Xander Hindistan’dan İskoçya’ya geçmişti. Bu sefer iş için değildi, en azından tam anlamıyla. Amerika’ya gidecekti yeni bir iş için, o sırada biraz dinlenmek istemişti. Elbette, dinlenmekten kastı bayılana kadar içmekti. Ne olsa kan görmeden bir gün geçirmeyen kelle avcısı için tek ilaç zehrin tam kendisiydi. Şifası ise ölüm olurdu ancak, tabii henüz böyle bir niyeti yoktu. Ölmeden önce tüm cadıları yeryüzünden silmeli, annesinin ruhunu rahatlatmalıydı ama bunlar şimdi düşünmesi gereken şeyler değildi.
Dulcan ailesinden aldığı viskilerin dibini görmüş, barın içki stoklarını kurutmaya çalışır gibiydi Xander. Cadı keserek kazandığı tüm parayı içkiye gömüyordu resmen. Pişman değildi ancak bedeni ona ne kadar ayak uydurdu bilemiyordu. Bir önemi de yoktu ya zaten. Vücudu pes etmeden birinin kılıcında ölecekti, ya da daha da fenası asasında.
Tüm gereksiz düşüncelerini alkole boğarken biri içeri girdi. Önündeki şişelerden kafasını kaldırmak bile istemeyen kelle avcısı başta dikkat etmedi girene. Ancak adamın bakışlarını üzerinde hissedince kandan başka bir şey görmediğini belli etmek istercesine alev kırmızısı gözlerini adama çevirmek zorunda kaldı. Şu anda yoldan geldiği için yorgundu ve bir masa dolusu şarap içmişti, iyi bir durumda değildi. Karşısındaki adamla savaşmak istese de hali yoktu. Tabii saldırsaydı kolayca alabileceğini düşünüyordu, adam ne kadar güçlü gözükse de pek kılıç tutmadığı belliydi. Yine de böyle bir arzusu yoktu. O yüzden şişesinden bir yudum alıp seslendi.
“Bira içmek için iyi bir mekana gelmemişsin!”
İlk geldiğinde bira söylemişti ancak ufaklığın verdiği biranın yanında bile geçemezdi. Acaba ne yapıyordu küçük kız? Çalışmaya başlamıştı mıydı? Bunları aklından silmek için kafasına diktiği şarap şişesini sertçe masaya vurdu. Masaya vurunca birkaç şişe yere düşüp kırıldı ancak kimsenin umurunda değildi, mekan sahibi de dahil. Xander de düşmüş şişeleri görmezden gelip ona dik dik bana adama bakmaya başladı. Derdi neydi bunun?