçip asma bir köprüden falan geçmek gerekiyor. Pijamalarımın üstüne sadece Slytherin cübbemi geçirdiğim için Eylül soğuğu hafiften titretti. Eskiden bu yollarda yürümek eziyetti. Özellikle böyle erken kalktığımda… Şu kalp yiyen cadıdan senelerde korkmuştum. Kara gölün altında bağıran canavardan da… Sınıf başkanları banyosuna gelince soyundum. Eşyaları kenara koyduktan sonra 3-4 tane çeşmeyi açtım ses çıkması ve suyun baloncuklarla dolması için. Suya girince tüm gün yüzümde taşıdığım umursamaz maske bir anda kayboldu. Ellerimi yüzüme kapattım ve iki büklüm olup hüngür hüngür ağlamaya başladım.

Bir türlü bitmiyor. Kafayı yiyeceğim. Kalbimdeki acı o kadar büyük ki çıkarıp atmazsam düzelmeyecek gibi. Charlotte’u her gördüğümde iğneler batıyor gibi geliyor göğsüme. Bakmamak için zorluyorum kendimi ama gözlerim hep onun güzelliğini arıyor. Tüm gün onu düşünüyor. Bir yandan da pişman oluyorum düşündüğüm için. Bu kadar duygusal olduğum için tiksiniyorum kendimden. Kes sesini ve ailenin sana bulacağı doğru kişi ile birlikte ol Eadwig diyorum. Sık dişini, verilen görevleri yap ve bitir şu okulu diyorum. Aptal Samuel! Her istediğini yapabiliyor ben burada böyle eziyet çekerken. Umrunda değil ne olduğu. Dünya yansa, ailemiz parçalansa o yine gider canının istediğini yapar. Geçen dönemler gibi özen de göstermiyorum kendime. Aptal gibi geçirdim tüm yaz tatilimi. Bizimkiler eve çok gelmedi. Ben de kendi kendimi parçaladım. Dışarı çıkıp gezdim unutmak için. Onda da Charlotte ile karşılaşınca iyice sakallara yan bastık. Geçen sene yaptığım sorumsuzluğu düşününce daha ne kadar aptallaşabilirim acaba diye düşünüyorum. Kuzenimi, arkadaşlarımın canını düşünmedim. Ölseydim orada keşke. Babam geldiğinde nasıl baktı yüzüme. Artık bitsin istiyorum. Charlotte ile konuşsam olmuyor. İstemediğimi söylesem asla olmuyor. Sonra bir şekilde tekrar birbirimizi buluyoruz. Verdiğim kararlar sürekli yanlış çıkıyor. Daha kötü yapıyorum her şeyi. Ben ileride nasıl adanın ve ailenin başına geçerim? İnsanların saygı duyacağı biri olamam ki… Yaşamam hata…

Kendimi suda boğmaya çalışma çabalarımın, ölürsem annemin üzüleceği gerçeği ile durdurulmasından sonra çıktım banyodan.Giyindikten sonra pijamalarımı tekrar Slytherin Ortak Salonuna götürmek zorunda olduğum için aynı yolu tekrar yürüdüm. Profesörlerin odalarının önünden geçerken yeni profesörlerden biri yarı çıplak karşıma çıkıp sabah sabah koşu yapmak için dışarı çıkacağını, katılmamı falan söyledi. Asla havam yok. Hem ne o öyle deli dana gibi koşturacağım dışarıda… Herifin vücudu da iyiydi ama. Samuel de bu aralar öyle kas yapmaya başladı. Bu profesör Gryffindor Bina Sorumlusu mu yoksa? Samuel ile spor falan mı yapıyorlar? İyice dağıldım tabi. Charlotte büyük ihtimalle Samuel’in kaslarını hissetmek için geçen sene öyle sarıldı diye düşünüp durdum ortak salona dönene kadar. Her sabah böyle tek başıma gidip banyoda ağlayıp geri dönüyorum yıkık gibi. Millete de yok bir şeyim, iyiyim ben yalanlarını savuruyorum.

Yemekhaneye ulaştığımızda saçlarım kurumuş, birbirine karışmış bir şekildeydi. Kıyafetim de darmadağın sanki kavga etmişim de hırpalanmışım görüntüsündeydim. Tabi bu benim o kadar umrumda değildi ki. Böyle leş bir adamın, daha duygularını kontrol edemeyen bir adamın güzel görünüp görünmemesi önemli değildi. Birinci sınıflar yerlerine oturana kadar ölü gibi dikildim yanlarında. Sonra da gidip Cyneric ve Gage’in yanına oturdum. Neyden bahsettiklerini bilmiyorum ama konuşuyorlardı. Bense, önümdeki tabağa koyulmuş olan üzüm sapını alıp kendimden uzak bir yere bıraktım. Hiç aç hissetmiyordum. Bu yüzden uzun bir süre tabağımdaki kaşar peyniri ile bakıştım. İnsanlar bomboş şeyler düşünüyor ve bu boşlukları ile mutlular. Bense o kadar rahat olmak istiyorum sadece. Kafamı kaldırıp en uzaktaki masaya bakıyorum arada. Charlotte’un saçının telini bile görürüm belki diye. Gryffindor ve Ravenclaw’lılardan başka bir şey gözükmüyor oturduğum yerden. Peynirimi çatalımla dürtüp tabaktaki yerini elli beş kere değiştirdikten sonra tam arkama gelip durmuş, adımı üçüncü kez söylediği için bir de omzuma dokunması gerekmiş adam yüzünden kafamı kaldırdım. Arkamı döndüğümde gördüğüm hafif pis sakallı, açık tenli siyah saçlı adam müdürün beni çağırdığını söylediğinde kaşlarımı çattım. “Tüm sınıf başkanlarını mı, beni özel mi?” diye sordum boğuk bir sesle. Cevap veremeyeceğini söyledi. Ancak beni ve Samuel’i çağırdığını adam düşündüğü gibi duydum. Slytherin ve Gryffindor öğrencileri birbirlerine mi girdiler acaba? Soleil ve Destinee neden çağırmıyor o zaman? Erkekler sapık bir şeyler falan mı yaptılar? Güzel. Kafa dağıtacak bir dramaya ihtiyacım vardı. Kendi düşüncelerimde boğulmaktan kurtulacağım belli ki. Ayağa kalktım bizimkileri orada bırakıp. Adam Samuel’i almak için gitti Gryffindor masasına. Bir şeyler konuştular. Ben de çıkıp kapının önünde bekledim gelmelerini. Kuzenimle birlikte geldiklerinde hafiften gülümsedim Samuel’e her şey normal tavrı vermek adına. Neden çağırıldığımızı anlamak adına “Müdürlük olacak ne yapmışız ki?” diye sordum adamın arkasından ilerlerken. Yan gözle de Samuel’e bakıyor, sanki onunla birlikte çözüyormuşuz gibi davranıyordum. Adamın ağzı müdürün bizi bilgilendireceğini söylerken, beyni bana ailem ile alakalı bir durum olduğunu söylüyordu. Bunu duyduğum gibi yüzümdeki sırıtma gitti. Buz kesip olduğum yerde kaldım. “Ne oldu onlara?” dedim ilk. Adamın konu hakkında düşünceleri bana haberin baya kötü olduğunu söylerken. Ellerimi kafama koyup “Sus sus sus!” dedim. Duymak istemiyordum cevabını.  Çok mu kötü? Ne kadar kötü? Nasıl kötü? Sikerim ben bu herifin arkasından mal mal yürürken öğrenirim ki haberi. Daha yetkili biri, tüm olayı bilen birinin söylemesi gerekiyor. Köylü herif yalan yanlış biliyordur. Başladım koşmaya tabi müdürün orasında doğru. Koşmamı engellemek için hamle yaptığında da bir kenara ittirdim herifi. Arkamdan koşmak zorunda kaldı tabi. Sürekli kendi kendime yapma diyorum. Okuma aklını. Çalışmıştık bunu Charlotte ile… Müdürün odasının önündeki heykelin önüne geldim ama şifreyi bilmiyorum. Bir tekme salladım heykele. “Açıl!” diyerek “SANA AÇIL DİYORUM!” O rastgele herif ve Samuel koşarak yanıma gelince adam şifreyi düşündüğü gibi “Limon şekeri kovalar vesveseyi!” dedim. Neyse ki adamın düşüncelerini söylemeye falan başlayınca ailem hakkında düşünmek yerine benim bu yaptıklarımı düşünür olmuştu. Heykel yavaş yavaş merdiven çıkarırken “Hadi be HIZLI OLSANA!” diye delirdim yerimde zıplayarak. Tamamlandığı gibi koşturup kapıyı çalmadan falan girdim odaya.

“Ne oldu aileme?” diye sordum odada duran kişilerin şaşkın bakışları karşısında. “Annem iyi mi!?”[/justify]


Çevrimdışı Samuel Raymond Boleyn

  • Gryffindor Bina Başkanı
  • 12. Seviye
  • İleti: 77
  • 399 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Samuel Raymond Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Es
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Gryffindor
  • Biçim Değiştirme Gücü: 20
  • Lanet Gücü: 25
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Telepati, 3. Seviye
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #5 : 20 Mart, 2023 02:07:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Sabah ortak salondan yükselen seslerle uyandım. Zaten uykum çok derin değildir, uzun süre yatmayı da sevmiyorum. Daha Hogwarts'a geleli birkaç gün olduğu için yatağıma da alışamadım. Çabucak ayaklandım ve göz gezdirdim odanın haline. Dün geceden kalan şekerleme çöpleri yerde duruyordu, Clay'in köyünden getirdiği tütünleri de sarmaya çalışıp beceremediğimiz için yurt zeminine dağılmıştı hep. Harcadığımız tütün kağıtlarından buruşturulmuş bir tepe duruyordu cam kenarında. Clay fosur fosur uyuyordu hala. Edward ise kafasını yorganın altına geçirmiş, yakında uyanacak gibi gözükmüyordu. Esnedim iyice, kollarımı gerdim bir sağa bir sola. O sırada kapımız çalınmış, Clayton homurdanarak kapıdan uzak tarafına dönmüştü. Sakin sakin terliklerimi geçirdim ayağıma, saçımı ellerimle sağa sola atarak dağınıklığını düzeltmeye çalışırken kapıya yürümeye başladım. "Samuel Abi...Uyandınız mı?" diyordu çekingen bir çocuk sesi. Gülümsedim kapı kolunu tutarken. Onun yaşında olduğum zamanları hatırlayınca nostaljik duygulara kapılmıştım. Aklıma Eadwig'le okul koridorlarında koşturduğumuz zamanlar, Mira'nın ödül odasında beni öpmesi, üstüme dökülen iksir kazanları gelmiş ve gülümsememi engelleyemeyeceğim bir hale getirmişti. Mira neler yapıyordu bu aralar acaba. İyi miydi? Uzun süredir görmedim. Eady de iyidir umarım diye düşünmeden edemedim. Sinir ediyordu beni etmesine de, insan düşünmeden de edemiyor. Onun o kapana kısılmış halini gördükçe acıyorum. O evden kurtulmasını ve kendini bulmasını o kadar isterdim ki. Kız işleri bir yana, bu bir yana gerçekten. Keşke benim kadar görebilseydi o da gerçekleri. Beraber çıkardım onunla bu yola. Keşke soyadını bırakabilseydi arkasında. Keşke... "ABİ!" Kapının arkasından gelen endişeli çocuk, ses tonunu korkulu bir tona taşıdığında yüzümdeki sırıtıştan somurtuya dönüşmüş ifadeyi ve düşüncelerimi kesip açtım kapıyı. "Ne var?" dedim önce miniğin gözlerine, sonra da etrafa bakarken. Kapıyı açınca sesler iyice yükselmiş, çatlak erkek sesleri daha net gelmeye başlamıştı. "Kavga ediyorlar da." dedi çocuk çekingence. Elimle yüzümü ovuşturdum sıkıntıyla ve gözlerimi kapattım birkaç saniyeliğine. Devam ediyordu konuşmaya. "Yarım saattir tartışıyorlardı, tehdit etmeye başladılar birbirlerini. Ben de Profesör Barthélemy'den önce sana gelsem... Yani bir şey olursa gel demiştin... Uyandırdım ama..." Gözümü açıp çocuğun omzunu ovuşturdum hızla. "Tamam, iyi yapmışsın. Çıktım odadan, uyurken giydiğim gömleğimin düğmelerini iliklerken merdivenleri inmeye başladım hızla. O sırada çocuktan da neler olduğunu dinlemeye başlamıştım. Bunlar kuzenmiş, Hogwarts'ta ikinci yıllarıymış. Bir şeyi mi paylaşamamışlar neymiş orasını anlamadım açıkçası ama çocuklardan biri yumruk atmış sonunda diğerine. Sonra diğeri ağlamaya başlamış sinirlenip. Sabah saatlerinde olduğumuz için etrafta kimse de uyanık değilmiş daha. Duygulandım sabah sabah ya. Bu aralar her şey bana Eadwig'i hatırlatıyor sanki. Çok kırdık birbirimizi, çok sert yaptık hep. "Merdivenler de... bitmiyor... anasını satayım. Bütün çocukluğuma inip çıkarım şu kuleyi inene kadar." diye söylendim düşüncelerimden sıyrılıp.
Geldim ortak salona, baktım bu ikisi bir koltuğun iki köşesine oturmuş, birbirlerine de sırtlarını dönmüşler. Gözler yaşlı, suratlar düşük. Saçlar dağılmış. "Nabersiniz gençler." dedim ortalarına çökerken. Beni görünce biraz toparlanıp meraklı gözlerini çevirdiler tabi. "Naptınız siz?" dedim anlayışlı ama hayal kırıklığı da dahil bir ses tonuyla. Biri ağzını açacak gibi oldu, ağlamaktan boğazı kurumuş olacak ki sesi çıkmadı ve öksürdü bir iki kere. Bunu fırsat bilip diğeri atıldı konuşmaya. "Ayakkabısını giydim diye yüzümü çizdi bu!" dedi şikayet eder gibi. Baktım suratına, çok fena çizilmişti harbi. Diğerine döndüm, "Açıklaman ne?" dedim. Çocuk iyice bozuldu, kollarını birleştirdi önünde. "İzin almadan eşyalarımı karıştırmış. Çıkar dedim dinlemedi."
"Demedin!"
"Dedim! Onu annem yeni aldı, balolarda giymek için getirdim!"
"Ne olacak sanki?"
"O kız için giyiyorsun işte!"
"YOK ÖYLE BİR ŞEY!"
Diğer çocuk döndü bana, "Judy'nin boyunca yetişmek için benim ayakkabılarımı almış! Judy onu sevmiyor bile. Zorla arkadaş olmaya çalışıyor!"

