İngiltere Büyücedünyası > Büyük Salon
1866-1867 Yılı Hogwarts Açılış Seremonisi - Gryffindor-Wampus Masası
Locomotor:
Yeni eğitim öğretim yılının açılış merasiminde Gryffindor ve misafir okulun Wampus öğrencileri için ayırılmış masadır.
(Elbette diğer binalardan öğrenciler de yeri geldiğinde uğrayabilirler)
Samuel Raymond Boleyn:
Gürültülü bir yolculuğun, bazen tadı kaçan şakaların, yeni dedikoduların ve alt dönemlerle şakalaşmaların sakız gibi uzadığı bir tren seferi sonunda son yılımın ilk adımlarını atmıştım Hogwarts koridorlarında. Koca bir yazı başarıyla geride bırakmış olmanın getirdiği bir böbürlenme yaşamıyorum desem de yalan olur. Bakanlıkta seherbazlık üzerine yaptığım stajı ve Seth Carter'la mektuplaştığımı duymuşlardı, e sorunca da anlattım nasıl geliştiğini. Cornelia ile üzerinde çalıştığımız davalar ve özellikle son yaşanan olaylar hakkında çok soru sormuşlardı. Açıkçası hiçbir fikrim yoktu çünkü benim stajım bittikten sonra operasyonun haberleri yayılmıştı. O konuyu ben de merak ediyorum ama sorsam pek bir şey anlatacaklarını sanmıyorum. Öncesindeki Baş Seherbaz değişiklikleri döneminde Bakalıktaydım ve yaşanan protesto gününü anlatıyordum. "Ya, abartıldığı kadar da bir şey yoktu dostum." dedim omuz silkerek. "Hani diyorlar ya çatı alev almış, seherbazlarla çatışma yaşanmış... Tutuklama bile olmadı." dedim ve güldüm. "Yalnız çok kalabalıklarmış kanka. Düşünsene yani o broşlar kaç kişiye dağıtıldı. Hem düpedüz başkaldırı değil mi bu? Tehdit niteliğinde sayılır. Ben Seth Carter olsaydım var ya, bir kişiyi dahi çıkarmazdım oradan. Kolay mı ya Bakanlık'a sallamak?" Hee aynen olursun diyeceğim zor tutuyorum kendimi. Herkesin de fikri var. Bu mal Bruce'dan bir bok olmaz.
"Kanka," dedim onun hitabına karşılık. "1, Bakanlık'a karşı değildi zaten yaptıkları. Yargı ve Yürütme ayrı bildiğiniz üzere. Broşları Büyüceşura dağıttırıyor. 2, sence Seth bunu bir yerine takmış mıdır?" dedim ve güldüm. "Sihir Bakanının böyle küçük işlere kafa yormasına gerek yok."
"Doğru kanka amcanın görevi o. Gerçi böyle küçük işlerle bile ilgilenemiyormuş herhalde, görevden alındığına göre." dedi çocuk laf sokarcasına. Apollo geçen ay bu olaydan sonra Baş Seherbazlık görevinden düşürülmüştü. "Harbi böyle olunca, senin Bakanlık hayali de yandı değil mi? Ee arada amcan olmayınca sana yer vermezler artık orada." dedi iyice damarıma basarcasına. Yanımızdakiler de yürürken sus pus olmuş bizi dinliyorlar. Beni bozmaya çalışıyor çocuk aklınca. Yer miyim lan ben bunları? Sana mı kaçıracağım keyfimi? Omzunu sıvazladım, boyum da uzun ya daha da baskılıyorum. "Sen hiç yorma kafanı bunlara." Şimdi gidip kendi imkanlarımla staj ayarladığımı kıçı kırık Bruce'a kanıtlamaya çalışacak değilim.
Büyük Salon'a girdiğimizde artık erkek tayfasından sıkılmış, gözlerimle Diana'yı arıyordum. Biz önden gittiğimiz için salona ilk girenlerdendik. Ben bıraktım bunları, kapının yanına çekilip gelenleri beklemeye başladım. Gözlerim kızıl tonlu gür saçları arıyor ama bir türlü istediğime ulaşamıyorum. Gelip geçenler bana selam verdikçe gülümsüyor, tokalaşıyor, bazılarıyla da sarılıyorum. Alt dönemleri görünce de enselerine bir şaplak geçiriyor, "Boyun mu uzadı lan senin?" diye dalga geçiyorum oyalanırken. Sonunda Diana'yı görünce çocukları geçiştirerek yolladım yanımdan. Beni görmeden geliyordu, yanındaki kızla sohbete dalmıştı. Ben de ona daldım gözlerimiz birleşene kadar. En son Diagon Yolunda beraberdik. Garipti. Çok yakındık. Sonra çok uzak kaldık. Trende yanına gidemedim. Yani gittim, biraz oturdum yanında ama çok kısa. Çok otursam ne konuşacağız onu da bilmiyorum. Garip hissediyorum işte. Konuşmak istiyorum ama sanki yanına gelince bahsettiğim hiçbir şey asıl söylemek istediklerim değil. Hani yanımda, dinliyor beni ama duymuyor. Anlatabiliyor muyum? Böylesi daha iyi bir yandan. Daha fazla karmaşa istemiyor aklım.
