17 Nisan, 2026 09:03:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Son Bir Defa  (Okunma sayısı 42 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Cwénhild Muirghéal

  • Azkaban Mahkumu
  • 14. Seviye
  • İleti: 99
  • 560 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Cwénhild Muirghéal
  • Güç Puanı: 50
  • https://youtu.be/3vjkh-acmTE
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: o
  • Meslek: Eski Başseherbaz Yardımcısı
  • Cemiyet: Merlin Tılsım Kulübü
  • Biçim Değiştirme Gücü: -
  • Lanet Gücü: 40
  • Tılsım Gücü: 40
  • İksir Kabiliyeti: 1
  • Özel Yetenek: Asasız Büyü Yapma, 2. Seviye; Süzülme, 3. Seviye
Son Bir Defa
« : 01 Eylül, 2022 21:49:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]

Başlamadan önce...

Naber nasılsınız? Görüşmeyeli oldu biraz. Neyse, uzun zamandır Cwénhild'in hikayesini bitirme fikri aklımda dolanıyordu. Beni tanıyanlar karakterlerimin benim için ne kadar önemli olduğunu bilirler. Onların hepsi benim bir parçamdır, onların yaptıklarından çok şey öğrenirim vs vs. Uğur bebeğimin geri döndüğünü görünce bu 'karakterin hikayesini bitirme' fikrini biraz konuştuk falan derken ben baya bir gazlandım. Tahmini 10-15 bölümde Cwénhild, Alannah, Maria ve Franziska'nın hikayelerini bitirmeyi planlıyorum. Siz okumaya, size sesleniyorum üç beş kişi, geçmeden önce hikaye hakkında biraz bilgi vermem gerektiğini düşünüyorum. Uğur ve arkadaşlarının yazdığı evreni çok seviyorum ve bir aralar bu evrenin çok önemli bir karakterini de yazmış olmak hoş bir his. Fakat bu karakterin hikayesini canımın istediği gibi bitirebilmek için bazı şeyler yapmam gerekiyordu. Öncelikle bu başlık altında okuyacağınız bölümler sizin oynadığınız evrende geçmiyor. Cwénhild'in davasına kadar olan olayların çoğu yaşanmışken oradan sonra bu konudaki 'evren' başka bir yola gidiyor. O yüzden evrende gördüğünüz karakterler şu anki site kurgusunda oldukları yerlerde değiller yada komple başka kişiler. Kullanmamın oyuncusu tarafından sorun olabileceğini düşündüğüm karakterlerin isimlerini vs. değiştirdim. Örnek vermem gerekirse Seth Carter birazdan okuyacağınız sebepler yüzünden asla Sihir Bakanı olamadı gibi.

Bunun dışında bu konudaki öyküyü yazarken yüzde yüz Harry Potter evrenine bağlı kalmadığımı/kalmayacağımı belirtmem gerek. Transfobik teyzemizin yazdığı evren güzel olsa da fazlasıyla eksikleri mevcut. Uğurcuğum bunu 'Abi kadın bunu bir çocuk kitabı olarak yazdı bu kadar büyüyeceğini düşünmedi şimdi ona da kızamıyorum' diye açıklıyor ve ben buna katılıyorum. Neyse dediğim gibi evrene bağlı kalmayacağım için Harry Potter kitaplarında ve filmlerinde görmediğiniz büyüleri ve konseptleri görebilirsiniz, şaşırmayın. Şimdi diyeceksiniz madem evreni büküyorsun, Harry Potter olmayan bir şey yazıyorsun bunun burada ne işi var? Efendim sitenizin bir fan-fiction bölümü yok. Olsa oraya yazardım. Yine de böyle iş olmaz diye düşünüyorsanız bunun bir rüya olduğunu düşünebilir, Cwénhild'in Azkaban yahut St. Mungo'da kafayı kırıp hayaller gördüğünü varsayabilir yada bu mevzu canınızı harbiden çok sıkıyorsa en güzelini yapıp hiç okumayabilirsiniz. Özetle arkadaşlar bana ara sıra bir roman yazma isteği gelir. Duygu ve Ceren bunu bilir, burada da aslında bir gün yazmak istediğim romanın denemesinin denemesinin denemesinin denemesini yapıyorum. Limitlerimi ne kadar zorlayabiliyorum istediğim şeyleri kaleme ne kadar dökebiliyorum bunu görme çabası biraz. Zaten bu konuda yazdığım şeyi de bir RP gibi değilde bir roman gibi yazmaya çalıştım. Ne kadar başarılı oldum hiç bir fikrim yok deniyoz işte bişeyler. Bir daha ne zaman yazarım bunu bilmiyorum, otobüste işe giderken çok fena ilham geliyor o motivasyon devam ederse 1-2 ayda bitebilir burası, belki 1 yıl sürer belki hiç devam etmez bilmiyom. Siteden gittiğimden beri sitede herhangi bir konu okumadım, Uğurla sohbetlerimiz dışında da ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum. Bir tane kız varmış çatır çatır görev yapıyormuş galiba, arkandayım yiğidim beni bul! Eğer kurgularınız ile çatışan bir şey olursa tesadüf olmuştur bilmiyorum. Gelirsiniz konuşuruz isterseniz. Neyse uzattıkça uzattık tekrar ediyorum. İngiltere'nin bu karanlık ve puslu vadisinde geçen olaylar sizin oynadığınız evrende geçmiyor. Burada gördüğünüz karakterler sizin bildiğiniz ve RP yazdığınız karakterler olsa da birebir aynı karakterler değil. CANON DEĞİL. Uğur ve arkadaşlarının yazdığı kurgunun dışında bir şey. Hadi görüşürüz, bir kısmınızı çok seviyorum.