Derin bir nefes aldım. Sustu ikisi de. "Siz, sabahın köründe, bir kız için dövüştünü mü harbiden? dedim daha büyük bir bıkkınlıkla. Susmaya devam etti ikisi de.
"Kız güzel mi bari?" dedim ilk. Güldüler hafifçe. Baktım kafasını sallıyor biri. Ben de güldüm sinirden. "Oğlum bak, kız seni sevmiyormuş lan. Neyi zorluyorsun? Sen de kendi boyundakilere bakacaksın. Bu denklem bu kadar basit. Zaten birkaç yıla bütün kızların boyunu geçeceksin. Dert etme bu kadar." Diğerine döndüm. "Sen de, derdin ayakkabı falan değil. Kimi yiyorsun? Seviyor musun kızı, sen daha mı iyi anlaşıyorsun. Söy-le-ye-cek-sin. Bu çocuk zihinfend mi? Nerden bilsin senin ne düşündüğünü?" Döndüm diğerine. "Öyle misin lan? Yok? Bak değil. Sen söylemezsen anlamaz tabi. Birbirinizin değerini bilin. Başka kimse bilmez çünkü. Tamam mı? Kardeş gibisi yoktur." Kapıma dayanan miniğe döndüm en son. "Lan beni bunun için niye uyandırıyorsun sen?"

***

Bu olaylardan sonra döndüm odaya, Clay ve Edward daha yeni kalkıyordu yataktan. Onlar yüzlerini yıkayana kadar ben hazırlanmış ve Büyük Salon'a inmek için kule merdivenlerinin yolunu tutmuştum bile. Onları beklememeye alışmıştım artık, benim hızıma yetişemiyorlardı genelde. Olmam gereken çok yer var, yurt odasında zamanımı öldüremem. Büyük Salon'a girdiğimde ilk olarak profesör masasına göz attım, yeni profesörümüz Bay Parfait'yi görünce dikleştim farkında olmadan. Kendimden emin adımlarla Diana'nın yanına yürüdüm bu şekidle. Birkaç kişiye selam verdikten sonra oturdum yanına. "Bugün dünya için ne yaptın? Ben bir aile dramasını engelledim." diye sohbete daldım.O sırada Slytherin masasına da göz gezdiriyordum. Eadwig'le de biraz konuşmak istiyordum aslında. Ne diyeceğimi bilmesem de, aramızdaki bu mesafe çok uzamıştı. İki olgun kişi olarak konuşabilirdik. "Sabah iki çocuğun bir kız için kavga etmesini dinledim. Komikler ya. Başka dert mi kalmadı dünyada? Bulursunuz başka kız geçer yani." dedim gülerek. "Önemli olan sana değer veren birini bulmak yani. Keşke hep farkında olsaymışım bunu." Bir hareketlenme oldu o sırada, posta saati gelmiş. Baykuşum Geronimo'nun heyecanlı kanat çırpışını 50 metre öteden tanırım. Bir bomba bırakacakmışçasına hızla ve heyecanla beni bulmaya çalışıyordu. Önce ağır bir şey mi anlayamadığım için ayağa kalkıp yakalamak için uzandım, bir elimle de Diana'nın suratına küçük çaplı bir kalkan oluşturmaya çalışmıştım. Yazık güzelim kıza bir şey olmasın durduk yere. Ama sadece küçük bir zarftan ibaret olduğunu görünce oturdum gerisin geri.  Mektubu aldığımda önce arkasına baktım, üzerinde adres ve kişi bilgisi yoktu. Etrafa baktım  merakla, kimsenin ilgisi üzerimde değildi. Diana da kendi mektupları ile ilgileniyordu. Tanıdık mührü bozarak açtım zarfı.

[spoiler]Oğlum,

Takip edilmemek için farklı bir adresten ve isimsiz bir şekilde bu mektubu göndermeye karar verdim. Annenin dahi sana yazdıklarımdan haberi yok, ki senden de ricam önümüzdeki günlerde onunla bu konuları asla yazılı konuşmamandır. Merak etme, yakında görüşeceksinizdir mutlaka.  Hiçbir şekilde kendinizi tehlikeye atmanızı istemiyorum; bu yüzden bugüne kadar yaptığım işlere dahil olarak annenin huzurunu, senin de geleceğini karartmaya göz yumamazdım. Bunun yerine kendiminkini kararttım.

Oğlum, kardeşim Apollo ve eşi Bayan Victorine ile beraber yıllardır süregelen bir iş sözleşmemiz vardı. Bizim bu refaha ulaşmamızda ve şimdiye kadarki konumumuza gelmemizde çok yardımcı oldular. Fakat bunu yaparken en doğru adımların atıldığını söylersem sana yalan söylemiş, kendimi de kandırmış olurum. Bundan sonra yalan söylemeyeceğim. Bir, bilemedin birkaç gün sonra sadece sen değil herkes öğrenecek yaptıklarımızı. Fakat bilmeni istiyorum ki ne sana ne de annene bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Kaçmak ve saklanacak delik aramak benim karakterime uymuyor, aynı bütün bu olanlar gibi. Bu yüzden yakında teslim olacağım. Öncesinde sana ve annene bırakacağım güvence altına almam gereken bazı mal varlıklarımızı ayarlamakla uğraşıyorum. Ancak sana bu mektup ulaştığında büyük ihtimalle uğraşlarım sona ermiş, belki de seherbazların koluna dahi girmiş olacağım.

Bu bilgileri sana önceden iletmek istememin sebebi, birkaç gün içinde karşılaşmak durumunda kalacağın olaylara önceden hazırlıklı olman. Korkma, endişeye kapılmana sebebiyet vermek değil amacım. Her zamanki gibi güçlü durmanı, hazır olmanı istiyorum. Önümüzdeki günlerde kimseyle gereksiz boş muhabbete girme. Yaramazlık yapma. Ailemiz büyük bir sınavdan geçiyor; bu konuda her bir Boleyn üyesinin aynı özeni göstermesi, güçlü kalmamız için ehemmiyetli olması gerekiyor. Sen de bu ailenin bir veliahtı olarak sorumluluklarını farkında olmalısın. Daha önemlisi, güveneceğin kişilerden emin olmalısın. Kuzenin Eadwig senin yıllardır yanında olan bir kardeşten farksızdır, geçirilen zamanlara haksızlık etme. Yakında onun da sana çok ihtiyacı olabilir.

En önemlisi, sorarlarsa sakın bir şey bildiğini söyleme. Gözleri üzerine çekmeni ve yeni düşmanlar edinmeni istemiyorum. Dikkatli ol.

Sevgiler,

Baban.
[/spoiler]

Baban. İlk önce bu kelimeyi okumuştum. Sonra başa dönmüş, sindirmeye çalışmıştım yazanları. Kalkıp başka bir yerde okumak veya gizlemek gelmemişti aklıma. Babamdan 7 yıllık Hogwarts hayatımda aldığım sayılı mektuplardan birisiydi bu. Evet bu gelmişti aklıma. Niye bana bunu söylediğini düşünmüştüm. Ne istiyordu benden? Eadwig'le... İyi anlaşmamı mı? Bu mu? Utanç verici sırlarını sürdürmemi mi istiyordu yoksa? Onun yıllarca abisinin gölgesinde sömürü hayatı yaşadığı gibi, şimdi benim de Eadwig'e yaranmak için dört döndüğüm bir hayat kurmamı mı bekliyordu? Ne? Bu mu gerçekten? Anlamıyorum hiçbir şey. 

Kafamı mektuptan kaldırıp kağıdı buruşturduğumda otomatik olarak gözlerim de Eadwig'e kaymıştı. Ona da bir mektup gelmiş miydi kontrol etmek istemiştim. Hayır. Müdürün yardımcısıyla konuşuyordu. İkisi de ayaklanmışlardı. Genç adamın da bu tarafa doğru yürüdüğünü gördüğümde gözlerimi kapadım birkaç saniyeliğine. Gözlerim dolmuş farkında olmadan. Hızlı düşünmem lazım. Sakin olacağım, bu mektupta yazanları unutacağım. Niye geliyor ama yanıma? Babamın yazdığı gibi, teslim olmuş olabilir mi? Babam teslim olacağı için Eadwig'in ailesi de tehlikeye girecekti büyük ihtimalle, artık ben istesem de barışamayız zaten. Her şey daha da mahvoldu. Ama babamın istediği gibi, bir şey bilmiyorum. Bu mektubu. almadım. Yok. öyle. bir şey.

"Merhaba. Profesör Harrington mı? Hmm. Sebep?"
Babam olmasın. Lütfen olmasın. "Anladım... Tamamdır geleyim." Kalktım, Diana'ya bir şey söylemek aklımın kenarından köşesinden geçti ve sıyrılıp yok oldu. Yürümeye başladım dümdüz. Eadwig'in bizi yarı gülümser halde beklediğini görünce sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Neden gülüyor bu? Espri yaptı, belki de bilmiyor neler olduğunu. Gülmeye zorladım kendimi. "Ben yapmadım. Seni bilemem." dedim sorusuna karşılık. Babamla nasıl bir işe bulaşmışlardı da teslim olacaktı ki? Azkaban'a mı düşecekti? Benim kariyerimi zedeleyecek bir dava mı olacaktı bu? Aileden mi dışlayacaklardı hepimizi? Annemle bana zarar gelmesini istemiyormuşmuş. Öyle bir şey mümkün mü baba ya? Mümkün mü sence? Umarım bu aptalca fikrinden bana yazdıktan hemen sonra vazgeçmiştir ve ikinci bir mektup ulaşır elime yakında. Engel olamadığım bir duygu kabarmıştı içimde: Eadwig'den Boleynlere yakışmadığımızla ilgili bir cümle geleceği korkusu.

Hiçbir şey söylemedim yol boyunca, Eadwig zaten bir anda sus diye bağırıp koşmaya başladı deli gibi. Kime diyor niye diyor anlamayarak ikilinin peşinden koşmaya başladım ben de. Melvin'e yaklaştığımda "Neyden bahsettiğini biliyor musun?" diye sormuş ama düzgün bir cevap da alamamıştım. Müdürün odasına çıkana kadar bu hali devam etti. Girdiğimizde ise direkt olarak ailemize neler olduğunu sormuştu. İyice suratım düştü bu soruya ve kapıya yakın bir duvara yaslandım nefes nefese. Bildiklerimden başka bir cevap gelmesini umarak dinleyecektim sadece.
« Son Düzenleme: 20 Mart, 2023 02:10:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Samuel Raymond Boleyn »

Çevrimdışı H. E. Harrington

  • Hogwarts Profesörü
  • 2. Seviye
  • İleti: 5
  • 1091 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To H. E. Harrington
  • Güç Puanı: 98
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Hogwarts Müdürü
  • Cemiyet: ?
  • Biçim Değiştirme Gücü: 30
  • Lanet Gücü: 30
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Zihinbend, Seviye 1
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #6 : 26 Mart, 2023 03:08:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Melvin için her zamankinden daha yoğun bir gün oluyordu bu gün. Gün ışıdığında kendisi için bir baba figürü olan Bay Harrington’a yardımcı olmak için ellerindeki mektubun söylediklerinden yola çıkarak aksiyona geçmesi gerekmiş, birden fazla kişi ile görüşmüş; ne yazık ki, nihayetinde de istediği biçimde somut delillere henüz ulaşamadan dönmüş olmanın verdiği hayal kırıklığı ile Boleyn davasının tam teşeküllü bir sorgulanma ihtiyacına yanıt verebilmek adına dava ilgililerinin Hogwarts ayağındaki öğrencileri izni olduğu kadar bilgilendirip müdürün odasına götürmeye koyulmuştu. Normal bir gününe nazaran, Melvin’i yoran sadece on dakikalık yürüme mesafesinde yaşananlardı.  Onun dışında şikayet belirtisi göstermez veya yorulmazdı. Bay Harrington’ın yanında hem öğreniyor hem de bir ailenin parçası oluyordu. Minnettarlığını tarif etmesi gerekse bu konuda söyleyeceği hiçbir şey hissettiklerinin karşılığını veremezdi. İçten içe ufak bir hayıflanmaya hapsolduğu söylenebilirdi yalnızca o an için. Çocuklarla uğraşmanın zorluğunun her daim bilincinde olsa da ergenlik döneminin en tehlikelisi olduğunu yeni yeni keşfediyordu. Melvin de bir zamanlar gençti. Ancak, kanı şimdikiler kadar hiçbir zaman bu kadar hızlı akmamıştı. Bu sebeple, Bay Harrington için daha çok edişeleniyordu. Yaşı gereğiyle duygu durumlarına eskisinden daha çok dikkat etmeli ve adamın işlerini onun için elinden geldiğince kolaylaştırmalıydı. Bu noktada; soğukkanlılığını korumaya çalışırken bıçkın bir oğlan çocuğu olduğunu düşündüğü Eadwig Boleyn’in olan bitenden haberdarmışcasına gerçekleştirdiği fevri çıkışları bir yana dursun, yaşananları ve bilgi sızıntısınının hesabını ne şekilde verecekti Bay Harrington’a? Kızacağını düşünmüyordu, ancak mutlaka bunun bir geri dönüşü olacağını biliyordu. Yaşlı adamın gür sesi kulaklarında yankılandı kaçınılmaz bir halde: “Seni her durum için daha kalifiye yetiştirdiğimi düşünüyordum Melvin.” Ve gözlerinde belirecek olan o hayal kırıklığı ibaresi… Melvin’in hayatında görmek istemeyeceği tek şeydi belli ki.  Öte yandan, Slytherin formalı çocuğun ailesine ne olduğu ile ilgili sorular sormaya devam etmesi Melvin’in hiç yararına olmuyor, aksine; kısıtlı da olsa aklından düşünceler geçiriyordu. “Müdürün sizi bilgilendireceğini söyledim. Biraz sonr-“. Henüz cümlesini tamamlayamamıştı ki sinir krizine girmeye yaklaşan çocuğun koşturmaya başlamasıyla koşar olmayan adımlarıyla oyalanmadan peşine takıldı. Bir an zararsız bir şekilde durdurmak için asasına yeltenecek gibi olduğunda Bay Harrington’ın bundan hoşlanmayacağını düşünerek vazgeçmişti. Hele de hassas durumu olan bir çocuğa büyü uygulanmasına ne tepki vereceğini düşünmek Melvin’i fersah fersah itmişti bu seçenekten. Nasıl olabilirdi ki bu? Konunun ailesi ile alakalı olduğunu nereden öğrenecekti? Ev cinleri böyle şeylere karışmazdı. Karışamazlardı. Diğer öğrencilerin de durumdan haberleri yoktu.