Kapıya ulaştığında yanına geçerek onunla beraber masaya doğru yürümeye başladım. "Kızım ağaç oldum hadi ya, yaylana yaylana geliyorsun." dedim bir anda öküz gibi. Süper giriş yani baya iyi. Bozuntuya vermemeye çalışarak devam ettim. "Gelemedim trende yanına, kusura bakma..." Niye kusura baksın ki oğlum? Öyle bir sözümüz yoktu zaten. "Bizimkiler işte tuttular... Sonra midesi bulanmış yenilerden birinin. İki senedir şu bebelerin kusmuğunu çekiyorum, inanılmazlar ya. Ama bina başkanıyla arkadaş olmayı seçen sendin..." Ne alakaysa bu da. Boş boş şeyler söylüyorum. Ne desin kız şimdi buna? Dik dik yüzüne bakıyorum bir de sanki ne düşündüğünü anlayabilecekmişim gibi.
Neyse masanın boş kısmına geldik, arkadaşı oturdu karşımıza. Clayton da bana bakıyor ilerden naptığımı sorgulayarak. Kafamla yanıma gelmelerini işaret etmeye çalıştım ve Diana otururken ben de yanlarına çöktüm. "Bana bu yemeği bahşedersiniz diye düşünüyorum." Ne boş bir laf oldu. Testosteron kokusundan bıktım diyemiyorum da işte. Sonra Edward'la Clay de geldi yanımıza selam verip oturdular. Kalabalık grubumuzdan ayrı oturmak alışık olduğum bir şey değil ama gürültülerinden ve seviyesiz şakalarından bıkmıştım yol boyu. Oturduğumuz taraf da fazla sessizdi yalnız. Baktım solumdakilere, hiçbirini tanımıyorum anasını satayım. Diana'ya döndüm ve kafamı salladım "ne oluyor" dercesine. "Ne ayak bunlar?" dedim dalga geçerek ve geri döndüm soluma. Sarışın bir çocuk, Eadwig'e de benziyor hafiften. Ayar oldum. "Kanka pardon da, alt dönem misin? Hiç görmedim sizi daha önce. Yanlış tarafa oturmuş olmayın." dedim kaşlarım kalkık şekilde. Belki başka binanın öğrencileridir, tüm okulu da tanıyacak değilim diyorum ama farklı bir durum var. Çocuk dedi ki Amerika'dan gelmiş bunlar. "Niye?" dedim ben de lönk diye. Sonra sırf suratsız kuzenime benziyor diye kabalık etmeye gerek olmadığı için elimi uzattım çocuğa tanışmak adına. "Samuel bu arada ben. Kusura bakma şaşırdık da. Kimse söylemedi bu... olayı." dedim olayın ne olduğunu da bilmediğimden. Koskoca okula yeni öğrenci gelmiş, sormasak haberimiz yok.
Diana Destinee:
[justify]
"Baba artık mezun olacağım, farkındasın değil mi? Yani benim için bu denli endişelenmene gerek yok. Başımın çaresine bakabilecek yaştayım ya hani." derken göz deviriyordu Diana. Hala Hogwarts'taki ilk yılı gibi inatla tren istasyonuna bırakıldığına inanamıyordu. Bir şeyleri kendi başına halletmek istiyordu zira yıllardır tepesine sinsi bir baykuş gibi tüneyen ailesi onu kendi ayaklarının üzerine özgüvenle durabilecek doğrultuda yetiştirmeye çalışmıyor muydu? Peki ya niçin yapmak istediklerinin tam zıttını gerçekleştirerek çelişkiye düşüyor; dolaylı yoldan genç cadının da özgüveninin sekteye uğramasına sebep olacak hamlelerde bulunuyorlardı?
Son yıl için büyük bir sabırsızlıkla hazırlanacağını düşünmüştü tüm yaz boyunca Diana. Öyle olmadı. Bilinmezliğin, okul bittikten sonra ne yöne savrulacağının endişesi vücudunu başlı başına örterken yine de bu endişeyi bir halının altına süpürdüğüne dair güvence de sunmaya çalışıyordu kendisine. Üstüne üstlük alışkanlıklarının dışına çıkmaktan da korkuyor, bilhassa ailesinden çok gördüğü insanlarla arasındaki etkileşimin giderek azalacağı dehşetine kendisini kaptırıyordu. Ara ara zihnini kurcalayan problemlerden bir kaçış yolu olarak ok atmaya ya da at binmeye gidiyordu ancak bunu okulda yapamazdı. Önceki yıllarında pek bir haylaz, gücü kabalıkta aramaya çalışıp sonrasında kendisini vicdanen dürtükleyecek hareketlerde de bulunmuştu Hogwarts sınırları içerisinde. Yaşamından silmek istediği ergenlik yaşları şimdi erginliğe eriştiği için pek bir memnundu. Bundan dolayı son yılını keyfini çıkaracak bir biçimde geçirmek istiyordu. Arkadaşlarıyla -gerçek arkadaşlarıyla- bulunduğu anın keyfini çıkararak, bir daha içerisinde var olduğu anın geri gelmeyeceğini düşünerek, ayarı kaçmayan haylazlıklar ve bilgelikler ile dolu bir yıl... Aklının bir köşesini kurcalayan sorumluluklardan kaçmak belki korkakça gelebilirdi fakat gündemde olan sarsıcı politik problemler cesaretinin fitili ateşlerken bir yandan da bilinmezliğin oluşturduğu anksiyete ayaklarındaki kuvveti kesmeye yetiyordu. Bu noktada sığınacağı şey ne olacaktı? Yine ansızın yatağında uyanıp gizlice dışarıya mı kaçmaya çalışacaktı? Belki de ortak salonun ortasına bir dart tahtası koyulmalıydı.