Okurken dinlemelik

[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=iMq3lQFFHFw[/youtube]

Bölüm 1 : Ateşi Elleriyle Tutan Adam

Seth Carter, iki katlı evinin üst katındaki yatak odasının penceresini açtı. Kirli hava yavaş yavaş odada bulunan eşyalara teneffüs ederken havadaki tüm o zehirli gazlar ve pis koku adamın zaten bitik olan ciğerlerinin ömrü biraz daha kısalmıştı. Baş ucunda bulunan komodinin çekmecesinden çıkardığı sigara paketinin kıç kısmına parmaklarıyla şöyle bir vurdu ve dışarıya doğru baş veren sigarayı vurma işini yaptığı aynı kemikli parmaklarıyla kavradı, dudağına götürdü ve parmaklarının bir şıkırtısıyla yaktığı alev ile muggleların yurtdışından getirdiği Arap Sarma kağıdına sarılmış tütünü tutuşturdu. Bu kağıdın sakızlı bir tadı vardı, kimi tiryaki bu tattan hoşnutsuz olsada Seth seven güruhun içindeydi. Nikotin sessizce adamın bedenindeki yolculuğuna başlarken Seth açtığı penceresinin korkuluklarına yaslanarak evinin bulunduğu sokağı izlemeye koyuldu. Gelecek Postası’nın çalışanları gazeteleri dağıtma işini bitirmek üzereydi. Bunu takiben dükkan sahipleri birazdan sokaklara akın edecek, dükkanlarını açacak ve bu sabah rutini ağırlıkla bakanlık çalışanlarının olduğu işçi sınıfının uykusuzluk ve hoşnutsuzluk hissiyle bürünmüş bedenlerinin sokakları tepmesi ve iş yerlerine ulaşmasıyla sonlanacaktı. Londra büyücü sosyetesinin tipik bir günü böyle başlardı. Camının dışındaki dünyadakiyle birebir aynı olmasada Seth Carter’ın da bir rutini vardı. Sigarasını rahat rahat içebilmek için güne kızlarından erken başlar, sigarasını içer, içtiğine dair bütün izleri ortadan kaldırdıktan sonra kızlarını uyandırır ve onlarla kahvaltı ederdi. Jennifer mezun olduktan sonra Diagon Yolu’ndaki kütüphanede çalışmıştı bir iki yıl sonra yine o kütüphanede tanıştığı dürüst ve iyi bir adamla evleneceklerdi, düğüne bir aydan daha az bir süre kalmıştı. Hannah ise bambaşka bir mevzuydu. İnanılmaz bir potansiyeli vardı fakat bunu kullanacak motivasyonu eksikti. Günlerini o talihsiz gecenin yaşandığı barda geçiriyor, orada şarkı söylüyor kimi zaman eve çok geç geliyor kimi zaman ise hiç gelmiyordu. Geçen dört yılda baba-kız ilişkilerinde önemli adımlar atılmıştı ve atılmaya devam ediyordu. Geç kalınmış bir hikayeyi sıfırdan yazmaya çalışıyordu iki taraf ve şu ana kadar her şey yolunda gidiyordu, konu annesine gelene kadar tabii.

Sigarasından bir duman daha çekti, bu son dumandı. Öksürmemek için fazlasıyla uğraşmıştı. Çıkardığı dumanı elleriyle dağıttı ve izmariti söndürüp sokağa doğru fırlattı. Yere doğru düşen izmarit daha yere ulaşamadan küle dönüşüp hiçliğe karışmıştı. Camı kapattı, Londra kışı yeterince soğuktu. Parmaklarına ve dudaklarına sinen sigara kokusunu kapatmak için kokular süründü ve dişlerini fırçaladı. Dün geceden hazırladığı beyaz gömleği ve kahverengi takımını giyip mutfağa doğru indi. Yolda kızlarının odalarının önünde durup kapılarını tıklatıp onları uyandırdı. On beş dakika sonra Carter ailesinin bireyleri kahvaltı masasında güne başlamak için hazır olacaktı. Janice, evi çekip çeviren baş hizmetçi, kahvaltıyı hazırlıyordu. Seth’in ciğerlerine iyi gelmesi için her sabah köşedeki aktardan aldığı karışık bitkilerden oluşan çayın kokusu bütün mutfağa sinmişti. Al yanaklı, tombul ve hamarat bir kadındı Janice. Seth kadına teşekkür edip yemek masasına geçti ve kızlarının masaya gelişlerine kadar geçen süreyi masaya bırakılmış gazetelerdeki manşetleri tarayarak geçirdi. Gelecek Postası, Dırdırcı ve Veritas Libertae. Bu gazeteler çoğunlukla birbirlerinden farklı manşetlerle birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılsalarda bazı büyük olaylarda ortak noktaya geliyor fakat yine o ortak noktayı bile birbirlerinden çok farklı bir dilde ve farklı perspektiflerden anlatıyordu. Mutfağa ilk Hannah indi. İner inmez de gözlerindeki dehşet verici ifadeyi yakaladı Seth. Başı beladaydı. “Sigara mı içtin?!” diye cırladı kız. İlk tepki Janice’den geldi. “Beyim sigara mı içtiniz?” diye tekrarladı kızın sorusunu. Üzerine doğrultulan suçlamalara karşılık veremeden üçüncü bir cephede üst kattaki Jennifer tarafından açıldı. “Ne? Sigara mı içmiş?! Baba söz vermiştin!” Çıplak ayaklarıyla basamakları tepe tepe aşağı indi. Başında üç tane avcıyla yalnız başına kalmıştı Seth Carter. Gazeteyi yavaşça indirerek odadaki kadınları süzdü. Nasıl anlamıştı? Kesinlikle sigara kokmuyordu, parmakları falan da temizdi. Oturuşundan falan mı anlamıştı Hannah? Yok artık! “Bu suçlamaları kesinlikle kabul etmiyorum!” Yalan söylediği çok belliydi, gülüşünü saklayamıyordu zira. “Nerede saklıyorsun! Çabuk söyle!” diye çıkıştı Hannah. Ardından saldırıyı sürdürdü Jennifer. “Ciğerlerin ne halde biliyorsun, bırak şu illeti artık yeter!” sesindeki hayal kırıklığını ve öfkeyi odadaki herkes hissetmişti. Başka bir şey söylemedi ve mutfağı terk etti. Bu Seth'in yüzündeki pişkin ifadeyi sildi, koskoca adam utançtan kızarmış bir biçimde oturuyordu mutfakta. “Hanımım ben bugün bütün evi talan eder nerede saklıyormuş bulurum siz hiç merak etmeyin. Fasulyeler olmak üzere oturun başlayın kahvaltınıza hadi.” dedi Janice. Gözlerinden alev fışkırarak oturdu masaya Hannah. Öyle bir bakıştı ki bu Seth’in iştahı kesildi. Kızı karşısında sinirini çıkara çıkara pastırmaları parçalıyor ve çayını içiyordu. Kendi kendine söylendiği duyabiliyor ama neler dediğini anlayamıyordu. Seth yapmacık bir öksürükle dikkatini çekti kızın. 