Aklına takılan binbir düşünce ile koşarak onlara yetişen Gryffindorlu çocuğu yanıtsız bırakmamaya çalıştı istediği bilgiyi vermeyecek olsa da. “Beklemeniz gerek. Az sonra öğreneceksiniz.” Kuleye girişe varabildiklerinde mecburen duracağını bildiklerinden daha rahat bir tavırla hareket etmiş olan Melvin, kulaktan dolma bilgilerin Eadwig’e ulaşmış olma seçeneğini çoktan elemişti artık zihninde. Geriye tek bir şey kalıyordu aslında. O da zihninin bir köşesini erişime kapatmaktı. Düşük bir ihtimal olduğunu bilse de aklından geçirdiklerinden faydalanıldığına şahitlik etmişti Melvin. Erişim sağlayabilmek için günlük değişen parolayı bilmesi gerekiyordu sarışın soluk tenli çocuğun. Fırsat kucağına düşmüştü Melvin’in.  Şifreyi sadece kendisi, kat görevlisi -ki çalışan özenle sadık birisi olarak seçilmişti-, ve tabi ki Bay Harrington biliyordu. Çocuğun savurduğu tekmenin arasında parolayı usulca izin verdiği şekilde aklından geçirdi Melvin. “Limon şekeri kovalar vesveseyi.” Parola Eadwig’in dilinden döküldüğü an Melvin’in yüzünde çözüme ulaşmış olmanın verdiği tatminkar bir ifade vardı ince bir gülümseme ile. Sırrı buydu demek. Yakalamıştı. Melvin’e göre daha dikkatli kullanması gerekliydi gücünü bu çocuğun. Bunu kesinlikle Bay Harrington’a bildirmeliydi. Önlem almalıydı. Koşmasına müsamaha göstererek arkasından odaya girdi. Olanı biteni kontrol altında tutmaya çalışmak yerine elinden geldiği kadar akışa bırakacaktı biraz sonra yaşanacak tatsız olaylar bağlamında.

…

Bedenlerden önce gürültünün kulaklarına ulaşması ile Harold kapıya biraz daha yaklaşmıştı. Bir sorun çıkmış olmalıydı mutlaka ki bunca patırtı kopuyordu ortalıkta. Özel durum nedeniyle göz yumacaktı Harold olan bitene. Melvin, Slytherinli çocuğun hemen ardında odanın girişinde gözüktüğünde yere kitlenmiş olan bakışlarından olan bitenin içeriğini bilmese dahi bir noktada suçluluk duyduğunu eş zamanlı olarak anlamıştı Harold. Harold’ın sıcak bakışları yüz ifadesine giderek yansısa da arkasında bağladığı eller çözülmüştü ilk anda. Hızlı ve sakin bir tavırla cübbesinin cebindeki asasına erişip “Quietus” sözcüğünü söyleyerek asasının ucunu Eadwig’e doğrultmuştu. “Evlat!” dedi gür bir sesle. Sıcakkanlı bir görünümle ona doğru yaklaştı. “Ben yaşlı bir adamım. Bu gürültü de neyin nesi böyle? Sağır edeceksiniz beni. Aceleci ve fevri davranmanın kimseye yararı olduğu görülmemiştir. Biraz sükunet, lütfen. Rica ediyorum.” Sesi kısıklaşan çocuğun omzuna elini koydu sevecen bir tavırla. Bir köşede bekleyen çocuğa da bakarak “Sizden de daha sakin bir tavır görmeyi umut ediyorum Bay Boleyn.” diye eklemeyi ihmal etmemişti. Sızlayan belini tutararak duruşunu dikleştirip eliyle kahverengi kadife koltukları gösterdi. “Buyrun, lütfen geçin.” Adamın aklında olan tek şey öğrencilerini iyi bir şekilde ağırlamak ve durumu kontrol altında tutabilmekti.

Melvin ise kapıyı kapatmıştı odanın içerisinde iyice yer edinmeden önce. Harold’un yanına doğru ilerlerken “Ben güne zihnen yorgun başladığını düşündüğüm öğrencilerimize çay ikram edeyim izninizle Profesör.” demesiyle Harold’ın bütün ilgisini üzerine çekmişti kısa bir anlığına. Yaşlı kurdun kıvrak zekasının Melvin’in oda görevlisi gibi böyle bir cümle söylemesinin anlamsız olacağını fark edeceğini biliyordu. Harold, Melvin ile o kadar çok zaman geçirmişti ki nerede ne demek istediğini her bir şekilde anlardı, hiç değilse asıl mesajın çevresinde dolaşmasına olanak sağlardı. Harold, boğazını temizleyip rahat edeceği bir tonla daha fazla gecikmek istemeyerek konuşmaya başladı: “Giriş şeklinizi es geçerek hoş geldiğinizi belirtmek istiyorum. Eadwig Alger  ve Samuel Raymond Boleyn, öncelikle size Bakanlık’tan gelen misafirimizi tanıtayım; bu güzide hanım Emma Louise Guendolen. Sizinle birebir konuşmak için burada.” Asasına davrandı es verdiği anda. Hızlı bir efsun bozmayla öğrencisinin ses tonunu eski haline getirdi sakin olacağına inanarak. En azından ona bir şans vermek istiyordu soğukkanlılığını koruması için. Ortamın basıklığını göz ardı ederek çocukların yanı başlarında bekleyerek onları bunaltmak istemediğinden aralarındaki mesafeyi biraz daha açarak konuşmasını sürdürdü. Doğrudan vücut dili Eadwig’e dönük şekilde başlayacaktı sözlerine.

“Bakanlık sizinle mühim bir konuda istişare etmek istiyor. Elbette, Bakanlık ile ilgili konuda Bayan Guendolen sizi daha iyi bilgilendirecektir birazdan ancak girizgahı ben devraldım. Lafı dolandırmanın ya da konuyu uzatmanın bir manası yok. Sizler çocuk değilsiniz. Anlatacaklarımı sizler için ne kadar kolaya indirgemek istesem de bunu yapmam mümkün değil. O yüzden... Geçtiğimiz günlerde birtakım olumsuz olaylar yaşandı. Heyhat, anlaşılacağı üzere bu konu sizi ve ailenizi yakınen ilgilendiriyor. Bazı sebeplerle Boleyn adasına düzenlenen bir baskın sonucunda zayiatlar yaşandı. Maatteessüf, anneni kaybettik. Babanın ise nerede olduğu henüz bilinmiyor. Samuel’in ebeveynlerine de hala ulaşılamamış. Kızgın ve üzgün hissetmeye hakkınız var. Kendinizi tutmak zorunda değilsiniz, söz konusu aileniz. Kimse duygularınızı yaşamanızı engellemeyecek. Yetişkin bir insanın dahi kolayca kaldırabileceği bir yük bu, gayet anlaşılabilir. Zamana ihtiyacınız olduğunuzu biliyorum. Lütfen, sizin için burada olduğumuzu unutmayın. Sizlerle ilgileneceğime söz veriyorum. Bizimle konuşmaya çalışın ki yükünüzü birlikte sırtlanalım, susmak istiyorsanız susun ki sizinle birlikte acınızı yaşayalım, kızmak istiyorsanız birlikte öfkenizi de paylaşalım. İletişim kurmaktan kaçınmayın, ne olursa olsun.”

İlgiyle gözlerini Eadwig Boleyn’e kilitledi Harold. Ölümün kaçınılmaz olduğu bu dünyada iki çocuğun arasında gerçekliğin soğuk ve acımasız kollarını dolayıp boğacağı ilk kişi o idi. Harold, ılımlı ve sakin bir ses tonu hakimiyetinde giriştiği sözlerin ne kadar can yakıcı olabileceğini biliyor, üzüntülerini derinden hissediyordu genç çocukların. Bunca acının ağızdan çıkan üç beş cümleyle anlatılabilir veyahut tarif edilebilir bir yanı olmadığını gayet net biliyordu yaşlı adam da. Sağlıklı bir iletişim kurabilmek için tepkisini görmek istiyordu çocukların. Ancak o şekilde daha sağlamcı bir yöntemle ilerleyebilirdi. Herkesin acıya verdiği tepki farklı olurdu nihayetinde. Konuşmaları ilk tercih edeceği seçenek iken öfke ile acılarını yaşamalarını hiç mi hiç istemezdi Harold. Halihazırda kırılgan olan çocuklara ulaşmaları elzemdi. En ufak komünikasyon parçasına dahi ihtiyaç vardı. İçten gelen herhangi bir tepki gidişatı belirleyecekti. Her şeye ek olarak, tedbirli tavrını takınıyordu Harold çocukları gözlemlerken. Onları okumaya çalışıyordu. “Hazır olduğunuzda Bakanlık yolunda size Bayan Guendolen eşlik edecek. O da size yardımcı olmak ve sorularınızı cevaplandırmak için burada. Kat'i surette güvenliğiniz Hogwarts ve Bakanlık tarafından sağlanacaktır, o konuda ve prosedürler hakkında endişe etmenize mahal yok. Bekleyeceğim, bizzat benimle etkileşim içinde olmak istediğinizde de sizi dinleyeceğim. ” dediğinde Bayan Guondolen’e bir bakış attı. Vaktinin olmadığını bildiği genç kadının böyle bir durumda daha anlayışlı davranacağını umut ediyordu. Konuşmanın sürekliliğini sağlayacaktı Harold ilk tepkileri alır almaz. Yüz ifadelerinden çıkarım yapmak için şok etkisinin geçmesini beklemeye koyulmuştu. Yine de biliyordu ki fıtrat aynı fıtrat idi. İnsanoğlu zehrini ya içe ya da dışa doğru akıtacaktı. 
« Son Düzenleme: 26 Mart, 2023 03:39:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: H. E. Harrington »

Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #7 : 29 Mart, 2023 00:33:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Odaya bir hırşımla girdiğimde yüzüme sessizleşme büyüsünü yedim iki saniye içinde. “Ne oldu?” diye devamını getirdiğimde bu soru ağzımdan öncekilerden çok daha az bir desibelle çıktığında aklım başıma geldi. Şu uyuz olduğum bağırıp çağıran Gryffindor’lar gibi davranıyordum gerçekten. Gözlerimi kırpıştırdım yaptığımı fark edince. Evde de yüksek sesle konuşulmadığından sanki aşırı bir terbiyesizlik yapmış gibi hissettim. Müdür karşımda bana haklı bir kızgınlıkla bağırdı. Sanki bir şey söyleyecekmişim de, bir türlü kelimeler ağzıma gelmiyormuş gibi ağzımı açıp kapattım ilk. Sonra da derin bir nefes alıp duruşumu düzelttim. Minicik bir sesle “Özür dilerim.” dedim ama pek duyulduğunu sanmıyorum. Yeni müdür yaşını başını almış bir adamdı ve onunla hiç konuşmamıştım. İlk izlenimimin böyle olmasını istemezdim ancak, bu günlerde hayatta önemsediğim şeyler hep ikinci plana atılmış gibiydi zaten. Profesörün daveti ile bir sürü kere oturmuş olduğum koltuklara doğru yürüdüm. Harrington kendisi için dekore edemeyecek kadar meşgul olmalıydı. Bu sırada odaya bakıyor, herhangi bir ipucu arıyordum. Koltuğa oturunca adama diktim gözlerimi. Kaşlarımı çattım adamdaki garipliği fark edince. Normalde geçen sene fark ettiğim bu düşünce okuma şeyleri, herkesin en yüzeyindeki düşünceleri farketmemi sağlıyordu. Duymak gibi değil de, biliyorum sanki gibi. Müdürde ise… Hiçbir şey yoktu.

Adam konuşmaya başladı. Kaşlarımı çatıp ayağımı yukarı aşağı hızlı hızlı hareket ettirmeye başladım stressten. Hadi hadi hadi hadi… Ne uzattı girişi. Neyse anlat artık be adam! Öyle kelimeler kullanıyor ki, anlamadığım için yüzümü buruşturuyor göz ucuyla Samuel’e bakıyorum onun bu kelimelere tepkisini görmek için. Bakanlıktan neden buraya birini yollamışlar? Annem bakanlıkta çalışıyor sayılıyor mu? Büyüceşura’da. Babam ile alakalı olmalı. O direkt Bakanlık çalışanı. Geçen sene yaptığımızla mı ilgili? Carmilla’yı koruduğum için çok sinirlenmişti ama ona kendi fikirlerimi söyledim. Yaz tatilinde bunu aştığımızı sanıyordum. Yani, bir baba ile oğlu ne kadar bir anlaşmazlığı aşabilirse o kadar. Daha çok yemek masasında birbirimize bakmadan laflar söyleyip durduk. Yine de… Daha önceki tartışmalarımızı bu şekilde çözmüştük. Bu sefer neden okula birini yollamıştı ki? Müdür yaşanılan bir takım olumsuz olaylar yaşandığını söyledi. Ne olumsuzluğu? Cadı avcıları mı? Boleyn adasına, baskın, zayiat… “Zayiat ne demek?” dedim fısıltı gibi çıkan bir sesle. Adaya… Adamıza baskın? Neden? Kim? Hala sadece kafamda cadı avcıları vardı. Daha zayiat ne demek anlamadan müdür annemi kaybettiklerini söyledi. Hemen arkasından da babamın nerede olduğunu bilmediğini… “Ne?” dedim. “Annemi nerede kaybettiniz?” Samuel’in ailesine ulaşılamadığını söylediğinde hemen kafamı çevirip kuzenime baktım olayı bana özetlemesini isteyen bir şekilde. Onun ailesi nasıl baskında zarar görüyor ki? Onlar bizim adada bile değil. Tekrar müdüre baktım. Ailemizin söz konusu olduğunu, duygularımızı tutmamızın gerekmediğini, bizim için burada olduğunu falan söylüyordu.

