İngiltere Büyücedünyası > Apples & Oranges

Kaçakçılık

(1/2) > >>

Luna White:
Luna, Knockturn  Yolu’ndaki şüpheli bir dükkana doğru yürüyordu. Yakın dostu Max hala tam iyileşmediği için istirahat ediyordu. Her ne kadar sıkıldığından şikayet etse de daha önceki olayların intikamını almak maksadıyla onun yataktan kalkmasına bile müsaade etmemişti. Daha önce onu Marigold gidebilirsin demesine rağmen yalanlarla kandırmış ve hiçbir göreve katılmasına müsaade etmemişti. Hayatının en sıkıcı üç gününü geçirmiş, neden sonra gerçeği fark etmişti. O gün Luna ve Max asalarını çekmiş, güneş batana kadar savaşmışlardı. İkisi de bitkin düşünce Marigold’un yanına gitmek zorunda kalmış, orada da azarlanmışlardı.

Ay gibi saçlarını tarayıp açık bırakmış, üzerine de yine gümüşi renklerde kapşonlu pelerin giymişti. Ağabeyinin aksine annesinin hediyesi ona parlaklık veriyordu. Esen rüzgar saçını hafifçe savuruyordu. Güneşin parlaklığının yarattığı bunalım hissini kesiyordu. Elleri iki yana, büyük bir özgüvenle yürürken zarifliğinden bir şey kaybetmiyordu. Kafasını çevirmeden gözleriyle sağı solu süzüyor, ihbarın işaret ettiği dükkanı arıyordu.

Max’i ekip dükkana doğru giderken fark etti ki sokak beklediğinden daha neşeliydi. Büyücüler etrafta geziniyor, sohbet ediyorlardı. Yüzlerindeki gülümsemesi görünce kendisini bir an yalnız hissetse de yapacak bir şey yoktu. Max’in cezası bitene kadar kendisi de buna katlanmalıydı. Bunun ikisine de ceza olduğunu bu kadar geç fark etmesi Luna’nın karakterini tanımlar nitelikteydi.

Biraz daha yürüyünce bahsedilen dükkanı buldu. Göze çarpan renklerinin aksine antikacıyı andıran dükkanda kaçakçılık yapıldığını duymuştu. Aslında görevde değildi. Yine de bakanlık çalışanı olarak usule uygun olmayan her şeyi yetkili kişilere bildirmek onun vazifesiydi. Hem de sıkıntısı da biraz olsun geçirebilirdi diye umuyordu genç büyücü. Ne de olsa kendine görev yaratmakta bir ustaydı.  Doğrusunu söylemek gerekirse; canı sıkkın olmasa böyle bir vazifeyi üstlenmezdi bile. Bir saniye dinlemesi suçmuş gibi sürekli oradan oraya koşuyordu. Bunları düşünürken kapıyı açtı.

İçeri girdiğinde üzerine gelen yoğun bir koku gelince burnunu buruşturdu. Kötü bir koku değildi ancak açık havadan gelen birinin anında alışması beklenemezdi. Bir eliyle havayı kovmaya çalışırken bir yandan da koluyla yüzünü kapatmıştı. Yalnızca gözlerini gözüküyordu bir anlığına. Çok geçmeden alışıp içeriye baktı.

İçeride oldukça çekici, çenebaz olduğu belli bir genç adam ve oldukça iri bir adam vardı. Adamın adının Gabriel olduğunu duymuştu. Başka pek bir bilgiye sahip değildi ancak adamın sağlam ayakkabı olmadığını ilk görüşte anlamıştı. Seninle tatlı tatlı konuşup tüm varlığını alabilecek birine benziyordu. Adam başka biriyle ilgilendiği için dükkana kısaca göz gezdirdi. Raflarda eski, değerinin ne olacağını tam bilemeyeceğini antikalar bulunuyordu. Temizliği de çok iyi yapılmamış olmalıydı ki bazılarının üstünde toz birikmişti. Onun dışında sıra dışı bir şey göremiyordu. En iyisi adamla konuşmaktı.

Tezgaha yaklaşıp adamın konuşmasını bölüp kendini tanıttı. Neden geldiğini anlattı kısaca.

“Sihir Bakanlığından Luna White. Burada kaçakçılık yapıldığına dair bir ihbar aldım. Dükkanın sahibi siz misiniz?”