“Gizli gizli içersen öksürürsün tabi böyle, hayır yani biz bu kadar dikkat ediyoruz doktorun da diyor o kadar ama laftan niye anlamıyorsun-“

“Bugün anneni ziyaret edeceğim.”


Bu sözler odadaki her şeyin sesini bir anda kısmıştı. Çaydanlıktan fırlayan buharın sesi duyulmuyordu. Sokağın gürültüsü bir anda kesilmişti. Hannah’ın sözleri sanki bir kara delik tarafından yutulmuştu. Janice odadan bir kedi misali çıktı, gittiğini hissettirmedi bile. Hannah sustu. Babasının söyleyeceklerinin sadece bu kadar olmasını istiyordu. Susması karşılığında onu sigara içtiği için affedebilirdi bile. Sadece susması yeterdi. Eğer konuşursa da duymayacaktı, duysa bile duymazdan gelecekti. Seth bir umut kızının bir şeyler demesini beklemişti fakat kızı sessizliğini bozmadı. Usulca yumurtasını yemeye devam etti. Aylardır aynı şeyi deniyordu ve sonuç hiç değişmiyordu. Her seferinde denemesi de reddedilmesi de zorlaşıyordu. Derin ve zor bir nefes verdi bu nefes ona sabah içtiği sigarayı sorgulatacak kadar zor bir nefesti. Defalarca sorduğu ve her seferinde aynı cevabı aldığı için artık cevabını kendi adından daha iyi bildiği o malum soruyu sordu.

“Benimle gelmek ister misin?”

Hiçbir şey söylemedi Hannah. Bıçağıyla pastırmasını ortadan ikiye böldü, çatalını batırdı ve yedi. Çayından bir yudum aldı ve az önceki soru hiç sorulmamış gibi devam etti.
Bu sessizliğe alışmış olmak çok acı bir duyguydu Seth için.

“Hannah…”

“Hayır. Çok istiyorsan selam söylediğimi söyleyebilirsin, bu kadar. O kadının yanında da sigara içersen anlarım.”


“O kadın-“

Adamın cevap vermesine izin vermedi. Sessizce kalktı ve odasına çıktı. Kızının sinirlendiğini hissedebilmek çok zor değildi. Seth yapacağı herhangi bir hareketin, onu durdurmaya çalışmasının yada başka bir şeyin kızı daha fazla sinirlendirmekten başka bir işe yaramayacağını biliyordu. Daha önce denemişti zorlamamak en iyisiydi, kızının tekrar birkaç gün başka yerlerde kalmasını istemiyordu. Başka zaman tekrar denerdi. Hannah öfkeliydi, kırgındı ve onu anlıyordu bir yere kadar. Hak vermiyor değildi, hala zamana ihtiyacı vardı belliki. Fakat Seth’in o kadar zamanı yoktu.