“Ben…” dedim sadece. Adam tüm konuşmasında bana dönük durmuştu. Şimdi de dümdüz bana bakıyordu. “Anlamadım profesör.” Tek tek konuşmaya başladım müdürün verdiği tepkilere bakarak. “Annemi… Nasıl… Kaybettiniz? Ne konuda? Yani…” Sesimdeki duygu ve ağlamaklılık hafiften belirginleşmeye başladı. “Siz diyorsunuz ki, o…?” Öldü mü? Profesörün neyi kast ettiğimi anladığına emindim aslında ama karşılığında olumsuz bir ifade alamadığım için anlamadığını düşündüm. Çünkü olamazdı böyle bir şey. “Profesör.” dedim yalvarır gibi. Hala sakinliğimi koruyordum. Hadi… Aç ağzını ve yanlış düşündüğümü söyle. Neden öyle bakıyorsun ki? “Profesör!” Tekrar ettim. Kafamı sağa sola yavaşça sallamaya başladım. “Samu?” Samuel’e döndüm hızla. “B-bir şey söyle."

Müdür bizim bakanlığa gitmemiz gerektiğini söylüyor, prosedürlerden falan bahsediyordu. Normalde çok severim bu tarz şeyleri ama şuan dönmüş Samuel’e bakıyordum sadece. Babandan haber alınmıyor ne demek? Samuel’in ailesi neden kayıp? Çok mantıksız. Samuel’in ailesi adada değil. Yoksa sadece bakanlığa gelmemiz için mi yapılıyor bu? Tabi ya… Samuel’in doğum günü yakın zamanda değil mi? Bakanlık’a çağırtıp ona doğum günü kutlayacaklar! Ağzımı açtım bir şey söylemek için ama bu fikirle geri kapattım. Kesin babamın fikri bu. Sadece ondan çıkabilir bu kadar gaddarca bir parti fikri. Dönüp profesöre baktım. Aklından neler geçtiğini bilmiyordum. Diğer kişilere kesin söylememişlerdir. Gittiğimizde pasta keseceğiz. Tamam da bizi neden korkutuyorsunuz ya? Bayılacaktım şimdi şuraya.

“Tamam profesör.” dedim kendimi sakinleştirmek için derin derin nefes alırken. Yüreğime iniyordu az kalsın. Zaten kötü zaman geçiriyorum. Elimle gözümü ovuşturdum kaşlarımı sakinleştirmek adına. Gözüm yanmaya başlamıştı hemen zaten. Gözümü ovuştururken oluşmuş olan yaşlar sıcak sıcak yanağımdan aktılar tatlılıkla. Düşününce bile elim ayağım tutmaz oldu. Bunun şakasını nasıl yapabiliyorlar? Onlara ne kadar değer verdiğimin farkında değiller herhalde.

“Bağırarak girdiğim için özür dilerim Profesör Harrington..” dedim. “Siz ne zaman uygun görürseniz yola çıkabiliriz.”

Hemen yola çıkalım da, dışarı çıkıp bir sigara yakabileyim... [/justify]


Çevrimdışı Samuel Raymond Boleyn

  • Gryffindor Bina Başkanı
  • 12. Seviye
  • İleti: 77
  • 399 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Samuel Raymond Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Es
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Gryffindor
  • Biçim Değiştirme Gücü: 20
  • Lanet Gücü: 25
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Telepati, 3. Seviye
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #8 : 29 Mart, 2023 01:28:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
*italik cümleler telepatik yolla karşıdakinin aklına geçiyor as you know artık*

Mektubu elime aldığım andan itibaren aldığım her bir nefeste daha fazla zorlanmaya başlamış, bakışlarım daha bir donuklaşmış ve söylemlerim normale oranla kat be kat azalmıştı. Odanın bir köşesinden ettikleri sohbeti izliyor ama normalde yapacağım gibi kontrolü ele alıp da yeni müdürümüze kendimi tanıtma, bu kargaşayı durdurmak için bir girişimde bulunma veya gerilimi azaltacak bir espri yapmayı gerekli bulmuyordum. Tam tersi o sırada aklıma dahi gelmiyordu hiçbiri. Sanki iki dakikaya kalmadan şu odanın kapısından eli zincirlerle bağlanmış babam girecekmiş gibi saçma bir illüzyon dolaşıyordu kafamda. Geçip müdürün karşısına oturduğumuzda bizi inceleyen, resmi kıyafetlerle donatılmış genç kadını selamlamak dahi istemedim. Öyle ki, bana sanki babamın bir sahtekar olduğunu bilirmiş gibi bakıyordu. Gözlerimdeki yaşları gizlemeyi beceremiyordum, müdürle yardımcısı aralarında bize verecekleri ikramlarla ilgili bir şeyler konuşurken iki dirseğimi de dizlerime yerleştirdim ve yüzümü eğerek gözlerime bastırdım olabildiğince.

Ne yapmam gerekiyor şu an? Üzülmekten daha fazlası. Şu anda hiçbir şey bilmeden ağlıyor olmam hiç inandırıcı değil. Tutmam lazım kendimi. Hiçbir şey bilmediğime inandırmam lazım. Zaten bilmiyorum da. Şu ana kadar hiçbir fikrim yoktu bu durumdan. Benim bir suçum yok...

Müdür konuşmaya başladığında sadece yorgun olduğumu düşünmelerini umarak geri kaldırdım kendimi. Az önceye nazaran çok daha iyiydim. Bacaklarımdan birini sallamaya devam ederken rahatsızca öne doğru eğildim geri ve dizlerime yaslandım. "Siz de hoş geldiniz." diyerek başımı salladım konuşmasına devam ederken. Ardından kadının ismini söylediğinde bir şey demeden sadece gözlerine bakmış ve şüpheci bakışlarla kafamı sallamıştım öne doğru. Bizimle konuşmak istediğini duyduğumda aklımdan geçen endişeli düşünceleri bastırmaya çalışarak müdüre çevirdim bakışlarımı geri. "Ne-" Boğazımı temizleyerek arındırdım boğuk sesimi. "Ne konuda tam olarak?"

Anlatmaya başladığında uzatmayacağını söylese de ağzından baklayı çıkarana kadar dört dönmüştü bana kalırsa. Bir yandan kendimi babamla ilgili bir felaket senaryosuna hazırlıyor, bir yandan Eadwiig'in bana babam hakkında savuracağı aşağılayıcı sözleri tahmin edip kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Fakat sonunda Profesör Harrington "Boleyn adası" sözünü dile aldığında bir çorap söküğü gibi gelmişti hikayenin devamı. Baskın lafını duymamla dikleşmiş, Eadwig'in annesinin ölümünü işittiğimde ayağa kalkmıştım. "Nasıl? Neden..?" Önce şaşkınlıkla ortaya bu soruları sorup sonra hızla Eadwig'e döndüm kontrol etmek için. Fakat ardından benimkilere ulaşamadıklarını söylediği için gözlerimi fal taşı gibi açmış ve müdür masasına doğru yürümüştüm farkında olmadan. Ardından bu bilgiler bana da fazla gelmiş olacak, yakınımdaki tekli koltuğa çöktüm gerisin geri. Bayan Boleyn hayatını kaybetmiş, amcam kaçak, annemle babam ortalıkta yok... Yaşadığım şoktan dolayı ne tepki vereceğimi bilemiyordum. Apollo'yla Victorine'e günahımı bile vermem. Hayatımı mahvettiler, ama daha kötüsü Eadwig'in hayatına yaptıkları. Onun için çok değerliydiler. Kendilerine bağlı bir fanusta büyüttüler Eady'yi yıllarca, ve şimdi kendi kirliliklerini kuzenimin temiz sayfalarına bulaştırıyorlar. Ölümleri bile temiz değil. Lanet olsun. Babama olan sinirim de düşündükçe çoğalıyordu. Nasıl görememişti düştüğü bu rezil durumu? Nasıl? Kendini nasıl sevebilir bir insan bu şekilde? Kaç yıl onlara bağlı yaşadı, hürmeti eksik etmemeye uğraştı kaç yıl...

“Samu? B-bir şey söyle." Sanki biri tokat atmışcasına kafamı çevirmiştim Eadwig'e doğru. Benim ne yapmamı istiyordu şu anda? Olaylar düşündüğümden çok daha büyükmüş, çok... Anneme bir şey olduğu düşüncesi beni delirtiyor gibi hissediyorum. Eadwig'in yaşadıklarını anlayamam bile. Uyanmak istiyorum bu kabustan. Dikmiş gözlerini bana bakıyordu. Yıllar önce okul koridorlarında nasıl bahsettiğimiz dedikoduları anlamayınca benden açıklama bekliyorsa, babası tarafından hastaneye kaldıracak kadar kötü hırpalandığım ve bundan haberi olmadığında başıma ne geldiğini sorarken nasıl bakıyorsa; o küçük kuzenim vardı sanki içinde şu anda. "Üzgünüm." diyebildim sadece. Ona bakarken gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı ben tutamadan. Korkuyordum ve bu korkuyla ne yapacağımı bilmiyordum.

Kuzenim ise benimle aynı duyguları yaşamıyor gibiydi. Hala güçlü duruyor, o yıkılmaz asaletinden ödün verip de gözlerinden dökülecek yaşlara izin vermiyor, kaybetmiyordu kontrolünü. Ne demek özür dilerim ses çıkardığım için? Ehh sikerim öyle işi. Gitmeye hazır olduğunu söylediğinde zıpladım yerimden ve elimle herkese durmalarını işaret ettim. "Hop hop, n'oluyoruz ya? Pardon da, siz..." Profesör Harrington'a döndüm kırmızı gözlerimle önce. Fakat karşımdakinin Hogwarts müdürü olduğunun farkındalığına hâlâ sahip olduğum için bakışlarımı ondan Bayan Guondolen'e çevirdim. "Yani biz... Bu olay ne zaman yaşandı tam olarak bize bunu söyler misiniz? Niye şimdi haberimiz oldu? Birkaç gün önce demediniz mi Profesör... Evet siz dediniz! Biz zaten niye Bakanlık'a getiriliyoruz ki! Madem bulamadınız, bizi ne yapacaksınız?" İyice hiddetlenmiştim konuşurken. Neye bağırdığımı da bilmiyordum ama bir yandan söylediklerim mantıklı geliyordu kulağıma. "Baskın oldu tamam da, yani... Niye öldüler! Kim yaptı bakıyor musunuz?" Kadına doğru ilerlemiştim bu sefer de biraz. Ardından çekilip odanın ortasında sağa sola turlamaya başladım. "Yani dediklerinizin arkası dolu değil. Oldu bitti gibi... Kolay mı ya bu kadar? Kim yaptı kim!" Hala sakinliğini korumaya devam eden kuzenimle karşı karşıya kalınca iyice oynadı vidalar yerinden. "YA SEN BAKIRDAN MI ÇELİKTEN Mİ YAPILDIN, NİYE DURUYORSUN SORSANA KUZEN! Kim dokunur anneme desene! YENGEM ÖLMÜŞ EADWİG! FARKINDA MISIN?" Tuttum gözlerinin içine baktım. Kızarmıştı, ama yüz ifadesi aynı donukluktaydı. Ya bu çocuk depresyonda, ya önceden haberi vardı, ya da... Aslında ikinci düşündüğüm çok mantıklı anasını satayımmmmm. Bir anda duruldum. Onunla böyle dip dibe bakışıyorken iyice anlamaya çalıştım ifadelerinden ne olup bittiğini. Yoksa Victorine de mi kaçtı babamlarla? Ne biliyorsun Eadwig? Babamın teslim olacağını öğrenince beraber kaçmayı mı teklif ettiler? Yoksa babam mı öldürdü annesini? Bir şey söylesene. Gerçekten öldüğüne eminler mi, cesedini bulmuşlar mıydı? Eğer bulamadılarsa kesinlikle bir plan kurmuştu Boleynler yine. Benim adım Boleynse ben de bunların kanını bilirim.

Kuzenimi bırakıp geri döndüm müdüre. "Herhangi bir... Mmm... Cenaze planlaması.. yapıldı mı?" Gerçekten ölüp ölmediğini anlamanın kısa bir yoluydu bu. Eadwig'in önünde bunu sormanın ne kadar düşüncesizce olduğunu sonradan fark etsem de kendimi o an için tutamamıştım.