Babasına veda ettikten sonra trene bindi. Yeterince geç kalmıştı. Yakın arkadaşlarının hiçbirisini trenin dışında görememişti, muhtemelen hepsi eşyalarını arka vagonlara verdikten sonra kompartımanlara yerleşmişlerdi. İşin sıkıcı yanı, tanıdığı bir sima bulmak umuduyla tüm koltukları gezmek olacaktı. İçeriye adım attı, bir kompartıman geçti. Kimseyi göremedi. İki, üç, dört derken nihayet oturdu boş bulduğu bir tanesine. Oturması ile aşina olduğu o yüzle karşılaşması bir oldu: Samuel. Kapıyı nazikçe açıp yanına gelirken samimiyetini biraz geride tutmaya çalışarak "Selam." demekle yetindi Diana. Diagon yolundaki yarıştan sonra hiç görüşmemişler, mektuplaşmamışlardı. Kendisini, korkularını en çıplak halde Samuel'e sunmadığı için biraz kırılmış hissediyordu. Şimdiye dek, yakın çevresinde olan bir kimse de dahil olmak üzere neyden, niçin korktuğunu anlatmamıştı. Zihninin perdesini aralamamış, bunların gün yüzüne çıkmasının uğursuzluk getireceğine inanmıştı. Dillendirmemek, nedenleri birer virgülle sıralamamak için bir nevi köşe bucak kaçıyordu Samuel'dan. Onunla muhakkak yalnız kalacaktı, söylenmeyenler muhakkak cümlelere dökülecekti biliyordu fakat tüm bunlar şimdilik biraz bekleyebilirdi. Belki unutulurdu ve şu anda da hissettiği açıklama gereksinimi karanlık bir boşlukta silinip kaybolurdu. Tüm bunları ölçüp biçerken büyücü çocuğun yanına oturmayı denedi, Diagon yolunda olanlardan hiç bahsetmedi. Merlin'in sakalı bin yaşamalı ki, Samuel da bu konuyu hiç açma hamlesinde bulunmamıştı. Aralarına kısa aralıklarla yerleşen sessizlik nihayet trenin dolu sesiyle bölündüğünde kapı da şiddetli bir gürültüyle açıldı. Clayton ve Edward, arkadaşlarını kendilerine eşlik etmeleri konusunda ikna etme çabalarına girmişken Diana saçını kulağının arkasına sıkıştırarak baktı. Ortamın nabzını ölçüyordu biraz da. Üç erkeğin pek ala ailelerinden ayrı kalmanın özgürlükleriyle bütünleştirecekleri bel altı konuşmalara maruz kalmak istemiyor, pis bir bataklığın ortasına düşmüş hissiyatına kapılmak istemiyordu. "Beyler!" diye gülümsedi mahcup bir ifadeyle, selam verdi her ikisine de. Samuel yanından kalkarken bilhassa diğer iki erkekten onu ayırarak "Görüşürüz Samu." dedi sakince. Kapı kapanana dek ardından baktı.
Chandler ve Judith'in olduğu kompartımanda tüm yolculuğunu geçirirken ara ara uyuklamış, ara ara da ikizler arasında geçen sözlü didişmelere göğüs gererek ortamı yumuşatmaya çalışmıştı. Judith'i çok seviyordu, zira cadı hem oda arkadaşı hem de en yakın dostlarından birisiydi. Fakat Chandler, Judith'e kıyasla Diana'nın uslanmaz yanını daha çok açığa çıkarıyordu. Daha deli doluydu bir kere. Judith'in dik duruşu ve sorumluluk bilincine inat her ikisi birer parlayan yıldızlar takımı olarak sırt sırta bir fotoğraf kalesinde yer alabilirlerdi. Hogwarts'a vardıklarında dahi Chandler enerjisini kaybetmemişken ikizinin dinmek bilmeyen konuşmalarına yorulmuştu Judith. Öyle ki son dakika zavallı çocuğu kompartımandan bile kovmuştu. Diana ise tüm bu esnada sessizliğini korumuş, cadının hiddetinin dinmesini beklerken dilsiz bir kuşa dönüşmüştü. Büyük Salon'a girerken "Sence de çok üzerine gitmiyor musun?" diyerek kaşlarını yukarıya kaldırmıştı. Dikkati Judith'in üzerindeydi. Bazen her ikisi arasındaki farklılığın onları tek bir rahme götürdüğünü hatırlatmaya çalışıyordu. "Yani Chandler işte, biliyorsun. Her zaman böyleydi. Her zaman kendisine yersiz anlarda yükselir o. Ne var bağırarak şarkı söylemeye çalıştıysa?" derken cümlesi yarıda kesildi. Gözü Samuel'e takılmıştı. Sahi, o kadar hararetli ve pür dikkat kesilmişti ki Judith ile konuşmaya, karın açlığını dahi unutmuştu. Büyük Salon'da bir ziyafet çekmeyi dört gözle beklediği ana varmış olmasına rağmen masalara göz gezdirmek aklının ucundan geçmemişti. "Ayrıca üçüncü sınıf o çocuğun yazın deneyimlediğin ilişkiler ile ilgilendiğini zannetmiyorum Judie. Chandler'ı uyaracağım." diyerek konuyu kapatmaya çalıştı. İşte, Samuel yanına geliyordu. Bekletildiği hakkında bir şeyler söylediğinde Diana "Ne zaman bir hanım efendiyi beklemekten şikayet eder oldunuz Bay Boleyn?" diye gülümsedi. Muzur bir ifade vardı suratında. Arkadaşına karşı duyduğu çekimi bu defa trendeki gibi engelleyememiş, kollarını çocuğun boynunun etrafına sarıvermişti. Son zamanlarda çok mu sık yaşanıyordu bu temas yoksa Diana için ayırt edici bir düzeye mi ulaşıyordu? Belki de ayırt edici bir boyuta ulaşmasındaki tek fark şu an kalbinin atışının daha gürültülü oluşuydu. Korkusundan mıydı, yaşadığı sığınmacılığı açıklama endişesinden miydi, henüz bunun farkına varamıyordu.