Luna insanlarla kibar konuşmayı hiç öğrenememiş, umursamamıştı doğrusu. Yakın olmadığı ya da olmayı düşünmediği kişilerle uzun sohbetlere girmeyi de pek sevmezdi. Hele ki kaçakçı olabilecek birine.

Das:
[justify]Ayakta durmaktan yorulduğum için ayaklarımı havaya kaldırmış süzülüyordum tezgahın arkasında. Ayaklarımı görmeyen biri öylece duruyorum sanardı yani. Dirseklerimi tezgaha koymuş, bir sokak ileride daha yeni St.Mungo'dan gelen kasapla konuşuyordum. Bu arada yani, zaten ölü Chadwick duş almıyor. Kasap da geldi leş gibi kıyma kokuyor. Ben de evden çıkmadan parfüm bocaladım üstüme. Dükkan leş gibi kokuyor anlayacağınız. Kasap diyor ki "Nimbus hisselerine yatırım yaptım. İngiltere Quidditch takımına yüklü bir bahis oynadım."

"Vay merlinin sivilceli çenesi!" dedim ben de. Griffinlere yan basmış herif. "Valla olaydan ben çok ekmek yedim ağabeyim. Bakanlıkta tanıdığın olması lazım, onlar aylar öncesinden biliyordu saldırıyı. Biliyorsun benim ablam bakanlıkta."

"Biliyorum biliyorum... İzin mi verdiler saldırıya lan yoksa?" dedi kasap şaşırmış bir şekilde.

Omzumu silktim. "Ben sadece bildiğimi söylüyorum. Yorumlamak sana düşer. Senin benim gibi küçük esnafı bitirmek için yaptıklarını biliyorsun."

"Vay şerefsizleeer vaayy... Ee Gabriel? Köye gidecek misin yaz bitti neredeyse?"

"Ne köyü abi?"

"Memleketine yahu."

"Kuzey Karolina mı köy abi?"

Mükemmel geyik sohbetimiz dükkana girip çat diye konuya giren kadın ile sonlandı. Kadın kendini tanıttığında döndüm bir baktımmmm...

VAY MERLİN SEN NELER NELER YARATTIN DA YANIMA YOLLADIN BE AGAM?

Böyle bembeyaz... Baya bildiğin beyaz. Narin mi narin! Büyülü mü büyülü bir güzellik sinirli yüzle bakıyor bana da diyor ki sen kaçakçısın! Dükkanın sahibi sen misin diyor.

"Dükkanın..."

Of güzelim be, sen iste ben seni kaçırayım. Senin istediğin her şeyi getirtip önüne sereyim be. Off afet ki afeeeet!

"Sahibi? Kim?"

Hebele hübele. Ulan karı aklımı aldı. Büyülü güzelliği ha, ben size söylüyorum. Ben her türlü ucube ile çalışıyorum gözlerim güzelliklere alışık değil çok. Cornelia var, Ryan'ın kardeşi Megan var, rastgele karşılaştığım pembeli güzellik var... Bak üç tane sayabildim. Merlin bu dördüncüyü bana nasip eyle amin.

"Benim. Evet benim sahibi hanımefendi." dedikten sonra döndüm ölü Chadwick'e, "Chadwick git iki oralet getir bize." dedim. Kasaba da, "Abi müşteri geldi sen de bir yol al istersen?" dedim. O da zaten bakanlıktan geldiler diye götüm götüm kaçtı dükkandan.

Uçmayı bırakıp yere kondum bir koşu cam mam bir şeyler açtım içeriyi havalandırmak için. Kapıyı vesaire.

Etrafta dört döndükten sonra "Ah hanımefendi!" dedim ne zaman güzel bir kız görsem kalınlaştırdığım sesimle. "Siz dolunay oldunuz hayatımın bu  gece döneminde. Bu ziyareti neye borç- Ah, bakanlık demiştiniz. Daha geçen gün Apollo Boleyn kendisi gelip çayımı içti, kruvasanımı yedi. İkinci bir ziyarete gerek olmasa bile iyi ki gelmişsiniz de gözlerimizi güzelliğinizle kutsamışsınız!" HOP! Yakaladım elini öptüm muuucuuuk. Bırakmadım çünkü ben şerefsiz bir herifim, eğer izin verirseniz ilerletirim. Elini çekmezse kolundan öpe öpe omzuna giderim.

