Atıyla dağları, tepeleri aşmış, bir kasabaya varmayı başarmıştı. Yalnızca bir han bulup dinlenmek istiyordu. Eğer varsa bir hekime gidip bacağındaki ağrı için ilaç almayı planlıyordu. 6 yaşından beri ata biniyor, 25 yıldır dağa tepe aşıyordu. Yaşının da verdiği zayıflıkla bacakları ağrımaya başlamıştı artık. Bu durum onun için ne kadar utanç verici olsa da yaptıklarının bir ödülü, nişanı olarak görmeye çalışıyordu.
Bir han görünce atını yavaşlattı. Ardından inip eşyalarını aldı. Hancıya bir oda istediğini söyledi. Xander’i iyice süzüp kocaman gözlerle bir süre ona baktı. Belliydi Xander’in sıradan bir gezgin olmadığı. Bir gezgin böylesi korkutucu bir aura yaymazdı. Hemen bir oda ayarlayıp yerini gösterdi. Ardından nerede temizlenip karnını doyurabileceğini söyleyip yalnız bıraktı cadı avcısını. Xander de iyice temizlenip karnını doyurmak için aşağıya indi. Önce hancıya hekimin nerede olduğunu sordu. Yerini alsa da akşam vakti olduğu için evine gitmiş olabileceğini iletince Xander yemek yemek için oradan ayrıldı.
İçeri girdiğinde birkaç kişi ona dönmüş olsa da hemen başlarını çevirmişlerdi. Xander kılıcını yanındaki taburelerden birine bırakıp oturdu. Et ve şarap istedi. Garson nasıl bir et istediğini sorunca da başından savdı adamı. Günlerdir doğru düzgün bir şey yiyemiyordu, ne verirse yiyecekti işte. Yemeğini beklerken karşındaki iki rahip kılıklı adamın konuşmasına kulak misafiri oldu.
“Tanrı bizi deniyor.” diye başlayan, artık ezbere bildiği tartışmalarını daha fazla dinlemek istemedi.
Tanrı’nın varlığına inanmayı 12 yaşında kesmişti kelle avcısı. Tanrı onları korumayı reddettiğinde. Tanrı ki inananlarını ateşe atıyor, tanrı ki sevenleri ayırıyor. Tanrı ki inananlarını teste tabii tutuyor. Xander inanmıyordu böylesi safsatalara. Daha inananlarını korumaktan aciz bir tanrı nasıl tanrı olabilirdi? Olamazdı!
12 yaşında, annesinin buz tutmuş bedenine sarılıp ısıtmaya çalışan bir çocuğu korumaktan aciz bir tanrıyı kabul etmiyordu Xander. Annesi gibi dini bütün, tüm ritüelleri büyük bir özveriyle yapan bir inananı korumuyorsa tanrı, yerin dibine batsın öyle yücelik, kutsallık, diye düşünüyordu kelle avcısı. Eğer ki suçluları, günahkarları temizlemeyi bir faniye bırakıyorsa ne işe yarıyordu onca güç?
Xander, inanmamaktan da öte nefret doluydu. Binlerce tanrı duymuş ömrü hayatında, bir tanesi de elini tutmamıştı. Yalnızca eli kanlı olduğu için değil, hayır! Öylesine dar görüşlü değildi Xander. Elini kana bulamadan önce defalarca kez yalvarmış, diz çökmüştü önlerinde. Adaklar sunmuş, koruma ve bağışlanma dilemişti. Ancak fayda etmemişti. Bu hayatta tek sevdiği kişi acımasızca elinden alınırken tanrı denilen varlık izlemişti yalnızca. Eğer tanrı gerçekten vardıysa da Xander onun düşmanı olurdu ancak. Zira annesini öldüren yalnızca cadılar değildi, onları durdurmayan da bir o kadar suçluydu. Nasıl cadıların kökünü kazımak için yemin etmişse tanrıları benzer bir kader bekliyordu. Xander ki tanrılara baş kaldırıyor, kılıcını onlara doğrultmaktan çekinmiyordu. Onu ya sonsuz bir huzur ya da bitmek tükenmek bilmeyen bir azap bekliyordu.