"Bina başkanı olarak birilerinin kusmuğunu temizleme görevini de tercih eden sensin Samu." derken göz kırpıp ilerlemeye koyuldu. Judith ağaçtan düşen bir meyve gibi aralarından sıyrıldığında "Ayrıca..." diye devam etti. "Bina başkanlarının kusmuk temizleme görevi varsa, başın dertte! Bundan sonra birayı her fazla kaçırışımda tepene bineceğime emin olabilirsin." diyerek gülmeye başladı. Bu oğlana takılmayı seviyordu. Bir kere bir masaya oturduğunda gözü kapalı ardı ardına biraları dikebilirdi kafasına. Yanında kendisini kaybetmekten, uyuklamaktan gram çekince duymuyordu. Eğlenebiliyordu da hem, daha ne isteyebilirdi ki?
Gryffindor masasının ucuna geldiğinde gözüne kestirdiği bir alana oturmak üzere harekete geçti. Masadaki yemekler gözüne inanılmaz leziz görünüyor, hangisini yemesi gerektiği konusunda genç cadının kafa karışıklığının ortasına atılmasına neden oluyordu. Kocaman ve soslu bir hindi masanın ortasında mütevazilikten uzak bir biçimde sergilenirken, çeşitli salatalar ve ekmekler de boylu boyunca yerini almıştı. Dudaklarını yalarken "Tabii." dedi Samuel'ın teklifini bir bey efendiyi takdir edercesine kabul ederek. "Hiç sormayacaksınız sanmıştım Bay Boleyn." diyerek yerine oturmaya çalıştı. Kalçasını ahşapla birleştirmesi ile Edward ve Clayton'ın da yanlarında soluk alması bir olmuştu. Alıştığı bu düzene tekrar kavuşmanın rahatlığıyla kollarını masaya koyarak yanında oturan üçlünün tek tek suratına baktı. Hepsi heyecanlıydı, Clayton ve Edward kendi aralarında el şakası yapıyorlardı. Diana'nın ise dikkati Samuel'e kaymıştı zira genç büyücünün tavrı yanlarındaki kalabalık gruba yöneldiğinde o yöne çekilmesi imkansızdı. Biraz da kibarlıktan uzak bir selamlamayla yan tarafta kalan yabancılara keskinleştirdiği sesi araya buz gibi bir mesafe koymuştu.
Söylediklerine göre, Amerika'daki büyücülük okulundan gelmişti çocuklar. Kızlar ve erkekler anlamsız bir gruplaşma halinde bölünmüşlerdi masalara. Asyalılar Asyalılarla birlikteydi, siyahi olanlar bir aradaydı ve birbirine benzeyen tavırlara sahip olanlar da birbirleri ile kaynaşmışlardı. Samuel sarışın bir çocuğa biraz da yadırgayıcı yaklaşırken araya girmeye çalışıyor ancak ağzını açmaya kalkışında tek bir harf dahi ağzından çıkmadan havada asılı kalıyordu. En nihayetinde aralarında gerçekleşen "tanışma" bu buz küplerini biraz eritmiş olacaktı ki Diana da yanındaki çocuğa elini uzattı. "Hogwarts'a hoş geldiniz. Diana Destinee ben de. Umarım keyifli bir yıl geçirirsiniz." diyerek tebessüm etmeye çalıştı. Birkaç tanesi ile daha tokalaştı. En son, kumral ve bakıldığında pek de gevşek sayılabilecek bir çocukla tanışmasını bitirdiğinde elini çekti, elini çekerken garip bir durumla karşılaştı. O kendisini geriye çekmek için hamle yapışında çocuğun parmakları avuç içini tekrar yakaladı. Nazikçe elini dudağına götürmeye yeltenirken panikleyip kendisini geri çekmeye çalıştı ve aceleyle "Teşekkür ederim." diyerek ve önüne döndü. Kalçasıyla Samuel'e doğru yaklaşırken çocukla arasına uzak bir mesafe koymaya çalıştı. Bu temas kendisini başlı başına huzursuz etmişti. Elini bacağının üzerine koyarak daha donuk bir ifadeyle "Samu, sana hiçbir şekilde haber verilmediğine emin misin?" diyerek kaşlarını çattı, çocuğun kulağına doğru eğilmeye çalıştı. "Yani, çok garip bu durum. Daha geçen ay MACUSA ile sorunlar yaşanmamış mıydı?" diye fısıldarken etrafa bakındı. "Bir tür denge ya da yumuşama politikası mı dersin?" Çaprazında kalan çocuğun gözü ters bir istikamet ile üzerine doğru yoğunlaşıyordu, hala. Sırtını döndü. Yanlış bir şey mi yapmıştı yoksa tırnaklarını geçirerek karşısında durması gereken birisini daha mı listesine ekliyordu? Göz devirdi. Gerginlik çıkartmak istemiyordu. Bilhassa bunu masasında duran üç erkeğin yanında, aralarından birisi kendisini "manyak" olarak nitelendirilirken yapmak istemiyordu. Üstelik bugün son sınıfın ilk günüydü. İki yıl önceki gibi kargaşa çıkaramazdı. Büyümüştü ve mezun olacaktı artık. Göz hizasından çıkaracağı umuduyla saçlarını arkada birleştirip sol omuzuna doğru uzattı. Boğazını temizleyerek hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya çalıştı. "Son kez bir Hogwarts açılış merasimine katıldığımıza inanamıyorum." diye iç çekti. "Onu bunu bırakın da, Bayan Bates'in görevinden istifa ettiğini, ya da ettirildiği mi demeliyim, biliyorsunuz değil mi? Yerine sihir bakanlığında danışmanlık yapan birisi geldiğini söylüyorlardı." Elini önündeki bardağına götürdü, koca bir yudum su aldı. Etrafında gezinen konuşmaları dinlerken ardındaki çocuğun bakışından rahatsız olarak yükselen öfkesini ve sorgulama isteğini dindirmek üzere Samuel'e yer değiştirmeyi teklif etti. Kendisini biraz daha rahat hissedecekti, ilk günden gerilmesine gerek kalmayacaktı ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilecek bu gergin ipi tam ortadan kesmiş olacaktı.