Çevrimdışı Eadwig Alger Boleyn

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 93
  • 326 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eadwig Alger Boleyn
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ceren
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 24
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 20
  • Özel Yetenek: Zihinbend, 3. Seviye
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #9 : 29 Mart, 2023 03:57:36 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Samuel’in yanımdan sinirli bir şekilde kalkması ile olaylar deminki gerçeklik dışı durumundan çıktı. Gerçekten sorulması gereken soruları sormaya başladı kuzenim. Benim veremediğim, vermek istediğimde engellendiğim tepkileri ortaya bir bir çaktığında içim o kadar rahatladı ki. Ancak içten içe gerek yok diyordum. Yani… Zaten bunlar bir şakaydı. “Sakin ol.” diyerek ayağa kalkacaktım ki kuzenim bir hırşımla bana dönüp benim bu tepkisizliğime çıkıştı. Soru sormam, olaylara karşı onunla birlikte sitem etmem için bağırdı. “B-ben…” diye kekeledim karşısında ne diyeceğimi bilemeyerek. Annemin öldüğünü dile getirmesi daha da dilsizleştirdi beni. Düşünmesi bile korkunçtu. Duymak daha da kötüydü. Beni omuzlarımdan yakalayıp direkt yüzüme baktı. Sanki düşündüklerimi duymam için uğraşıyor gibiydi. Biliyor muydu? Charlotte mu söylemişti? Samuel’in düşünceleri benim kafamda oluşurken bir yandan kuzenimin direkt olarak benimle iletişim kurmaya çalıştığını da fark ettim. O kadar değişikti ki bu. Normalde insanların düşüncelerini direkt kafamda konuşurlarmış gibi duymazdım. Samuel ile yakın olduğumuz için mi böyle oluyordu? Önceden haberimim vardı tabi ki… Aşağıdan gelirken köylüden öğrenmiştim kötü bir haber alacağımızı ama Samuel’in bundan bahsettiğini sanmıyorum. Annemin babası ile kaçtığını babasının teslim olmasını falan… Ne? Ne teslim olması Samuel? Baban mı annemi öldürdü? Anlamamış bir şekilde bakmaya devam ettim kuzenimin yüzüne. Bir şey söylememi istedi direkt bana bakarak. Ağzı oynamıyor, ancak direkt beynimin içine konuşuyor gibiydi. Daha önce Charlotte ile çalışmalarımızda kız bana konuştuğunda bu şekilde olmuyordu. Sadece düşündüğü şeyi biliyordum yani. Burada ise, kuzenim sanki beynimin içinde bana söylüyordu bunu. Boleyn’lerin plan yaptığını düşündüğünü biliyordum mesela. Bana doğru konuşması… Zihinfendarlığımla alakalı bir şey değildi. Samuel bir şeyler biliyordu ama şuanki düşünceleri ile bunu asla öğrenemezdim. Ciddi ciddi bir şeyler mi dönüyor yoksa burada? Benim asla bilmediğim bir olayı biliyor Samuel. Bunun için Charlotte ile çalıştığımız gibi daha odaklanmam gerekiyordu. Fakat ben daha odaklanamamışken Samuel beni bırakıp arkasını döndü. Profesöre cenaze planlaması ile ilgili bir soru yönelttiğinde ayağa kalktım koltuktan destek alarak. Bu sefer Samuel’in omzuna ben koydum elimi ve bana dönmesi için 90 derece çevirirken ben de yana doğru hareket edip karşısına geçtim. Boylarımız birbirine eşitti kuzenimle. İkimiz de eskiden salak, bir şey bilmeyen bebelerdik. Sürekli kavga eder, tartışır, başımızı derde sokardık ama hep yan yanaydık. Git gide uzaklaştık. Eskisi kadar yakın değiliz. Bambaşka hayatlardayız ama bak… Yine yan yanayız. Samuel’e bunu asla söylemeyecek olsam da ona hayatımı emanet edecek kadar güveniyorum. Gözlerinin içine baktım kuzenimin. Sonra da odaklandım.

Samuel’in beyninin içinde çok yukarılarda bir anıydı bu konuyla alakalı olan. Bu yüzden zor olmadı. Daha 10 dakika bile geçmemiş, kuzenimin eline bırakılan bir mektubu okuyup tüm moralinin kaybolmasına sebep olmuştu. Amcamın yazısı hızla kuzenimin gözlerinin önünden geçerken her satırda yavaş yavaş daha da endişe ile dolmuştu kalbi. Benim ailem ile onunki birlik olmuş, kanun dışı işler yapmışlardı ve şimdi de başları dertteydi. Babası kuzenimi, bu olayı bildiğini saklaması için uyarıyordu ve ona neyi yapıp yapmayacağını söylüyordu mektupta. Kuzenimin tekrar tekrar okumuştu bu mektubu. En sonunda bana baktığında, köy kaçkını adam ile konuştuğumu görmüştü.

Anının 4-5 dakika kadar sürmesine karşı, saliseler geçmişti sadece. Charlotte, anılarına girdiğimde fark ediyordu. Samuel’in de fark ettiğine emindim. Kafamda bir sürü düşünce vardı aslında. Ailelerimizin bize tembihlediklerini asla yapmamış olmaları mesela. Böyle bir saçmalıkla birbirlerini kötü duruma düşürmüş olmaları iki yüzlülükten başka bir şey değildi. Ne yaptıklarını insanların öğrenmesi ne demekti mesela? Ailemize kara leke olacaktı.

Ama asıl önemli olan…

Bu bir şaka değildi.

“Samuel…” dedim 1-2 saniye bekledikten sonra. Benim bir şeyler bildiğimi düşünüyordu kuzenim ama ondan daha az şey biliyordum işte. Dudaklarım titremeye başladı. Açıklık getirmek için “Bilmiyordum.” dedim. Sesim o kadar ağlamaklı çıkmıştı ki bu sefer. Annem… Gördüğüm tek ölüm geldi aklıma. Carmilla’nın soğukkanlılıkla boğazını kestiği cadı avcısı. Yerdeki parçalanmış leşler. Hayal ile karıştı anılar. Annemin yerde yatan cansız bedeni. “Samuel.” dedim yine kuzenimin gözlerine bakarak. Artık iyice kızarmış, yaşarmıştı gözlerim. Çok içten bir nefes aldım ancak boğazımdan aşağıya inmiyor gibiydi hava. Dizlerim güçsüzleşti. Düşecek gibi hissettiğimde kuzenimin Gryffindor formasına tutunmak zorunda kaldım. Bu olay usülsüzten dolayı olduğu için baskını bakanlık yapıyor olmalıydı. Babam Başseherbaz olduğu için bu konuda bilgi sahibi olmalıydı. Bu yüzden kaçmıştır ama… Annemi neden almadı yanına? Bu tarz bir usülsüzlükte baskın yapılıp o kişi öldürülmez ki! Olayın çok başka bir boyutu olmasa olmaz. Annem yetkililere karşı asla gelmez. Babam mı sattı acaba ailemizi? Düşünceler daha da ağırlaşınca iyice ayakta duramaz hale geldim. Şuan kafamı Samuel’in omzuna gömüp hüngür hüngür ağlamak istesem de hem onun karşısında zayıf gözükmek istemiyordum, hem de bazı şeyleri çaktırmamam gerektiğini düşündüğüm için tuttum kendimi. Her zamanki gibi bastırdım tüm duygularımı. Samuel’i tekrar omzundan müdüre doğru ittirdim. Ben de gerisin geri koltuğa attım kendimi. Müdürü es geçen gözlerim bomboş duvara bakıyor. Başım zonkluyor. Gözlerim acıyor. Bir anda uyuyormuşum gibi hafifliyor vücudum. Ruhum çıkıyor sanki. Ancak tutuyorum kendimi bayılmamak için. Kesik kesik nefes alıyorum. Ellerim titreyerek Slytherin formamın iç cebine gitti. Cebi ilk seferde ıskalalayıp ikincisinde sigara kutusunu tutup çıkardım. Dışarı çıkmayı bekleyemeyeceğim.  Önümde açıp gözlerimi ona çevirdim sonunda. İçinden sarılmış tütün dalından en soldakini alıp elimin titremesini engellemeye çalışarak dudaklarıma yerleştirdim. Büyülü sigara kutusunun çakmak olan kısmı ile tutuşturup dumanı içime çektim. Koltukta öne doğru iki büklüm bir pozisyona büründüm bir kolumu kendime sararak. İstemsizce ileri geri hafiften sallanıyordum. Sigara dumanı gözüme gözüme girerken ağlamaya başladım hiç ses çıkarmadan. Hogwarts’a geleceğim gün annemin işi var diye benden önce kalkmıştı. O gün görememiştim… En son ne zaman görmüştüm? Her zamanki gibi sessiz bir şekilde yediğimiz akşam yemeği olmalıydı. Keşke orada söyleseydim ona. Onu ne kadar sevdiğimi… En son ne zaman dedim? Neden bu kadar beklettim ki? Artık göremeyecek miyim? Konuşamayacak mıyım? Olan biten her şeyi bilmek istiyorum ama korkuyorum da. Öğrenmekten korkuyorum dayanamam diye. Şuan müdür ve Samuel ne konuşuyor bilmiyorum. Samuel yanımda olur. Babası ikimizin birbirimizi kollayacağımızı yazmıştı mektubunda. Kafamı kaldırdım bir nefes daha alırken sigaramdan. Hıçkırmamak için zorluyordum kendimi. Samuel’e bakmaya başladım. Ben ne gerizekalı adamım ya. Ben nasıl bir aptalım! Aynı onların birbirlerini kötü etkilediği gibi Samuel’i alıp Yasak Ormana götürdüm. Ya bir şey olsaydı orada? Ya ailelerimizin yaşadığını yaşatsaydım ona? Ne yaptıklarının farkındaydı ailelerimiz. Bu yüzden yeterince ceza almadım bu hareketimden sonra. Bu yüzden yaptığım yanıma kaldı. Çünkü onlar da birbirlerini çukura çektiler. “Özür dilerim.” dedim kısık çıkan bir sesle. Beni duyup duymadığını bilmiyordum bile. “Bir daha asla olmayacak Samu. Asla.”[/justify]


Çevrimdışı Emma Louise Guendolen

  • Bakanlık Çalışanı
  • 4. Seviye
  • İleti: 10
  • 1056 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Emma Louise Guendolen
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: A.
  • Meslek: Uluslararası Sihirsel İşbirliği Dairesi Çalışanı
  • Cemiyet: Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 8
  • Lanet Gücü: 17
  • Tılsım Gücü: 10
  • İksir Kabiliyeti: -
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #10 : 29 Mart, 2023 22:52:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Olduğu yerde huzursuzca kımıldanırken ayağının birisini öne doğru uzatmış, kalp çarpıntısıyla eş değer tıkırtıları  topuğu ile zemine ulaştırmıştı. İçerisinin sıcaklığı zihnine yoğun bir uyuşukluk hali bırakıyordu. Şimdi, hemen şu ardındaki koltuğa kıvrılsa yarın sabaha dek uyuyabileceğini düşünüyordu. Kendisini her anlamda güvende hissettiği bir odada bulunmanın zihnine ulaştırdığı bir oyundu bu. Çocukluğunu anımsamıştı. Öğrencilik yıllarında da evinden ziyade Hogwarts'ta güvende hissederdi kendini. Asıl evi burasıydı. Gerçekleştirdiği eylemlerin çoğuna güvenmeyi burada geçirdiği yıllarda öğrenmişti.

Kapının açılması ile içeriye cılız fakat pek ala yakışıklı sayılabilecek adamın görüntüsü girdi. Kafasını öne doğru eğip ağzını aralarken "Tanıştığıma memnun oldum Bay-ım." diyerek dudağını yaladı. Kafası karışmıştı. Bay Harold büyücüye dair hiçbir soy ismi ifade etmemişti ki, Emma ne şekilde hitap edecekti? Elini uzatıp avucunu sıktıktan hemen sonra üzerindeki kumaşı düzeltmeye yeltenirken profesörün dedikleri çekmişti dikkatini. Tedbirli oluşundan bahsediyordu. Emma da bir işe adım atmadan, bir sorumluluğu sırtlanmadan önce bir B planı oluşturmak ister; arkasında birilerinin gözü kulağı olmasını beklerdi. "Haklısınız Profesör. Zira karşılıklı olarak birbirimizi kişisel değerler anlamında tam anlamıyla tanıyor değiliz." dedi Melvin yanlarından ayrılırken. "Siz bu okulun ben ise bakanlığın buradaki temsilcisiyim. Lakin yine de sizinle bu konuyu başbaşa konuşmayı yeğlerdim. Fakat söz konusu durum herkes için ne denli hassassa ben de o kadar hassas davranmaya çalışacağım. Endişeniz olsun istemem." diyerek odanın bir kenarına geçti.

Ne çok kısa ne de çok uzun bir süre sonrasında kapı gürültüyle açıldığında kaşlarını çattı. Sarışın bir oğlan dizginlenemez bir haylazlığı ve otoriteye karşı duran tutumuyla fütursuzca içeriye girdiğinde dudağının üstü seğirdi. Bu Eadwig olmalıydı. Babasını ne kadar da çok andırıyordu. Gömleğinin üzerine taktığı kravatı bağlama şekli bile neredeyse aynıydı. Bağırıyor, sorular soruyor, hızlı bir cevap bekliyor, bulunduğu odanın ne anlama geldiğini bilmiyormuşçasına ve daha henüz olanlardan bu denli habersizken kendisine yanlış bir başlangıç ve tutum sergiliyordu. Ardından esmere çalan çocuk da içeriye girdiğinde kapı kapanmıştı. Bu da Samuel olmalıydı. "Zavallı çocuklar." diye geçirdi içinden. Emma için her şey daha titizlik dolu olmalıydı. Bakışlarındaki öfke ile Melvin'e baktı. Yolda gelirken hangi hak ile bu öğrencilere bu denli korkunç olaylar sillesini koridorda verme cüretine erişmişti? "Yazık oldu." diye zihninden geçirdiği cümleler ile kocaman bir nefesi ciğerlerine hapsederken Profesör Harold'ın kontrolü eline almış olmasına minnettardı. İnce bir büyü hareketiyle duvarlara çarpan gürültüleri keserken profesyonelliğini kaybetmeyen bir tutumla ağır adımlar halinde oda çeperinde ilerliyordu. İhtiyar adam cadıyı tanıttığında köşedeki yerinden hayalet bir silüet gibi çıkan Emma "Merhaba Bay Boleyn ve Bay Boleyn." dedi sırasıyla ikisine de bakarak. Onları selamlamak için başını öne doğru hafifçe eğerek yüzünden silinen bir tebessüm ile ciddiyetini korumaya çalıştı. Yalandan bir gülümsemeyenin iç ısıtacağını düşünmüyordu. Her iki çocuğun gözlerinde besledikleri korku gün yüzüne çıkmış, ele avuca sığmayacak bir hale gelmek üzere yola çıkmıştı.