Abi bir de yaz tatili ha. Mirabelle bir şekilde görse Griffinlere yan basan bu sefer ben olurum. Neyse canım, genç adamım! Kanım kaynıyor yahu!

"Luna Hanım, benim bütün eşyalarım kayıtlıdır." Sahte belge ile tabi ki! Vergi mi vereceğiz bir de? "Buyrun isterseniz getireyim bir kaç eşya, sizin de ilgilendiğiniz çıkar? Boleyn bey de gelip safkanlığını arttırıcı steroid aldı mesela. Çok uygun fiyata, buyrun."
[/justify]

Luna White:
Bu adam Luna’nın sandığından da yılışık çıkmıştı. Ne cüretle onun elini izin almadan öperdi? O ki Luna White’dı. Ailesi bile ona böylesine yakın davranmazken bu adam sanki nefes almak kadar doğalmış gibi ona dokunabiliyordu. Eğer böylesi ortada olmasalar ve yasaklı bir büyü olmasa Avada Kedavra’yı hiç düşünmeden yapıştırırdı. Üstelik büyücülere karşı sevgi doluyken yapardı bunu. Yıllardır üzerinde olan gözlerdeki iğrenç bakışlara alışmıştı ancak Max bile izni olmadıkça ona dokunmazdı. Kaba herif!

Ayrıca o söyledikleri de neydi öyle? Daha önce pek çok insanla karşılaşmış, pek çok iltifata mazhar olmuştu ancak bu kadarını da görmemişti. Gerçi kim gizem dairesinin en korkulan çalışanına böyle davranabilirdi ki? Canlarını, kariyerlerini kaybetmek istemiyorlarsa dikkat etmeleri gerekirdi. Tabii bu adamın böyle bir endişesi yokmuş gibi gözüküyordu. Canını sokakta bulmuş olmalıydı.

Sertçe elini çekip şık bir mendille temizlerken adamın konuşmasını dinliyordu. Boleyn ailesinden birinin gelmesiyle onun ziyaretinin ne alakası vardı? Gözünü mü korkutmaya çalışıyordu? Yanında partneri yokken her şeyi çok düşünüyordu, bu mağara ona iyi gelmemişti. Adam camları açmıştı da derin bir nefes alırken tatsız kokular gelmiyordu burnuna.

Adam daha sonrasında Apollo Boleyn’e sattığı maldan bahsetti. Safkanlığı arttırıcı steroid mi? Eğer dediği doğruysa öğrenmek istemediği bir sır öğrenmiş demekti. Bu ismi kim koymuştu ayrıca?    İsminden bile hayra alamet bir şey olmadığı belliydi. Yine de bir an gülmek istedi. Adam bu kadar yılışık olmasaydı gülebilirdi ancak böyle bir adama yüz vermenin bir faydası yoktu. O yüzden gülüşünü yuttu ve sakin, biraz da sinirli bir ifadeyle adama bakmaya devam etti.

Ayrıca, bu kaçakçılığa bir Boleyn karıştıysa işler karışırdı, böylece Luna’ya da meşgale çıkardı. Adamın güven ve rahatlıkla söylediklerine inanmaz bir şekilde baktı Luna. Polonya’dayken de gezgin tüccarların yalanlarına pek şahit olmuştu. Adamda hiç güven veren bir hava yoktu. Yine de belgeleri görmesi gerekiyordu. Aslında bir şey görmesi gerektiği de yoktu ya, sıkılmıştı işte.

“Öyle mi?” dedi düşünceli bir şekilde.


İri adamla konuşmasına istinaden “Kuzey Karolina’dan mı geldiniz?” dedi soğuk sesi, alaylı tavrıyla.

Ayaküstü konuşmaktan haz etmese de bu adam onun sıkıntısını geçirebilecek birine benziyordu. En kötü ihtimalle bakanlık çalışanına tacizden içeri atardı. Tabii bir ton kağıt işi çıkardı ama Max niye onun partneriydi ki? Hazır yatakta ve sıkılmışken  uğraşsındı bir ton kağıtla. Sonrasında içki ısmarlar affettirdi kendisini.


