İngiltere Büyücedünyası > Büyük Salon
1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
Samuel Raymond Boleyn:
Aç olduğum her halimden belliydi ki Diana bana destek çıkmış, Edward da Diana'ya deli muamelesi yapmaya başlamıştı. Böyle olunca daldım aralarına. "Bizim konuşmamıza gerek yok artık kanka. Anlıyor beni Diana." dedim sırıtarak. Bu da mı gol değil?
Kendi kendime verdiğim şeker savaşım Diana'nın beni durdurmaya çalışıp kolumdan tutuşu ve adımı bağırışlarıyla zevkliydi, ama bir yere kadar. Kendimi 3. sınıfmış gibi hissetmeye başladığımda bıraktım şekerleri. Attım ağzıma son kalanı, dilimdeki uyuşukluğa yüzümü buruşturdum. Ne var bunların içinde acaba? Tüm tadım kaçtı. "İştah bırakmadı ya." dedim ve daha yarısına gelmediğim tabağımı iteledim yememek üzere. Bu sırada herkesin aksine Diana kıtlıktan çıkmış gibi tabağına yapışmış, soslarını ekmekle sıyırmakla meşguldü. Nereye kadar gideceğini merak ederek izledim onu bir süre göz ucuyla, her şeye çatalını atıyor ve bitmesini istemiyor gibiydi. Hep mi böyle acaba, diye düşündüm. Ben genelde pek iştahlı değilimdir. Yemek ile bağım sadece doymakla alakalı. Hatta annem de hep çok şaşırır bu duruma, "Evde kedi mi besliyorum erkek çocuğu mu belli değil." der. Seçici değilim aslında ama şişecek kadar yemeyi oldum olası sevmemişimdir. Diana'yla yaşamayı düşündürmüştü bu bana. Uyumlu olur muyduk? Doyurabilir miyim ben bu kızı... Düşüncelerimle kendi kendime güldüm biraz.
Beni profesörlere doğru çevirince incelemeye başladım sıradan hepsini. Diana aralarından birinin çok genç gözüktüğünü söyleyince sarışın adama kaydı gözlerim. Bize yakın mıydı acaba? "Çok da genç değil ya." dedim huzursuzca. Adımı duyunca Diana'ya döndüm. Gözlerini dikmiş bana bakıyor. Yaklaşıyor mu hatta? Gidip müdürle konuşmamı istiyor. Veya ona şu yakışıklı hocayı getirmemi istiyor sanırım. Diana'nın kirpikleri hep bu kadar uzun muydu ya? En makul kişinin ben olduğumu söylediğinde biraz dikleştim oturduğum yerde. Makul bir insanım, aynen öyle. Bir dakika... Makul derken, neye mesela? Hani herkes başka bir şeye uygundur. Ne demeye getiriyor? Mantıklı biri dedi bu sefer de, çok hoşuma gitmedi bu. Bina başkanı olduğumu söylediğinde tam ağzımı açmış nereye bağlayacağını soracaktım ki "yakışıklısın" dediğini duyunca ağzım açık, gözlerimi kısarak bakakaldım. Beni etkilemeye çalışıyor bildiğin. Yine bacaklarımız birbirine değmeye başlamış, bu sefer gözleri de bende. Niye bu kadar istiyor ki konuşmamı? Gerçekten hoşlandı mı yeni profesörden acaba?