Okul müdürü hiçbir cümleyi süslemeden olanı biteni çocuklara aktarırken Emma içinin ezildiğini hissetti. Acıma duygusu muydu yüreğini sızlatan yoksa bu iki oğlanın ailesine, bencilce tavırlarına karşı duyduğu öfke miydi bu ezilme hissinin çekirdeği? Sevdiği bir adam yoktu. Çocukları yoktu. Fakat tüm bunlara rağmen bir çocuğu olsa böyle düşüncesiz planlar yapmayacağını, korkak bir kedi gibi kaçmayacağını düşünüyordu. Yaptığı işin arkasında durur bilhassa tüm kötü örüntülerden onları koruyup kollamak isterdi. Sırasıyla iki oğlana baktı. Omuzları her bir sözcüğün ağırlığında ezilmiş, bedenlerine bir dünya dolusu yük binmişti. Kendisini onlar yerine koydu; böyle bir haberi alsa ne olurdu? Ailesi ile arası her zaman buz gibiydi. Muhtemelen bu çocuklar için hissettiği üzülmenin eşiğinde kendisine dair duyduğu endişe yatıyordu. Emma böyle bir haberi alsa ancak kariyerinin mahvolacağına dair korku onu olduğu yerde durdururdu. Zira geçmiş geçmişti, şimdi elimizdeydi ancak gelecek şekillendirilebilirdi.

Çocukların gerçekleşenleri hazmedebilmeleri için zaman tanımaya çalışırken kollarını birbirine doladı. Vakit geçiyordu. Normal şartlar dahilinde olsa işi aksadığı için meymenetsiz bir surat takınır, şimdiden aceleyle iki oğlanı kollarından tutarken bakanlığa varmak üzere yola koyulurdu. Olağanüstü hallerde inisiyatif kullanılabilirdi, bu hal Emma'nın ilk inisiyatifi olacaktı. Olduğu yerde kalıp çocukların dalgalanan duygu durumlarını incelerken gözlerini kıstı. Eadwig ve Samuel, yaşamaları gereken ruh hallerinin tam zıtlıklarıyla etrafa sözler savuruyor; kimi an çöküyor kimi an ise yükseliyorlardı. Emma emindi ki birisine zarar gelse diğeri tüm dünyayı karşısına alabilirdi;  sanki birbirlerinin sesi olmak için bir araya gelmişlerdi. İçerideki kasvetin kendisini boğduğunu düşünürken derin bir nefes daha almak zorunda kaldı. Samuel bağırıp çağırdı. Eadwig yaşadığı anın şokuyla hiçbir şeyi kabullenmiş gibi görünmüyordu. Etkisiz olarak baş ediyorlardı bir şeylerle. Söz cenaze düzenlenmesine geldiğinde dudaklarını birbirine bastırdı. Bir sigara yakmak istedi. Yakamazdı. Fakat onun yerine her şey bir çorap söküğü gibi gelirken Eadwig'in kararan bakışlarını bir yana doğruldu, Samuel daha da ufaldı. Sarışın çocuğun ağzından çıkan tütünün dumanı odaya dağılırken kuzeniyle konuşmasını bölmemeye çalıştı. Birbirlerine ihtiyaçları vardı.

İki etmişti. Emma mesleğinin başındayken ikinci inisiyatifini kullanmıştı şimdi de. Çocuğu anlayan bir içtenlikle -ki bunu sahiden de içtenlikle yapmıştı- yavaş adımlarla çocuğun çaprazındaki tekli koltuğa oturdu. Dizlerini birbirine bastırıp parmaklarını kenetlerken Samuel'a da oturması için işaret etti. Bir sosyal hizmet uzmanı değildi lakin her iki çocukta da görmüş olduğu cevher Emma'nın profesyonelliğini yitirmesine sebep oluyordu. "Cenaze için... Tüm ayarlamalar yapıldı. Boleyn ismine yaraşır bir uğurlama olacağından şüpheniz olmasın." derken tınısı iyice kısıldı. "Eadwig, eğer anneni görmek istersen gerekli izinleri almaya çalışacağım." Gözlerini kapattı. Dudaklarından çıkan her bir harf daha ağır aksak ilerliyordu artık.

"Her şeyin çok karmaşık geldiğini tahmin edebiliyorum." dedi zihninden geçenleri toparlandığında. Yalnızca tahmin edebilirdi. Asla iki genç büyücünün aklından geçenler gibi hissedemezdi. Sesi gürültüden uzak, yüzündeki tonlamalar sıcaktı. Cümleleri tane tane seçmeye özen gösteriyordu. Bilgi salatası bir açıklama değil, artan yanıtsız sorulardan ibaret olacaktı. Birisine bir ölüm haberi tam anlamıyla nasıl verilirdi, bilmiyordu. Öldü demek çok acıydı. Artık yaşamadığını söylemek kahrediciydi belki de. Ailesinde gerçek bir sevgiyi asıl büyükbabasına karşı hissettiyse de ölüm haberini aldığında henüz küçücüktü. Tatlı masalların yok olduğunu, büyükbabasının anlatılarının hayatındaki gerçek anılardan bir bir silindiği vakitte ancak anlamıştı. "Size baskı altında hissettirilmemesi için elimden geleni yapacağım. Aklınızda bir çok soru olduğunu biliyorum. Hepsi, inanın bana hepsi yanıtlanmaya çalışılacak. Ancak yeri burası değil; bu soruların yanıtlarını doğru şekilde alacağınız yerin okul olmayacağını bilecek yaştasınız. Yasınızı yaşayacağınız yerin burası olmayacağı gibi... Bundan dolayı gerek sizin aklınızdaki soruların yanıtlanması gerek ise yanınızda olmamız için bize müsaade etmelisiniz. Bizim de aklımıza takılan birkaç soru var ve cevabına ulaşmamızda yardımcı olabileceğinizi düşünüyoruz. Ancak hemen değil, merak etmeyin. Size biraz zaman tanıyacağız muhakkak." diyerek üstüne bastırmıştı kelimelerin. Göz ucuyla profesöre ve Melvin'e bakmıştı. İşleri biraz olsun idare edebildiğini düşündü. Sırtını dikleştirip arkasındaki ufak yastığa yaslanmaya çalışırken ufak bir öksürük ile boğazını temizledi. "Hogwarts ve Bakanlık olarak yanınızda olduğumuzu bilmenizi isteriz." diye temenni vermeye çalıştı. Temenni veriyordu vermesine ancak kendisini kandırıyor olabileceği ihtimalinden de bir türlü kaçamıyordu. İki oğlanın hiçbir şeyden haberleri olmamasını dilerken ısrarla kendi yılları gözünün önüne geliyordu. Hırsa bürünmüştü, daha ilk yılından sırtını sağlam bir kapıya yaslamak ve ailesine yaranabilmek için dişini tırnağına takmıştı.

Reşitliğe yaklaşan iki deli yüreği bastırmak, böylesine duygu değişiklikleri ile birlikte zor olabilirdi. Kaçabilirlerdi, buna göz yumamazdı. Emma'nın hem sosyal hayatındaki vicdanı buna el vermez hem de yapacağı işi başarısızlıkla sonuçlandırmayı göze alamazdı. Kendilerine zarar verebilirlerdi. Kavga edebilirlerdi. Her ikisine de eşit muamele ve koruyuculuğu göstermek durumundaydı. Gözlerini okul müdürüne çevirdiğinde "Profesör!" diye seslendi. "Sizden rica etsem, Samuel ve Eadwig ile bakanlığa giderken bir kişi bize eşlik edebilir mi?" diye sordu. "Güvenlikleri için." diye yineleme gereksiniminde bulunurken baş ucuyla iki çocuğu işaret etmişti. Birbirinden beter, yeteri kadar derbeder görünen iki buğulu çocuğu...
[/justify]

Çevrimdışı H. E. Harrington

  • Hogwarts Profesörü
  • 2. Seviye
  • İleti: 5
  • 1091 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To H. E. Harrington
  • Güç Puanı: 98
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Hogwarts Müdürü
  • Cemiyet: ?
  • Biçim Değiştirme Gücü: 30
  • Lanet Gücü: 30
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Zihinbend, Seviye 1
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #11 : 05 Nisan, 2023 01:51:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Eadwig Alger Boleyn, zengin bir ailenin her fırsatta üstüne titrenmiş tek oğlu. Hareketleri doğrudan veya dolaylı olarak daima kontrol edilmiş. Dış görünüşünden dahi anlaşılabileceği üzere, düzene ve kurallara sıkı sıkıya bağlı. Karmaşık. Gerçeklerden kaçma eğilimi var. Yaşayamadığı duyguların çürük kokusu vücudunun her bir zerresine yapışmış. Yine de, aile kavramını önemsiyor. Değer verdikleri için her şeyi yapabilecek bir potansiyelde. Zeki. Onca karmaşasına ek zihnin kilitlerini açma gücüyle kutsanmış; ancak onun için bir ödül mü yoksa bir lanet mi bilinmez. Başına buyruk. Kontrol mekanizmasının güçlü oluşu: ruhuna yük.

Samuel Raymond Boleyn, geniş ailede dışlanan aile bireylerinin tek oğlu. Doğal olarak, payına düşeni almış. Agresif. Öfke kontrolü konusunda zorlanma potansiyeli yüksek. Kuzeni gibi zeki. Doğru ellerde çok iyi bir büyücü olacağı kesin. Godric Gryffindor’un binası için biçilmiş kaftan. Duygular arası keskin geçişleri göze çarpıyor. Bildiklerini saklama konusunda yeterince usta değil, içi dışı bir. Gerçekçi olmasının aksine duygularıyla hareket edişinin başına bela getirme ihtimali oldukça fazla. Aile bağlarına verdiği değeri yanlış ifade biçimiyle sunma.

Emma Louise Guendolen, aristokrat ailenin aristokrat kızı. Burjuvanın temsili. Kolay anlaşılabilir birisi gibi durmuyor, eli çoğunlukla kapalı. Güvenilir mizacını sert gözüken karakteristiği destekliyor. Ailesinin beklentilerini karşılamaya adanmış bir çocukluk, bir hayat… Duygularını yansıtma konusunda ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık. Soğuk bir yüz. Olanı biteni sorgular ancak kitabın kuralları dışına çıkmama eğilimi baskın gelebilir. Yakınlarından çok yabancılarla iletişim kurmanın daha kolay olmasından mütevellit çalıştığı departmana sorgusuz sualsiz bir uygunluk.




Harold ile Melvin hemen hemen aynı düşüncelerdeydiler. Ancak, genç veya yetişkin fark etmez, birini tanımak şüphesiz ki zamanı da işin içine katardı. İlk gözlenimde ellerine geçen bilgiler buydu. Birçok düşünce tekrar tekrar teyit edilmeli ve yanlış kanıya varılmamalıydı Harold için.  Başlangıçta istemsiz bir şekilde inkar psikolojisi ile hareket eden Eadwig Boleyn’in durumu içler acısıydı. O noktada Harold bi ara elini sızlayan böğrüne doğru çıkarmıştı refleksle, lakin bir eğitimci ve yaşam tecrübesi daha fazla olan bir ihtiyar olarak durumu kötüleştirmek yerine daha kontrollü bir tavır göstermenin gerekliliği ile anında geri indirmişti elini. Öfke patlamasını Eadwig’den beklerken Samuel’in gerçekleştirmesi Melvin ile Harold’ı bir tık şaşırtmış ve üzerine düşünmeye itmişti. Agresif tavırlarıyla sorgulayan çocuğun istediği cevapları ne Harold ne de Melvin biliyordu. Bayan Guendolen’in yanıtlaması gereken sorular bunlardı. Bu minvaldeki önemli konuları Hogwarts sınırları içerisinde konuşmak bir Bakanlık görevlisi için uygun düşmeyebilirdi. O konuda daha çok üstelenirse Bayan Guendolen’e destek vermek amaçlı beklemede sayılırdı Harold. Keza Melvin de aynı şekilde. Çocukların arasında çıkan atışmada dahi birkaç telkinde bulunsa da baskın ve otoriter yanını göstermekten ziyade daha sevgi dolu yanını göstermek istiyordu. Olaylar karşısında ne yaparsa yapsın hiçbir zaman iki aile üyesinin birbiriyle olan etkileşimi kadar geçerli olmayacaktı.

Sessizliğine tekrar bürünürken Samuel’in Eadwig’i pembe rüyalarından uyandırmasıyla hiç beklemediği bir şeye tanıklık etmişlerdi. Melvin’in bakışları Harold ile kesişti. Çok kısa bir an. Eadwig’in özel yeteneğini sergilediği bir an. Gözlerden kaçabilirdi de kaçmayabilirdi de. Her şey o kadar karambole ilerliyordu ki Eadwig’in iç dünyasını anlamak mümkün değildi. Şu an müdürün odasında anılarda kaybolmuş küçük bir çocuktu o. Sözlü bir büyü kullanmaksızın dalıp gidişinin başka izahı yoktu ki Melvin’in uyarısı asıl şimdi anlam kazanıyordu. Böyle bir ana tanıklık etmek Harold’u gururlandırmıştı. Yetenekli gençler görmeyeli uzun zaman olmuştu. Bu konu ileride mutlaka değerlendirilmeliydi. Bilhassa Harold, üzerine düşecekti. Ne yazık ki şu an ne yeri ne de zamanı sayılırdı.

İki çocuğun birbirleriyle paylaşımları arasında duygusal bir buhrana sürüklenen Eadwig’in son hareketiyle Harold’un eli titremişti. Melvin, Harold’un bu konuda rahatsızlığına birinci elden tanıklık eden birisi olarak Harold’un yanına yaklaşmıştı. Derin bir nefes aldı Harold. Yoğun bir rahatsızlık hissine rağmen kendisini ne olursa olsun tutmalıydı. Doğrusu buydu. Hemen yanıbaşında biten Melvin’e kısık bir tonda “Anlayışlı olmalıyız.” dediğinde üzgünlüğü ses tonundan dahi anlaşılıyordu. Yorgun düşmüştü o da. Melvin, usulca başını sallayıp bir iki adım geri çekilerek Bayan Guendolen’in yanında saf tutmuştu. Cenaze ve diğer sorular hakkında kısıtlayıcı bilgiler edinimlendikten sonra önce kadını cevaplamak uygun düşmüştü Harold’a. “Muhakkak bir profesörümüzü görevlendireceğim. Bizlerin de Bakanlık ve profesör tarafından bilgilendirilmesi icap eder.” dediğinde Harold, Melvin “Kimi çağırmamı istersiniz Bay Harrington?” diye sormuştu sormasına ancak Harold’un aklından geçen ismi biliyordu. Yalnızca onay almak istemişti.“Balian d’Ibelin. Sihirli Yaratıkların Bakımı dersimizin profesörü bu iş için makul bir isim olarak gözüküyor.” Melvin, spesifik olarak profesörleri yakından tanımakla da görevliydi aynı zamanda. Profesörlerin dikkat çeken davranışlarını da Bay Harrington’a ulaştırmakla yükümlüydü. Okulda yeni oldukları için her profesörle aralıklı aralıklı durum görüşmeleri ayarlamayı düşünüyordu Harold. Okulunda kontrolsüz bir güç olmasını istemiyor, her durumdan haberdar olmayı tercih ediyor ve bir aile ortamı oluşturmayı arzu ediyordu yaşlı adam. Okulun Ilvermorny profesörleri ile birlikte eğitimci nüfusu ikiye katlanmıştı. Büyücedünya’nın gri zamanlardan geçiyor olması nedeniyle eskisinden da fazla dikkatli olmak icap ederdi. Harold’un bu düşüncelerini daha önce paylaştığı Melvin de tedbirli olmaya çalışıyordu. Bir nevi her profesörü sınamak da bu işin içine dahildi. O sebeple; Melvin, Bayan Guendolen’i de bekletmek istemeyerek odadan sessizce ayrılmıştı.