***

Yasal Yaptırım Ofisi’nde aynı monotonlukta, aynı yoğunlukta ve yılın diğer günlerinden hiçbir farkı olmayan sıradan bir gündü. Cadı Avcıları gitmişti belki ama buranın işi bitmiyordu. Akşama kadar biriken dosya yığınını yine o gün içinde bitirmeyi hala başarabiliyordu Seth Carter fakat eskisi kadar hızlı değildi. Yasal Yaptırım Dairesi Bakanı olarak geçirdiği dört yılın ardından yaşlılık yavaş yavaş hissettiriyordu kendisini. Kızlarının resminin olduğu çerçeveden yansıyan yüzünü gördü. Kırışıklıklar artık iyice belli oluyordu. Saçlarında öbek öbek beyaz saçları kolaylıkla seçebiliyordu. Yüzü yorgundu, dört yıl önce yanan yer çoğunlukla iyileşmişti fakat izleri hala oradaydı. Saatler önce doldurduğu bardağındaki suyundan son bir yudum aldı bu aynı zamanda ilk yudumuydu. Mesai bitimine yarım saat kadar kalmıştı. Toparlandı, saçlarını düzeltti ve parfümünü tazeledi. Eskisi kadar değildi belki ama yinede ne zaman o kadını ziyaret etse içinde bir yerlerde o ateşin tekrar alevlendiğini hissediyordu. Eh, bu kadını önüne kattığı her şeyi yakıp yıkan bir yangın olarak tanımlıyordu, içinin tutuşması normaldi. Yirmi beş sene önceki kadar güçlü olmasada kalbi her seferinde ritim değiştiriyor ve gözleri gülüyordu. Asistanını ofisine çağırdı, iletilmesi gereken mektupları ve işlenmesi gereken evrakları teslim ettikten sonra ofisindeki bacayı kullanarak Dublin’deki büyücülerin Diagon Yolu olarak nitelendirebileceğimiz Rover’s End’e ‘uçtu’. Bacadan çıkar çıkmaz asasını çıkardı ve yolculuk yüzünden tozlanmış takım elbisesi ile saçlarını temizledi. Buradan sonra doğruca cisimlenebilirdi fakat bunu yapmak istemiyordu. Buralarda biraz vakit geçirmek ve malikaneye ilkel yollarla ulaşmak buraya her seferinde gelirken hissettiği gerginliği azaltıyor, rahatlamasını sağlıyordu. Bu gerginlik sadece romantik hisleri kaynaklı değildi. Orada bıraktığı şeyi bıraktığı gibi bulamama ve korktuğu bir takım şeylerin gerçeğe dönüşmesi gibi ihtimaller onu geren faktörlerdendi. Cwénhild herhangi biriyle yüz yüze konuşmak dışında iletişim kurmayı pek tercih etmiyordu. Seth, kendisini ‘ben herhangi biri miyim?’ diye nitelendirip özgüvensiz sorgulamalara girmek yerine kadının bu isteğine saygı gösteren ilk insan olmayı tercih ediyordu. Böyle olunca da haftalarca, bazen aylarca haber alamadığı birinin yapabileceği şeyler konusunda ister istemez tedirginlik yaşanıyordu. Kadına güveni tamdı fakat insanoğlu şüphe etmek için dizayn edilmiş bir canlıydı ve Cwénhild’in geçmişi bu ilkel dürtüyü bastırması konusunda adama yardımcı olmuyordu. O yüzden önce küçük bir kahve dükkanına girdi. İrlanda’ya kadar gelip İrlanda Viskisi içmemek düpedüz saçmalıktı. Kahve dükkanında oyalanarak bir saati öldürdü. Bu sırada güneş gökyüzünü terk eylemişti. Bir arabacı bulana kadar sokakta onu tanıyan üç beş kişiyle sohbet etti. Burada tanınacağını pek düşünmemişti o yüzden yanına koruma almamıştı. Belki almalıydı. Zira kimisi ona ‘terörist sevicisi’ diyor, kimisi ise ‘hakkın yendi başkanım’ diyordu dört yıl önceki seçimleri kastederek. Dört yıl önce aday olduğu seçimden malum davadaki şahitliği ve malum şahısla olan ilişkisinin açığa çıkması, hatta bir çocuklarının olduğu gibi durumların basına sızmasıyla adaylıktan çekilmek zorunda bırakılmıştı Seth Carter. Zorlu bir süreçti. Cwénhild mucizevi bir şekilde hakkındaki suçlamaların çoğundan beraat etmişti. Bunun hem görünen hem de görünmeyen sebepleri vardı. Kadının eylemlerinin çoğunu bir tür trans halindeyken, beyni yıkanmış bir şekilde yaptığı ibraz edilmişti. Bu iddiayı destekler nitelikteki ifadeler, von Motke’nin bir hain çıkması ve bütün suçun ona yıkılması gibi etmenler, kadının döneminin Sihir Bakanı’nı öldürdüğü gibi suçlamaların düşmesine sebep olmuştu. Üzerine maruz kaldığı işkenceler ve neredeyse on beş yıldan fazladır ‘başarılı’ bir seherbaz oluşu da cezada indirimlere gidilmesi kararının çıkmasını sağlamıştı. Pek tabii bunlar görünen sebeplerdi. Perdenin arkasında, gizli odalarda ve bilinmeyen kişiler arasında geçen konuşmalarda Cwénhild Muirghéal öldürülemeyecek yada hapis edilemeyecek kadar değerli bir kuvvet olduğu konuşuldu. Bir takım kişiler onun dışarıya çıkışını sağlayarak onu belli ölçüde kontrol etmek ve muhtelif grupların üzerine salma niyetindeydi. Seth Carter bir şekilde bu planları kabullenecek ve istenilenleri yerine getirmeyecek bir aday olduğundan denklemin dışına çıkarılması gerekiyordu. Neyseki denklemin esas bilinmeyeniyle fazla içli dışlı olması bu şahısların işine gelmişti ve Seth Carter’ın planlanmış düşüşü sorunsuz, tereyağından kıl çeker gibi kimsenin haberi olmadan halledilmişti. Cwénhild Muirghéal konusunda yapılması gereken ekstra bir müdahale yoktu. Dışarı çıktıktan sonra en iyi bildiği şeyi zaten yapardı. Lakin Cwénhild bekleneni yapmadı. Çoğunluk onun çıktıktan sonra ‘seferine’ devam edeceğini düşünüyor hatta bu sefere katılmak isteyenler oluyordu. Gazeteler tahliye günü manşetlerle doldu. Diagon Yolu başta olmak üzere çeşitli yerlerde gösteriler yapıldı. Halk bir bıçak gibi ikiye bölünmüştü. Kimisi onun emri altına girip avcılara karşı verdiği savaşta bir mücahit olmak istiyor kimisi ise bir katilin, bir teröristin salınmasından ötürü ülkenin geldiği hali sorguluyordu. MACUSA bile o gün önemli gazetecilerinden bir iki tanesini göndermişti İngiltere’ye. Bir şeyler olacaktı, bu kadın bir şeyler yapacaktı. Cwénhild tahliye günü geldiğinde sadece sevdiklerine sarıldı. Sımsıkı ve göz yaşları içinde sarıldı onlara ve sonra ortadan kayboldu. Seth, kadının St. Mungo’da özel ve kapalı bir odada tedavi edilmesini sağladı. Fiziksel yaralar kolay iyileşmişti ancak kadının zihni paramparça olmuştu. Haftalarca gördüğü kabuslar yüzünden gecenin bir yarısı krizler geçirerek uyanmıştı. Koskoca kadın, ağlayan zırlayan huysuz bir bebeğe dönüşmüştü. Bir zamanlar bu kadının korkusuz bir seherbaz, bir katil ve bir terörist olduğuna inanmak çok güç bir düşünceydi. Fakat zaman her şeyi düzelttiği gibi Cwénhild’i de düzeltti, olabildiğince. Taburcu olduktan sonra İrlanda’ya doğduğu eve geri döndü. Annesinin ölümünden sonra ev ona kalmıştı. O günden bu güne kadarda oradan ayrılmadı. Dünyadan ve dünyanın içinde dönen her şeyden elini eteğini çekmişti. Bütün bunlar; sevdiği kadının özgürlüğü, o kadının sağlığı ve geri kalan her şey Seth’e pahalıya patlamıştı. Yine de kimseyi suçlamadı. Bir karar vermişti ve bu tür sonuçları olabileceğinin ihtimal dahilinde olduğunun bilincindeydi. Yeni seçilen bakan Frank Theodore Thorpe iyi bir adamdı ve göreve gelişinden kısa bir süre sonra Cadı Avcıları’nın aktiviteleri azalarak bitmişti. Bir anda sanki hiç var olmamışlar gibi hepsi ortadan kaybolmuştu.