Söylediklerini bitirince yaklaştım biraz ona doğru. "Beni süslü laflarla kandıramazsın Diana. Bana istediğini yaptırmak istiyorsan, bir dahakine bilmediğim bir şey söyle." Ardından sırıtarak geri çekildim ve onaylamaz şekilde başımı sallamaya başladım. "Hiç beklemezdim. Profesörlere göz dikecek kadar mı düştün yani? " dedim, bilerek sesli söylemiştim ki bizimkiler de duysun. Tahmin ettiğim gibi Edward hemen atlamış, "Yok artık Dianaaaaa! Sen bu gruba bile fazla kalıyorsun galiba... Utandım şu an. Müdür deme lütfen... Müdür müğ?" diye çok ciddi bir şekilde, hatta biraz da endişeyle Diana'yı soru bombardımanına tutmuştu. Gülerek ayağa kalkacaktım ki yan masadan konuşmamızı duyan bir kızın lafıyla bölündü sohbetimiz. "Yalnız aramızda büyük yaş fantezisi olan biri varsa, o da Samuel'den başkası değil." demişti. Ne ne ne? Gözlerimi sonuna kadar açıp kaşlarımı çatarak şaşkınlıkla kıza baktım bunu duyunca. Açtım ağzımı ama diyecek bir şey bulamayıp geri kapadım. Diana'ya dönüp, "Yok öyle bir şey." dedikten sonra geri kıza dönüp "Sorması ayıp, nerenden çıkarıyorsun böyle bir şeyi?" diyebildim. Götünden sallama demek istiyordum ama fazla kaba olacaktı. Kimmiş ya benim yaşlı takıntım? Ne boş atıyor mu millet yine? "Bırak ya... Bilmiyormuş gibi yapıyor bir de. Herkes gördü sizi Diagon'da!"
Diana'ya döndüm tekrar. "Diagon Yolu'nda senleydim zaten, biliyorsun." diye aceleyle açıklama yaptıktan sonra yine yan masaya döndüm. "Ben bilmiyorum kiminle olduğumu, açık açık söylesene ne gördüğünü." dedim sinirlenmemeye çalışarak. Bu sırada etraftan birkaç göz daha bize dönmüş sohbetimize kulak kesilmişlerdi. Arkadan bir çift el omuzlarımı sıkınca gözlerimi çevirdim arkama doğru: Bruce. "Kanka kimse yargılamıyor seni. Merak etme." Pis pis sırıtıyor etrafa bakınarak bir de. "Yani, ben tercih etmezdim tabi. Yanındaki kıza ayıp bir kere..." Diana'ya bakıyordu. Ayağa kalktım bir hışımla. Yok aga, ben. bu. çocuğu. dövücem. "Sen beni iki saattir niye ağzından düşüremiyorsun ha? Gel akşam Ortak Salonda konuşalım kanka, beni çok özlemişsin gibi gözüküyor. Ben sana neyi bilip neyi bilmediğini anlatıcam merak etme." diye üzerine yürüdüm iyice. Sonra diğer kıza döndüm. "Bana bir takipçi büyüsü atın, gelin anasını satayım. Tuvalette bile izleyin ne yaptığımı da içiniz bi rahat etsin artık." dedim ellerimi savurarak. Bıktım oğlum. Saçmasapan işler hep.
Bıraktım hepsini, profesör masasına doğru yürümeye başladım. Bunların dedikodusundan bir cacık olmaz. Birine kafayı takarsam var ya, adam değilim lan. Bundan sonra böyle. İşimde gücümdeyim. Tak diye yeni profesörün yanına damladım. "Hocam, ilk hoş geldininizi ben getirdim. Samuel Raymon Boleyn." diyerek elimi uzattım sıkışmak için. "Gryffindor Bina Başkanıyım. Arkadaşlarım sizinle tanışmak istediler, ben de önden geldim."
Parfait C. Barthélemy:
[justify]Lan size bir şey diyeyim mi? Ben neredeyse 2 gündür bir şey yemiyorum ha! Evden atıldım gibi bir şey, alacaklılar biliyor evi. Marcel beni teslim etmekle tehdit etti. Kaçak gibi yaşıyoruz anasını satayım. Şimdi geldim Hogwarts’a bedava yemek. Bir yiyorum ki agaa! Önümdekiler bitti yanımdakilerin önündekileri alıyorum. Ellerim yağ oldu. Amerika’dan çok güzel bir hatun gelmiş. Onu da oturttular yanıma. Fransız aksanımla düşürdüm. Kaç senedir İngiltere’de yaşıyorum inadına aksanımı bırakmıyorum. Ne için? İşte böyle hatun düşürmek için. Lucifer Michealson olarak görevimiz bunları size anlatmak sayın alfa dostları. Hatuna bir şeyler söylüyorum nasıl kıkırdıyor. Düştükçe düştü. “Harold ile biz kankayız ya.” diyorum. Harold müdür bu arada. “Çok kral adam. Alacaklılar peşimdelerdi, aldı iş verdi. Ölüyordum ben hatun.” diye anlatıyorum. Doğruya doğru. Bende yalan olmaz. Kadına böyle anlatırken bir yandan da elimle tavuk yiyorum. Vahşi bir hayvanım şuanda. Yatakta da öyle olduğumu bildiği için kıkırdıyor bak.