Harold bu konuşmalar arasında göz ucuyla Eadwig Boleyn’e bakıyor, çatılan kaşlarını yumuşatıyordu aralıklı olarak. Masasının üzerinden bir tabaka alarak çocuğun önündeki masaya bıraktı. Soğuk tonda sayılmayan ama monoton bir ses tonunun hakimiyetiyle “Yalnızca bir kerelik müsamaha göstereceğim.” dedikten sonra karşısındaki koltuğa yöneldi. Tütün ürünleri konusunda inceleme ve gözleme aldıracağı pek öğrencilerin arasında yer alacaktı Eadwig Boleyn de. Okulda geçirdiği ilk günden beri tütün ürünlerinin okula ulaşımını engellemeyi aklına koymuştu Harold. Bir yolunu bulacaktı ve tütünün kökünü okuldan kazıyacaktı. Hepsi onların iyiliği içindi.

İki öğrencisine de bakarak konuşmaya başladı: “Umuyorum ki vaziyetin lüzum ettiklerini iyice anlamışsınızdır. Daha önce de belirttiğim gibi, sizlere her açıdan destek olacağız. Bayan Guendolen ve diğer Bakanlık çalışanları sizinle ilgilenecekler ve ihtiyacınızda biz de yanınızda olacağız. İlk olarak, okuldan idari izinli sayılacaksınız. Evde birkaç gün vakit geçirmek isterseniz bunu anlayışla karşılayacağız, elbette. Kaçıracağınız dersler gözünüzde şu an önemsiz olsa da geleceğinizi yabana atmamak adına ders parşömenleri size düzenli olarak posta edilecektir. Bakanlık dönüşünde ister bir yetkili ile isterseniz Melvin ile evlerinize dönebilirsiniz. Yine de unutmayın ki sizleri en yakın sürede tekrardan aramızda görmek isteriz. Arayı açmamanızı ve bir an önce toparlanmanızı umut ederek yanınızda olmak için ziyarete geleceğim.” Yetişkinliğin acı yüzüyle karşılaşan gençler için bu sözlerin uygunluğu tartışılabilirdi lakin hayat devam edecekti. Eninde sonunda bunu da anlayacaklardı.

İçine sinmeyerek devam etti: “Hazır hissettiğinizde söyleyin lütfen. İçinizden kızdığınızı ve kırıldığınızı biliyorum. Nasıl kızgın olunmaz, değil mi? Hayat… hayata bir anlam veremeyiz. Çarklarını bir şekilde döndürmeli; ne yapsak engelleyemeyiz bazı şeyleri. Başımıza gelenleri metanetle göğüslemeli ve güzel anılarımıza tutunmalıyız. Olumsuzlukları yakanıza astığınız anda karanlığın sizi zincire vurmasına izin verirsiniz. Dilerim ki bu ihtiyara kulak verip acınızı bir sürece yayarak sağlıklı bir şekilde yaşarsınız ve zamanla acıları yenecek kadar güçlü olursunuz. Her daim güçlü olmanız beklenilemez. O zamanlarda da birbirinize siz sahip çıkacaksınız, az önce gördüğüm kadarıyla çok fazla dışarıya yansıtmayı tercih etmeseniz de birbirinize derinden bağlısınız. Bu çok güzel, bağlılığınızı hiç yitirmeyin ve her şeyle birlikte yüzleşin.” Harold, kendini tutamayıp saatlerce konuşabilirdi. Bir noktada durması gerekliydi. Aniden ayaklandı. Sızlayan beli için bir şifacıya gözükmeme lüksü kalmamıştı artık. “Birazdan Melvin ile Profesör d’Ibelin burada olur.”


« Son Düzenleme: 05 Nisan, 2023 02:07:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: H. E. Harrington »

Çevrimdışı Balian d'Ibelin

  • Hogwarts Profesörü
  • 11. Seviye
  • İleti: 67
  • 56 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Balian d'Ibelin
  • Güç Puanı: 17
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: tunahan
  • Meslek: Sihirli Yaratıkların Bakımı Profesörü
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği
  • Biçim Değiştirme Gücü: 25
  • Lanet Gücü: 30
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: -
  • Özel Yetenek: Zihinbend, Seviye 3
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #12 : 05 Nisan, 2023 13:10:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Mistle camları açmalı. Burası sigara ve umutsuzluk kokuyor. Skittle, masanın üzerindeki şişelerin tozunu al. Flake, kıyafet dolabının altında duran ayakkabıların yerlerini... Neyse sadece üç çift varmış." Pervaza sürtünen perdenin sesi düşlerin tatlı karanlığını tek bir pençe hareketi ile yarıp geçmişti. Ne kadar çabuk sabah olmuştu? Son zamanlarda herhangi bir çekidüzen kaygısı olmayan uykusunun bu deliksiz geceyi neye borçlu olduğunu sorgularken sağ göz kapağının kötü şekillendirilmiş plastik gibi sert ve soğuk bir obje tarafından yukarı çekildiğini hissetti. "Bay d'Ibelin kalkın, yatağınızı toplamamız gerekiyor." Gözkapaklarını açmaya çalışan patlak gözlü cincücenin tacizinden rahatsız olan Balian, yaratığı savuşturduktan sonra ellerini pencereye karşı siper ederek olduğu yerde doğruldu. Güneş ışınlarının parçalanmış uykusundan içeri sızmasını engellemek istemiş olsa da gecenin bir yarısı engelleyebileceği herhangi bir güneş ibaresi olmadığını anlaması uzun sürmemişti. "Scaramouche'nin dili aşkına... Bu da ne şimdi? Yatağımı toplamak için beni kaldırmanız değil kalkmamı beklemeniz gerekmiyor mu? Saat kaç?" dedi uyurken sönmeye terk ettiği tütününü yanı başında duran küllükten almaya çalışırken. El yordamıyla yaktığı kibritle tütünü ateşe verdi. Uyanmasına vesile olan aynı soğuk pençeler bu defa elindeki sigaraya müdahale etme ihtiyacı duymuşlardı. "Saat tam olarak 01:00 ve Baş yönetici tüm odaların temizlenmesini emret.. Ah! Görüyor musunuz sakar Mistle'ın yaptığını." Eline geçirdiği tütünü çarşafa düşüren Mistle, Balian'ın sırtının arkasındaki yastığı çekip deli gibi çarşaflara vurarak açılan deliğin genişlemesini engelledi. "Odanızda sigara içeceğiniz zaman camı açmalısınız Bay d'Ibelin. Kalkın ve yüzünüzü yıkayın. İksir Profesörünün odasında bulunan yıllıktaki halinize benziyorsunuz." Balian, kalın kapaklı defterdeki o garip fotoğraf gözlerinin önüne gelince gülümsedi. Dövülmekten ağzı yüzü eğrilmiş yorganını üzerinden attıktan sonra Flake'in getirdiği terlikleri giyip, gömleğini üzerine geçirdi. "Harrington hala ayakta mı?" Aynalı masasının üzerindeki ahşap at kılı tarağı aldı ve gecenin soğuğunu buyur eden pencereye doğru ilerlerken dağınık saçlarını fırçalamaya koyuldu. "Ah Profesör Harrington çok çalışıyor. Mistle, açılış yüzünden kendine biraz fazla yüklendiğini düşünüyor. Eğer bir süre daha başını evraklardan kaldırmazsa gözlerinin altı Profesör Golovanov'unkiler gibi mosmor olacak. Bay d'ıbelin! Henüz pencereleri silmedik, gömleğiniz leke olacak!" Kalçasını yerleştirmiş olduğu pervazdan aşağı sarkan Balian durmadan mırıldanmakta olan evcinini kendisini bacaklarından çekmeye çalışana kadar umursamadı. Odasının bulunduğu cepheden kuleleri görmek mümkün değildi bu sebeple baş yöneticinin uyanık olup olmadığını anlamak için bakışlarını müdürün odasının karşısındaki duvara çevirdi. Duvar aydınlıktı ve Harrington'ın silüeti az çok seçilebiliyordu. "...ve işte! Derdi de dermanı da işkoliklik denen güdüyle valtz yapıyor." Büyücünün uyanık olduğundan emin olduktan sonra kendini Mistle'ın ufak pençelerine bırakıp bedenini içeri çekmesine izin verdi. Balian elindeki tarağı masanın üzerine bıraktıktan sonra aynadaki yansımasını kontrol etti ve masada duran gaz lambasını eline aldı. Bu sırada koridorun öbür ucundan yatağın içindeyken yatağını kapatmaya çalışan cincücelerin istilasına uğrayan bir profesörün daha sesini duyunca gözlerini devirip odasını düzenlemekte olan yaratıklara baktı. İnsanın işini sevmesi güzel şeydi fakat bu yaratıklar bazen biraz fazla abartmıyorlar mıydı?

***

Ateşin gaz lambasının çatlak camından süzülen rüzgarla imtihanı Balian kulelere varana kadar sürmüş, taş duvarlara yansıyan titrek ışığın gözlerini yormasına sebep olmuştu.Melvin baş yöneticinin kendisini hemen görmek istediğini söyleyip kayıp olmuştu. Balian da bugün bir şekilde kendisi ile görüşmek istiyordu.Ancak Melvin'in simasından anladığına göre pek iç açıcı bir şey için davet edildiğini zannetmiyordu. Koridora hakim olan süküneti bozan nevcihan kapının sağ köşesine konuşlanmış Gargoyle'nin tok sesi oldu. "Bugün ne çok telaşlı büyücü ve cadılar var ama buna üzüleceğini pek sanmıyorum. Sanırım senin bir sokak kedisi olduğuna dem vurmaktan garip bir haz alıyor. Aristoteles'in Büyük İskender'e yazdığına göre kalın dudaklar aptallığı gösterirlermiş. Merlin, Tudor'un diline düşürmesin. Bir bakalım... Siyah gömlek,saçlar özenle taranmış, siyah cübbe ve... O ayakkabılar Fransız yapımı falan mı? En son 1800 yılında Nottingham'da bir katedralin dış cephesinde yer almıştım. Görmeyeli moda ne kadar da değişmiş." Genç adamın bir saraylı edasıyla reverans verdiğini gören taş yaratığın kahkahası dişlerinin arasından süzülen soğuk nefesine karıştı. "Bu akıma 'Cincüceler Okuldaki Profesörleri Yataklarından Kovup Odalarını Temizliyorlar Modası' adını verdim. En azından bu gece, bahsi geçen moda anlayışına mensup birçok kişi ile karşılaşabilirsin." Balian, bir gorili andıran portatif vücudu, upuzun kepçe kulakları, gözlerini gölgeleyen çatık kaşları ve buz gibi gırtlağından süzülen gür sesi ile canayakın bir imajdan çok daha uzakta bir yerde duran bu yaratığı şu kraliyet zırvası hayaletin aksine çok severdi. Gargoyle ürkütücü mizacı ile teşrif edenlere gözdağı vermek üzere müdürün kapısını gözlese de adının önüne Sir ünvanı getirilen hayalet bozmasından hatrı sayılır derecede daha kibardı. Genç adam asasını Gargoyle'nin ağzına yerleştirmek üzere elini cübbesinin cebine attı fakat parmakları herhangi bir ahşap obje ile buluşamadı. Mahcup bir ifadeyle yaratığın da görebilmesi için cübbenin ceplerini ters çevirdi. "Lütfen bana gerisin geri aşağıya inip asamı almam gerektiğini söyleme." Gargoyle'nin kahkahaları gürül gürül akıp boşlukta birbirlerine girdiler. "O halde dileğin sessiz kalmam yönünde. Bir yatakhane tılsımı olmak için neler vermezdim. Okulun en tenha yeri olan kulelerde tabloların kulaktan dolma dedikodularını dinleyerek günler geçmiyor. Nottingham'da taş zihnim suret çöplüğüne dönmüşken burada gördüğüm tek şey yaşlı Harrington'ın nursuz cemali. Yapabileceğim tek şey kapıda olduğunu söyledikten sonra izin geldikten sonra odaya çıkman olacaktır. Belki bu esnada bana bir şeyler söylersin ha?" Yaratığın odada yankılanan sesi boğuk bir şekilde kulağına ilişse de ne dudaklarının oynadığını görmüş ne de tam olarak ne dediğini anlayabilmişti. Bu yalnız yaratığın kalbine elindeki gaz lambasından daha büyük bir sıcaklık yayacağını umarak gülümsedi ve eli ile Gargoyle'nin çenesini okşadı. Bir süre düşündükten sonra zihninde beliren ilk cümleleri rastgele bir ritme diziverdi.

"Clarence nehrinin deryasında yaşayan bir kral mı?
Ya da kalesinden çıkmayan bir titiz bir prens?
Yüreğimin dehlizlerinde, tüm yeşil ispinoz ve keten kuşlarına yetecek binbir odalı bir kafes var.
Çıplak ayakları "yaban" mersinlerini çiğnemeye cüret ettiğinde, duyacak aşkın sesini en derinde."