İnsanların ilgisinden bunaldığını hissetti Seth. Rover’s End’ten apar topar çıktı. Onu Skerries’e götürecek bir araba bulduğunda ufaktan kar yağmaya başlamıştı. Bir muggle’ın kullandığı, atların çektiği arabaya bindiğinde ufak bir rahatlama hissi geldi. “Nereye gidiyoruz beyim?” diye sordu soğuktan üşümüş arabacı. Genç bir adamdı, zayıftı. Bu işi uzun zamandır yaptığı belli oluyordu.

“Skerries’e köyüne gidiyor musun?”

“Gidiyorum, İngiliz misin beyim?”

“Aksanım o kadar belli mi ya?”


“Hem o hem de bizim buralarda böyle sağlam takım elbise giyen bulunmaz.” dedi sürücü, sonra elini eskimiş ceketinin iç cebine soktu ve iki dal sigara çıkardı. “İçer misin beyim, buyur benden.” Bir sigara yakma fikri bir anlığına cazip gelmişti ama Hannah’a tekrar yakalanma fikri güçlü bir vazgeçiriciydi.

“Hayır, teşekkür ederim.”

Skerries, Dublin’e yakın bir balıkçı köyüydü. Köyü geçip düzlüklere çıktığınızda büyücülerin yaşadığı arazilere geliyordunuz. Muirgheallar, Skerries daha sadece balıkçıların ara sıra uğradığı küçük bir limanken bile buralarda yaşıyorlardı. Yemyeşil düzlükler bembeyaz kar ile kaplanmıştı. Gözün görebildiği her yeri dolduran beyaz kilometrelerce uzanıyordu. Birkaç geyiğin ayak izi çarşafımsı görüntüyü bozuyor olsa da kışın bütün haşmeti inmişti Skerries düzlüklerine. Köy halkı bu aylarda geçimini buz parçaları ve balık satarak geçiriyordu. Köyün merkezinden geçerken gözüne olağan dışı bir şey takılmadı adamın. Küçük bir posta ofisi hala orada duruyordu. Posta ofisinin yanında bir balıkçı dükkanı ve o dükkanın yanında sıra sıra evler vardı. Köy merkezi denilebilecek yerde duran koca ağacın gövdelerine çeşitli tabelalar çivilenmişti. Demirci, nalbant gibi bir köyde bulunan esnafların dükkanlarına yönlendiriyordu bu tabelalar. Fakat sokakların çoğu karla kaplı olduğundan girilmiyordu bu esnafların sokaklarına ama ana yollar özenle kardan arındırılmıştı. Yumuşak, çamurlu topraktan olma patika karla kaplanmaya başlamıştı, belli ki bir süredir kimseler geçmemişti buralardan arabayla. Karda zaten hızlanmıştı. Arabanın tekerlerinin bıraktığı iz birkaç dakika geçmeden yağan kar ile tekrar kapanıyordu. Bir süre sonra buralara arabayla girmek hiç mümkün olmayacaktı. Köyden sıkıntısız bir şekilde çıktılar. Dumanı tüten bacalı bir evin camından ona el sallayan tatlı bir erkek çocuğu dışında kayda değer hiçbir şey yaşanmadı. Köyün çıkışındaki patikada yarım saat daha gittiler. Ormana yaklaştıklarında Seth arabayı durdurdu. Sürücüye parasını ödedi ve adamı uğurladı. Sürücü arabayı geniş bir ağacın altına çekti ve vagona girip uzandı. Seth tarafından izlendiğini fark eden adam eylemlerini açıkladı hemen. “Bu havada gidilmez beyim daha, kar durana kadar dinleneyim burada ben, haydi sağlıcakla.” Seth adama fazladan biraz daha para verdi, bu havada onu buraya kadar getirmek düşünüldüğünden daha zor bir işti. Adamla tekrar vedalaştıktan sonra patikayı takip etti ve adamın onu göremeyeceği bir yerde olduğundan emin olunca ayakkabılarına yaptığı bir tılsım ile karda batmadan yürüyebilmeye başladı. Uzaktan uzaktan bir takım hayvanların seslerini duyabiliyordu. Baykuşlar uyanmıştı ve ağaç dallarına yerleşmişlerdi. Rüzgar ağaç dallarını zoraki bir dansa mecbur ediyor ve tınısını Seth’in kulaklarına ulaştırıyordu. Kesinlikle soğuk ve güçlü bir rüzgardı bu. Doğa her ne kadar uykuya yatmış olsada uyanık olan birkaç mensubunu duymak güzeldi. Ormanın içine girdiğinde ay ışığı yolunu aydınlatıyordu. Dalların arasından sızan ışığa yardımcı olsun diye bir büyü yapmıştı ayrıca. İngiltere’nin göbeğinde böyle ormanlar yoktu. O yüzden biraz da tadını çıkarıyordu bu ufak yürüyüşün. Çok geçmeden derenin akıntısını duydu. Artık gide gele ayakları bu yolu kendisi gider olmuştu. Dereye doğru yollandı. Bu dere Cwénhild’in evinin yanından geçen bir dereydi. Neredeyse bütün orman uyumuşken daha da gürültülü akıyordu. Usulca dereyi takip etti. Akan suyun ne kadar soğuk olduğunu düşününce içi ürperdi. Derenin iyice genişlediği yerin bitişiğinde iki katlı taş ev duruyordu. Beyaz bir çit ile çevrelenmişti. Tabii evi çevreleyen tek şey bu eskimiş tahta çit değildi. Hayvanların ve Muggle’ların erişememesi için envai çeşit büyü yapmışlardı buraya Cwénhild ile birlikte. Biriken kara bakıldığında çitin kapısı epeydir açılmamıştı. Kolayca açabilmek için asasını çıkardı ve kapının etrafındaki karı eritti. Arazi çok çok eskiden bir muggle ailesine ait olduğundan bahçede fazlasıyla muggle kültürüne ait şeyler görmek mümkündü. Hiç kullanılmayan bir kuyu bahçenin tam ortasındaydı. Evin yanından akan dere düşünüldüğünde bu kuyunun amacını sorguladı Seth. Büyücülerin bir kuyuya ihtiyacı yoktu ama evinin yanından dere akan bir muggle ailesinin kuyuya neden ihtiyaç duyduğunu merak etti. Muggle toplumu gerçekten gizemliydi. Kuyunun sağında Cwénhild’in kendi inşa ettiği bir sera bulunuyordu. Seth, seraya baktığında çeşitli bitkilerin yetişmekte olduğunu görebildi. Seranın tam karşısında küçük bir ahır bulunuyordu, kapısı sımsıkı kapalıydı. Cwénhild burayı yazın küçük bir mutfak olarak kullanıyordu. Onun dışında pek olağandışı bir şeyin olmadığı bir bahçeydi bu. Ev ise iki katlı taş bir evdi. Güzel bir verandası vardı. Burada küçük ahşap bir masa ve o masanın yanında da bir tane sandalye bulunuyordu. Seth mutfaktan sızan ışığı görmüştü. Mutfak evin arka tarafında kaldığından ön kapıdan bakıldığında evde kimse yokmuş gibi görünüyordu. Kapıyı çalmadan önce sessizce mutfak camının o tarafa doğru yollandı. Pencerenin perdesi biraz aralıktı. Cwénhild’i arkadan görebiliyordu. Bir şeyler hazırlıyordu mutfakta. Yorgun gözüküyordu. Bu yorgunluk bu güne ait bir yorgunluk değildi. Dört yıldır böyleydi. Zaman ufak ufak ona da yetişmişti. Hareketleri ağırdı. Bedeninin eskisi gibi çalışmadığını çok iyi görebiliyordu Seth. Kızıl saçlarının arasına yavaş yavaş yerleşiyordu beyazlar. Yine de çok güzeldi. Bembeyaz teni hiç olmadığı kadar canlıydı ve bütün bu sakinlik ona bir şekilde yakışmıştı. Bir zamanlar Cwénhild’i böyle görebilmeyi çok dilemişti. Eve geldiğinde ona yemek hazırlayan bir Cwénhild portresi hiçbir zaman göreceğini düşünmediği bir manzaraydı, bunu görmek mutluluk vericiydi. Her ne kadar o resimde kendisi olmasa bile.