[/justify]
rp out: ilk olarak bu rp editlenebilir lakin ikinci mesele, şu masanın çaprazında yer alan oğlan. kendisi bir npc olarak ilerleyen vakitlerde sahalarda görünebilir. dljasıod ama henüz çok havada olduğu için npc listesinde adı almamalı sanırım. bundan ötürü yazarken aklımda yalnızca aşağıdaki abimiz, özellikle de kasıntı olarak görünebilecek tüm halleri aklıma geldiğinden dolayı spoiler halinde resmini eklemek istedim şu an için. teşekkürler.
[spoiler][/spoiler]
Samuel Raymond Boleyn:
out: İtalik yazı demek Samuel'in fark etmeden telepatisini kullandığı demek oluyor. Düşüncelerini karşısındakine duyurabiliyor o anlarda.
Başladık tokalaşma merasimine. Hayır yani benim tek amacım şu yanımdakine kabalık olmasın diye nezaketendi, üzerine Diana atladı safaloz gibi. Çakallar da durur mu, kızla el sıkışma ayağına dokunacaklar diye tek tek sıraya girdiler. Amerika'da yok mu lan kız? Yokluktan mı çıktınız lan siz? Diana milletle tokalaşmaya devam ettikçe ben de arkasından hemen yakalıyor, sıkıca sallıyorum ellerini ki arkası boş sanmasınlar. Gülümsüyorum da bir yandan ama ne kadar samimi olduğumu düşünecekleri ayrı konu. "Hoş geldiniz... Samuel. Samu da diyebilirsiniz... Bina Başkanıyım... Bir şeye ihtiyacın olursa..." Her birine laf yetiştiriyorum böyle. En son bir gevşek tuttu Diana'nın elini, bırakmadı. O kuruluğu beş metre öteden belli dudaklarını büzüp elini öpmeye yeltenmesi var ya... Gözüm seğirmeye başladı. Yamuk burnuna bir tane geçireceğim kaydırağa dönecek sonunda bak triplere bak ya. Burnumdan soluyorum o an, karşımdaki çocuğun elini de fazla sıkmış bırakmamışım dalınca. Diana kendini geri çekip oturunca bir nefes verdim ve çöktüm ben de. O harekete izin vermedin ya, işte orada bir bağlandık seninle Diana. "Teşekkür edilecek ne var bunda?" diye de mırıldandım sinirle. Clay başını eğmiş göz kapaklarını sakince indirerek benim de sakin olmamı söylüyordu. Sakinim zaten, sinirli olsam böyle mi dururum?
Diana oturduğumuz yerde bana daha da yaklaştığında bacaklarımız birbirine değmeye başlamıştı. Bunu bilerek mi yapıyor yoksa rahatsız oluyor mu emin değildim, bu yüzden anlamak için suratına baktım ama o da bu sırada bana doğru yaklaşıyordu. Ne olduğunu anlayamayarak bekledim. Büyük Salondayız sonuçta, düşündüğüm gibi bir hareket yapmayacak. Sakin kalmaya da çalışıyorum. Çok fazla duygu geçişi yaşadım şu 5 dakikada. Kulağıma yaklaştı, çok yakınız o sırada. Gözlerimle hareketlerini süzüyorum. Bir eli bana değen bacağının üzerinde, iyice bana doğru yaslandığı için belinin kıvrımı ortaya çıkmış, saçları özgürce omuzlarından aşağı sarkıyor, gözleriyse fıldır fıldır etrafı kontrol etmekle meşgul. Ben de birinin dikkatini çekmemek için birkaç saniye sonra etrafı izlemeye başladım. Bir bilgim olup olmadığını soruyordu, Amerika olayını sesli konuşmamak için yaklaşmış. Tabi ya. Niye olsun ki başka? Ayıp olur duyarlarsa diye... "Okulda olanlardan herkesten önce haberim olacağını düşündüğün için teşekkür ederim güzelim ama bir fikrim yok." dedikten hemen sonra, kıza durduk yere 'güzelim' dediğimi fark ederek boğazımı temizledim."Eee- Ama öğreniriz birazdan. Konuşmayı bekleyelim de... Umarım bir oryantasyon programı düşünmüşlerdir. " diyerek sohbeti değiştirmeye çalışıyordum. Diana da bozuntuya vermeden devam etti, politik yorumlarını dinledikten sonra da etkilenmekten kendimi alamamıştım. Siyaset konuşabildiğim bir kız ya. İnanılmaz birisi. "Olabilir... Ama onların buraya gelmesi, bizim de oraya gideceğimiz anlamına geliyorsa... Siyasi hamle olarak, onayımızı almadan bizi kullanıyorlar demek olur ki bence buna tepki göstermeliyiz. Tabi sadece bir ihtimal bu. Bakalım anlarız birazdan."