"Hmmm demek Clarence nehri ve yaban mersini. Metafor konusunda bir ustasınız genç Balian. Meteliksizler Kralına başarılarınızı iletirdim... Tabi eğer Notre Dame'ın tepesinde olsaydım. Eğer nihayet kadrodan çıkarılmayı becerirsen, şarkılarını gidip Paris'in idrar kokan sokaklarında icra edebilirsin. Böylece Meteliksizler Kralı, asi Çöl Faresi'ni birinci ağızdan dinlemiş olur. Hem gitmişken tayininin büyücedünyaya çıkmasını iple çeken dostum Victor'a selamımı da söylersin. Katedralin kuzey cephesinde, şu uzun boylu ve biraz düşünceli duran. Ah, Notre Dame'ın tepesinde olmak için neler vermezdim. Yine de bir Nottingham değil..." Balian, Gargoyle'nin taş bedeninin kaç yılında yapıldığını bilmiyordu. Neden kendisine cins isimle hitap edildiğini de. Belki de çivisini oyuklarına batıran zanaatkâr yarattığı esere o kadar önem vermemişti. Tıpkı Balian'ın ebeveynleri gibi. Bakanlık isimsiz bireylerin varlığını kabul etmiyordu. Ne garip! İsimsiz olmak yasaktı ve Balian ismini taşımasının belki de tek sebebi buydu. Arkadaşı Jonathon ile kütüphaneye girdikleri bir gece, yaklaşık 14 yaşındalardı ve içinde bebek isimleri olan bir sözlük bulmuşlardı. Kapağı açık pembeydi ve toplumun tüm paternal yasalarını benimsemiş gibi duruyordu. Balian'ın anlamının "soylu" olduğunu öğrendiklerinde genç Balian'ın güldüğünü gören Jonathon ona asaletin kağıt üzerinde olsaydı büyücü karteli Guzmán'ın eşinin kulaklarından incilerin eksik olmayacağını söylemişti. Yine de ailesi, her kimlerse, oğullarına ve onu terk etmek üzere oldukları kadere daha uygun bir isim seçmişlerdi. Zira Jonathon'ın adının tek başına bir anlamı bile yoktu. 32 kilometrelik upuzun bir nehir ile Kuzey Yarımkürede yetişen bir dağ bitkisinin arasında ne gibi bir bağlantı olabilirdi de bu iki kelimeden bir isim türemişti? Kim bilir, belki de Jonathon herhangi bir isim ile sınıflandırılamayacak kadar derin bir büyücüydü. Ya da ailesi Black adını verip Jonathon ismini pek de önemli olmayan bir akrabalarının hatrına koymuşlardı. Bilemiyordu. Belki de ona kendi kaderini yaratma yetisi verilirken Balian ironik bir isim ve yaşam ile cezalandırılmıştı.Çok da inanmadığı dini kitaplardan birinde (sanırım İncil'di) yeni doğan bebeklerin ailelerinin günahları yüzünden cezalandırılabileceklerini duymuştu.

Balian'ı, düşüncelerindeki çok ama çok fazla "belki"nin arasından tutup çıkaran onu ani bir hareketle kendine doğru çeken Gargoyle olmuştu. Bu kaba davranışın sebebi muhtemelen bu esnada kapının açılmasıydı ve Gargoyle dediklerinin üçüncü bir kişi tarafından duyulmasını istemiyordu. Kulağına eğildi. "Bugün Aziz Yuhanna Krisostomos Bayramı. Aziz Yuhanna aşk, bağlılık ve arkadaşlığın koruyucusudur. Sende bu saydıklarımdan bolca var. Umarım anlatabilmişimdir. Aynı hataya iki defa düşme, akıllı davran." Adamın kollarını saran pençelerini gevşetti ve az önceki sözlerini bastırmak adına etrafta rahat bir şekilde de duyabileceği bir şekilde bağırdı. "Çok ama çok güzel bir şarkıydı sevgili Balian. Bir dahaki ziyaretine kadar sana borçlandığım kupleleri düşüneceğim!" Taş yaratığın söyledikleri Balian'ın kaşlarının umutsuzca kalkıp suratının asılmasına sebep olmuştu. Ayakları onu içeriye, o'nun varlığını bildiği yere sürüklerken, bakışları uzun bir süre taş yaratığın olduğu yönde kaldı. Gargoyle en az Müdür Viridian döneminden beri Hogwarts'daydı... Ah bir saniye. O zaman 1700'lerde Nottingham'da olması mümkün değildi. Her neyse... Müdire Mole döneminden beri baş yöneticinin kapısını gözlüyordu. Yöneticiler ve özel hayatları hakkında 1700'den beri biriktirdiği bilgileri ele geçirebilecek olsalar, Gelecek Postası yazarları çıplak ellerle kuleye tırmanıp yaşlı Gargoyle'yi bir balyozla paramparça ederlerdi.

Bedenini, önceden buz gibi kesilmiş odaya doğru çeviren Balian bir süre olduğu yerde kaldı. Medusa'nın kellesi Harrington'ın ellerindeydi ama yılanlar... Yılanlar Balian'ın bedenini sarmışlardı. Adaletin terazisi bir kez daha kırılmıştı, pirinç zincirleri birer iplik gibi havada sallanıyordu.İçerisi düşündüğünden kalabalıktı.Boleyn çocukları ve tanımadığı hoş bir kadın.Acaba bu güzel koku o inkar edilmesi güç güzel teninden mi geliyordu?Gözleri kadının gözleri ile denk geldiği anda ise alelacele kaçırmıştı mavişleri.Boleyn çocuklarının halini gördüğünde ise sıkıntılı bir durumun ortasına düştüğünü anlamakta zorluk çekmemişti.Kulağına çalınan dedikodular doğru muydu?Eğer doğruysa kendisinin de Boleyn ailesi ile olan yakınlığından dolayı mı buraya davet edilmişti? Birden kan basıncı yükselmeye başlamış ve elleri terlemeye başlamıştı.Boğazında ise ufak bir kuruluk hissediyordu.Gözleri bir baş yöneticiye bir de tanımadığı kadına ilişiyordu.Nefesini düzenleyip,boğazını temizledikten sonra başıyla hem baş yöneticiye hem de hoş kadına başıyla selam verip "Saygıdeğer baş yöneticim,beni çağırmışsınız." dedikten sonra düşünceleri onu daha çok rahatsız etmeye başlamıştı.Dolunay vakti yakın değildi öyle değil mi? Daha yeni yeni toparlanmaya başlamıştı.Bir yenisini daha kaldıracak durumda değildi.
« Son Düzenleme: 05 Nisan, 2023 16:42:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Balian d'Ibelin »

Çevrimdışı Emma Louise Guendolen

  • Bakanlık Çalışanı
  • 4. Seviye
  • İleti: 10
  • 1056 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Emma Louise Guendolen
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: A.
  • Meslek: Uluslararası Sihirsel İşbirliği Dairesi Çalışanı
  • Cemiyet: Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 8
  • Lanet Gücü: 17
  • Tılsım Gücü: 10
  • İksir Kabiliyeti: -
Ynt: Çocukları Pistten Alalım
« Yanıtla #13 : 08 Nisan, 2023 22:56:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Ayaklarını birbirine dolayıp ellerini dizleri üzerinde kenetlerken çocuklardan gözlerini aralıklarla kaçırıyor, küllük üzerinde yanan sigara çöpüne yan gözle bakıyordu. Profesör Harrington kendisinin yanında bir profesörü görevlendireceğini söylediğinde biraz olsun rahatlamıştı, omuzlarındaki kaskatı duruş gevşeyip yerini ince bir sıcaklığa bırakmıştı. İki iri yarı oğlanla bir asa sayesinde baş edebilirdi muhakkak ancak faili meçhul her bir sorunun cevabının genç büyücülerde saklı olduğu gerçeği yüzüne su gibi çarpında tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Bu noktada yalnız görevlendirildiği için bir hayli yanlış buluyordu konumunu aslında. Lakin bakanlığın işinin başından aşkın olduğu şu zamanlarda herkesin bir sorumluluğu üstleniyor olması da su götürmez bir gerçekti. İhraç edilen çalışanlar bir yana bir çok mevki değişikliği de su altından konuşulur olmuştu.

Profesör d'Ibelin'i bekleyip okul müdürünün naçizane yakınmaları ve öğütlerini dinlerken ister istemez göz devirmek zorunda kalmıştı. Doğrusu ya saygı duyulacak bir büyücüydü ancak bu öğütlerin sırasının şimdiki zaman olduğunu düşünmüyordu Emma. Sonrasındaydı. Acısı taze olan bu çocukların geride kalanları olmayışı yüzlerine çarptığında hiçbir öğüt kulaklarına küpe olmayacaktı.

Kapı yavaşça açıldığında içeriye önce bir profesör ardından da Melvin girmişti. Melvin'in dudakları sımsıkıydı, Emma'nın az önceki öfkeli ve suçlayıcı bakışından nasibini almışçasına birbirine yapışmıştı. Profesör üzerindeki cübbeyi -belki de parka denmeli- düzeltirken sırtını dikleştirip okul müdürüne gözlerini dikmeden hemen öncesinde Emma'nın bakışları adamla karşılaştı. Karşılaştı karşılaşmasına da bu ilk bakış değil gibiydi sanki. Gözünün büyücüyü bir yerden ısırdığına adı kadar emindi. Bakanlıkta mı karşılaşmışlardı; belki bir dükkanda veyahut okulda... Yaşları birbirine uzak sayılmaz, olsa olsa birkaç sınıf farkları olacak kadar yaş farkı kaldırırlardı. Dudaklarını aralayacakken sustu. Merakını elbet giderirdi. Yeri ve zamanı olmayan soruların vakti değildi.

Elindeki görevlendirme belgesini Profesör Harrington'a uzatırken çocuklara ve bilhassa Profesör d'Ibelin'e dönüp "Sihirli Taşımacılık Dairesi'nden bir kere kullanmak üzere özel olarak yaptırdığımız bir anahtar ile gideceğiz. Bundan ötürü ki öğrencileri kesinlikle bırakmamaya özen göstermeliyiz." diyerek büyücülere baktı. Sessizlerdi. Kendisini dinlediklerinden dahi emin değildi. Dalgın iki oğlanı anahtarda sürüklenirken yere çarpıp kaybetmek istemezdi. "Eadwig Boleyn'e ben refakat edebilrim. Sizden de Samuel Boleyn'e refakat etmenizi rica edeceğim." diyerek konuşmasını bitirdi. İlgili imzaları alıp Bay Harrington ile vedalaşırken üslubunu ve tutumunu korumaya özen göstererek yaşlı adamla kısacık tokalaşıp odadan çıktı.

Hogwarts'ın uzun koridorunda boylu boyunca yürürken dışarıdaki diğer öğrencilerin kendilerine karşı bakışlarından rahatsızlık duymuştu. Bu rahatsızlık kendisi için değil, öğrenciler içindi. Yedi yılını harcayıp ezberlediği kestirme çıkışlarla okul bahçesini bulduğunda ardındaki üç büyücünün kendisini takip etmesine izin verdi. Aynı zamanda üzerindeki ceketin iç bölmesine yerleştirdiği tekerleği andıran minik halkayı parmakları ile kavrarken adımlarını yavaşlattı. Etrafa bakındı. Pek de kimsenin peşlerine takılmasını istemezdi. "Bir anahtarla daha önce yolculuk yapmışsınızdır diye tahmin ediyorum ancak yapmadıysanız da... Halkanın etrafını sıkıca tutmanızı rica edeceğim sizlerden. Lütfen bırakmayın, kendinizden olmak istemezsiniz. Gözlerinizi kapatabilirsiniz. Kısa bir süre sonra bakanlığa varmış olacağız." diyerek altın rengi sarmalı öne doğru uzattı. Hepsinin birden yavaş yavaş bu demire dokunmasını izlerken hazır olduklarında gözlerini kapattı. Sıradaki durak Britanya Büyü Bakanlığı idi.

İhtişamlı binanın önüne inerken savrulmaması için Eadwig'in gömleğine doğru uzandı. Oğlanı yakasından tutup yavaşça çekmeye çekerken bir yandan da Profesör d'Ibelin'e ve Samuel'e bakmaya çalışıyordu. Onların da güvenle yanlarına ulaştığından emin olduktan sonra en önden gitmeye başladı. İçerisi her zaman olduğu gibi mahşer günü gibi kalabalıktı. Diğer günlerden tek farkı daha karmaşa dolu, herkesin göze girmek için koşturduğu bir öğleden sonrasıydı. Her zaman bellediği bir duvarın köşesine geçerek asasını çıkarttı. Taşlara çaprazlama bir biçimde vurduğunda gizemli asansör kapısının belirmesine izin verirken bir adım geriledi. Katlar arasında dolaşan asansöre bindiğinde tekrardan Eadwig'in yanına geçti. Refakatçiden çok azılı bir suçlunun kaçmasını gizliden gizliye kaçmasını önleyen bir seherbaz gibi hareket ediyordu.

Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi'ne geldiğinde tanıdığı birkaç simaya yalnızca başı ile eşlik etti. Ardından büyük kapının önüne geldiğinde derin bir soluk alıp iki büyücü oğlana döndü. Solgun yüzleri, ürkek fakat bir o kadar da vahşi ve öfkeli tavırları tüm yüzlerinden, yüzlerine yansıyan duygu karmaşasından rahatlıkla okunabiliyordu. "Sizlere burada birkaç soru soracaklar. Çocuk değilsiniz artık. Sizleri sorgulayacaklar baylar. Kulağa rahatsız edici geldiğinin farkındayım ancak bir peri masalı gibi işitmenizin manası yok. Ancak temin ederim ki iki tarafın da soru işaretleri giderilecek." dediğinde bir adım geriledi. Yanlarına gelen daire çalışanına öğrencileri teslim ettikten hemen sonra Profesör d'Ibelin'e dönerek "İsterseniz sizi odamda misafir edebilirim, bu sayede öğrencilerinizi beklemiş olursunuz." diye nazik bir teklifte bulunmaya çalıştı. Teklifinin ardından öğrenciler çökkün omuzları ile kapıdan içeriye doğru adım adım çekildiler.

Kapı büyük bir karanlık ile peşlerinden kapanmıştı. Sorgu, birazdan başlayacaktı.

-bölüm sonu-   [/justify]