Mutfağın arka bahçeye açılan kapısının önüne gelirken Cwénhild adamı görebildi. Seth’te zaten saklanmaya falan çalışmamıştı. Daha o kapıya gelmeden kapıyı açtı Cwénhild. Kapı açılır açılmaz içerideki sıcak hava adamın yüzüne yüzüne vurdu. Sıcak havayla birlikte pişmekte olan patatesin ve bilimum sebzenin de kokusu burnuna ulaştı. “Geç geç, donmuşsun!” diyerek adamı içeri aldı Cwénhild. Ayakkabılarından ve paltosundan düşen kar, kadının mutfağını birazcık kirletmişti ama ikili buna aldırış etmedi. Zaten bir iki saniye sonra bir asa hareketiyle bütün kar eriyip gitmiş, su da buharlaşmıştı. “Geleceğini haber etseydin ya bir iki bir şey daha hazırlardım sana.” dedi kızıl saçlı kadın. Sesindeki samimiyeti ve daha da önemlisi mutluluğu çok net duyabiliyordu Seth.

“Önemli değil, ne hazırlıyorsun? Baya güzel kokuyor, öğrenmişsin yemek yapmayı.”

“Annemin bir tarifiymiş Abigaile’den aldım.”
dedi, kadın bu sözleri söyledikten sonra sanki daha önce orada olmayan ama söylendikten sonra belirmiş gibi bir anda gözüne çarpan defteri gördü. Gayet eski püskü bu defterin sayfalarında aynı bir öğrencinin iksir defterine iksir tariflerini yazdığı gibi yemek tarifleri yazılmıştı. “Şu üstümdekileri bırakayım da yardım edeyim sana.” Paltosunu çıkardı ve koridordaki askılığa astı. Islak palto su akıtmasın diye bir iki dakika asasını paltoya tuttu ve paltonun kuruduğundan emin olduğunda mutfağa döndü. Kıvrak bir hareketle bir bıçak kaptı ve patatesleri soymaya başladı. Bütün bu soymayı, yemek yapmayı pek ala büyüyle yapabilirlerdi, ikisi de bunu layıkıyla yapabilecek büyücülerdi, lakin bazen hayat basit şeyleri yaparak keyif aldığınız anları barındırıyordu. Bu da o anlardan birisiydi. Patatesleri elleriyle soymak, yıkamak ve doğramak ama en önemlisi bunu birlikte yapmak keyifliydi. Basit şeylerde mutluluğu bulabildiğini görebiliyordu Cwénhild’in. O yüzden ona ayak uydurmak ve bu patatesleri eliyle kirlene kirlene soymak tarifi olmayan bir zevk veriyordu. Patatesleri soyduktan sonra mutfak kapısının yanında duran güğümü aldı ve tencerenin içine yerleştirdiği patatesleri güğümden döktüğü suyla yıkadı. Patatesleri süzdükten sonra Cwénhild’e uzattı ve kadının onları güzelce doğrayıp kaynamakta olan tencereye atışını izledi. Bu sırada karışmaktan kendini alamayıp bir iki tutam fesleğende kendi ekledi. Uzun zamandan sonra ilk kez birlikte yemek pişiriyorlardı. O yüzden iyice tadını çıkarıyordu Seth.