Birkaç dakika daha sohbete devam ettik, bu sırada Büyük Salon'un tamamen dolmasını ve yemek merasiminin başlamasını bekliyorduk. Kısa bir süre geçmişti ki Diana yer değiştirmek istediğini söyledi. Beklenmedik bir istek olduğu için şaşkınlığımın getirisiyle anında ayaklandım. O yana kayarken ben de ne olduğunu anlamaya çalışarak sağa sola bakınıyordum. Clay de ilgiyle Diana'yı izliyordu. Sonra da sola doğru kafasını sallayıp kaşlarını oynatmaya başladı ama ben bir bok anlamadım dediğinden. Diana gergin olduğu için ne olduğunu sormak yerine dalgaya vurmaya karar vererek "Tamam kızım, sağdan profilim daha iyi. Söylesen dönerdim o tarafa." dedim sırıtarak.
Masaya oturup Diana'nın az önce kullandığı bardağı onun önüne yerleştirirken etrafımız da oldukça sessizleşmeye başlamış ve sonunda kürsüye tanımadığım bir adam çıkmıştı: yeni müdürümüz. Sihir Bakanlığına danışmanlık verdiğini söylediğinde, "Aha, haklıydın." dedim Diana'ya doğru. Odasının kapısının açık olduğundan bahsettiğinde ise sırıtarak Edward'a döndüm. O da aynısını düşünerek bana bakmış, pis pis sırıtışını yerleştirmişti bile yüzüne. "Profesör Olineaux vakası mı geliyor yoksa yine Eddy?" dedim ben de gülerek. "Ben de tam yurda güzel bir koltuk mu çeksek diyordum Samu." diye karşılık vermişti o da. Geçen seneki Biçim Değiştirme hocamız sağ olsun odasını istediğimiz gibi kullanabileceğimizi söyleyince biz de hiç çekinmeden girişmiştik.
Ravenclaw masasından gelen bir uyarıyla sohbeti kesip geri döndük dinlemeye. Misafirlere iyi davranın, eğitim süper olacak, yenilik, saygı, bilmem ne. Böyle sıkıcı sıkıcı devam ediyordu konuşmaya. "Evl-Eevle-Ne?" dedim kullandığı kelimeyi anlamayarak. "Kaç yaşında lan bu adam?" "Akıl yaşı 131 olabilir kankaa, bu konuşma neee?" Sesli güldüm bu dediğine. "Ekseriyettero... Ne diyor oğlummm, of çok kastı." Bu sefer Clay de katılmıştı yakınmalarımıza. Bu demek oluyor ki herif harbici sıkıcı. Daha kötü olamaz derken bir de kitap hediye etmiş hepimize, onu söyledi. "O kadar Bakanlık'tan dostları varmış, ede ede kitap mı hediye etmişler? Bari İksir dersliğini yenileselerdi. Geçen senelerden delikler var masalarda."
"Kanka ne diyosun ya, o bir şey mi?" dedi Clay de kafasını eğerek. Ne var diye kafamı salladım. "Yerler... yapış yapış..."
"Sus tamam." dedim yüzümü buruşturarak. Diana'ya döndüm. Neyden bahsettiğimizi anladın mı? Yok yaa. Erkek yatakhane dedikodusu bu, nereden bilecek.
Sonunda konuşması bittiğinde "Ohh bee.." diyerek döndüm önüme ve daldım yemeklere. Çok acıkmışım ya. Karnımdan ses gelmesin diye tutuyorum kendimi iki saattir. "O değil de..." dedim. "Şu şekerler ne alaka? Dede bayram şekeri mi getirdin bir de naptın?" diyerek gülmeye başladım tekrar. Masalardaki şekerlerden birini tutum ve Edward'a ağzını açmasını işaret edip fırlattım bir tane. Iska. "Aç aç, biraz daha." dedim sırıtarak ve bir tane daha fırlattım. Derken hop diğer masalara fırlamış, birilerinin saçlarına yapışmış derken iyice yayıldı gitti sohbet.
Diana Destinee:
[justify]
Samuel'in yerinden kalkıp hiçbir sorguya gereksinim duymaksızın Diana'nın oturduğu alanı yeni yeri bellemesi genç cadıya kuvvetli bir minnet duygusunu bahşetmişti. Daha şimdiden rahatladığını hissediyordu. Hiçbir şey söylemeden, yalnızca göz kırparak yüzüne bakarken kalçasıyla büyücü çocuğun önceki yerine doğru kaydı. "Isıtmışsın da burayı." diye kısacık bir anlığına sırıttı. Şimdi karşısında Clayton oturuyordu. Böyle bir düzende kendisini daha fazla güvende hissederken Samuel'in önlerindeki bardakların yerini hassasiyetle değiştirdiği çekmişti dikkatini. Genç büyücü yaptığı her bir harekette, söylediği her bir kelimede özenliydi. Diana'nın da kurduğu ikili etkileşimde de en çok bu hoşuna gidiyordu. Bazen kendi gözünden kaçıp sıyrılabilecek şeyleri Samuel çok daha keskin bir şekilde yakalaması Diana'nın da belirli konularda kendisine çeki düzen vermesine neden oluyordu.
Gryffindorlu çocuk yerini aldığında sırıtışının dinmesine asla izin vermemek üzere ortalığı yumuşatmaya, Diana'nın gerginliğini bir bulutu parçalar gibi ayırmaya yelteniyor, hareketleri cadının yüreğini okşuyordu. Zira çoğu zaman stresiyle bir başına baş etmesi bir öğreti haline getirilen kız böyle sıcak anlaşmalara alışkın sayılmazdı. "Yani... Soldan da iyi sayılır aslında." diyerek devam ettirmeye çalıştığı neşeli sohbeti etraftaki kalabalık gürültünün sinsice azalması ile birlikte son bulmuştu. Saat gelmiş, ortak salondaki belirgin farklılıklar kendisini azalan uğultular ile daha fazla gösterirken ardındaki masalarla arasına giren mumlara bakmıştı. Işıl ışıldı ve ilk bakışta gökyüzünün bir avuç uzağına indirildiği hissiyatına kapılmıştı.