Profesöre akşam ne yapacağını, isterse şöyle güzel bir şarap açabileceğimizi falan söyleyecektim ki bir anda bebenin teki yanımda belirdi. Hocam diyor ben bina başkanıyım ayağınızı denk alın hoşgeldiniz demeye geldim öğrencileri salmayayım üstünüze diyor. Benim zamanımda en yakın kankitellam Nicky bina başkanıydı canım bıyıklım. Sonra zaten ben okulu bıraktım. Baktım bebeye ilk bir şöyle. Lan biz de mi bu kadar velettik buradayken? Yağlı elimi, metal tabağın yanında elit elit duran bezin içinden geçmek suretiyle yarım yamalak sildim. Bebenin bana uzattığı eli sıkıp, “Ne şekil yapıyorsun?” dedim. “Ben de Gryffindor bina sorumlusuyum havan kime?”
Yanımdaki Amerikan güzeline “Mademoiselle, ben öğrencilerle tanışacağım ya. Harold kankam bana güvendi, emanet etti. Önce onu halledeyim, sonra sizi hallederim. Hadi kaçtım.” diyerek kalktım profesör masasından. Üstüme kendime büyük gelen bir gömlek giymiş, dar siyah pantolonumun içine sokmuştum. Düğmelerini de kapatmamış olduğumdan taktığım 3-5 kolye rahat rahat gözüküyordu. Valeria’dan çaldığım için çiçekli böcekli şeylerdi bunlar. Şuan her parmağımda en az bir tane olan yüzükleri de evden atılmadan önce Marcel’den çalmıştım. Kocaman taşlı yüzükler bunlar. Bi yumruk çaksam adamın yüzünü parçalarım. Ayağa kalkınca Samuel’in kafasına elimi getirdim. Oradan kendime doğru bir doğru çekerek boyunun nereme geldiğini ölçtüm. Neyse ki benden uzun değildi. Rahatladım tabi. Buyur gel der gibi bir kafa hareketiyle kolumu omzuna atıp yürümeye başladım Gryffindor masasına doğru. “Ça va?” diye sordum çocuğa yolda. “Nasıl dayanıyorsun Sammy oğlum burada? Vakit kaybı başka şey değil. Ticarete atılacaksın. Herkes senden okumanı, ailenin işini falan yapmanı bekleyecek. Sen daha yükseğini düşüneceksin. Abi- Yani, profesör tavsiyesi.” Gryffindor masasına geldik. Bir sürü minik lavuk doluşmuş masaya heyecanlı heyecanlı bakıyorlar bana. Zavallılar ya. Gözüme sadece buraya zorla kapatılmış mahkumlar gibi geliyorlar. Açık renk saçlı bir kız benim okul zamanlarımdan bir arkadaşıma aşırı benziyor bu arada. Kankam Dylan’ın manitası. Kanayan hani. Kız tanıdık gibi geldiği için masada yanına kadar yürüdüm. Gözlerimi kısıp baktım buna. Bir süre bakıştık. “Sen bana tişört borçlu olabilir misin bir şekilde?” diye sordum gözlerimi kısarak buna.