“Belgelerinizi görelim o zaman. Madem mallarınıza bu kadar güveniyorsunuz…”

Luna kollarını kavuşturmuş, meydan okuyan gözlerle bakıyordu. Şu anda bu yaşananların Luna için bir sirke gitmekten farkı yoktu. Eğlenmek ve başına iş çıkartmak için her şeyi yapabilirdi. Ne de olsa o Luna White’dı. Eğlenmek için canını tehlikeye atmaktan çekinmeyen genç büyücü.

Das:
[justify]Bak bak, nasıl bir anda tavladım kızı. Hemen hakkımda sorular sormalar, tanımak istemeler. Bu işi biliyorum ben baba. Kasapla konuşmamızı duymuş belli ki. "Yok yahu!" dedim. "Fransızım ben. Buongiorno!"

Dedi ki, belgelerimi görmek istiyormuş. Malıma güveniyorsammış. Kocaman gülümsedim. Bayanlar baylar. Bu kardeşiniz, daha demin güzeller güzeli bir kızı düşürdü! Bir şey de yapmadım ha. Yakışıklılığıma düştü herhalde. Şimdi ben okumadım etmedim ama aklım çalışır. Beni bilirsiniz yahu! "Mal" kelimesinin temsil ettiği şeyi siz de biliyorsunuz. Bilmiyorum demeyinnn! Bildiniz bildiniz. Malıma güveniyor muyum? Öyle bir güveniyorum ki! Ben ne kadınlar, koca karılar, adamlar, şerefsiz Wolfgang'ler götürdüm! Seçeneklerimi kapalı tutmayı sevmem. Anlarsınız ya.

Belgelerinizi görelim derken de üstü kapalı bir şekilde günaha davet ediyor bu kadın! Hem de duruşuna bak. Tam bir sahibe havası var. Dostlarım, canımlar... Ben sanırım sahiplenilmek istiyorum.

"Hemen... Burada mı?" diye sordum inanamayarak. Hala gülüyorum pişmiş kelle gibi.

"Yeni tanıştık."

Yok abi utanırım. Ya güvendiğim mallarım için belgelerimi gösterirken Chadwick elinde oraletlerle gelip beni çıplak görürse? Yani, görsün tabi ondan çekinmem de... Ya Cornelia lanetli veleti getirirse? Ya müşteri gelirse? Ya Ryan basar da, kız kardeşine yavşadıktan sonra dükkanda bakanlıktan gelen güzellikle iş üstünde yakalarsa? Lan ya Mirabelle görürse asıl? Kıza evleneceğiz okulun bitince diyorum. Oyaladığım için zaten sinirli bir de böyle yakalarsa öldürür beni.

"Önce bir oralet içelim hanımefendi. Öyle her diyene belgelerimi gösterseydim adım çıkardı Knockturn ve Diagon yolunda komple. Gelin içeri geçelim."

Kızı elimle tezgahın arkasındaki kapıya yönelttim. İşte arka taraf. Tam bir erkek evi. Ölü Chadwick'le içeride leş gibi yaşıyoruz. Mutfak diye adlandırılan yeri ben mükemmel yaptırdım tamam mı? Sonra biz neredeyse 1 aya yakın bulaşık yıkamadığımız için orada bir yapılanma oldu. Pek yaklaşamıyoruz. Sürekli dışarıya çıkıp restorantlarda takılıyoruz yemek için o yüzden. Luna Hanımcığımla bir girdik içeri, çıkarıp attığım çoraplarım yerde falan. Kovboy botlarımla tekmeleye tekmeleye dolapların altına ittirdim fazla durmadan. "Gelin gelin." dedikten sonra hanımın önünden aşağıya, taaa aylar önce unicorn soktuğum bodrum katına indim. At sağı solu kemirmiş her yer diş izi. Gören kurtadamım da, burada dönüşüyorum falan sanar. Şuan hem rehinciden kalan, hem de müvekkillerimin parayla ücret ödeyemedikleri zaman verdikleri ıvır zıvırlara ev sahipliği yapıyor burası. Güzelce kırmızı bir koltuk koymuştum, yanına mumlar falan. Çok seksi ortamdı da... İşte süpürmeyince her yer toz olmuş.

"Oturun hanımım, burada size belgelerimi gösterebilirim. " dedim göz kırparak. Bu arada gerçekten de katil bir cincüce tarafından yapılan sahte belgeler köşede duran masanın üstüne zulalı duruyor. Bıyıklarını yediğim cincüce. Çok kral adam. Bir ara düzenleyeceğim deyip duruyorum belgeleri de. Sıkıcı işler be!