Yaşlı bir adam kürsünün önüne doğru çıktığında onu daha duru görebilmek adına kalçasının bir yanını oturduğu ahşap sedirden kaydırmak zorunda kaldı. Ortalama bir boyu, otoritesini korumaya çalışan bir yüzü, çenesinden elmacık kemiklerine dek uzanan cildinde muzur bir ifadeye rastladığında kaşlarını kaldırmıştı. Kendisini tanıtmaya çalışan bu yabancının Hogwarts'ın yeni müdürü olduğu tüm salonda yankılanınca fısıldaşmalar çoktan başlamıştı bile. Samuel saçlarının ötesinden seslenip Diana'ya haklılığına dair bir şeyler söylediğinde genç cadı arkasını dönüp göz kırparken "Ne sandınız?" dedi tatlı bir böbürlenmeyle. Söylentiler varsa, söylentilerin de gerçeklik payı muhakkak var olmalıydı. Açılış ve hoş geldiniz konuşmasının devamını dinlemek için adama döndüğünde kadrajına girip göz alanına dahil olan birkaç öğrenciye baktı. Kimisi sıkılmış, ziyafet toplu bir biçimde başlamadan önce çatalını önündeki salataya daldırmaya çalışıyor, kimisi ise tren yolculuğundaki yorgunluğunu yaşlı adamın sesindeki güçsüzlüğü bir ninni edasıyla dinleyip uykulu hallerini taçlandırıyorlardı.
Yanındaki çocukların birbirleriyle fısıldaşmaları, takip ettiği konuşmaya dair dikkatini bir hayli dağıtıyordu. Kendi aralarında yeni müdürün akıl almaz, yaşına uygun nitelikteki kelimeleri birer alaya dönerken gülmeden edemedi. Hecelerin her birinin ağzında birer sakız gibi çiğneniyor olması işin daha da komik bir hale gelmesine neden oluyordu. Gündelik hayatında hiç "ekseriyet", "evleviyet" gibi kelimeler kullanılmazdı. Sihir tarihi üzerine yazılmış runeler ve çözümlemeleri olmasa pek fazla duyacağından ve anlamını bileceğinden dahi şüpheliydi. Bedenini masaya biraz daha döndürerek gözlerini konuşmadan ayırmadan "Bunamış mı bu?" diye sordu. Sorduğu sorunun ancak yarısı ciddi bir nitelik taşıyordu. Hiçbir yanıt alamadan ortaya attığı cümle aralarındaki merkezde ezilirken yerine yeni fikirler ve planlar çıkmaya başlamıştı. Eski müdürden geri kalan harabeler, düzeltilebilecek şeyler ve spesifik olarak iksir dersliği. Claton iksir dersliğinin zemininin yapış yapış olduğunu söylediğinde genç cadının gözleri bir fal taşı gibi açıldı, olduğu yerde kalakaldı. Devamının geleceği ve hepsini işiteceği korkusuyla öksürdü. Samuel yanındaki oğlanın ağzına kelimeleri tıkıştırmaya çalışırken Diana zihninin ötesinde Samuel'in sesinin devamını işitirmiş gibi oldu. Neyden bahsettiğimizi anladın mı? Yok yaa. Erkek yatakhane dedikodusu bu, nereden bilecek. Samuel olsa kesinlikle böyle söylerdi kendisine. Başını hızlıca ona çevirip tekrar önüne döndü. Daha az mahrem bir konu olsaydı anlayıp anlamadığını kesinlikle sorgulardı. Utanç duydu. Yanakları o kadar hızlı kızarmıştı ki saç rengiyle tonu uyuşmak üzereydi. Önündeki bardağa uzanmak için tekrar masaya yeltendiğinde Samuel'e kaçamak bir bakış attı. Ona baktığını görmüş müydü, bilmiyordu. Fakat anladığını bilmesini ondan kaçırmak istiyordu. Zira Diana da diğerleri gibi, 17 yaşındaydı. O da bir şeyleri merak ediyor, bir şeylere ilgi duyuyor ve bir şeyleri arzulamaktan geri kalmıyordu.