Samuel’i iyice kendime çekip öne, masaya doğru eğildim. Çocuğu da kendimle birlikte eğilmek zorunda bıraktım. “Bakın.” dedim. “Je m'appelle Parfait. Yeni bina sorumlusu hede hödö.” Kafamla Harold’u gösterdim. “Müdür, benim kanka. Bir şey yaptığınızda yakalanmayı beklemeyin bana söyleyin. Bir yolunu buluruz her türlü. Yemek bitsin, kulede daha ayrıntılı konuşuruz. Hadi kaçtım x2.” Dikleştim. Samuel’i de omzundan çekiştirdim. Omzundan beline doğru indirdim elimi, o elimle belinden ittirirken, diğer elimle de omzunu geride tuttum. “Dik dur oğlum. Böyle kambur durursan kızlar bakmaz. Konuş bakayım bi.” Çocuk konuşunca kafamı salladım. “İyi iyi, sesin kalın. Hadi ben profesör masasındayım.” dedikten sonra yanından geçerken kıçına da bir şaplak attım. Öğrenciler yatakhanelere dağılmadan Amerika’lı profesörü odama atabilir miyim lan? Zaman kısıtlı ama beni bilirsiniz. Sınırları zorlamayı severim.[/justify]
Samuel Raymond Boleyn:
Ben gittim bu profesör kılıklıya selam vermeye, yağlı kaygan elleriyle tokalaştı benimle. Şimdi buraya gelince milletin gözü de üzerimizdedir diye düşünüyorum, diğer profesörlerin de yanındayken yüzümü buruşturmak istemediğimden sadece adam parmaklarını geri ayırırken bir bakış atmakla yetindim. Elindeki tavuk derisi mi onun? Parmak aralarıma doluşan yağ bezelerini görmezden gelmeye çalışarak yumruk yaptım elimi. Sonrasında beni terslemesiyle duruşum değişti iyice. “Hocam hava atmaya ihtiyacım var gibi mi duruyorum?” dedim. Yanındaki profesöre dönüp bir şeyler söylemeye başlamıştı. Kaç yaşında adam benimle boy ölçüşüyor sanki, aklım almadı. Sözlerini bitirmeden ben de masadan bir peçete kaptım ve elimi sildim iyice bastırarak. Midem bulandı ya. Müdürün şekerlerinden de üst üste çok yedim aç karnına, üzerine bu. Gidip yatmam lazım biraz.
Adam ayağa kalkınca elini kafama uzatır gibi oldu, oğlum iğrendim ya. Yemin ederim profesörmüş, adabıymış bir yere kadar var bende de sabır. Zaten az önce olanlar da beni iyice agresif birine dönüştürdü. Hogwarts’a döndüm diye ve dostlarımı gördüm diye biraz keyifli kalabiliyorum yoksa tüm dünya bana tersmiş gibi geliyor bu akşam. Elini kafama götürdü, ben o parmakları gördüğüm an geri çekilmek istedim tabi. Ayıp olacak diye çaktırmamaya çalışarak omuzlarımı aşağı çektim ve eğilmeye çalıştım, yukarıya doğru agresif bir bakış atmayı da ihmal etmemiştim. Boyumuzu mu ölçtü ne yaptıysa artık bir bok da söylemedi. Neyse Diana bu kılıbık herifi gördükten sonra beğeneceği varsa da vazgeçer. Yüzükleriyle kolyelerinden, bir de uzun sarı saçlarından zaten ne olduğu belli değil. Bir oturuşu bir duruşu yok yani.