“Mahzende şarap var mı?”

“Var ama içmeyeceğiz.”

“Neden?”

“Neden sigara içmiyorsan o yüzden. Su var, su iç”


‘Ben sigara içiyorum ama.’ diye geçirdi içinden, tabi bunu sözlü bir şekilde beyan etmek ölüm fermanını imzalamaktan farksızdı, o yüzden kadınla hiç tartışmadı ve masayı kurarken bardaklara sadece su doldurmakla yetindi. Cwénhild tencerenin kapağını kapattı ve mutfak masasına oturdu. Onu takiben Seth’te karşısına oturdu.

“Hava da soğukmuş buralarda baya.”

“Eh, dağ havası, orman falan da var. İyi oluyor ama insanı diri tutuyor. İş nasıl?”

“Aynı, çok bir değişiklik yok büyü yapan bir iki ev cini vardı geçen gün onlarla uğraştık.”

“O yasayı hala kaldıramadınız mı ya?”

“Düzenlemeler yapılıyor ama bir şey olacağını sanmam.”

“Kızlar nasıl?”

“İyiler iyiler… Hannah gelecekti ama…”


Kadın gülümsedi, sırf onu üzmemek için yalan söylediğini anlayabiliyordu. Yine de bozmak istemedi Seth’i ve sesini çıkarmadan cümlesini bitirmesini bekledi.

“…ben tek gelmek istedim.” Seth, kızı için kötü polisi oynamaya çalışıyordu. Asil bir davranıştı ve Cwénhild bunu takdir ediyordu. Bu asaleti, inandığı şeylerin arkasında durması adam hakkında en çok sevdiği şeylerdi. Sessizce başını salladı. Kızının burada olmasını çok isterdi. Fakat Hannah çizgisini dört yıl önce çekmişti ve Cwénhild’in o çizginin neresinde olduğunu da gayet belli etmişti. Bu durumla barışıktı kadın ama bu durumun içini parçaladığı gerçeğini değiştiremiyordu. Tencerenin kapağı ufak ufak hareket etti. Bu yemeğin piştiği anlamına geliyordu ve zamanlaması muazzamdı. İki tarafında pek bulaşmak istemediği bir konudan onları kurtarmıştı. Cwénhild kalktı ve tencerenin kapağını açtı parmağını tencerenin üzerinde saat yönünde çevirdi, çevirmesiyle birlikte yahni kendi kendine karışmaya başladı. Biraz karıştırdıktan sonra yemeği servis etti ve sonunda tekrar masaya oturdu.

“Baya güzel olmuş, eline sağlık.”

Pek konuşmadan yemeklerini yediler. Janice’in yaptığı yemeklerin yanına yaklaşamasa da fena olmamıştı. Bu kadının dört sene önce sadece bira içip haşlanmış patates yediği düşünülünce gelinen nokta gerçekten takdire şayandı. Yemeği bitirip üzerine suyunu içtikten sonra refleks olarak sigara içmek istedi bünyesi. Paltosuna doğru hareketlenecekti ki Cwénhild’in ateş saçan bakışlarını görebildi. Onun yanında sigara içmeye kalkışmak pek akıllıca bir fikir değildi. Fakat yinede paltosuna doğru yürüdü. Sigaranın olduğu cebin hemen karşısındaki iç cepte duran zarfı aldı ve yerine geri oturdu. Cwénhild’in bakışlarının ne anlama geldiğini bildiğinden ortamı yumuşatacak bir şeyler söyleme isteği duydu. “Hemen sigara içeceğimi düşünüyorsun ayıp oluyor artık.”

“O ne?” diye sordu kadın. Krem rengi bir zarftı bu, kenarlarında güzel işlemeler vardı. Seth Carter’a ait mühür ile mühürlenmişti ve görebildiği kadarıyla yeni bir mühürdü bu. “Aç bak, sana.” diyerek uzattı zarfı kadına. Cwénhild zarfı aldı ve açtı. İçinden yine aynı renkte güzel bir kağıt çıktı. Tılsımlıydı. Harfler önce çiçek şeklinde açıyor daha sonra yeşil bir renkte yazılmış yazıya dönüşüyordu. Tatlıda bir kokusu vardı. Bu bir davetiyeydi. Şöyle yazıyordu;

“Bu mutlu günümüzde aramıza katılarak mutluluğumuzu paylaşmaya davetlisiniz!