Diana'ya belki de tüm yıl yetecek bir konuşmanın nihayet sonlanmasının ardından genç cadı sıkılganlıkla birlikte koca bir nefesi aldığında yerinde kıpırdanarak sırtını dikleştirmeye çalıştı. Yorulmuştu ve uzun cümlelerle kurulan bu nasihatleri dinlemeye mecali yoktu. Az önce kırıp kırmadığına emin dahi olamadığı potu, "Verdiği kitapları okuyacağımızı düşünmüyor herhalde. Derste kullanacaksa anlayışla karşılayabilirim ancak onlar dışında... Ben almayayım." diye toparlamaya çalışırken ellerini kaldırdı. "Dayatmacılığa karşıyım. Kitaplarımı ödünç almak veyahut bir yerlere satmak isterseniz beyler, seve seve verebilirim." diyerek önündeki yemeklere bakmaya çalıştı. Çok acıkmıştı. Gözlerini masadaki sofrada gezdirirken nereden başlayacağını bilmiyordu. Yiyeceği yemekleri aklında bir sıraya dizmeye yeltenirken tekrardan Samuel'in sesini işitir gibi oldu. "Hiç kendini tutmana gerek yok çünkü ben de çok açım. Saatlerdir bu anı bekliyorum. Bu konuşma biraz daha uzasaydı midem sırtıma yapışacaktı." dedi çocuğa. Çok net bir biçimde onun sesini duymuştu. Ancak Edward, Diana'ya bir deliymiş gibi baktığında cadının göz alanına giren tuhaf bakışmalar ağzına attığı ekmek diliminin yalnızca yanakları çeperinde yavaşça gezinmesine olanak sağlamıştı. Garip olan ne vardı ki? Clayton, hiç kimsenin bir şey söylemediğini ifade ettiğinde kaşlarını çattı. "Ha." dedi yalnızca. Ağzındaki lokmayı yutmaya çalışarak "Ben açlıktan ne dediğimi bilmiyor olabilirim. Gürültü, kalabalık. Takılmayın siz." diyerek önüne döndü. Çok garipti ama. Samuel'in bu cümleleri kurduğuna emindi. Hakikaten de açlık yüzünden garipten sesler mi işitmeye başlamıştı şimdi de. Çatalını eline aldı, güzel bir et parçasını tabağına yerleştirerek Samuel'in masadaki limon şekerlerine saldırışına baktı. Tabi ya, müdür her masaya bolca limon şekeri serpiştirdiğini söylemişti. Yemeğe başlamadan hemen önce bir limon şekerini ağzına attı. Ekşiydi. Edward'ın ağzına doğru şekerleri bocalamaya çalışan Samuel'in hedefi bir türlü tutturamamasına serzenişte bulunarak "Senin eline asla bir ok vermem." diyerek gözlerini kıstı. Şekerler çocuğun dilinin üzerine düşmek yerine hemen arkasındaki masalara, cadı ve büyücülerin kafalarına çarparken elini suratına götürdü. Saklanmaya niyetine girerek "Yapma şunu." diye güldü. Bir yemek savaşı daha çıkartıp ceza almaya niyeti yoktu. İki yıl öncesinde tüm Büyük Salon'u temizlemek zorunda kalmış, leş gibi çorba kokarken yatağına bile yerleşmeden uyuklamıştı. "Samueeellll!" diye gülerek uyarıda bulundu bir kez daha. Slytherin masasındaki Ilvermonyli öğrencinin kafasına yapışan ikinci limon şekerine kıkırdarken yeni bir şeker daha almaması için minik bir hareketle eline vurdurmaya çalıştı. Kasede duran iki şekerden birisini kendi ağzına sıkıştırırken daha fazla heba olmamaları için büyücünün kolunu çimdikleyip yemek yemeye koyuldu.
Etini çiğnedi, salatasından birkaç kaşık aldıktan hemen sonra hızlı yediğinden olsa gerek karnı şişmişti. Eliyle yavaşça karnını tutup yüzünü ekşitirken "Çok doydum ben." dedi. "Ama balkabaklı kekler için sabırsızlanıyorum da..." derken dudaklarını buruşturdu. Kekin iki türlüsünü seviyordu. Cevizli, tarçınlı, havuçlu ve balkabaklı kek. Bunlar için üç ok atıp üç ok yiyebilirdi. Öğrenciler önlerindeki festivalden ağız dolusu birer lokma koparırken gözü profesörlerin olduğu masaya kaydı. Aralarında yeni başlayan bir tanesi çekti dikkatini. Daha savruktu, tıpkı masalara dizilen iştahlı öğrenciler gibi oradan oraya saldırıyor, diğerlerinin tabaklarındaki yemeklere sulanmaya çalışıyordu. Güldü. Yanındaki oğlanı dürtükleyip "Şu adamı görüyor musunuz? Yeni bir profesör sanırım. Çok genç görünüyor." diye kaşlarını çattı. Meraklıydı. Böyle konularda merakını pekiştirmek isterdi. Ancak yerinden kalkıp profesörler masasına gitmesi yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilirdi. Üstelik merakını pekiştirmek istediği tek kişi yeni profesör değil aynı zamanda Bay Harringon idi. Onu da merak ediyordu. Neden limon şekeriydi mesela? Daha lezzetli bir şeyler ikram edemez miydi? Ayrıca yaşı itibariyle zaten var olan stresli dönemde bakanlık işinin yanı sıra eğitime vakit ayırması da zor olmayacak mıydı? Samuel'a döndü. Bu konudaki merakını dizginlemenin en rahat yolu ondan geçerdi. "Samu." dedi kollarını masaya yaslayıp başını çevirerek. Kendisini çocuğa biraz daha yaklaştırarak -belki de biraz cilve yaparak demeliyiz- gözlerini kırpıştırıp "Yeni müdürle ya da profesörle tanışmaya ne dersin?" diye sordu. "Yani, şu an aramızdaki en makul kişi sensin. Hatta tekrar bakayım..." diyerek etrafındakilere kısa bir göz gezdirirken devam etti. "Evet, bu tanışma için en mantıklı kişi sensin. Bina başkanısın bir kere. Yakışıklı birisin ve yeterince aklı başında da görünüyorsun. Diğerlerinden önce kendini onlara tanıtmak istemez misin?" diye vurguladı. "Gryffindor için!" derken sırıttı. Biraz da gaza getirmek istiyordu onu. Diana böyle bir şeye yeltense garipsenebilirdi zira profesörlerden geçmiş yıllarda aldığı cezaları düşünüldüğünde listesi bir hayli kalabalıktı. Bu yüzden Samuel'i gaza getirerek hem merakını dindirme imkanı bulacaktı hem de Gryffindor'un bina kupası konusundaki itibarını artırmak için uygun bir alternatif olacaktı.
[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git