Kolunu omzuma atıp beni sanki otoritesi altına almış gibi yürütmeye başladığında huyuna gitmeye karar vermiştim. Bu okula nasıl dayandığımı sorduğunda “Hocam bugün ters bir günümdeyim biliyor musunuz ya, bu okulun popülasyonu bazen cidden azalmalı diyorum.” dedim. Herif samimi biri, orasını anladım ilk cümlesinden. Bana da Sammy dedi. Ben adını bilmiyorum gerçi daha ama hallederiz. Sakınmayacağım laflarımı. Diğer gerzeklerle yakın olacağına benle kursun samimiyeti. Aile işine değindiğinde “Hoop orda durdururum işte hocam, ailesinin gölgesinde yaşayanlardan değilim ben.” dedim göğsümü kabartarak. Slytherin masasını kafamla işaret ederek “Onlar genelde şurada saklanıyorlar.” dedim. Bu sırada Gryffindor masasını baya bir ilerlemiş, meraklı gözlerin hepsini geçip bizim gruba gelmiştik. “Size soyadımla kendimi tanıttıysam bu önemseyin diye değil, resmiyettendi. Yoksa aslında sadece Samu diyebilirsiniz. Sizinle tanışmak isteyen diğer arkadaşlarım da: Clayton, Edward, Diana…” Yandaki Amerikalılara baktım, adlarını hatırlamıyorum. Diana’nın elini öpmeye çalışan sümsükle hiç tanıştırmam zaten. "Arkadaşlar selamlar herkese, yeni bina sorumlumuz…” Bilmiyorum adını o yüzden devam ettirmedim cümlemi. Herkes kendini tanıtmaya çalışıyor, birkaç kişi kalkıp yanımıza geliyor daha iyi duymak için derken bu adam tuttu beni çekti masaya doğru. Yağlı ellerini düşünmemeye çalış diyorum kendime, dediklerine odaklanmaya çalışıyorum. Fransızca konuşuyor arada, dünya dillerinden biri. Boleynler yazın ders aldırırlardı bize. Belki Eadwig hala alyordur, ben onların adasına gitmeyeli uzun zaman oldu. Ama Fransızcayı hatırlıyorum, az çok biliyorum bir şeyler. "Adını söylüyor oğlum ya." dedim boş boş adama bakan bazı gözlere. Sonra o konuşmaya devam ederken ağzımla sessizce telaffuz ettim tekrar "PAR-FE" şeklinde.
Yemekten sonra da yatakhaneye geleceğini söyleyip kısa kesti muhabbeti, beni de yanına aldı geri. Bu herif benim derdimi mi çözecek bana daha çok dert mi olacak anlamadım ya. Yapış yapış elleriyle gömleğimi tuttu omzumdan, diğer elini belime yaklaştırınca gözlerimi açtım şaşkınlıkla. Duruşumu düzeltecekmiş aklınca. ULAN SEN ÇEKTİN BENİ ZORLA, TABİ KAMBUR DURACAĞIM. Dümdüz bir ifadeyle adama bakıyorum, omuzlarımı da iyice açtım arkaya doğru ve dikleştim dediği gibi. Sabır sınaması. Sabırrrr. Uzunum bu arada ondan. Dik durursam net geçiyorum da saçları dağılmış herhalde ondan kafası daha büyük duruyor. Topuklu da giyiyor olabilir zaten, beklerim bu değişikten.
Ama bana güzel bir orta açtı, orada gülümsedim yarım ağız. "Çoğul olarak kızlarda gözüm yok artık aslında. Bir kişi baksa yeterli." Bu sırada gözümü başkasına veya Diana'ya çevirmemiştim ama çevreden bizi dinleyenlerin olduğunu farkındaydım bu cümleyi kurarken. Belki de, ve umarım, Diana da duymuştu bunu. Kendisinden bahsettiğimi anlayacak kadar akıllı bir kız. Profesör sesime kalın dediğinde de kalbimi biraz daha kazanmıştı, benim formülüm basit aslında ya. Öv, sevil. Güldüm ve arkamı döndüm masaya oturmak için. İşte o sırada, kaba etimde hissettiğim bir şiddet, bununla birlikte salonda yükselen bir "ŞLAP" sesi, kısa bir sessizlik sonrası kıkırdamaların kahkahaya dönüşmesi ve benim sabrımın taşması.