Üstümdeki ceketi böyle seksi hareketler yaparak çıkardım Luna'ya bakarak. Koltuğun üstüne atmadan önce kafamın üstünde çevirdim falan.

"Siz de bana bakanlık rozetinizi gösterecek misiniz?" dedikten sonra göz kırptım kıza ima ettiğim şeyi anlaması için.[/justify]

Luna White:
Bu adamın ağzında yalandan başka bir şey çıkıyor muydu? Fransızım deyip italyanca konuşması da ayrı bir gaftı. Birden değişen yüzünden adamın bir şeyleri yanlış anladığı kesindi. Böyle bir adamın hala nasıl hayatta olduğunu anlamak güçtü. Ortamı okuyamıyordu bile. Gerçekten böyle birinin kendisine dokunabileceğini mi sanıyordu? Yoksa Boleyn’e safkanlığı arttırıcı steroid satarken kendisi de mi almıştı?

“On t'a bercé trop près du mur?” diye sordu, anlamayacağından emin olsa da.

Bildiği diller arasında yalnızca Fransızca, İtalyanca, lehçe ve İngilizce yoktu elbette. Kasabadayken hem çok sıkıldığı hem de ailesinin pek çok üyesi Avrupa’da olduğu bir hayli dil öğrenmek zorunda kalmıştı. Bu dilleri böyle bir yerde, neler olduğundan haberi bile olmayan bir adama karşı kullanacağını düşünmemişti tabii.

Luna ona ne saçmaladığını soramadan onu arka tezgaha yönlendirdi. Böyle pis bir yer olamazdı, ağabeyinin evine de kaç kez gitmişti ancak bir kez olsun pis olduğunu görmemişti. Haylaz kardeşi bile evini toplamayı biliyordu. Hele ki burası bir iş yeriydi. Burada kaçakçılık dönmese de bir şeylerin döndüğü kesindi fakat Luna bilmek bile istemiyordu.

Ayrıca hanımım da nesin nesiydi? Max dalga geçmek amacıyla leydim, prensesim diyordu ama hanımımı ilk kez duymuştu. Hayalinde yaşayan bu adam onu ne sanmıştı? Hali tavrı “ben ölmek istiyorum!” diye haykırırken istediğini vermemek ayıp olurdu, değil mi?

“Langlock!”

Asasını bir rakiple savaşıyor gibi hızla çıkarıp susturmayı başarmıştı adamı. Konuşması ne kadar keyifli olsa da haddini aşmıştı. Ne cüretle ona dokunmayı hayal edebilirdi! Luna adamın arsızlığına hayran olmaktan başka bir şey yapamıyordu. O hareketler neydi öyle!

“Elbette göstereceğim, ancak böyle davranmaya devam ederseniz dükkanınızda değil de buradan daha temiz olduğu kesin bir yerde göstereceğim. Sihir Bakanlığında.”

O ağzı kapalı bir şekilde dururken Luna da ortalığı gezdi. Belgeleri eline alıp inceledi kısaca. Belgelerde uzman olan Max’ti, o yüzden pek bir şey anlayamadı. Yine de burada bir sorun olduğu belliydi. Max’in cezasını bitirince uğramasını söylemesi gerekiyordu. Hem bu adamla bir de o uğraşsın istiyordu.  Belki can sıkıntısı azalırdı.

“Finite Incantatum!”

Adamın konuşmasına imkan sağlamak için büyüsünü sonlandırdı. Elindeki belgeleri salladı.

“Dediğiniz belgeler bunlardı diye düşünüyorum. Bu belgeleri nereden aldınız?”

Bu adam eğlenceliydi. İşi gücü belli ki yalan söylemekti ama yine insanları eğlendirmeyi başarıyordu. Eğer olur da bir gün yolu Sihir Bakanlığına düşerse onu ziyaret etmek isterdi. Hem bakanlığı nasıl karıştıracağını görmek de keyifli olabilirdi.

“Wingardium Leviosa!” diyerek adamın çıkarıp attığı ceketi ona verdi.

Burada ne olduğunu anlamış olmalıydı, anlamadıysa da sorun yoktu. Buraya eğlenmeye gelmişti ne de olsa.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git