Jennifer R. Carter ve Thomas Edward Kennigstone

24 Şubat 1869

17.00

Yer : Mag & Mell”

Seth kadının yüzündeki şaşkınlığı çok iyi görebiliyordu. Davet edilmeyi beklemediği gün gibi ortadaydı. Davette edilmemişti zaten. Jennifer’in Cwénhild ile bir sorunu yoktu. Cwénhild yıllar önce onun hayatını kurtarmıştı, Seth tarafından evlat edilmeden onunla ilgilenmişti kısa bir süreliğine. Ona kalsa kesinlikle düğüne davet ederdi. Fakat Cwénhild Muirghéal artık düğüne rahatlıkla davet edebileceğini bir akraba, bir tanıdık değildi. Bu problem bir şekilde atlatılsa bile esas neden Hannah’tı. Düğüne davet edilmemesinin bir numaralı sebebi Hannah’ın bunu istememesiydi. Bunu hiçbir zaman sözlü olarak konuşmadılar Seth ile. Konuşmalarına gerek yoktu, Seth bunu biliyordu. Yinede davet edecekti. Kızının annesiyle konuşmuyor ve görüşmüyor oluşundan hoşnutsuzdu. Yaşanmış ve yaşanmamış bir çok şey artık geçmişte kalmıştı. Karşısında oturan bu kadın ikinci bir şansı hak ediyordu. Bu düğün belki o şansın ona verileceği gün olacaktı. Eh Hannah’ta itiraz ederse, ki edecekti, o zaman hiçbir zaman istemediğini söylemediği argümanını öne sürüp işten sıyrılacaktı, ucuz bir numara mıydı? Kesinlikle.

“Seth, ben… gelmemem çok daha iyi olacaktır.” dedi kadın, davetiyeyi zarfın içine koyup adama geri uzattı. Seth zarfı aldı ve masaya, ikisinin ortasına koydu.

“Saçmalama, senin için güzel bir değişiklik olur.”

“İyide ben bir değişiklik istemiyorumki.”

“E ne şimdi Jennifer’in düğününe gelmeyecek misin? Kızın annesi sayılırsın.”

“Tebriklerimi ilet, güzel bir sepet hazırlar gönderirim ama gelmemin iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum.”

“Cwén, yapma böyle.”

“Seth, bu düğün o ikisi hakkında olmalı değil mi? Ben oraya gelirsem olacakları biliyorsun. Fısıltılar, yargılayan gözler. Üstelik dört yıldır görüştüğüm üç dört kişi var, bir anda ortaya çıkmam demek o düğünün ve Jennifer’ın görünmez olması demek.”

“Sırf insanlar senin hakkında konuşacak diye çıkmayacak mısın hiç dışarı? Saklanacak mısın burada?

“Seth ben bir şeyden saklanmıyorum. Burada mutluyum, huzurluyum.”

“Peki Hannah? Onu özlemiyor musun?”


Cwénhild’in yüzü düştü. Sanki yanakları soldu ve ışıltısı karardı. Önce üzüntü, sonra biraz sinir çehresine misafir oldu. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama kelimeleri yuttu ve sustu. Seth elini uzattı ve Cwénhild’in elini tuttu.

“Cwén, bir gün o da evlenecek o zamanda mı burada oturacaksın? Annen ile yaşadığın şeyi kızınla yaşamana gerek yok.”

“O kadar basit değil. O kadar basit olmadığını biliyorsun.”

“Öyle. Basitleştirmek ve çözmek sizin elinizde. Düğüne gel, bana güven.”

“Bu lafı en son söylediğinde Azkaban’a kapatıldım Seth.”
Güldü. Seth’te aynı şekilde güldü.

"Ama sonra çıktın, çıkardım seni değil mi ve dediğim gibi her şey güzel olmadı mı?"

“Bilmiyorum. Bakarız, daha çok var hem.” Seth hak verir bir şekilde kafa salladı. Yıllar bu kadının çoğu huyunu törpülemişti ama inatçılığı hala sapasağlam oradaydı. Onun hakkında sevdiği şeylerden birisi buydu ama ara sıra işini zorlaştırdığı zamanlarda bu inatçılığı pek sevmiyordu.

“Benim hatırım için gel.” dedi Seth. Cwénhild’in kaşları kalktı. Hoşnutsuzdu. “Söz vermiyorum.” demekle yetindi. Hatırlar ve birileri için bir şeyler yapmak artık Cwénhild’in bulaşmayı istemediği yerlerdi. Seth here ne kadar bu tür durumlarda istisna olsa da yıllardır ‘hatırı için’ bir şey istememişti. Seth düşünüldüğüne böyle bir şeyi hiç istemeyeceğini düşündüğünden rahattı. O rahatlık hissi az önce kaybolmuştu. Sessizlikleri sürdü. Cwénhild eline davetiyeyi aldı ve bir iki defa okudu. Mutfaktaki saatin tıkırtıları odada duyulabilen yegane şeydi. Bazen sessizlik en gürültülü kelimelerden daha fazla şey anlatırdı ya, işte bu öyle bir andı. Sadece birbirlerine baktılar. Konuşmalarına gerek yoktu birbirlerini anlamaları için. Seth, Cwénhild konuşmadan, bir şey söylemeden o düğüne geleceğini anlamıştı. Daha Cwénhild’in bile düğüne geleceğinden haberi olmamasına rağmen onu bu kadar iyi tanıyordu. Sessizliği bozmadan kalktı, paltosunu giydi ve kızıl saçlı kadının elini öptü.

“Ben gidiyorum, anca giderim yol uzun malum. Kendine çok dikkat et, bir şeye ihtiyacın olursa bana nasıl ulaşabileceğini biliyorsun.” dedi. Cwénhild onu ön kapıya kadar geçirdi.

“Tekrar ediyorum, söz vermiyorum.”

“Biliyorum.”


Seth Carter, geldiği gibi sessiz bir şekilde karla kaplı bahçeyi geçti, dereyi aşağıya doğru takip etti. Bu soğuk havada yapılacak bir yürüyüş kuşkusuz bünyesine iyi gelecekti. Cwénhild’in onu göremeyeceği bir yerde olduğundan emin olunca paltosunun cebinde bekleyen eski dostunu çıkardı. Sigarayı parmaklarına götürdü ve yaktı. Ay ışığı altında, buz gibi havada içini ısıtan sigaranın keyfi az önce kazandığı zafer ile birlikte çok daha güzeldi.

[/justify]
« Son Düzenleme: 01 Eylül, 2022 21:51:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Cwénhild Muirghéal »