Yüzüm kızarmaya başlamıştı bile herhalde, sinirden köpürdüm. ŞEREFSİZ YA. Çocuk meraklısı mıdır nedir, ne lazım o hareket şimdi? Edward gülüyor, Clayton da dudaklarını bastırmış birbirine. Ayıp olmasın diye gülmemeye çalışıyor. Amerikalılar kopmuş ya kendi arasında. Diana'ya bakamadım bile. Karizma yok edici anasını satayım. "Aptal herif ya. Ne boş bir adam fark ettiniz mi? Elini kolunu nereye koyacağını bile bilmiyor." dedim sinirle. "Ne sanıyorsa kendini. Belli zaten erkeklere ilgileniyor herhalde. Tanıştığımızdan beri boyumu ölçmeler, omzumu sıkmalar, kaslarımı ellemeler, sesimi ölçmesi ve şimdi de bu hareket... Yani konuşmak istemiyorum bu konuda. Profesör Harold ne akla hizmet bu adamı Profesör yapma gafletinde bulunduysa... Bu kararı verirken kafası çok iyi olmalı." Sustum tepki verecekler mi diye merak ederek. Sonra dayanamadım devam ettim üzerine. "Öyleyse bize de ikram etsinler ne içiyorlarsa da, beraber keyiflenelim ya. Herifteki rahatlığa bak! Sanki babasının ahırında. Yemek yiyişini de görmediniz siz, kıtlıktan çıkmış anasını satayım. Diana senden beter." Lan. O iyi bir laf olmadı. "Beğendin mi al getirdim sana istediğini. İlgilenmiyormuş kızlarla, şansına küs." dedim ve güldüm en son. Çok iyi toparladın Samu, gerçekten tebrik ederim. Bütün ayarlarım kaçtı yemin ederim.
Diana Destinee:
[justify]
Önündeki keten peçeteyi avucu içinde sıkıştırıp tabağının kenarına iliştirmeye çalışırken iğrenen bir suratla Edward'ın testesterondan muzdarip sohbetinden sıyrılmaya çalışıyor, biraz da kendisini kanıtlama çabasına girmeyi engelleyemiyordu. "Abartma." dedi bakışlarını devirerek. Elbette olgun erkeklerde, hele de profesörlerinde gözü yoktu. Hatta öyle ki genel itibariyle erkeklerde gözü yoktu Diana'nın. Geride kalmamak ve dünyevi kabullenilmişliğin ataerkilliğine meydan okumak için yanındaki erkek çocukları ne yaptıysa onu yapmaya çalışmıştı pek çok kez. Yere düştüğünde dizleri parçalansa dahi sesini çıkarmamak için gayret etmişti. Gayret etmişti etmesine de, Hogwarts'ta geçireceği son iki senesinde düz bir duvara bodozlama olarak çarpabileceği aklının ucundan geçmemişti; karşı cinsi genel itibariyle bir dost olarak bellemişti fakat tek bir kişi ona yepyeni bir şey öğretmeye başlayalı henüz çok tazeydi. O kadar tazeydi ki, Diana bile buna henüz bir anlam yüklemekten acizdi.
Yanındaki simalar Diagon Yolu'nda Samuel'in süpürgesinde sürüklediği kadın hakkında bir şeyler söylediklerinde elini dudaklarına bastırarak kıkırdamasını durdurmaya çalıştı. Bunu kolaylıkla sağlamıştı çünkü genç oğlan Diana'ya bakıp imalı cümlelerini kurarken Diana yalnızca kaşlarını çatıp "Ne?" demekle yetinmişti. Dışarıdan nasıl bir ilişki içerisinde oldukları görünüyordu ki? Yoksa Diana'nın içini kemiren şeyler üçüncü gözler tarafından kolaylıkla anlaşılıyor muydu? Yanakları kızardı. Elini saçına götürmeye çalışırken bir yandan da öfkeyle parlayan Samuel'in koluna uzanmakla meşguldü. Çocuğa öfkesi, pek ala son zamanlarda da yaşadığı romantik ilişki karışıklıkları düşünüldüğünde haklı bir çıkıştı. Koluna erişemeden yanlarından giderken arkasından sadece "Sorun yok Samu." diyebilmişti. Sesi sanki boşlukta kaybolmuş gibiydi. Yüksek bir tınıda başlayıp bir fısıltı ile sona ermişti. Çocuğun duyduğundan şüpheliydi. Arkasından bir süre baktıktan sonra yanındaki oğlana dönüp "Kapayın çenenizi Mullarkey!" diye serzenişte bulundu. "İlk gün can sıkmanın ve böyle saçma sapan şakaların lüzumu yok."
Önüne döndüğünde küçük bir dilim elmayı yemek için ortadaki geniş tabağa uzandı. Esasında doymuştu ancak dilimi dişlerinin arasına götürüp ufak lokmayı ağzında çevirirken bunu yalnızca vakit geçirmek için yaptığı bir eylem olarak görüyordu. Bakışlarını profesör masasına çevirip olacakları izlemeye koyulduğunda ayağını oturduğu ahşap sedirin üzerine doğru katlamış, omuzlarındaki dikliği gevşeterek gözlerini kısmıştı. İnceliyordu. Dudaklarını okumaya çalışacaktı. Meraklıydı. Merakının altında bu denli rahat bir tutumun tüm profesör kadrosuna daha zıt bir biçimde nasıl oluyor da duruşunu çekincesizce koruyor olmasına dair cevap yatıyordu. İzliyordu izlemesine fakat hiçbir şey anlamıyordu. Adam, ellerini sildi. Samuel ile sohbet etmeye başlamışlardı. Omuz silkip önüne dönerken çaprazındaki çocuğun bakışıyla karşılaşınca sabrının dolduğunu hissetti. Kaşlarını çattı. "Afedersiniz de..." dedi kaşlarını çatarak. "Bir sorun mu var? Ya da yüzümde falan herhangi bir şey?" diyerek kollarını masada birleştirdi. Yanıt bekliyordu sabırsızca, sabrı taşmıştı. Genç çocuk aynı gevşek tutumuyla dudaklarını yukarıya doğru kıvırırken ufak bır 'cık' sesi çıkarmıştı yalnızca. Diana'yı taklit edip aynı şekilde kollarını masada kavuşturarak durunca cadı duruşundan vazgeçip geriledi. Sıkılganlığını ifade eden yüksek bir nefesi dışarıya üflerken masaya yaklaşmakta olan ve bir hayli samimi görünen ikiliyi göstermek üzere karşısındaki oğlanları dürtükledi. "Şunlara bakın." dedi dudaklarını birbirine bastırarak. "Buraya geliyorlar."
Samuel ve profesör yanlarına ulaştığında profesör de yüzüne uzunca bir süre bakınca gerçekten de cildinde herhangi bir leke olduğu düşüncesi ile elini suratına götürüp yokladı. Yoksa ağzında yemek lekesi mi kalmıştı? Veyahut tren yolculuğunda henüz keşfine varamadığı bir cilt lekesi mi çıkmıştı? Yarım ağızla "Yok..." derken bir taraftan düşünce komasına girmişti. Harika olmak niyetinde olmasa da kötü görünmek istemezdi. "Sizinle daha önce bir yerde karşılaştığımızı zannetmiyorum." diyerek elini yüzünden çekti. Çok bilmiş bir tavırla çenesini yukarıya kaldırdığında "Benzetmiş olmalısınız." demeyi ihmal etmemişti. Adam omuz silkip Diana'yı duymamış gibi devam ettiğinde Fransızca olarak adını söylemişti. Bundan sonrasında Fransızca konuşmaya devam etse katiyen anlamazdı ama en azından bir ismin nasıl söylenebileceğini biliyordu. Burada pek çok Fransız öğrenci vardı. Konuşma üslubu da düşünüldüğünde yabancı sayılmazdı.
Diana tüm bu konuşmanın hegemonyasından sıyrılmak için önündeki bardağı dudaklarına götüreceği sırada işittkleri ile suyu soluk borusuna kaçırması yalnızca birkaç saniye almıştı. Birisinin bakmasını söylemişti Samuel. Tüm kızlardan uzak, tek bir kişinin. Bu söylem hiçbir şekilde Diana'ya yönelik olmamıştı belki de genç kızın gözünde fakat cümlelerin arasındaki boşluklar, dolu bir ses gibi cadıyı heyecanlandırmaya yetmişti. Cümledeki anlamı kendisine yormak istermiş gibi dudaklarını birbirine bastırarak gözlerini tıpkı bir faltaşı gibi açması çok hızlı gerçekleşmişti. Hiçbir şey söylemedi. Öksürüğünü dindirmek için birkaç yudum suyu daha dilinin üzerine bırakırken göz ucuyla genç büyücüye baktı. Kendisine bakmıyordu. Bir anlığına hayal kırıklığının içerisine atılmış gibi hissetti. Kendisine bakmasını ve bu dileği kendisine yormayı isterdi. Bunları düşündüğü noktada kurduğu arkadaşlığa ihanet edip etmeme fikrine kapılarak utandı. Utandı fakat hissettiği yoğunluğu geçiştirmeye dair benimsediği tutumu Profesör Barthélemy'nin, Samuel'in kalçasına attığı minimalize tokatla koruyabilmişti. Küçük bir şaşkınlık belirtisi dudaklarından çıktığında elini ağzına götürdü, dudağını ısırıp Samuel'in içerisinde kaldığı bu küçük düşürücü duruma ne denli öfkelenebileceğini tahmin ederken gülmesini engellemek için kendisini zor tutuyordu.
Profesör yanlarından nihayet ayrıldığında büyücü çocuğun dinmek bilmeyen cümleleri noktasız bir şekilde ilerliyor, bir solukluk araya dahi izin vermeden süregeliyordu. "Ama..." ile söze başladığı her virgülde sesi gittikçe alçalıyordu. Bir kez daha akrep kendisine döndüğünde elindeki bardağın içindeki suyu Samuel'e atmayı denedi. "Ne zamandan beri yediğim şeylerin miktarına bakıyorsun?" diye kaşlarını çatarken bunun kendisi için bir uyarı niteliğinde olabileceği paranoyasına kapıldı. Kilo mu almıştı? Çok mu şişman görünüyordu? Belki de bu yüzden pek çok kimse suratına dik dik bakıyordu. Zihninin köşesine, eteğinin altındaki korseyi bir dahakine daha fazla sıkma fikrini not alırken homurdanmıştı. "Üstelik... Benimle ilgilenmesini isteyen kim?" diye çıkışırken saçlarını düzeltmişti. "Yaşımdan büyüklere, hele de profesörlere karşı ilgi duymuyorum Samuel. Merakını gidereyim." demişti önündeki keten bez ile oynarken. Nasıl bu fikre kapılmış olabileceğine hayret ediyordu. Bezi ve tabağı kendisinden uzaklaştırmak üzere parmaklarıyla ileriye ittiğinde "Bina başkanısın. Eninde sonunda tanışacaksın." diyerek omuz silkmişti. Aklı halen kilo almış olabileceği fikrinde bir tilki gibi dönüp dolaşsa da dönemin son çıkan agraflı korseleri Diana'nın işini hayli hayli görecekti.
Akşam yemeği bir süre daha devam edip seçmen şapka seramonisi tamamlandığında yeni binalara ait öğrenciler nihayet yerlerini almışlar, midelerine yaşattıkları ziyafet sonrasında yataklarına geçmek üzere ortak salonlarına hareket etmişlerdi. Diana en önden ilerleyerek yenilere rehber olmak üzere giden Samuel'e, bu yol göstericilik öncesinde yetişerek küçük bir özür borcu içerisine hapsolmuş gibi hissetmişti. "Kusura bakma." derken çocuktan bir adım mesafede duruyor, başını yana doğru yatırıyordu. "Yeni profesörün tutumundan bahsediyorum. Biraz da ben zorladım seni gitmen için." diyerek kaşlarını kaldırmıştı. Küçük sınıflar birer pire gibi aceleyle bir araya gelmeye çalışırlarken "Son bir şey daha." diye eklemeye çalıştı gürültünün arasından. "Profesöre falan ilgim yok. Yanlış anlamanı... Yanlış anlaşılmasını istemem." dedi. Bir adım geriledi. Aralarına küçüklerin girmesine izin vererek diğer bina arkadaşlarının yanına karışırken elini havaya kaldırıp tatlı bir gülümseme takınmaya çalıştı. "Yarın sabah görüşürüz Samuel." diye seslendi sakince. İsmini bilerek uzun uzun söylemişti. Bilerek, farkında olmadan.
[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git